BAŞLIK: Rehberlik
İÇEKİK:
◇ ◇ ◇
"Acıyor, acıyor, acıyor!"
Kara Ejderha ile yapılan o kıyasıya mücadelenin ertesi günüydü. Hanın yatağında gözlerimi açtığımda, nadiren de olsa biraz daha uyumaya karar vermiştim. Ancak diğer yanıma dönmeye çalıştığım an, tüm vücuduma elektrik çarpmışçasına bir acı saplandı ve uykumdan eser kalmadı.
Bu keskin acı, dünkü savaşın mirasıydı.
Evet, şu an tepeden tırnağa kas ağrısı içindeydim.
Acı Duyusunu Körelt yeteneğini çağırarak sızıyı biraz olsun hafiflettim.
"Berbat bir uyanış..."
Dün büyü gücünü aşırı kullanmış olmamdan dolayı zihnim hâlâ tam olarak yerine gelmiş sayılmazdı.
Yanımda duran bir avuç kuru üzümü ağzıma attım. Kafamın basmadığı zamanlarda hep kuru üzüm yerim. Kuru üzümden ziyade, tatlı bir şeyler yemenin beynimi canlandırdığını hissediyorum. Gerçi sadece tatlıyı sevdiğim için kendimi kandırıyor da olabilirim.
Pekala.
Dün hana döndükten sonra ölü gibi uyumuşum, ondan sonra neler olup bittiği hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Her ne kadar bir ceset olsa da, doksan ikinci katın patronunun aniden yeryüzünde belirmesi büyük bir olaydı. Şehrin birbirine girdiğine şüphe yoktu.
O noktada cesedin kalmaması daha iyi olurdu ama... Şanslı mıydım yoksa şanssız mı, bilemiyordum.
Tam yeryüzüne ışınlanmadan hemen önce, etrafımızı mavimsi beyaz bir ışık sarmıştı. İlk defa gördüğüm bir fenomendi ama durumdan anlaşıldığı kadarıyla lonca, "zorunlu geri çağırma" yetkisini kullanmıştı.
Sahi, dün Kahraman partisinin doksan ikinci katı keşfe çıktığını duymuştum. Biz yeryüzüne transfer olduktan hemen sonra onlar ortaya çıkmıştı.
Dünkü olayda Kahraman partisinin parmağının olma ihtimali bir hayli yüksekti.
"Şimdilik bir maceracı loncasına gideyim."
Zindan hakkında bilgilerin en hızlı toplandığı yer orasıydı. Olayın içinde olan biri olarak muhtemelen benim de ifademi alacaklardı. O sırada hem bu anormalliğin sebebini hem de ben gittikten sonra neler olduğunu öğrenirdim.
Loncaya adımımı attığım anda içeridekilerin bakışları üzerimde toplandı. Haberler maceracılar arasında çoktan yayılmış mıydı? Gerçekten hızlıydılar.
"Hoş geldin Orun-kun. Geleceğini tahmin edip seni bekliyordum."
Tanıdık bir ses işittim.
Sesin geldiği yöne döndüğümde Eleonora-san'ı gördüm.
O bir lonca görevlisiydi ve maceracı olduğum ilk günlerden beri bana çok yardımı dokunmuştu. Aynı zamanda Kahraman partisinden de sorumluydu; bu yüzden gruptayken neredeyse her gün görüşürdük.
"Eleonora-san, uzun zaman oldu."
"Evet, öyle. Hafifçe güler Son görüşmemizden beri sadece bir hafta geçti ama sanki çok daha uzun zaman olmuş gibi hissetmek ne garip, değil mi?"
"Ahaha. Gerçekten de öyle. Şey... Beni beklediğinize göre dünkü meseleyle ilgili, değil mi?"
"Evet. Beklediğim doğru ama zamanlamanın bu kadar mükemmel olmasına şaşırdım."
"Zamanlamanın mı?"
"Hehe, şimdilik beni takip eder misin? Orada konuşalım."
Eleonora-san'ın beni yönlendirdiği toplantı odasında Lonca Başkanı, birkaç lonca yöneticisi ve Kahraman partisinin tamamı toplanmıştı.
Grubun içinde Oliver, Derrick ve Anneri bana sanki bir böcekmişim gibi nefret dolu bakışlar fırlatıyorlardı.
Anneri'nin yanında ise daha önce hiç görmediğim bir kadın vardı. Muhtemelen benim yerime geçen Philie Carpenter buydu. Partiye katılır katılmaz böyle bir işe bulaştığı için onun adına üzülmüştüm doğrusu.
"Hoş geldin Orun-kun. Aniden oldu kusura bakma ama dünkü olaylar hakkında senin de anlatacaklarını dinleyebilir miyiz?"
Lonca Başkanı yumuşak bir ses tonuyla konuştu. Her zamanki gibi yüzünden gülümseme eksik olmuyordu. Siyah saçlarına beyazlar düşmeye başlamış, babacan bir görünüme sahipti. Ama ne düşündüğünü asla anlayamadığınız, gizemli bir adamdı.
"Benim için sorun değil ama önce olayın genel hatlarını öğrenmek istiyorum. Ben sadece aniden beliren kara ejderha ile savaştım. Sonrasındaki işlemlerle ilgilenmedim, bu yüzden anlatabileceğim tek şey ejderha ile olan savaşın detaylarıdır."
"Haklısın. Luna-kun, üzgünüm ama süreci bir kez daha anlatabilir misin?"
"Anladım..."
Lonca Başkanı'nın ricası üzerine Luna anlatmaya başladı.
Doksan ikinci katta keşif yaparken, patron alanı olmayan bir yerde aniden kara ejderhanın ortaya çıkışı...
Savaş sırasında kazanamayacaklarını anlayıp 'Kararsız Kapı'yı kullanmaları...
Tam çarpık alana girecekken ejderhanın onlara engel olması ve bunun yerine ejderhanın o geçidin içine çekilmesi...
Hemen ardından loncaya gidip zorunlu geri çağırma talep etmeleri...
'Bu da ne böyle...'
Kendi kendime şaşıracak kadar sinirlenmiştim.
"Geri çağırmadan sonra, yeryüzünde beliren kara ejderha cesedi kısa süreli bir kafa karışıklığına yol açtı ama loncanın müdahalesiyle durum hemen kontrol altına alındı."
"Teşekkürler Luna-kun. Evet Orun-kun, kara ejderha 'Kararsız Kapı'dan geçerek ellinci katın patron alanına gitmiş. Geceyarısının Gümüş Tavşanı loncasından Selma-kun'un dediğine göre, orada olan sen, onu tek başına haklamışsın. Bu doğru mu? ...Orun-kun?"
Mantığım, burada duygusallaşmayıp Lonca Başkanı'nın sorusuna sakince cevap vermem gerektiğini söylüyordu.
Ama... Duygularıma engel olamıyordum.
"Bu kadar aptal olacağınızı tahmin etmemiştim. Oliver, senden gerçekten tiksiniyorum."
Başkanın sorusunu cevapsız bırakıp doğrudan Oliver'ın yüzüne konuştum.
"Ne dedin lan sen?! Oliver ve Anneri'nin saldırılarıyla zayıflamış bir canavarı şans eseri öldürdün diye kendini ne sanıyorsun!"
"Seninle konuşmuyorum. Dış kapının dış mandalları sesini kessin."
Sözlerim Oliver'aydı ama Derrick araya girmişti. Onunla muhatap olmaya niyetim olmadığı için bakışlarımı Oliver'dan ayırmadan onu tek kalemde susturdum.
"Dış kapının mandalı mı?! Ben Kahraman par—"
"Laf anlamıyor musun? Kes sesini dedim. Ağzını kapat."
Hâlâ havlayan Derrick'e bakışlarımı çevirip içine ölümcül bir niyet yükleyerek tekrar konuştuğumda, korkuyla geri çekilip sustu. En baştan böyle yapmalıydın.
"Bir anormallik yaşandığını anladım. Bir kat patronunun alan dışına çıkacağını kimse öngöremez, bu doğal. Ancak asıl mesele şu; gruba yeni katılmış bir destek büyücüsüyle neden bu kadar çabuk derin katlara indiniz? Luna buna itiraz etmiş olmalı. Onu görmezden gelip oraya gitme sebebiniz neydi? Defalarca gittiğiniz bir yer olduğu için çok mu kolay sandınız?"
Oliver sadece yüzünü ekşitmekle yetindi, karşı çıkamadı.
"Demek tam üstüne bastım. Ben size defalarca söylemedim mi? Doksan iki ve doksan üçüncü katları sadece şansımız yaver gittiği için geçebildik dedim. Mevcut gücümüzle daha ileri gitme ihtimalimizin çok düşük olduğunu da belirtmiştim. Aslında derin katlara girdiğimizden beri, en ufak bir hatada birimizin öleceği pek çok an yaşadık."
"E-evet! Bu yüzden destek büyücüsünü değiştirdik ya zaten! Senden daha iyi güçlendirme büyüleri kullanabilen biri gelirse daha da ileri gidebileceğimizi düşündüm ve bu kararı verdim..."
Oliver lafa girmişti ama sesi konuştukça cılızlaşıyordu.
"Kararı sen verdin, üyelerin çoğu da onayladı ve beni kovdunuz. Buna kızgın değilim. Sonuçta ben sadece bazı ufak tekniklerle durumu idare ediyordum. Benden çok daha iyi destek büyücüleri olduğu kesin. Kovulmak beni üzmüştü ama sen Kahraman partisinin liderisin. Büyük Zindanı fethetmek senin görevin. Bunu inkar etmiyorum. Benim öfkem şuna: Siz destek büyücülüğünü hafife alıyorsunuz!"
"Hafifemi alıyormuşuz?! Önemli olduğunu bildiğimiz için onu değiştirdik ya zaten!"
Oliver sertçe inkâr etti. Bu herif gerçekten de böyle düşünüyor gibiydi.
"...Bir destek büyücüsünün zindan keşfine çıkarken sinirlerini ne kadar yıprattığını anlıyor musun? İlk defa beraber savaşacağınız birinin uyumunu derin katmanlarda mı deniyorsunuz? Ha, dalga mı geçiyorsun! Sizin gibi tipler, daha en başından kızdan benimle aynı Seviyede olmasını beklemişsinizdir. Düzgün bir devir teslim bile yapılmamışken böyle bir şeyin mümkünatı yok! Öyle bir Partinin çökeceğini B rütbeli bir Parti bile anlar!"
"Bir destek büyücüsünün neyi sinir bozucu olabilirmiş ki?! Destek büyücüsü dediğin zamanı gelince Güçlendirmeleri tazeler, geri kalan vakitte de güvenli bir yerden komut verir, o kadar! Çocuk oyuncağı bu! Destek büyüsü kullanabilen herhangi biri bunu yapabilir!"
"...Bunu cidden mi söylüyorsun?"
Nutkum tutulmuştu.
"Ciddiyim tabii, gerçek bu!"
İşte o an ilk kez şunu anladım.
—Öfke doruk noktasını aşınca, insan aksine sakinleşiyordu.
"............Oliver altmış bir saniye, Annerly yüz otuz dört saniye, Derrick yüz seksen altı saniye, Luna yüz kırk saniye. Bunlar ne demek biliyor musun?"
Aniden sorduğum soru karşısında Oliver'ın kafası karıştı. Yine de bir cevap bulmak için beynini zorluyor gibiydi ama sonuç çıkmadı.
"Sizin Güçlendirmelerinizin bitiş süreleri. Temel olarak bir destek büyücüsü, savaş sırasında takım arkadaşlarına ortalama üçer tane Güçlendirme basar. Üstelik her büyünün Çağırma zamanlaması aynı olacak diye bir kaide yok. Savaşın ortasında on iki farklı türün etki sürelerini takip etmeli, bunun üzerine bir de Partiye komut veren stratejist rolünü üstlenmelisin. Oliver, sen bunu yapabilir misin?"
"He, paralel yapılandırmanın bir uygulaması işte. Alışınca yapılır!"
"Sen bir dahisin sonuçta. Elbette yapabilirsin. Ama az önce saydığım saniyeleri sana kimse söylemez. Sizi biliyorum; derin katmanlara girer girmez 'uyumumuza bakalım' falan diyip savaşa dalmışsınızdır. Fily daha etki sürelerini bile kavrayamamışken hem de. Orada sesini çıkarmadığı için kızda da kabahat var belki ama... O kız muhtemelen, 'Güçlendirmeyi bir an kesersem ölebilirler' korkusu zihnine kazınmış halde, savaşın ortasında canını dişine takıp deneme yanılma yoluyla uğraşıyordu. Bunun neresine kolay diyorsun sen?!"
Oliver'ın gözleri fal taşı gibi açıldı.
Görünüşe göre bir destek büyücüsünün çektiği o zihinsel yorgunluğu nihayet ona aktarabilmiştim.
Destek büyücüleri zamanla yarışır. Güçlendirmenin bittiği o andaki güçsüzlük hissi, öyle alışılacak bir şey değildir. Savaşın ortasında böyle bir şey yaşanırsa, ölümcül bir açık verilir. Canavarlar da bu açığı görmezden gelecek kadar merhametli değildir. Savaşta büyüyü kestiğin an arkadaşın ölür demek, bir mübalağa değil gerçeğin ta kendisidir.
"Bu sefer sağ salim dönebildiyseniz, bu tamamen şansınızın yaver gitmesi ve onun yetenekli bir destek büyücüsü olması sayesindedir. Ona teşekkür borçlusunuz."
Söylediğim bu son sözlerle birlikte toplantı odasına mutlak bir sessizlik çöktü.
Kimse ağzını açmıyordu; sanki zaman durmuş gibi geliyordu.
(Hadi be... Kendimi kaptırıp bir sürü şey sayıp döktüm ama ne yapacağım şimdi bu havayı...)
"Orun-kun, hislerini anlıyorum ama artık kendi konumuza devam edebilir miyiz?"
Bu buz gibi havayı nasıl dağıtacağımı düşünürken Lonca Başkanı söze girdi.
"E-evet. Elbette. Kusura bakmayın. Size utanç verici bir yanımı gösterdim."
Şu an yüzüm kıpkırmızı olmuştur herhalde. Bu kadar duygusal patlama yaşamayalı uzun zaman olmuştu. Bir rahatlama hissetsem de şu an utanç duygusu daha ağır basıyordu.
"Seni hiç bu kadar duygusal görmemiştim. Her zaman sakin ve mesafeli olduğun için Eleonora-kun bile duyguların körelmiş mi diye endişeleniyordu. Gözün aydın, hâlâ duyguların varmış."
"Bir dakika! Lonca Başkanı!"
Sırrı aniden ifşalanan Eleonora-san, telaşlı bir ifadeyle Lonca Başkanı'na çıkıştı.
Bu, Lonca Başkanı'nın ortamı yumuşatma yöntemi miydi acaba? Kahraman Partisi üyeleri hâlâ karanlık bir atmosfer içindeydi ama Lonca tarafının havası biraz olsun dağılmıştı.
"Neyse, konumuza dönersek. Orun-kun, öncelikle her ihtimale karşı teyit etmek istiyorum; o Kara Ejderha'yı tek başına mı avladın? Alacakaranlığın Gümüş Tavşanı'ndan Selma-kun, senin onu tek başına devirdiğini belirtti."
Lonca Başkanı sorusunu yöneltti.
Dürüst olmak gerekirse Alacakaranlığın Gümüş Tavşanı ile iş birliği yapıp yendik diye rapor etmek isterdim ama Selma-san çoktan raporu verdiyse geçiştirmeye çalışmanın manası yoktu. Zaten bu binaya girdiğimde hissettiğim o bakışlardan, haberin kaşifler arasında yayıldığı belliydi.
"...Evet. Tek başıma avladım."
"D-derin katmanlardaki bir Kat Patronu'nu tek başına yenmek normalde imkânsız bir şey! Özel bir büyü falan mı kullandın?!"
Tek başıma yendiğimi onaylayınca, orada bulunan Lonca yöneticilerinden biri heyecanla üzerime çullandı.
"Nasıl yendiğimi söyleyemem. Sadece Kara Ejderha'nın savaş yetenekleri ve zayıf noktaları hakkında konuşabilirim."
Kaşiflerin savaş tarzları veya orijinal büyüleri gibi dövüş sırlarını kurcalamamak, yazılı olmayan bir kuraldı. Nadir de olsa Partiler arası bir çatışma çıktığında bu bilgiler aleyhe işleyebilirdi.
Ayrıca orijinal büyüler, birinin kan ter dökerek yarattığı şeylerdi. Bunları öyle ulu orta paylaşacak kadar meraklı adam az bulunurdu.
Ancak kaşifler, zindanda elde ettikleri bilgileri Loncaya bildirmekle yükümlüydü. Ve bu raporlar halka açılırdı. Bu yüzden, kişinin kendi savaş tarzını veya orijinal büyülerini rapor etme zorunluluğu yoktu.
Gerçi rapor sürecinde, o kişinin nasıl bir tarzla savaştığı az çok tahmin edilebiliyordu.
Ah, az önce Kara Ejderha Boyun Eğdirme operasyonunun tek kişilik olmadığını söyleyecektim ama bu zaten rapor zorunluluğu kapsamına girmiyordu.
Rapor edilmesi gereken şeyler; zindanda karşılaşılan canavarların özellikleri veya maden gibi materyallerin bulunduğu yerlerdi. Kimin nasıl avladığını rapor etmeye gerek yoktu.
"Elbette, farkındayım. O halde bize Kara Ejderha'dan bahset bakalım."
Lonca Başkanı, yöneticinin sorusuna cevap veremeyeceğimi kabul etti.
Bu savaşta yeni öğrendiğim saldırı kalıplarını, önceki savaşla olan kıyaslamaları ve ortak noktaları rapor ettim.
"Her zamanki gibi, kilit noktaları çok iyi özetleyen bir rapor."
Lonca Başkanı tarif edilemez, karmaşık bir ifadeyle mırıldandı.
"Raporumda bir eksiklik mi vardı?"
"Hayır Orun-kun, raporun kusursuz. Sadece, diğer kaşiflerin raporlarından Partinin nasıl savaştığı anlaşılabiliyor ama Kahraman Partisi, şöhretine rağmen üyelerinin bireysel bilgileri konusunda hep çok kapalıydı. Bilgi gizleme konusunda hâlâ çok ustasın."
"Bilgi bazen kaba kuvvetten daha üstündür. Kusura bakmayın ama bu konuda taviz veremem. Eğer bir eksik yoksa raporumu burada bitiriyorum."
"Gerçekten çetin cevizsin... Ah, son bir şey. Söyleyebildiğin kadarıyla sormak istiyorum; bundan sonraki planın nedir? Kara Ejderha'yı tek başına avlamış bir yeteneksin ama Kahraman Partisi'nden ayrıldın ve şu an boşsun. Seni isteyecek sayısız Parti ve Klan olacaktır. Senin için çıkacak bir rekabetin kargaşaya yol açma ihtimaline karşı, Lonca olarak niyetini bilmek isteriz."
Bundan sonraki planım, ha... Açıkçası hiçbir şey düşünmemiştim.
Kahraman partisiyle beraberken her türlü işin peşinde koşturmaktan kendime ayıracak neredeyse hiç vaktim olmazdı. Şimdi ise vaktim var ve ne istersem yapabileceğim söylendiğinde, aslında ne kadar zorlandığımı fark ettim. Galiba buna işkoliklik mi ne deniyordu? Yok, tam bu değildi sanki.
"Pek bir şey düşünmedim açıkçası. Tek başıma yaşadığım sürece mevcut durumumda bir sıkıntı yok zaten. Bir süre daha böyle sakin sakin bir keşifçi olarak devam etmeyi planlıyorum."
"Öyle mi? Bu arada Orun-kun, Batı'nın Büyük Labirenti'nin tamamen fethedildiğini biliyor musun?"
Lonca başkanı aniden Batı'daki Büyük Labirent hakkında bir soru sordu.
Şu an bulunduğum yer, kıtanın güneybatısındaki Nohitant Krallığı'na bağlı Tsutrail adlı şehirdi.
Nohitant Krallığı'nın kuzeybatısında komşu olan ve kıtanın batı bölgesini kaplayan Saubel İmparatorluğu'nda da bir Büyük Labirent bulunuyordu.
Şehrin adı Sebal'di. Sebal, kıtadaki dört Büyük Labirent'ten biri olan "Batı'nın Büyük Labirenti"ne ev sahipliği yapıyordu. Kahraman partisine yeni katılan Philly Carpenter da yanlış hatırlamıyorsam Sebal'den gelmiş bir keşifçiydi.
Yaklaşık üç ay önce, o ülkede "Kahraman" olarak anılan bir keşifçinin de içinde bulunduğu parti, Batı'nın Büyük Labirenti'nin en derin noktasına ulaşmış ve oradaki yaklaşık on metre çapındaki devasa büyü taşını yeryüzüne çıkarmayı başarmıştı.
O günden sonra Batı'nın Büyük Labirenti'nde artık canavar çıkmamaya başlamış, böylece labirentteki materyaller güvenli bir şekilde toplanabilir hale gelmişti.
Bu durum sonucunda piyasada alt katmanlara ait çok miktarda materyal dolaşmaya başlamış ve ekonomi canlanmıştı.
Şu ana kadar fethedilmiş olan tek Büyük Labirent buydu.
"Evet, elbette biliyorum. Ne olmuş ki ona?"
"Sebal'i merkez edinen keşifçiler, bu şehir de dahil olmak üzere geriye kalan üç labirentin bulunduğu şehirlere akın etmeye başladılar. Bu süreçte dağılan çok fazla parti olduğu için şu sıralar aktif bir şekilde parti üyesi alımları yapılıyor. Senin kendi başının çaresine bakabileceğini biliyorum Orun-kun ama büyük bir sorunla karşılaşırsan lütfen bize rapor et."
Anlaşılan o ki, Batı'nın Büyük Labirenti'nden materyaller güvenli bir şekilde elde edilmeye başlandığında, oraya girenlerin keşifçi olmasına gerek kalmamıştı.
Gelecekte canavarlar tekrar ortaya çıkacak olsa bile, o zamana kadar kazanç kapıları kapandığı için faaliyet merkezlerini değiştirme kararı almaları hiç de tuhaf değildi. Yine de bu yüzden dağılmalarını pek anlayamamıştım.
"Anlıyorum. Anladım."
Böylece loncadaki konuşma sona erdi.
Kara Ejderha'nın cesedi konusunda mülkiyet hakkı, onu bizzat avlayan kişi olarak bendeydi. Zarar görmemiş pulların neredeyse tamamını aldım, geri kalan her şeyi ise loncaya satmaya karar verdim. Henüz elime geçecek miktar belli olmasa da, bir süre para derdi çekmeyecek kadar kazanacağımı tahmin ediyordum. Gerçi zaten hatırı sayılır bir birikimim vardı ama olsun.
Yine de bu olay hakkındaki gerçekleri öğrenmiş olsam da aslında hiçbir şey çözülmüş değildi.
Kara Ejderha neden patron odasının sınırları dışında faaliyet gösteriyordu? Bunun cevabı hâlâ yoktu ve lonca da nedenine dair en ufak bir fikre sahip değildi.
Labirentlerle ilgili her türlü bilginin toplandığı loncanın bile bilmediği bir durumdu bu. Eldeki veriler o kadar azdı ki, kendi başıma araştırmaya kalksam bile nereden başlayacağımı kestiremiyordum.
Sonuç olarak, ilerde böyle şeylerin tekrar yaşanabileceğini unutmamalı ve dikkatimi elden bırakmamalıydım.
Gerçi labirente girdiğim her an zaten tetikte olurdum.
Öğrenmek istediklerimi öğrendikten sonra kalkmak için sandalyemden doğruldum.
Kahraman partisinin üyeleri hâlâ başları önde, kımıldamadan oturuyorlardı. Lonca görevlilerinden de kimse yerinden kalkmamıştı. Muhtemelen şimdi "Zorunlu Işınlanma" kullanmanın cezaları hakkında konuşacaklardı. Hemen buradan çıksam iyi olurdu.
Böylece loncadan ayrıldım. Dünkü olay hakkında belli başlı bilgileri toplamıştım. Yorgunluğum hâlâ üzerimdeydi, ben de hana dönüp biraz miskinlik yapmaya karar verdim ve yola koyuldum.
'Artık hanlarda kalmayı bırakıp kendime düzgün bir ev baksam iyi olacak...'
Hana vardığımda resepsiyonun önünden geçip odama yönelirken görevli beni durdurdu. Görünüşe göre bir ziyaretçim vardı.
Tam da bu zamanda birinin gelmiş olması zahmetli olayların habercisi gibiydi ama görüşmemezlik edemezdim. Görevlinin dediği gibi hanın yanındaki yemek salonuna geçtiğimde, orada Selma-san'ı gördüm.
"Aniden geldiğim için kusura bakma. Sağlığın ne durumda?"
Benden korktuğunu düşünmüştüm ama her zamanki haliyle konuşuyordu. Rol yapıyormuş gibi de durmuyordu ama işin aslı nedir bilemezdim.
"İyiyim. Normal hayatıma devam etmemde bir engel yok."
"Buna sevindim."
Selma-san'ın yüzünde bir rahatlama ifadesi belirdi. Sonra oturduğu sandalyeden kalktı ve önümde eğildi.
"Dün için teşekkür ederim. Senin sayende bugün hiçbir arkadaşımızı kaybetmeden buradayız. Sana gerçekten minnettarım."
Selma-san'ın bu hareketi beni şaşırtmıştı.
Teşekkür edeceğini tahmin ediyordum ama eğilip selam vereceğini hiç düşünmemiştim.
"Teşekkürünüzü kabul ettim. Bu yüzden lütfen başınızı kaldırın. Selma-san gibi birinin ulu orta eğilmesi pek hoş karşılanmaz, değil mi?"
Selma-san ülkenin en büyük klanlarından birinin yöneticisiydi. Üstelik bir soylunun kızıydı.
Onun gibi birinin benim gibi halktan birinin önünde eğilmesi normalde olacak iş değildi. Kimin nerede izlediği belli olmazdı. Soylular zayıflık göstermemeliydi. Bu durumun onun konumunu sarsacağını sanmıyordum ama ihtimal ihtimaldi. Eğilmemesi en iyisiydi.
"Kolayca baş eğebilecek bir konumda olmadığımın farkındayım. Ancak bu mesele, eğilip bunu bizzat iletmemi gerektirecek kadar büyük bir minnet borcu benim için. Benim de dahil olduğum, klanımızın geleceği olan yeni üyelerin hayatını kurtardın. Bunu sadece kuru bir teşekkürle geçiştirmek onuruma sığmazdı."
Gerçekten dürüst bir kadındı. Bir kontun büyük kızı ve dev bir klanın yöneticisi olup da bu kadar mütevazı kalması zordu.
...Ah, anladım. Belki de tam olarak bu yüzden saygı duyulacak biriydi.
"Teşekkür ederim. Bunu duymak beni gerçekten mutlu etti."
"Bir diğer mesele ise, geçen günkü eğitim keşfinin ödülü hakkında konuşmak istiyorum. Eğer bir sakıncası yoksa şimdi benimle beraber klan merkezine gelebilir misin?"
Ödülü nasıl alacağımı kara kara düşünüyordum, o yüzden bu teklif işime gelmişti.
"Bir planım yok, gelebilirim."
"Güzel. O zaman geri kalanını klan merkezinde konuşalım. Beni takip et."
Klan merkezine ulaştığımızda, bizi karşılayan odada "Yaten no Ginto"nun lonca lideri Vince-san vardı.
...Nedense içimde bir dejavu hissi belirdi. Daha da önemlisi, benim bugün buraya geleceğim bile belli değilken bu adam neden önceden buradaydı? Böyle belirsiz bir şey için vaktini harcayacak birine de benzemiyordu ama.
"Geldin demek. Üyelerimi kurtardığın için sana minnettarım. Teşekkür ederim."
İçeri girdiğimi gören Vince-san, teşekkür ettikten sonra o da başıyla selam verdi.
"Rica ederim. Eğitim keşfini kabul ettiğimden beri üzerime düşen neyse onu yaptım."
"Hayır, bu o kadar da doğal bir durum değil. O şartlar altında tek başına kaçıp gitseydin bile kimse seni suçlayamazdı. Buna rağmen kaçmadın, karşı durdun ve galip geldin. Bununla biraz daha gurur duyabilirsin bence. ...Neyse, seni buraya çağırma sebebim ödülünü takdim etmekti. İşte bu seferki görevin ödülü. Buyur, al."
Vince-san bunları söylerken depolama büyü aracından kumaşa sarılı bir şey çıkarıp bana uzattı. Muhtemelen içinde altın sikkeler vardı.
"Teşekkür ederim."
Emaneti alıp sargıyı açarak içindekini kontrol ettim. İçinde on adet beyaz altın sikke duruyordu. Ha? Beyaz altın mı?
"Şey, bildiğim kadarıyla ödül on altın sikkeydi... Bir yanlışlık yapmış olabilir misiniz?"
Asıl anlaşmamız on altın sikkeydi. Bir beyaz altın sikke, on altın sikke değerindeydi. Yani şu an elimde, vadedilen ödülün tam on katı duruyordu.
"Müfreze üyelerini kara ejderhadan kurtardın. Karşılığında on altın sikke çok az kalırdı. Bir yanlışlık yok."
Muhtemelen "istemem" desem de geri adım atmayacaktı. En iyisi teşekkür edip kabul etmekti. Para, olmamasından her zaman daha iyiydi.
"Anlıyorum. O zaman teşekkür ederek kabul ediyorum. Müsaadenizle, ben artık—"
"Ah, bekle lütfen. Seninle konuşmak istediğim bir konu daha var. Hatta sırf bu meseleyi konuşmak için burada olduğumu söylesem yeridir."
Ödülü alıp tam gitmek üzereyken Vince-san beni durdurdu. Anlaşılan şimdi konuşacağı şey, onun için asıl önemli olan kısımdı. İçeriğini az çok tahmin edebiliyordum ama.
"Lafı hiç dolandırmadan söyleyeceğim. Orun-kun, lütfen loncamız Gece Semasının Gümüş Tavşanı'na katılmaz mısın?"
Tahmin ettiğim gibi, konu lonca davetiydi. Lonca liderinin bizzat ayağıma kadar gelmesi, bu işte ciddi olduklarını gösteriyordu.
"Eğer loncaya girersen, seni doğal olarak bir kâşif olarak karşılayacağız. İlk birliğe, yani Selma'nın liderlik ettiği loncamızın en güçlü partisinin öncü hasar vericisi pozisyonuna geçmeni istiyorum."
Öncü hasar verici demek. Geçen günkü kara ejderha boyun eğdirme işi etkili oldu herhalde. Yoksa beni öncü hasar verici olarak kabul edecek başka bir yer olmazdı zaten.
"Dahası, bunun için lonca yönetiminin üçte ikisinin onayı gerekecek olsa da seni yönetici kadrosuna önermeyi de düşünüyorum. Başarıların, kahraman partisini fiilen yönetme tecrüben ve bilginle loncamızın yöneticilerinden biri olmanda hiçbir sakınca görmüyorum—"
Yönetici kadrosu demek, her bir departmanın başındaki kişiler demekti. Lonca hiyerarşisinde lonca başkanından hemen sonra gelen en yetkili mevkilerdi. Normalde bir loncaya girilir, orada başarılar biriktirilir ve sonuç olarak yöneticiliğe yükselinirdi.
Daha katılır katılmaz yönetici olmak, eşi benzeri görülmemiş bir terfi sayılırdı.
Şayet yönetici olursam, Selma-san ile birlikte loncadaki diğer kâşifleri mi çekip çevirecektim?
Bu teklif son derece cazipti. Beni bir kılıç ustası olarak bağırlarına basacaklarını hiç düşünmemiştim.
'Peki şimdi ne yapmalı...'
Gece Semasının Gümüş Tavşanı'nın benden asıl istediği, Güney Büyük Labirenti'nin doksan ikinci ve doksan üçüncü katlarının tam çözümü için gereken bilgiler ile şimdiye kadar biriktirdiğim tecrübe ve yöntemlerdi.
Bunlar benim canla başla, bazen kelimenin tam anlamıyla canımı ortaya koyarak elde ettiğim şeylerdi.
Onları öylece gümüş tepside sunmak biraz canımı sıkıyordu.
"...Aniden oldu tabii. Hemen bir cevap vermene gerek yok. Bir kez sakince düşünmez misin?"
Tereddüt ettiğimi sezmiş olmalıydı. Vince-san bana bir çıkış yolu sundu.
"Teşekkür ederim. O halde bir süre düşünmeme izin verin."
Bunu söyledikten sonra lonca merkezinden ayrıldım.
Şehirde öylesine yürürken kendimi tanıdık bir dükkanın önünde buldum. Burası dedemin işlettiği tuhafiye dükkanıydı.
'İçimde bir huzursuzluk varken dedemle biraz konuşsam iyi olacak sanki.'
Bu düşüncelerle içeri girdim.
"Ooo, kara ejderhayı deviren kahraman hazretleri gelmiş. Böyle yerlerde vakit öldürmen uygun kaçar mı?"
Dedem beni görür görmez dalga geçmeye başladı.
"Kahraman mı... Yok öyle bir şey. Hem, kara ejderhayı yendiğimi şimdiden nereden biliyorsun?"
"Ho ho ho! Derin kat patronunu tek başına devirmişsin. Kahraman denmesinde bir beis yok herhalde. Üstelik şehir şu an bu dedikoduyla çalkalanıyor. Kulakları ağır işiten bana bile ulaştığına göre, gerisini sen düşün."
Kulakları ağır işitiyormuş, peh.
"Yenebilmem sadece şans eseriydi. Aynı durumla bir kez daha karşılaşsam yenebilir miyim bilmiyorum."
"Öyle mi? Ama Orun'un tek bir darbe bile almadığını duydum?"
Yok artık, o kadar detaylı bilgi yayılmış olamazdı...
Dedem bazen faal bir istihbaratçıyı kıskandıracak kadar bilgi toplama yeteneği sergiliyordu. Onunla uzun zamandır tanışıyoruz ama hala ne mal olduğunu tam çözebilmiş değilim.
Yine de kendisini ailem gibi gördüğüm için, kim olduğunun pek bir önemi yoktu.
"Eee? Bugün ne için geldin?"
"Biraz dertleşmek istedim."
"Hoo. Anlat bakalım."
"Az önce Gece Semasının Gümüş Tavşanı'ndan davet aldım."
Dedeme şimdiye kadar defalarca içimi dökmüştüm. Ondan bir şey saklamaya niyetim yoktu, az önce olanları dürüstçe anlattım.
"Eee, gayet doğal. Kara ejderhayı devirecek kadar mahir bir kılıç ustasını, öncü hasar vericisini kaybetmiş olan bir loncanın elinden kaçırması beklenemezdi."
"...Evet. Muhtemelen asıl sebep dediğin gibi. Teklif de oldukça cazipti. Selma-san'ın partisine öncü olarak gireceğimi ve yönetici koltuğunun hazır olduğunu söylediler."
"Bak sen, ne büyük bir itibar."
"Evet. Ama... Kararsızım."
"...Nedenmiş o?"
"Ben, Oliver ve diğerleriyle parti kurduğumda, hep kendimi bastırıp partiye hizmet ettim."
Bu şehirde büyük labirent olduğu için diğer şehirlerden çok daha kalabalıktı. Köşeyi dönme hayali kuran gençler sürekli şehre akın ederdi. Bu yüzden şehirde kumarhaneler gibi pek çok eğlence mekanı mevcuttu.
"Bu şehirde her türlü eğlence var. Onlara hep ilgim vardı ama her kesimle yapılan pazarlıklar ve partinin tüm arka plan işlerini neredeyse hep ben üstlendim. Luna bazen yardım ediyordu ama kendi eğitimim de vardı, eğlenmeye hiç vaktim olmadı. Güçlenmek istiyordum, haksızlığa uğradığımda boyun eğmemek için kâşif olmuştum, bu yüzden şikayetçi de değildim. ...Ama sonunda partiden kovuldum."
Bazılarına göre bu sürgün edilme durumu haksızlıktı.
Ama ben bunun bir haksızlık olduğunu düşünmüyordum.
Üyesi olduğum parti, büyük labirenti fethetmeyi amaçlıyordu ve buna ayak uyduramayan birini uzaklaştırmak garip değildi. Bu sadece o kişinin yetersiz olduğu anlamına gelirdi.
Mantığım bunu kabul ediyordu. Ancak duygular o kadar basit değildi. Tabii ki canım yanıyordu, bunca hizmetten sonra neden böyle oldu diye sormadan edemiyordum.
"Gece Göğünün Gümüş Tavşanı’nın operasyonuna katıldığımda, o loncanın ne kadar huzurlu bir yer olduğunu anladım. Oraya katılma isteğim gerçekten çok güçlü. Ancak onların benden istediği şey bilgim. Beni kullanıp, işleri bittiğinde yine bir kenara atabilirler. Bunu düşündükçe korkuyorum... Bir türlü karar veremiyorum..."
"Hoh-hoh-hoh-hoh!"
Anlattıklarımı dinleyen ihtiyar aniden kahkahayı bastı.
"Birden güldüğüm için kusura bakma. Karşımda her zaman olgun bir Oruun gördüğüm için, senin de yaşına uygun endişelerin olduğunu bilmek beni mutlu etti, kendimi tutamadım."
"Yaşıma uygun mu? Yani düşüncelerimin çocukça olduğunu mu söylüyorsun?"
İhtiyarın sözlerine biraz bozulsam da sakinliğimi koruyarak soruyorum.
"Öyle de denebilir."
Sorumu hiç çekinmeden onaylıyor.
"Bak Oruun, bence bu toplum karşılıklı çıkar ilişkisi üzerine kuruludur."
Karşılıklı çıkar... Yanlış hatırlamıyorsam tarafların birbirine fayda sağladığı bir ilişki demekti.
"İnsan tek başına yaşayamaz. Herkes bir şekilde birilerine yaslanır, bazen de hiç farkında olmadan başkalarına destek olur. Seninle benim aramdaki ilişki de böyle. Sen beni kullanıp istediğin şeye ulaşıyorsun. Ben de seni kullanıp para kazanıyorum. 'Kullanmak' kelimesi kulağa pek hoş gelmeyebilir ama senin bahsettiğin bu durum aslında 'eksiklikleri birbirimizle tamamlamak' olarak da adlandırılabilir."
"Eksiklikleri tamamlamak mı..."
"Öyle ya. Sen loncaya girdiğinde sanki sadece sen bir şeyler sunacakmışsın gibi düşünüyorsun, ama gerçekten öyle mi? Lonca senin için hiçbir şey yapmayacak mı?"
İhtiyarın sözlerini duyunca sanki gözlerimdeki perde kalktı.
Ben sadece kendimin kullanılacağını düşünmüştüm.
Hâlbuki loncaya katılırsam, ben de loncanın bağlantılarından faydalanabilirdim. Ben onlara büyük labirentin fethinde yardım ederdim, onlar da bana her türlü desteği sağlardı.
Bir loncaya veya sabit bir partiye katılma konusunda çekincelerim vardı ama ihtiyarın anlattıklarından sonra bakış açım değişti.
Şimdiye kadar ciddi anlamda labirent keşiflerini sadece Kahraman Partisi ile yapmıştım.
Gece Göğünün Gümüş Tavşanı üyeleriyle labirente gitmenin eğlenceli olacağını düşünmüştüm.
Evet, lonca beni kullanacaktı. Ama sonrasında terk edilip edilmemem tamamen benim çabama bağlı değil miydi? Sahip olduğum her şeyi onlara verdikten sonra bile, beni vazgeçilmez bir adam olarak görmelerini sağlayacak kadar kendimi geliştirmeliydim.
Yüzüme bakan ihtiyar gülümsedi.
"Görünüşe göre fikrin değişti."
"Evet. Gerçekten harikasın ihtiyar. Dinlediğin için teşekkürler. Biraz daha ciddiyetle düşünüp kararımı vereceğim."
"Rica ederim. Şunu unutma Oruun; tereddüt ettikten sonra verdiğin kararların sonu her zaman pişmanlıktır. Bu yüzden o loncaya girsen de girmesen de bir gün mutlaka bir şekilde pişman olacaksın. Önemli olan, gelecekteki pişman halinin en azından kendini haklı çıkarabileceği bir seçim yapman. Gerçi, geleceği bilemediğin için şu an bu kadar dertleniyorsun ya, neyse."
Her zaman pişman olmak, ha... Seçeneklerin olması demek, geleceğin dallara ayrılması demekti. "Keşke o zaman şöyle yapsaydım" diye düşünmek herkesin başına gelen sıradan bir durum olmalıydı. İşte tam da bu yüzden, insan öyle hissettiği anlarda arkasında durabileceği bir seçim yapmalıydı.
Yaşlıların sözleri gerçekten de ağır oluyor...
"Bunu aklıma kazıyacağım. Tavsiyen için teşekkürler. Bir dahaki sefere gerçekten bir şeyler satın almaya geleceğim."
"Pekala, bekliyorum."
İhtiyarın dükkanından çıktıktan sonra, şehrin biraz dışındaki bir tepenin üzerine çıktım.
Batı ufku gün batımının kalıntılarını taşıyordu ama Alacakaranlık Ayı çoktan gökyüzünde yükselmişti.
"..."
"—Oruun-san?"
Ayı izlerken düşüncelere daldığım sırada, son birkaç gündür neredeyse her gün duyduğum o sesi işittim. Sesin geldiği yöne döndüğümde, tahmin ettiğim gibi Sophia oradaydı.
"Sophia? Bu saatte burada tek başına olman güvenli mi?"
Mümkün olduğunca nazik bir tonda konuşuyorum.
Dün onu çok korkutmuştum. Selma-san her zamanki gibiydi ama Sophia için durum farklı olabilirdi. Eğer benden korkuyorsa—
"Güvende sayılırım. Ablama buraya geleceğimi söyledim, hem lonca binasından çok da uzak değiliz. Siz neden buradasınız Oruun-san?"
Benden korkmuyor mu? Aksine, dün olduğundan daha yakın davranıyor sanki...
"Biraz düşünüyordum, rüzgar alan bir yer ararken kendimi burada buldum. Peki ya sen?"
"Ben de biraz düşünmek için geldim. Burası benim en sevdiğim yerdir. Ne zaman bir sorunum olsa buraya gelip ayı izlerim. —Ah! Afedersiniz, sizinle karşılaşırsam söylemek istediğim bir şey vardı."
"...Nedir?"
"Şey, dün bizi kurtardığınız için çok teşekkür ederim!"
Sophia bunu söylerken derin bir saygıyla önümde eğildi.
Gerçekten de korkmuyormuş... Daha da önemlisi, ben neden insanların benden korkmasından bu kadar çekiniyorum ki?
"Gözetmen olarak yapmam gerekeni yaptım."
"Böyle söyleyeceğinizi biliyordum. Yine de bizi kurtardığınız gerçeğini değiştirmiyor! Sadece dün değil, orklar bize saldırdığında da... Size ödeyemeyeceğim kadar büyük bir minnet borcum var! Benim gibi birinin size ne kadar yararı dokunur bilemem ama elimden gelen ne varsa yapmaya hazırım! Bir şeye ihtiyacınız olursa lütfen çekinmeden söyleyin!"
Sophia bana kararlı bir ifadeyle bakıyordu.
"...Peki, teşekkürler. Zamanı geldiğinde sana güveneceğim Sophia."
"Tamam!"
O ciddi ifadesi bir anda yerini kocaman bir gülümsemeye bıraktı.
"Ayı çok mu seviyorsun?"
Sohbeti devam ettirmek için öylesine bir soru sordum.
Şu an yalnız kalıp düşünürsem yine aynı döngüye girecektim. Sophia ile ne hakkında olursa olsun konuşup kafamı dağıtmak istiyordum.
"Şey... Sanırım seviyorum. Küçüklüğümden beri gökyüzüne, aya bakmaya alışığım."
Sophia özlem dolu, bir o kadar da hüzünlü, tarif edilemez bir ifadeyle anlatmaya başladı.
"Ay, en karanlık yerlerde bile karanlığa yenilmeyen bir parlaklıkla ışıldıyor değil mi? Bu yüzden ona baktığımda kendimi güç bulmuş gibi hissediyorum! Oruun-san, Gece Göğünün Gümüş Tavşanı isminin nereden geldiğini biliyor musunuz?"
"Gece göğünde asılı duran ay anlamına geldiğini biliyorum ama hikayesini bilmiyorum."
"Ay, aynı zamanda 'gecenin yol göstericisi' olarak da anılır. Bu ismin, loncanın keşifçilere yol gösteren bir ışık olması amacıyla verildiği söylenir."
"Yol gösteren bir ışık, ha."
Nedenini bilmiyorum ama sanki eskiden birisiyle bu konuyu konuşmuşum gibi bir hisse kapıldım. Oysa böyle bir şeyin yaşanmış olmasına imkan yoktu.
"Evet. Kulağa biraz mübalağalı gelebilir ama bu loncaya girdiğimde dünyam değişti. Gelecekte beni nelerin beklediğini henüz bilmiyorum ama burada kalırsam bir şeyler bulacakmışım gibi hissediyorum!"
"Anlıyorum. Bunun abartı olduğunu sanmıyorum. Çevre, bir insanın değer yargılarını büyük ölçüde etkiler. Yaten no Ginto gibi kalabalık bir yerdeysen, insanlarla temas kurma fırsatın da o oranda artar. Başka bir deyişle, kendinden farklı düşüncelerle karşılaşma ihtimalin yükselir. Sanırım bu deneyimleri çokça yaşadığın için 'dünyam değişti' diye düşündün."
"Orun-sama, harikasınız... Ben kelimelere dökememiştim ama az önceki sözleriniz içime işledi. Demek öyle. Herkesle tanıştığım için dünyam değişmiş..."
Sofia bunları mırıldanırken yüzünde rahatlamış, pırıl pırıl bir ifade belirdi.
Kulağa kaba gelebilir ama Sofia utangaç biri gibiydi; parti üyelerine karşı bile gereğinden fazla çekingen davranıyordu. Onu zihinsel olarak toy bir çocuk sanmıştım.
Fakat Sofia'nın da kendine has bir inancı olduğunu anladım. Görünüşe göre kendisi henüz bunun farkında değildi.
"...Hey Sofia, bir şey sorabilir miyim?"
"Evet. Buyurun."
"Senin için Yaten no Ginto nasıl bir yer?"
"Şey... Benim için Yaten no Ginto, beni kurtaran, bana çeşitli yollar gösteren, yüzümü güldüren ve... göğsümü gere gere 'evim' diyebileceğim bir yer!"
Sofia, bulanıklıktan arınmış bir ifadeyle kararlı bir şekilde cevap verdi.
O an, Sofia'nın üzerine ay ışığı diğer her yerden daha fazla vuruyormuş gibi göründü. Onda kutsal bir yan vardı sanki. Gerçi bu tamamen benim hüsnükuruntum da olabilir. Üstelik...
"Anlıyorum. Cevap verdiğin için teşekkürler."
...Cevabımı almıştım.
Hangi seçimi yaparsam yapayım, gelecekte mutlaka pişmanlık duyacaktım. Büyükbabam, gelecekteki kendimin en azından biraz bile olsa kabullenebileceği bir seçim yapmam gerektiğini söylemişti.
Ancak geleceği ne kadar hayal edersem edeyim, o anki kendimin kesinlikle ikna olacağını iddia edebileceğim bir seçenek yoktu.
Öyleyse, şimdiki duygularıma göre hareket edip seçimimi yapacaktım.
Çünkü en tatmin edici geleceğin böyle geleceğini hissediyordum.
"Rica ederim ama neden böyle bir şey sordunuz?"
"Bundan sonra bağlı olabileceğim lonca hakkında bir şeyler bilmek istedim."
"E, yani bu demek oluyor ki—"
"Hadi bakalım, güneş tamamen battı. Seni lonca merkezine kadar bırakayım. Benim de orada bir işim var zaten."
"P-peki!"
Sofia ile birlikte Yaten no Ginto merkezine doğru yöneldik.
Merkeze vardığımızda Sofia'dan ayrılıp vakit kaybetmeden Vince-san ile görüştüm.
"Anlaşılan sana düşünmen için zaman tanımakla isabetli bir karar vermişim."
Vince-san yüzüme bakıp gülümseyerek bunu mırıldandı.
"Vince-san... Hayır, Genel Başkan. Az önceki teklifinizi kabul ediyorum. Lütfen beni Yaten no Ginto'ya alın."
Genel Başkan'ın önünde eğilerek niyetimi beyan ettim.
O sırada kapı açıldı ve içeri Selma-san girdi. Bana katlanmış bir kumaş uzattı. Refleksle alsam da ne yapacağımı bilemeyip şaşkınlıkla duraksadım. Selma-san söze girdi:
"Aç bak bakalım."
Dediği gibi kumaşı açtım.
"Bu..."
Açtığım şey, siyah ve mavi renklerin hakim olduğu kapüşonlu bir uzun paltoydu.
Şekli biraz farklı olsa da Yaten no Ginto üyelerinin keşif sırasında giydiği lonca üniformasına çok benziyordu. Sol göğüs kısmına loncanın amblemi işlenmişti.
"Giydiğin paltoyu referans alarak diktik. Bir dene bakalım."
Paltoyu üzerime geçirdim. Doğal olarak kimseye bedenimi söylememiştim. Bu yüzden üzerime oturmadı, bayağı bol geldi.
'O kadar uğraşıp yapmışlar ama bunu labirent keşfinde giymem imkansız...'
Tam bunu düşünürken, palto gitgide daralarak üzerime tam oturan bir boyuta geldi.
'Bu da ne böyle...'
Daha önce ne duyduğum ne de gördüğüm bu fenomen karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim.
"Heh, demek bunu sen bile bilmiyordun? Bu bizim loncanın gizli tekniklerinden biridir. Bunun gibi daha pek çok şey var ama onları zamanı gelince öğrenirsin. Tabii ki aramızda kalacak, anlaştık mı?"
"Böyle bir teknolojinin varlığından haberim yoktu."
Dürüstçe hislerimi dile getirdim.
Sadece bunu görmek bile buraya geldiğime değdiğini hissettirdi.
Bugüne kadar her türlü bilgi ve tekniği sömürmüş, öğrenmiştim. Fakat tek başına çalışmanın da bir sınırı vardı. Bilmediğim yeni bilgilere ve tekniklere ulaşabileceğimi düşünmek bile beni heyecanlandırıyordu.
Genel Başkan ciddi bir ifadeyle bana hitap etti.
"Daha birkaç gün önce güvendiğin yoldaşların tarafından ağır bir ihanete uğradın. Kalbindeki yaranın büyüklüğünü ancak tahmin edebilirim ama oldukça derin olduğunu biliyorum. Bu yüzden sadece lafla değil, eylemlerimizle de sana samimiyetimizi göstermek istiyoruz. Bizi güvenine layık görmen için çabalayacağız. Yaten no Ginto, ne pahasına olursa olsun Orun Doura'nın güvenini kazanacak."
Gerçekten de Kahraman Partisi'nden kovulmak beklediğimden çok daha fazla koymuştu bana. Bir partiye veya loncaya dahil olmaktan korkacak hale gelmiştim.
Bu düşüncemi değiştiren büyükbabamın o sözleriydi.
Ama sadece o da değil; eğitim keşfinde ellinci katın patronunu yendikten sonra herkesin birbirini tebrik ettiği o an... Dışarıdan bakan birinin bile içini ısıtacak kadar samimi, herkesin yürekten güldüğü o manzara.
—Ben de o halkanın içinde olmak istedim.
Benim de yürekten gülebileceğim yoldaşlarım, dostlarım olsun istiyordum. Bu benim çocukluğumdan beri süregelen bir dileğimdi. Neden böyle hissettiğimi bilmiyorum. —A? Sahi, neden öyleydi? Bir şeyi tamamen unutmuş olmak benim için nadir bir durum.
"...Öyle mi. O halde izninizle gözlemleyeceğim. Bu loncanın gerçekten güvenilir bir organizasyon olup olmadığını bizzat göreceğim."
"Canıma minnet."
Arayıcı olduğumdan beri dokuz koca yıl geçmişti.
Başladığımdan beri beraber olduğum yoldaşlarım tarafından partiden kovulmuş olsam da, bir arayıcı olarak ikinci hayatım şimdi başlıyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.