Sunny rüyasında siyah bir piramit gördü.
Karanlığa bürünmüş, kasvetli piramit, kusursuz beyazlıktaki kum denizinin ortasından heybetli bir dağ gibi yükseliyordu. Yamaçları engin ovaları andırıyor, sivri zirvesi gökyüzünü yırtan bir mızrak gibi göğe uzanıyordu. Yıldızlı gökyüzünün önünde silüeti beliren piramit, evrenin dokusundaki siyah bir yarık gibiydi.
Yapısı milyonlarca devasa taş bloktan inşa edilmişti. Her bir blok karanlığın kendisinden bile daha koyuydu ve aralarında en ufak bir boşluk kalmayacak şekilde kusursuzca dizilmişti. Ve her biri... her biri...
Sunny kalbini soğuk bir dehşetin kavradığını hissetti.
Taş blokların her biri... bir kâbus tohumu idi. Milyonlarcası vardı; kimisi çoktan çiçek açmış, kimisi de filizleneceği sırayı bekliyordu. Piramidin tabanındaki kâbuslar sığ ve zayıftı. Yukarılara çıktıkça ürkütücü ve kavranamaz bir hal alıyorlardı. Ve daha da yukarılarda...
Bu devasa piramidin yamacı kırık dökük ve çatlaklarla doluydu; pek çok blok kasvetli bir toza dönüşerek parçalanmış ya da yerinden sökülmüştü. Kutsallıktan uzak bir canavar o ezeli taşları devasa pençeleriyle yarmışçasına, piramidin kusursuz yüzeyinde dört büyük yara izi göze çarpıyordu.
Bu yara izlerinin üzerinde dar bir zirve taşı duruyordu.
Ama Sunny... ona bakabilecek durumda değildi.
Gözlerini ona diktiği an ruhu korkunç bir ızdırapla burkuldu, bilinci parça parça oldu.
Zaman akışını tersine çevirdi, ardından duraksayıp dondu.
Zaman büküldü ve çığlık attı.
Siyah piramidin silüeti, sayısız ışıksız parçaya bölünerek patladı.
Ve sonra Sunny yok oldu.
Kulağında uğuldayan rüzgârın sesi çınlıyordu.
Düşüyordu.
Kendine gelmeye çalışırken, hâlâ yönünü bulamamış bir halde içini çekti.
"Yine başlıyoruz..."
Başka hiçbir şey yapmadan önce, Öz İnci'sini çağırdı...
Bir an sonra suya çakıldı.
"Ha! Böyle olacağını zaten biliyordum!"
Çılgınca çırpınmak yerine bedenini suyun akışına bıraktı, dibe batarken nefes almasını sağlayan anının tezahür etmesini bekledi. Aynı anda gölge duyusunu dışarı doğru genişleterek çevresindeki ortamın ne olduğunu anlamaya çalıştı.
...Su. Sadece su.
"Bu çok garip. Az önce çölde değil miydim ben?"
Kâbus'a kumulların arasında yarı yarıya gömülü duran devasa bir siyah taş bloktan giriş yapmışlardı. Tohum çölde olduğuna göre, Kâbus'un da çölde geçmesi gerekiyordu... Tabii Büyü onları çölün henüz var olmadığı, bir denizin dibinde gizlendiği kadar uzak bir geçmişe göndermediyse.
Ama işin aslı...
"Bu... çok garip."
Etrafındaki serin su deniz suyu değildi. Tatlı suydu. Sunny niyetlense ağzını açıp istediği kadar içebilirdi. Tabii ki böyle bir şey yapacak değildi.
"Hmm."
Kesin olan bir şey vardı. Sunny bunu daha önce de tahmin etmişti ama Kâbus'un başındaki imgelemede Ariel'in Mezarı'na tanık olduktan sonra artık tamamen emindi; o devasa siyah taş blok, aslında o ulu piramidin yapı taşlarından biriydi. İblisin mezarının yüzeyinde dört yara izi bırakan o akıl almaz darbe, herhalde bu bloklardan pek çoğunu çöle doğru fırlatmış olmalıydı.
Ve Mordret da şans eseri bunlardan birine denk gelmişti. Hiçlik Prensi'nin, beklendiği gibi art niyetleri vardı.
Ya da belki de sadece korkunç şekilde talihsizdiler.
Kader de olabilirdi.
Her neyse...
"Nihayet!"
Öz İnci, ruhani ışık kıvılcımlarından dokunmayı bitirdiğinde Sunny yeniden nefes almaya başladı. Artık gözleri de görüyordu fakat bir işe yaradığı söylenemezdi; hangi yöne bakarsa baksın berrak sudan başka bir şey yoktu.
Bir akıntı da vardı... Güçlü ve hırçın bir akıntı. Sunny kapıldığı bu akıntıya karşı koyamadığını hissetti.
"Yüzeye dönelim."
Hafifçe nefes verip baloncukların yükseldiği yönü izledi ve onları takip etti. Bu kez panikleyip boğulma korkusu yaşamasına gerek yoktu çünkü hazırlıklı gelmişti.
Öz İnci ağzında güvenle duruyordu.
Bir süre sonra başı suyun yüzeyini kesti. Sunny etrafına bakınıp kaşlarını çattı. Her yer yoğun bir sisle kaplıydı ve kasvetli bir alacakaranlık çökmüştü. Uzakları göremiyordu, hatta gölge duyusu bile sis yüzünden körleşmiş gibiydi.
Tek tesellisi, sisin mistik bir havası olsa da zararsız görünmesiydi. İçi Oyuk Dağlar'daki o ürkütücü sisten değildi.
"Şükretmeliyim herhalde."
Ama öyle hissetmiyordu.
Aksine, Sunny... hissizleşmişti.
Siyah Kafatası Savaşı'nın başından beri aralıksız bir gerilim içindeydi. Üçüncü Kâbus kesinlikle Kâbus Çölü'nden daha kolay bir sınav değildi fakat en azından şimdilik güvendeydi; suda hiçbir Kâbus Yaratığı yoktu, onu canlı canlı yutmayı bekleyen korkunç bir tehlike görünmüyordu.
Böylece, uzun zamandır ilk kez rahatlayabildiği için Sunny aniden kendini son derece tükenmiş, derinden yorulmuş, tüm duygularından arınmış ve hissizleşmiş buldu.
İç çekerek suda yavaşça döndü. Sislerin ardında, biraz uzakta dalgalarla salınan belirsiz bir karaltı fark etti. Yapacak daha iyi bir işi olmadığından o yöne doğru yüzmeye başladı.
Bir dakika geçmeden sudaki büyük bir ahşap parçasına ulaştı. Yüzen bu ahşap parçasının yüzeyi düz ve şekilsizdi; kırık bir gemi enkazı parçası gibi keskin kenarları vardı. En önemlisi, Sunny'nin üzerine tırmanabileceği kadar büyüktü, hatta bolca yer bile kalıyordu.
Yorgun bedenini sudan çekip çıkaran Sunny, hafifçe kavisli bu ahşap salın üzerine kurulup sırtüstü uzandı, yukarı baktı.
Gökyüzü yoktu, sadece girdap gibi dönen sis vardı.
Düşünceleri yavaş ve ağırdı.
"Peki... En azından artık o kadar korkunç bir sıcak yok. O çöl tam bir kâbustu. Kâbus Çölü... Ah, ne kadar da uygun bir isim..."
Şimdi Üçüncü Kâbus'un içindeydi.
Üstelik son derece tuhaf bir kâbustu bu.
Kâbus'un kaynağı Ariel'in Mezarı'ydı. Komik olan şuydu ki, kafile Rüyalar Alemi'ndeki gerçek piramide ulaşmayı başaramamıştı ama yine de onun illüzyondan ibaret bir kopyasına teğet geçmişlerdi.
Kâbus'un en başı da oldukça alışılmadıktı. Sunny zamanın olması gerektiği gibi geriye aktığını görmemişti; bu yüzden kendisini tam olarak nerede bulduğunu bilmiyordu, Tohum'un getirdiği düğümü çözmek için ne yapması gerektiğine dair tek bir ipucu bile yoktu.
Ve son olarak...
"On üç milyon yarışmacı mı? Bu da neydi böyle?"
Büyü arızalanmış mıydı? Tüm dünyada bir milyon Uyanmış bile yoktu, kaldı ki Kâbus Çölü'nün yakınında bu kadar insan bulunması imkânsızdı.
İşin en garip yanı buydu.
Ama Sunny...
Şu an tüm bunları düşünemeyecek kadar yorgundu.
"Önce etrafı keşfetmem gerekecek. Sonra diğerlerini aramaya başlarım. Birlikte bir çaresini buluruz."
Bunu düşünerek yavaşça derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı.
Birkaç an sonra, suyun hafif salınımı Sunny'yi tatlı bir uykuya daldırdı.
"Hayır, hayır! Bir daha olmaz! Lütfen!"
Sunny haykırarak uyandı. Ani hareketi yüzünden ahşap sığınağının bocalayıp neredeyse devrilmesiyle küfrü bastı. Korkunç bir kâbusun kalıntıları zihninden silinmeye başlamıştı bile; geriye sadece delilik ve çaresizliğin o acı tadı kalmıştı.
Hafifçe titredi, ardından yüzünü buruşturup elleriyle ovaladı.
"Bu da ne böyle... Şimdi de Kâbus'un içinde kâbuslar görüyorum. Güne harika bir başlangıç!"
İçini aniden kaplayan öfkeyle doğruldu, yumruklarını sıkarak bağırdı:
"Lanet olsun! Hepsine lanet olsun!"
Kısık sesi sisin içinde boğuldu.
Sis eskisi kadar yoğun görünmüyordu ama hâlâ tüm dünyayı bir örtü gibi kaplıyordu. Gölge duyusunun erişebildiği menzilde akar sudan başka hiçbir şey yoktu.
"Hepsine lanet olsun..."
Sunny bir an gözlerini kapattı, ardından yüzünü buruşturup tekrar oturdu.
Berbat bir ruh halindeydi.
"Tüm bunların amacı neydi ki?"
Akıntıya kapılmış gidiyordu... Tıpkı her zaman olduğu gibi. Hayatının büyük bölümünde Sunny sadece akıntıya uymuş, hayatta kalmak için çabalamış ve yalnızca kendisini tehdit eden şeylere tepki vermişti.
Antarktika'ya gitmek belki de kendi adına aldığı ilk gerçek karardı. Tabii ki o da bir tepki olabilirdi... Ancak sonradan Sunny neyi başarmak istediğini kavramıştı.
Güney Sektörü'nün sivillerini ve Tahliye Ordusu'nun askerlerini korumak istemişti. Büyük klanların her şeyi mahvetmesine engel olmak istemişti. Doğu Antarktika'da yaptıkları bir tepki değildi; aksine dünyayı kendi doğru bulduğu şekilde değiştirme arzusunun bir sonucuydu.
Sunny, dünyanın kendisini yere ezmesine izin vermek yerine, dünyayı kendi iradesine boyun eğdirmeye ilk kez o zaman yeltenmişti.
Peki ne için?
Sonuç ne olmuştu?
Doğu Antarktika'daki kuşatma başkentleri çoktan yok edilmişti muhtemelen. Tahliye Ordusu silinmiş, siviller katledilmişti. Kalbinde hepsini kurtaran bir mucizenin gerçekleştiğine dair çaresiz bir umut vardı ama Sunny bunun boş bir hayal olduğunu biliyordu.
Ne zaman böyle bir mucize olmuştu ki?
Hayır. Başarısız olmuştu.
"Ah..."
Dünya öyle kolayca eğilip bükülmüyordu.
"Kahretsin!"
Sunny öfkeyle sise dik dik baktı.
Ve sonra bir ses duydu:
"Kendine acıman bitti mi?"
"Ne?!"
Sunny irkilerek sesin geldiği yönden geriye doğru sıçradı. Ahşap salın ıslak yüzeyine düşerek geriye doğru emekledi ve kafasını kaldırdı.
Tepesinde duran, yüzünde alaycı bir gülümseme taşıyan narin bir figür vardı.
Siyah saçlı, kaymak gibi tenli ve esnek yapılı genç bir adamdı bu. Güzel, siyah ipekten basit bir tunik ve zarif ipek pabuçlar giymişti; porselen bir bebeği andırıyordu.
Gözleri iki soğuk karanlık havuzu gibiydi.
Bu genç adam... Sunny'nin kendisiydi.
Daha doğrusu Teselli Günahı'ydı.
Ancak lanetli kılıcın ruhu artık belirsiz ve bulanık görünmüyordu. Tamamen somut ve gerçek duruyordu...
Hatta Sunny'nin kendisinden bile biraz daha gerçek görünüyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.