Sırrın Kül Oluşu

Zaman durur.

O ana kadar gürültülü olan sınıf, derin bir sessizliğe gömülür.

Yunagi-san, Hoshino-san’a öfkeyle dik dik bakıyordu.

Sınıfın köşesindeki Shirato-san ise şaşkınlıktan gözlerini fal taşı gibi açmış, küçük elini ağzına götürmüştü.

Yıkım, aniden gelir.

Bütün vücudumun dermanının kesildiğini hissederken, Yunagi-san’ın dalgalanan uzun saçlarını boş gözlerle seyrettim.

Okul çıkışı, Yunagi-san ile birlikte bir karaoke odasındaydık.

Tabii ki bu bir randevu falan değildi.

Şarkı söylemediğimiz gibi, keyifli bir sohbet de etmiyorduk.

Büyük bir sorun çıkmıştı.

Her an gerçekleşmesinden korktuğum ama normal şartlarda yaşanması imkansız olan o devasa sorun.

—Sakuraba-kun’un sevgilisi benim bir kere!!

Sanırım Yunagi-san en sonunda patlamıştı.

Benimle aramızın bozulmasından kaynaklanan endişe, içindekileri doğrudan söyleyememenin verdiği sıkıntı ve Hoshino-san.

Eğer durum buysa, bu olayın yaşanmasında benim de payım azımsanamayacak kadar büyüktü.

Fakat artık bunun bir önemi kalmamıştı.

Önemli olan tek şey, bunun gerçekleşmiş olduğu gerçeğiydi.

O olaydan sonra hemen Yunagi-san ile iletişime geçmiş ve konuşmak için burada buluşmuştuk.

Elbette buraya gelene kadar pek çok zorlukla karşılaşmıştık.

" İyi misin?"

Ben sorsam da Yunagi-san başını öne eğmiş, sanki dünyanın sonu gelmiş gibi umutsuz bir ifadeyle duruyordu.

"İlişkimizi kimseye söylemeyeceğiz" diyerek bana verdiği sözü çiğnemişti.

Yunagi-san’ın bu halde olmasının sebebi kesinlikle buydu.

Odayı sadece bir saatliğine tutmuştum.

Bunun yeterli olacağını düşünmüştüm, çünkü süre uzadıkça işlerin daha da kötüye gideceğini hissediyordum.

"Benim için çok zordu. Tanıdığım tanımadığım herkes beni soru yağmuruna tuttu. Bir şekilde geçiştirdim ama yarın bütün okulda türlü türlü dedikodular ve teoriler yayılacaktır."

"..."

"Zaten ilişkimiz en başından beri çarpıktı. Senin zorla sevgilim olduğunu, benim de şartlarımdan biri olarak bunu gizli tuttuğumuzu anlatsam bile kimse bunu düzgünce anlayamaz. Sonunda sadece bizimle dalga geçerler. Bu ilişkiyi gizli tutmak istememin bir sebebi de tam olarak bu durumdan kaçınmaktı."

" Özür dilerim..."

Yunagi-san’ın sesi artık iyice cılızlaşmıştı.

Ellerini dizlerinin üzerine koymuş, sadece omuzlarını titretiyordu.

Onun bu halini gördükçe, ben aksine daha da sakinleştiğimi hissediyordum.

Zihnim ne kadar dolu olursa olsun, o an geldiğinde kendimi zorlayarak da olsa söylemem gerekiyordu.

Yani bu durum, kendi kendine adım atamayan benim için—

"Bence bu iyi bir fırsat."

Doğrulup yüzüme baktı, sanki irkilmiş gibiydi.

"Aslında benden vazgeçmeni istemiştim. Benim gibi biri için fazla iyi olduğunu, aslında o kadar da abartılacak bir adam olmadığımı anlamanı istedim. Böylece beni kendi rızanla bırakacaktın ve kimse hiçbir şey öğrenmeden her şey hiç yaşanmamış gibi olacaktı. En iyisi bu olurdu."

"Sakuraba... kun?"

Yunagi-san’ın sağ eli masanın altından hafifçe göründü.

Ancak o el bana doğru uzanmadı, tekrar aşağı süzüldü.

"Bu yüzden benimle sevgili olsan bile sıkılacağın, kolayca bıkacağın şartlar sundum. 'Böyle bir herifle işim olmaz' diye düşünmeni istedim. Yanıldığını anlayıp beni doğru düzgün bir şekilde terk edebilmen için. Gerçi... bunu çoktan fark etmiş olabilirsin."

Konuşurken aniden beynime kan sıçradığını hissettim.

Bu öfke ya da huzursuzluk değildi. Bu... muhtemelen üzüntüydü.

İki kez derin nefes aldım.

Benim ne hissettiğimin önemi yoktu.

Önemli olan bunu Yunagi-san’a aktarmaktı.

Şu anki düşüncelerimi. Bundan sonra ne yapmamız gerektiğini.

"Ayrılalım."

Sesimin titremesini engellemek için kendimi zorlayarak, net bir tonla konuştum.

"Hayır, ayrılıyoruz. Bu iş bitti artık."

" Ne?"

Kısık bir ses çıkaran Yunagi-san, boş bakışlarla bana odaklandı.

Gözleri yavaş yavaş doluyor, dudakları titriyordu.

Güzel olmasına rağmen, şu an berbat görünüyordu.

Fakat onun göz bebeklerinde yansıyan kendi yüzüm çok daha berbattı.

"Bir süre okulda ikimiz de zorlanacağız ama elden bir şey gelmez. Olay bir kere ortaya çıktı, herkes bu konudan sıkılana kadar üstümüze geleceklerdir."

"Sa-Sakuraba-kun...? Şaka yapıyorsun, değil mi?"

"Ciddiyim. Bu sefer ne dersen de bunu yapacağım. Bir daha görüşmesek iyi olur. Biri bir şey sorarsa, benden bıktığını ve beni terk ettiğini söylersin. Sonrasında ortalık yatışana kadar sabretmekten başka çaremiz yok. Ama bir aya kalmaz—"

"Ha-Hayır! Ayrılmam! Ayrılmak istemiyorum!"

Sözümü keserek çığlık attı.

Yanaklarından gözyaşları süzülüyordu.

Gözlerimi sıkıca kapattım, içimden yükselen o benzer hissi bastırmaya çalıştım.

"Ayrılıyoruz. Bu ilişkiyi daha fazla sürdüremeyiz."

"Ben... sırrımızı açıkladım diye mi?"

" Hayır. O sadece tuzu biberi oldu. Zaten çoktan sınıra gelmiştik. Ben seni... hayır."

Neden bu hale gelmiştim?

Neden ben de ağlıyordum?

" Her neyse, buraya kadar. Artık seninle konuşacak bir şeyim kalmadı."

Yunagi-san tek bir kelime bile edemeden ayağa kalktım.

İki kişilik hesabı masaya bıraktım ve yüzüne bakmadan odadan çıktım.

Yunagi-san beni durdurmaya çalışmadı, arkamdan da gelmedi.

Şu anki halimle buna gerçekten minnettardım.

Karaoke salonunu arkamda bırakıp eve doğru yürümeye başladım.

Artık gözyaşı dökmüyordum.

" Kahretsin."

Yunagi-san’a tek bir yalan söylemiştim.

—Aslında benden vazgeçmeni istemiştim.

Hayır.

O artık geçmişte kalmıştı.

Ben Yunagi-san’dan etkilenmiştim.

Bu durumun böyle sürüp gitmesini, o beni severken benim de bir şekilde bu duruma ayak uydurabilmemi dilemiştim.

Son zamanlarda kafamda hep böyle safça düşünceler dönüyordu.

Bu yüzden işler bu noktaya gelmeden çok daha önce ayrılığı dile getirememiştim.

Kendi ellerimle onu itememiş, reddedememiştim.

Bu zayıflığımı, işime geldiği için Yunagi-san’ın üzerine yıkmıştım sadece.

Ertesi gün de okulda akla gelebilecek her türlü insandan soru yağmuruna tutuldum.

Normalde hiç konuşmadığım erkekler, kızlar, Yunagi-san’ın sınıfındaki öğrenciler, hatta üst sınıftakiler bile peşimi bırakmadı.

Doğal olarak hepsi benimle Yunagi-san arasındaki ilişkinin doğru olup olmadığını ve nasıl sevgili olduğumuzu merak ediyordu.

Fakat bizzat olayın muhatabı olan ben, dünkü olay yüzünden bugün çoktan ayrıldığımızı söylediğimde herkesin kafası iyice karıştı.

Önceden hazırladığım "Bir anlık gazla itiraf ettim, gizlice çıkıyorduk. Benden bıkıp dün beni terk etti" cümlesi dışında bugün neredeyse hiç konuşmadım.

Pek çok saçma sapan soru soruldu, doğrudan can alıcı noktalara değinenler de oldu.

Ama her birine tek tek cevap vermeye kalksaydım, insanların merakını daha da körüklemekten başka bir işe yaramazdı.

Sorulan her şeye hep aynı cevabı veren bana karşı herkes, azar azar da olsa bugün gün boyunca ilgisini kesin olarak yitirmeye başlamıştı.

Bunun sebebi, verdiğim cevabın son derece sade ve mantıklı olmasıydı muhtemelen.

Haddimi bilmeyerek Yunagi-san'a itiraf etmiştim, gizlice çıkıyorduk ama sonra terk edilmiştim.

Bu gerçekten de olası bir senaryoydu ve şüpheye yer bırakmıyordu.

Zaten kim, itiraf edenin Yunagi-san olduğunu ve ayrılmak isteyenin ben olduğumu düşünebilirdi ki?

İnsanların inanmasını istediğim şeyle, inanmalarının en kolay olduğu şey birebir uyuşuyordu.

Bu durum benim için, bu kargaşanın içindeki tek teselliydi.

"Aoto."

"...Efendim."

Okul çıkışı, öğrencilerin seyreldiği sınıfta Tsubaki bana seslendi.

Arkasında ise Tsukasa, her zamankinden farklı, ciddi bir ifadeyle kollarını kavuşturmuş ayakta duruyordu.

"Geçmiş olsun... İyi misin?"

Tsubaki çekingen bir tavırla yüzüme bakmaya çalıştı.

Sesi alışılmadık derecede yumuşaktı, gerçekten endişelendiğini anlayabiliyordum.

Fakat benim içimde, minnettarlıktan ziyade suçluluk duygusu ağır basıyordu.

"İyiyim. Beklediğimden daha kolay geçti."

"Dün de bugün de herkes sadece bu konuyu konuşuyordu. Bayağı ünlü oldun. Gerçi senin adın pek iyi anılmıyor gibi ama."

"Öyle olmalı. Zaten böylesi işime gelir."

Çünkü en kötüsü, Yunagi-san'ın zarar göreceği bir senaryoydu.

Eğer kötü adam ben olacaksam, bu en az hasarla atlatılacak yoldu.

"Aoto... Berbat görünüyorsun."

"E normal. Dün neredeyse hiç uyumadım."

"...Seni eve kadar bırakalım mı?"

"Yok artık. İyiyim ben, siz kulübe gidin."

Bu duruma düşmem kendi hatamdı.

Daha fazla Tsubaki'ye de yük olamazdım.

"Sakuraba-kun."

Tam o sırada, bu kez Shirato-san yavaş adımlarla yanımıza yaklaştı.

Halime acıyan bir gülümsemeyle başını yana eğdi.

"Zor bir gündü. Yani, her açıdan."

"Öyleydi. Ama senin için de farksız olmalı."

Bugün o da uzun süre birileri tarafından Yunagi-san hakkında sorguya çekilmişti.

Shirato-san da en az benim kadar yorulmuş olmalıydı.

"...Shizuno ile bir daha konuşmayacak mısın?"

"Evet. Konuşmak istediğim her şeyi dün konuştum."

"...Anlıyorum."

Ardından, Shirato-san bir süre sessiz kaldı.

Durumu sezen Tsubaki ve Tsukasa, bana kısa bir veda edip sınıftan çıktılar.

Gerçekten de pek çok insana karşı kendimi borçlu hissediyordum.

Baş başa kaldığımız sınıfta, yan yana sıralara oturup boş gözlerle yazı tahtasına baktık.

"...Belki de onu ikna edebilseydim her şey farklı olurdu," dedi Shirato-san, fısıldar gibi bir sesle.

"Hayır... Senin hiçbir suçun yok."

"Suçlu olduğumu düşünmüyorum ama... Belki de daha iyisini yapabilirdim."

"Böyle düşünmen güzel ama yanılıyorsun. Ben aptaldım. Ve en az benim kadar Yunagi-san da aptaldı. Sadece bu kadar."

Evet, sadece bu kadar.

Diğer insanların, doğal olarak Shirato-san'ın bile bu konuda en ufak bir sorumluluğu yoktu.

Buna rağmen böyle kendi hatasını arayan Shirato-san'a içtenlikle hayran kalıyordum.

O kesinlikle çok nazik biriydi ve her şeyden önemlisi, Yunagi-san'ı gerçekten çok seviyordu.

"...Benim elimden sadece aptal bir arkadaşa yardım etmek geliyor."

"...Öyle olsa bile, o yardımı kabul edip kurtulmayı beceremeyen bizler suçluyuz."

Ondan sonra, Shirato-san ile tek bir kelime bile etmedik.

Sessizliği bozarak ayağa kalkan kız, sadece kısa bir "Görüşürüz" deyip sessizce sınıftan çıktı.

Evde akşam yemeğini bitirdikten sonra da odamda boş boş oturdum.

Bir şey düşündüğümden ya da kitap okuduğumdan değildi.

Sadece hatırlıyordum.

Yunagi-san'la konuştuklarımızı, sesini, yüz ifadesini. Tavırlarının her bir detayını.

Oysa... Aslında hatırlamak istemiyordum.

Buna rağmen kendimi her bıraktığımda, zihnim doğal olarak onunla doluyor, düşüncelerimi tamamen ele geçiriyordu.

Böyle bir şeyi en son ortaokuldayken, Hoshino-san'dan ayrıldığım o gün yaşamıştım.

...Hayır, belki de şu anki hissettiklerim ondan çok daha...

"Abi."

"...Kapıyı çalsaydın."

Ben bunu söyleyince, biraz gecikmeli olarak kapıdan anlamsız bir tıklama sesi geldi.

Ardından kapı yavaşça açıldı ve kız kardeşim Aina başını içeri uzattı.

"...Ne var?"

Aina yüzümü dikkatle inceledi.

Muhtemelen onunla uzun süredir birlikte yaşadığım için sadece benim fark edebileceğim bir detaydı bu.

Dudak kenarlarının hafifçe aşağı büküldüğünü gördüm.

"Tatlı olarak güzel bir kavun var."

"...İstemiyorum."

"Şimdi yemezsen babam hepsini bitirecek."

"Sorun değil."

"...Peki o zaman."

Bunu söyleyip kapıyı sessizce kapattı.

Ne kadar da kaygısız biri diye düşündüm ama şu anki halimle böyle mesafeli bir diyalog kurmak bana çok daha iyi gelmişti.

Abimin hali hiç normal değil.

Dün bunun farkına vardığımda, ben, Sakuraba Aina, hemen Shizuno-san'la iletişime geçtim.

Amacım o kadına durumu şikayet etmek değildi.

Abimin bu hale gelmesinin sorumlusu kesinlikle Shizuno-san'dan başkası olamazdı çünkü.

"Bir şey mi oldu? Abimin yüzünden düşen bin parça, ölecekmiş gibi duruyor."

Mesaj anında okundu.

"Ben de ölecek gibiyim."

Ne bir emoji ne bir çıkartma barındıran bu kısa mesaj.

Shizuno-san'ın bana ilk kez böyle bir tarzda yazdığına şahit oluyordu.

Beni aradığında Shizuno-san, beklenmedik derecede sakin görünüyordu.

Bana abimle aralarında neler geçtiğini tek tek anlattı.

Abimin de kendisine karşı bir şeyler hissetmeye başladığını düşündüğü anı.

Tam bu sırada ilişkilerinin nasıl aniden çıkmaza girdiğini.

Ve dün, her şeyi bitiren o olayın yaşanıp ilişkinin son bulduğunu.

Doğrusu inanması güç bir hikayeydi.

Benim abim neden hayatı bu kadar zorlaştırmak zorundaydı?

Neden kendisini hep en çok yıpratacak yolları seçiyordu?

Ancak Shizuno-san'ın anlattıkları, abimin son günlerdeki o tuhaf tavırlarıyla birleşince taşlar tamamen yerine oturuyordu.

Shizuno-san'ın dediğine göre abimle yolları tamamen ayrılmıştı.

Fakat eve gelen abimin yüzü adeta çökmüştü.

Kısacası, her şey ortadaydı.

Bugün de okuldan döner dönmez kendini hemen odasına kilitlemişti.

Akşam yemeği yerken bile aklı tamamen başka yerlerdeydi.

Dünden beri üst üste iki gündür bu haldeydi.

En sevdiği kavunu bile istemediğine göre durumunun ne kadar ciddi olduğunu tahmin etmek zor değildi.

Kendi odama geçip telefonumu elime aldım.

"Sakuraba-kun nasıl?"

Shizuno-san'dan birkaç saat önce gelen mesaj ekranda duruyordu.

Henüz cevap vermemiştim.

"..."

Şimdi ne yapmam gerekiyordu?

Shizuno-san'ı seviyorum.

Her ne kadar tarafsız kalmaya çalışsam da içten içe onu desteklemekten kendimi alamıyorum.

Cesur, dürüst ve çok tatlı bir insan.

Öte yandan... Abim ise.

Abim, gerçekten çok beceriksiz bir adam.

Ayrıca insanlarla ilişki kurmaktan nefret eder, her zaman kitap okur ya da sadece film izler.

Aksi, kendi bildiğini okuyan biridir ve kesinlikle pek arkadaşı da yoktur.

Shizuno-san'ın tam tersi yani.

...Sadece.

O adam bir aptaldır ama kesinlikle kötü biri değildir.

Hatta tam tersine, aslında son derece nazik biridir. Anlaması zordur ama öyledir.

Ve iyi ya da kötü, dürüst biridir.

Üstelik temkinli ve korkaktır. Kendi sınırlarını da gayet iyi biliyordur herhalde.

Böyle bir abinin kendi düşünüp karar verdiği bir şeyse bu.

İstediği gibi davranmasının sonucu buysa, böylesi daha iyi değil mi? Ben böyle düşünüyorum.

Kız kardeşi bile olsa, başkaları bu işe burnunu sokmamalı.

...Ama.

"Öyle acı çekiyormuş gibi görünürken... Bakıp da hiçbir şey yapmamak elde değil ki."

Derin bir nefes aldıktan sonra Shizuno-san ile olan mesajlaşma ekranına parmağımla dokundum.

'Bugün de ölecek gibiyim. Sürekli odasına kapanıyor.'

'Anladım. Teşekkürler.'

Hemen bu cevap geldi.

Bir nefes aldıktan sonra tekrar mesaj yazdım.

'Shizuno-san.'

'Ne oldu?'

'Abimden başka da iyi insanlar yok mudur sizce?'

Neden böyle bir şey söylemiştim ki?

Şüphesiz bunun hiçbir anlamı olmayan bir soru olduğunu bildiğim halde.

'Bunu daha önce bir arkadaşım da sormuştu.'

Ama belki de.

Ben gerçekten bunu sormak istemiştim.

Doğrudan Shizuno-san'ın kendi ağzından, net bir şekilde duymak için.

'Benim sevdiğim tek kişi Sakuraba-kun.'

Bak, abi.

Gerçekten bu senin için sorun değil mi?

Seçtiğin Dao, gerçekten mutluluğa mı çıkıyor?

'Aina-chan.'

'Evet.'

'Belki de sana zahmet verebilirim.'

Shizuno-san tuhaf bir şey söyledi.

Zahmet mi?

Böyle bir şeyin bana bundan daha fazla yük olması zaten imkansız.

Aksine, her şeyin böyle kalması.

Bu durumun sonsuza dek sürüp gitmesi benim için çok, çok daha kötüydü.

'Lütfen, buyurun.'

◆ ◆ ◆

Bir şeyin titrer gibi çıkardığı sesle kendime geldim.

Görünüşe göre epey uzun bir süredir boş boş dalıp gitmiştim.

Saat gece yirmi biri geçmişti ve ne ara olduğunu anlamadan oda karanlığa gömülmüştü.

Işığı açtığımda gözlerim kamaştı ve bilincim yine hafifçe bulandı.

Titreşimin sebebi akıllı telefonumun çalmasıydı.

Mesaj uygulamasından arama geliyor gibiydi.

Arayan kişi—

"Yuna-san..."

Zaten ondan başkası olamazdı...

Yine de, daha dün olanlardan sonra bugün hemen araması tam da ona yakışır bir hareketti.

"Hesabını kilitli tutsaydım iyi olacaktı..."

Bunu bile akıl edememiş olmam acınası bir durumdu.

Artık onunla konuşacak bir şeyim yoktu. Hem konuşmamam da gerekiyordu.

Aramanın durmasını bekledikten sonra Yuna-san'ın profil sayfasına girdim.

Buradan işlem yaparsam, hesabını tamamen engelleyip mesajları reddedebilirdim.

"Hı..."

Gözüm iliştiğinde, sayfanın arka planında tanıdık bir fotoğrafın durduğunu gördüm.

İşlem yapan parmağım durdu ve gözlerim o fotoğrafa takılı kaldı.

"Bu... Lunaparktaki fotoğraf."

Yuna-san ile birlikte randevuya gittiğimiz o lunapark.

Orada benim çektiğim, Yuna-san'ın bir fotoğrafıydı.

Yuna-san biraz uzakta, kameraya gülümsüyordu.

Bakışlarının hedefinde ise ben vardım.

"..."

Vazgeçmeliydim.

Çoktan bitmiş bir şeydi bu, hayır, bunu kendi ellerimle bitiren bendim.

Derin bir nefes alıp akıllı telefonun ekranına parmağımı tekrar yaklaştırdım.

İçimden, 'Hoşça kal,' diye mırıldandım.

Bızz

Tam o sırada telefon tekrar titredi.

Ekranın üst kısmında bir mesaj belirdi.

Bu, yeni gelen bir mesajdı.

Gönderen, tahmin ettiğim gibi Yuna-san'dı.

'Pencere!'

Pencere mi...?

Farkında olmadan hemen mesajı okundu durumuna getirmiştim.

Buna karşılık vermiş olacak ki, Yuna-san hemen arkasından bir mesaj daha gönderdi.

'Dışarısı!'

Böyle kısa bir metin.

Odadaki pencereye gayriistiyari gözüm kaydı.

—Olamaz.

"Ne yapıyor bu kadın ya..."

Pencereden dışarıya baktım.

Evin önündeki asfaltta Yuna-san dikiliyordu.

"Amacın ne?"

Masanın diğer tarafında oturan Yuna-san'a doğru söyledim bunu.

Yuna-san, her zamankinden daha sade bir günlük kıyafet içindeydi.

Durum ne olursa olsun, doğrudan eve kadar gelmiş birini kapı dışarı edemezdim.

Onu odama çıkarmama ailem de hemen izin vermişti.

Şüphesiz aramızdaki bu olağandışı havadan bir şeyler sezmişlerdi.

"Biz seninle çoktan ayrıldık sanıyordum."

Yuna-san, beklentimin aksine son derece sakindi.

Çok daha perişan bir halde olacağını düşünmüştüm oysa.

Ama belki de bu sadece benim kendi bencil uydurmamdı.

Sadece, hissettiğim şokun aynısını onun da hissetmesini istemiştim belki de.

Kendi kendime gelin güvey olduğum, zavallıca bir istekti bu.

Öyle olmaması, benim bu duruma üzülmem için bir hak doğurur muydu sanki?

"Ayrılınca eve gelmek yasak mı?"

"...Hayır, ondan değil."

Sesi soğuktu.

Ama yine de kesinlikle titriyordu.

"Terk edilince artık peşinden koşamaz mıyım? Böyle bir kural yok ki. Terk edilsen bile vazgeçemeyeceğin aşklar da vardır!"

"...Ama normalde insanlar böyle birinin evine aniden baskın yapmaz."

"Sadece yapamıyorlar. Utandıklarından, daha çok nefret edilmekten korktuklarından. O kişiye saplantılı olduklarının düşünülmesinden utandıkları için."

"..."

"Ama ben yapabilirim. Sakuraba-kun ile bir kez daha görüşebilmek için, konuşabilmek için her şeyi yaparım."

"...Aklını kaçırmışsın sen."

"Evet, öyleyim. İnsan aşık olunca aklını kaçırıyor demek ki."

Bunu söyledikten sonra Yuna-san, o gün ilk kez hafifçe gülümsedi.

O gülüşü görmemek için aceleyle bakışlarımı Yuna-san'dan kaçırdım.

"Eee, ne var? Şimdiden söyleyeyim, kararım değişmeyecek."

"...Biliyorum. Ben de o kadar saf değilim herhalde."

"O zaman... Buraya gelmenin sebebi ne?"

"Evet. Bugün Sakuraba-kun'a sormak istediğim bir şey olduğu için geldim. Bir arkadaş olarak."

"Arkadaş mı..."

"Çünkü arkadaş olduk ya. Ne yani? Ayrılınca artık arkadaş da mı olamıyoruz?"

"...Hayır."

Bunun bir kelime oyunu olduğunu düşündüm.

Ne planladığını bilmiyordum ama söyledikleri kesinlikle saçmalıktı.

Yine de, artık Yuna-san'a gitmesini söyleyemeyecek duruma gelmiştim.

"O zaman sormak istiyorum. Ben de Sakuraba-kun ile aynı hobilere sahip olmak istediğimi söylediğimde neden o kadar öfkelendin?"

Yuna-san'ın ifadesi sertti.

Ama benim yüzümün de ne kadar gerildiğini kendim bile hissedebiliyordum.

Konunun buraya geleceğini, o eve girdiği andan beri tahmin ediyordum zaten.

"...Söylemek istemiyorum."

"Ama ben duymak istiyorum."

Laf anlamıyordu.

Öfkemi aşan bir bıkkınlıkla, derin bir iç çektim.

"Aptalca bir şey söylediğinin sen de farkındasın değil mi? Senin bu dikbaşlılığın, dürüst olmak gerekirse—"

"Sakuraba-kun...!"

Ben sözümü bitiremeden, Yuna-san adeta çığlık atar gibi haykırdı.

Ne ara olduğunu anlamadan, ağlayacakmış gibi yüzünü büzmüş, titreyen gözlerle bana bakıyordu.

"Lütfen... Yalvarırım bana söyle. Bilmek istiyorum."

"..."

Belki de her şeyi anlatmak ikimiz için de en kolayı olacaktı.

Kötü bir anıydı ama Yuna-san'ın içini rahatlatacaksa anlatabilirdim.

Derin bir nefes aldım.

Gözlerimi kapattığımda, dün sınıfta gördüğüm Hoshino-san'ın yüzü ve sesi zihnimde canlanır gibi oldu.

"...Ortaokuldayken sevdiğim bir kız vardı."

Her şeyi anlattım.

Hâlâ aynı okula gittiğimiz Hoshino-san adındaki o kızla bir süre sevgili olduğumuzu.

Bunun nasıl gerçekleştiğini. Onun en çok neresini sevdiğimi.

Sonrasında neler yaşandığını, neler hissettiğimi ve neden ayrıldığımızı.

Ve o günden beri ne düşündüğümü.

"Onu gerçekten, tüm kalbimle sevmiştim. Bu yüzden benimle aynı şeylerden hoşlanması beni o kadar çok mutlu etmişti ki anlatamam."

Yuna-san, bu uzun anlatışım boyunca başını öne eğmiş, çıt çıkarmadan beni dinledi.

Arada bir burnunu çekiyor, omuzları titriyordu.

Yine de sessizce dinlemeye devam etti.

"Bu yüzden, tüm bunların aslında sadece ilgimi çekmek için söylenmiş yalanlar olduğunu öğrendiğimde tarif edilemez bir yıkım yaşadım. Sorun değil, gerçekten sorun değil ama içim acıdı. Farklı hayatlar yaşayıp farklı tecrübeler edinmişken aynı şeyi sevdiğimizi sanmıştım. Ayrı kalplerimiz, ayrı değer yargılarımız varken aynı şeye çekildiğimizi düşünmüştüm. Buna tüm kalbimle sevinip havalara uçtuğum için kendimi tam bir aptal gibi hissettim."

"...Sakuraba-kun."

"Saçma geliyor, değil mi? 'Ne yani, her şey bunun için miydi?' diyorsun içinden. Biliyorum. Ama benim gerçek hislerim bunlar. İşte tam da bu yüzden seninle birlikte olamam. Beni anlamanı beklemiyorum. Sadece beni kendi halime bırak, yeter."

Sözlerimi orada kestim.

Bunu yapmak zorundaydım.

Yuna-san, masanın üzerindeki elimi tutuyordu.

Elimi geri çekemedim; sadece onun o fazla güzel yüzüne ve ıslak gözlerine bakakaldım.

"...O zaman sen de söylemiştin. Benim sevdiğim şeyleri sevmek istediğini. Şüphesiz ki bu çok güzel, çok doğal bir his. Ama ben bundan nefret ediyorum."

"..."

"Senin 'sevdiğin şeyler', tıpkı aşk gibi, kendi kalbinin bulması gereken şeylerdir. Başka bir şeyi elde etmek uğruna insanın kendini kandırıp bir şeyi sevmeye çalışması çok acı. İnsanları bu hale getiren o aşk denen şeyden nefret ediyorum, ondan korkuyorum."

Bunu söyledikten sonra yutkundum.

Yuna-san'ın elimi daha sıkı kavradığını hissedebiliyordum ve nedense göğsümün sıkıştığını hissettim.

"...Bu yüzden, Yuna-san. Lütfen anla beni."

Ama burada duramazdım.

Sonuna kadar söylemek zorundaydım.

"Ben... Seninle birlikte olamam. Olmak istemiyorum ve olmasak ikimiz için de daha iyi. En azından benim elimden başka bir şey gelmez."

"..."

Yuna-san hiçbir şey söylemedi.

Sadece başını eğmiş, elimi tutarken sessizce nefes alıp veriyordu.

Hislerim ona ulaşmış mıydı?

Benden vazgeçecek miydi?

"...Sakuraba-kun."

Öyle ummuştum ama—

"...Efendim?"

"Sakuraba-kun, beni seviyor musun?"

Sorduğu soru, beklediğim şeyden çok farklıydı.

Gergin bir yüz ifadesi ve yalvaran gözlerle bana bakıyordu.

"Şey... Hayır, yani ben... Artık aşk işleriyle—"

"Aşkı sormuyorum! Beni seviyor musun, onu soruyorum!"

Elimi tutan parmakları daha da kenetlendi.

"Elini tuttuğumda göğsün sıkışıyor mu? Sesimi duyduğunda mutlu oluyor musun? Sana yaklaştığımda kalbin güm güm atıyor mu?"

"..."

"Benimki atıyor. Tüm bunları dinledikten sonra, senin için üzülmeme rağmen... Ben yine de seni seviyorum ve şu an bile kalbim deli gibi atıyor."

Yuna-san'ın yanağından aşağı bir damla yaş süzüldü.

Buna rağmen konuşması kesilmedi, net bir ses tonuyla devam etti.

"Peki ya sen? Beni seviyor musun?"

Neden bana böyle bir şey soruyordu ki?

Bu soru kafamı karıştırsa da hemen bu düşünceden sıyrıldım. Üzerinde düşünmek istediğim tek şey, bu sorunun gerçek cevabıydı.

Şu an kalbim hızlı hızlı atıyor muydu?

Mutluluktan göğsüm sıkışıyor muydu?

...Hayır.

Bunu kontrol etmeye bile gerek yoktu, ben zaten...

"...Seni seviyorum."

Bu sözümle birlikte Yuna-san'ın nefesini tuttuğunu hissettim.

Düşününce, bunu ona ilk kez doğrudan söylüyordum.

"Ama... Yine de seninle sevgili olmak istemiyorum. Birlikte olabileceğimizi sanmıyorum. Ben kesinlikle kitapları ve filmleri senden daha çok seviyorum. Bunun değişmeyeceğini de bunu kabul edemeyeceğini de çok iyi biliyorum. Bu yüzden, yine de—"

"Söylesene, Sakuraba-kun."

"..."

"Sevgili olmak ne demek?"

"...Efendim?"

Yuna-san, biçimli dudaklarını birbirine bastırarak bana baktı.

Artık ağlamıyordu.

"Senin için biriyle çıkmak ne anlama geliyor?"

"O da ne demek şimdi... Birlikte dışarı çıkmak, sık sık görüşmek, bir şeyleri... paylaşmak işte. Kısacası... genel olarak sevgililerin yaptığı şeyler."

İster istemez kekelemiştim.

Ama sonuçta durum buydu.

Ben tam olarak açıklayamamış olsam bile Yuna-san da bunu biliyor olmalıydı.

Buna rağmen, Yuna-san keskin bakışlarla beni süzüyordu.

Sanki bana çok öfkeliymiş gibi bir yüz ifadesi vardı...

"Yu... Yuna-san?"

"...Ben sana öyle bir sevgililik istediğimi mi söyledim?"

"..."

"Seninle nasıl bir ilişkimiz olsun istediğimi... Benim için bir sevgilinin ne ifade ettiğini sana hiç anlattım mı?"

"...Hayır."

Yuna-san gerçekten de öfkeliydi.

Ve ben, onun neden öfkeli olduğunu, birazdan bana ne söyleyeceğini çok iyi anlar gibi olmuştum.

"Biz ikimiz de birbirimizi seviyoruz! Sonunda bu hislerimiz karşılıklı oldu! Olabilmişken hem de...!"

"..."

"Beni sevdiğini anladığımda gerçekten çok mutlu olmuştum. Mutluluktan havalara uçacaktım, sanki her şeyi başarabilirmişim gibi hissettim."

"..."

"Ama bu sadece aşkım karşılık buldu diye değildi! Sonunda seninle sevgili olarak karşı karşıya gelebileceğimiz, ikimiz hakkında, ikimizin iyiliği için düzgünce konuşabileceğimiz içindi!!"

Artık tek kelime bile edecek gücüm kalmamıştı.

Sözleri, ses tonu, yüzündeki o ifade...

Zayıf noktamı tam on ikiden vurmuş gibiydi.

"Aşkta kural falan olmaz ki! Genelgeçer kurallarla, sıradanlıkla sınırlanabilecek bir şekli yoktur aşkın! Karşılıklı sevip sevgili olmak, sonra da birlikte kendimize has o yolu bulmak değil midir zaten ilişki yaşamak?"

"Ama... Yine de..."

"Eğer beni seviyorsan!"

Bunu haykıran Yuna-san, masadan sıyrılıp yanıma geldi.

Bana sıkıca sarıldı. Yüzünü omuzuma gömerek konuştu.

"Daha çok... İnan bana."

Ah, ben.

Ve bu kız...

"Bana karşı daha bencil ol! Sevgili olsak bile pek randevuya çıkmak istemediğini, kitap okumak için çokça zamana ihtiyacım var dilediğini, okulda bunu gizli tutmak istediğini söyle bana!"

Yuna-san yine ağlıyordu.

Bu kez ben de ağladım.

Kollarımın arasındaki bedenini hafifçe kendime doğru çekip sırtını sıvazlarken sessizce gözyaşı döktüm.

"Benimle daha çok konuş... Birbirimizi seviyorsak, ilişkimizi nasıl yaşayacağımız sadece ikimizin meselesi. Kendi başına pes edip kararlar alma. Beni kendinden uzaklaştırma, beraber düşünmemize izin ver!"

"Özür dilerim..."

"İstemeyeceğimi, bunun imkansız olduğunu nereden biliyorsun? Beni her şeyin önüne koymazsan üzüleceğimi, senin duygularını görmezden geleceğimi nereden çıkarıyorsun? Seni ne kadar çok sevdiğimi hiç bilmediğin halde!"

"Özür dilerim... Çok özür dilerim."

"Aptal! Sakuraba-kun, tam bir aptalsın! Gerçekten... Gerçekten çok seviyorum seni!"

"Evet... Biliyorum."

Birbirimize sarılmış halde ağlamaya devam ettik.

Yuna-san'ın dediği gibi, ben bir aptaldım.

Gerçekten de elden bir şey gelmez bir aptaldım.

Saat neredeyse yirmi üçe geliyordu.

El ele tutuşup tren istasyonuna giden yolda yavaş adımlarla yürüdük.

"Efendim, ne oldu?"

"Ben... Kesinlikle seni üzeceğim."

"Biliyorum."

"Senden başka şeylere öncelik vermek isteyeceğim, yalnız kalmak isteyeceğim anlar çok olacak. Bir şeye odaklanıp sana karşı soğuk davranabilirim."

"Biliyorum."

"Ama..."

Yuna-san bu tarafa bakmıyordu.

Ben de gözlerimi yoldan ayırmadım. Yanımdaki varlığını sadece sesinden ve sıcaklığından hissediyordum.

"Ama... Yine de seninle konuşacağım. Ne yapmak istediğimi de ne düşündüğümü de sana açıkça anlatacağım."

"Sakuraba-kun..."

"Benden bıkabilirsin. Usanabilirsin. Hatta benim gibi biriyle sevgili olduğun için pişman bile olabilirsin. Ama şu an seni gerçekten seviyorum. Seninle birlikte olabilmek, senin sevgilin olarak kalabilmek için duygularımı anlaman adına çaba göstereceğim."

"Söz mü? Kesinlikle ama."

"Evet. Kesinlikle yapacağım bunu."

Ben cevap verince Yuna-san elimi hafifçe kendine doğru çekti.

Aramızdaki mesafe kapandı, omuzlarımız birbirine değdi.

"Ve... Aynı şey senin için de geçerli, Yuna-san."

"Nasıl yani?"

"İstemediğin şeyleri de yapmak istediklerini de bana anlat. Seni dinleyeceğim ve ikimiz için en doğrusunun ne olduğunu düşüneceğim. Sadece benim değil, senin hislerin de en az benimkiler kadar değerli."

"Söz! Ben de kesinlikle öyle yapacağım."

İstasyona vardığımızda da bir süre ayrılmadık.

Turnikelerin yanındaki banka oturduk. Yuna-san binebileceği birkaç treni kaçırdı.

Ama benim de onun gitmesine izin vermeye hiç niyetim yoktu.

Bir kez öpüştük.

Dokunup geçen, kısacık ama sonsuzluk gibi hissettiren bir öpücüktü.

İkimizin de hayatındaki ilk öpücüktü.

"Yuna-san."

"Efendim?"

"Teşekkür ederim... Bugün buraya geldiğin için."

"Asıl ben teşekkür ederim. Kusura bakma, aniden kapına dayandım."

"O zaman... Yarın görüşürüz."

"Evet. Yarın görüşürüz."

Birbirimize el sallayarak ayrıldık.

İstasyonun içinde kaybolan sırtına bir süre öylece bakakaldım.

Eve doğru yürürken başımı kaldırıp gökyüzüne baktım.

Kuru havayı derin bir nefesle içime çektiğimde, az önceki o sarhoş edici tatlı his yavaşça dağılıp yerini serinliğe bıraktı.

Hoshino-san'ı hatırladım.

Sonra onunla birlikte gittiğimiz sinemayı, oyun salonunu düşündüm.

Yuna-san'ın bana aşkını itiraf ettiği okul çıkışındaki o sınıfı hatırladım.

Onunla bindiğimiz dönme dolapta gördüğüm yan profilini düşündüm.

Ve tüm bu anların merkezindeki kendimi hatırladım.

Aklı karışık, inançlı ama kesinlikle hatalı olan o aptal halimi düşündüm.

Nefesimi dışarı verdiğimde, geçmişteki o halimin bedenimden sıyrılıp gittiğini hissettim.

Gece gökyüzünde eriyip gitti, siluetini yitirdi ve bir yerlerde kayboldu.

Bugüne kadar her şey için teşekkürler.

Bana uzun süre eşlik ettin ama bu ayrılık hiç de canımı yakmıyor.

Bu yüzden sana yalvarıyorum.

Bir daha asla geri dönme.

Ben de seni bir daha çağırmamak için elimden geleni yapacağım.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.