“Gel bakalım. Geçen seferki rapor hakkında konuşmamız gerekenler var.”
“Ne? Düzgünce teslim etmiştim oysa,” dedim ama dürüst olmak gerekirse içeriği epey baştan savmaydı, bu yüzden pek de güçlü bir itirazda bulunamadım.
Kabullendim ve tam da bitirdiğim öğle yemeğinin çöplerini topladım.
Ardından yerimden kalkıp Tsubaki’nin peşine düştüm.
Birden arkama, oturduğum yere baktığımda, Yunagi’nin tıpkı daha önce olduğu gibi küskün, hatta kızgın bir ifadeyle durduğunu gördüm. Bize değil de, daha çok Tsubaki’nin sırtına gözleri yaşlı yaşlı bakıyordu.
Hâlâ ifadesiz olan Shirato’nun el sallaması eşliğinde, içim sıkılarak Tsubaki’yi tekrar takip ettim.
“Kasumi, hadi öğle yemeği yiyelim. Sakuraba da bize katılır mı?”
“Tamam, tamam, olur.”
Sonraki birkaç gün boyunca Yunagi her gün benim sınıfıma geldi.
Bununla birlikte Shirato ve ben de daha sık konuşmaya başladık.
Yeni fark ettiğim bir şeydi bu, Shirato ve benim aslında birçok ortak noktamız vardı.
İçine kapanık olmamız, sohbet tempomuz, mantıkçı yanımız... Hatta Yunagi’nin peşinden sürükleniyor olmamız gibi ortak bir noktamız bile vardı. Bu sayede yavaş yavaş birbirimize ısındık.
“Her gün geliyorsun, Shizuno.”
“Kasumi’nin yalnız kaldığını düşünmüştüm de.”
“Sakuraba, ikimiz yiyelim mi?”
“Evet, öyle yapalım.”
“Vaaay! Özür dilerim ama!”
Elbette, başlangıçta Yunagi’nin planı uğruna bir aradaydık.
Ancak bir süre sonra tuhaf bir yakınlık hissetmeye başlamıştık. Alakasız sohbetlerimiz yavaş yavaş arttı ve artık sıradan arkadaşlar gibi olmuştuk.
Aynı zamanda, Shirato’yu görmeye gelen Yunagi’nin yanında kendimi doğal olarak bulduğum anlar da çoğaldı.
Bunun sayesinde mi bilinmez, öğle arasında Shirato, Yunagi ve benim üçümüzün sohbet ettiğimiz manzara, sınıf içinde de tanıdık bir hâl almaya başlamıştı.
Böyle bakınca, “arkadaşlık planı”nın genel olarak yolunda gittiği söylenebilirdi.
Yine de, bunun dışında tuhaf bir şey daha vardı.
“…Aoto, bir dakika.”
“Hm, Tsubaki. Bugün ne var?”
Son zamanlarda Tsubaki bana tuhaf bir şekilde sık sık sesleniyordu.
Daha doğrusu, “arkadaşlık planı” başladığından beri böyleydi sanki.
Elbette, Tsubaki çocukluk arkadaşımdı ve zaten sık sık konuşurduk.
Yine de okulda pek birlikte takılmazdık; acil bir işi olmadıkça çoğu zaman mesajla hallederdi, hmm.
“Beşinci ders matematik ödevinin sorulacağı gündü, değil mi? Yaptın mı?”
“Ne, yalan mı? Bugün mü?”
Tamamen unutmuştum, daha doğrusu bilmiyordum. Gerçi dersi dinlemediğim için normaldi.
“Bu yüzden Tsubaki, bana kopyalat.”
“Olmaz tabii ki. Sana öğreteyim, gel buraya.”
“Ehh. Yapacak bir şey yok sanırım.”
Aceleyle ekmeği ağzıma tıkıp çöpleri poşete doldurdum.
Tsubaki’nin yanına geçmek için kalemlerimi ve defterimi hazırladım.
Ancak tam ayağa kalkmak üzereyken Yunagi konuştu.
“Ah, o zaman ben öğreteyim. Ders kitabını göster.”
“Ha?”
Yunagi gülümseyerek defterimi eliyle tuttu.
Beklediğimden daha güçlüydü, hiç kıpırdamadı.
Biraz ürkütücü gelmişti ama madem öyle diyordu, teklifini kabul etsem iyi olacaktı—
“Olmaz. Aoto, çabuk ol.”
Tsubaki gözlerini kısarak sertçe söyledi.
Bu daha da korkutucuydu. Normal Tsubaki’den yüzde yetmiş daha fazla.
“Merak etme Tsubaki-san. Şu anki konuyu oldukça iyi biliyorum ben.”
“…Yunagi-san başka sınıfta, değil mi? Öğretim yöntemleri farklı olabilir, ben bakarım.”
“Farklı sınıflardayız ama matematik öğretmenimiz aynı, o yüzden sorun olmaz ki.”
“Hıh… Zaten sen hâlâ yemek yiyorsun!”
“Hım! Mıgır mıgır. Hıp. Evet, yedim bile!”
Bu güzel kızlar ne yapıyordu böyle?
Gerçi ders alacak kişi olarak “fark etmez” diyemezdim.
Ama az önce etraftaki bakışlar canımı yakmaya başlamıştı. Tartışmamız farkında olmadan tüm sınıfın dikkatini çekmişti.
Kıvılcımlar saçan Tsubaki ve Yunagi. Tuhaf bakışlar atan sınıf arkadaşları.
Yardım ister gibi, Shirato’ya kısa bir bakış attım.
Gülümser gibi, şaşkın gibi, tuhaf bir yüz ifadesi vardı.
Bakışlarımı fark edince, “Hah,” diye hafifçe içini çekti.
“Ah, doğru Shizuno. Kantinde almam gereken bir şeyler vardı. Bana eşlik eder misin?”
“Ne, Kasumi? Dur bir!”
Shirato ayağa kalktı, Yunagi’nin kolunu kavradı ve hızla yürümeye başladı.
Küçücük bedenine rağmen, çırpınan Yunagi’yi peşinden sürüklüyordu.
İkisi koridorda gözden kaybolunca, etraftaki bakışlar dağıldı.
Ancak bazıları hâlâ merakla Tsubaki ve bana bakıp fısıldaşıyordu.
Çok rahatsız ediciydi. Ben de bir yerlere kaçsam mı acaba…
“Aoto.”
“Efendim!”
Böylece bu planım da suya düştü ve az önceki halinden daha da sinirli görünen Tsubaki’nin peşinden yerimi değiştirdim.
Sonra da her zamankinden daha dikenli bir “Tsubaki öğretmen”in rehberliğinde ödevleri çözdüm işte.
Bu arada, öğle arası bitmeden Yunagi’den “Ders çıkışı buluşalım! Kesinlikle!” diye bir mesaj gelmişti.
Ek olarak, matematik dersinde bana soru soruldu ama ustaca savuşturdum.
Tsubaki’ye helal olsun. Teşekkürler.
Mümkünse bir dahaki sefere biraz daha nazik öğretirse sevinirim.
“Sakuraba ile baş başa kalmak istiyorum.”
Her zamanki boş sınıfa gittiğimde, beni görür görmez bekleyen Yunagi böyle söyledi.
Nedense bu sınıfa da iyice alışmıştım.
Hayır, fazla çağrılıyordum.
“Şu an baş başayız ya.”
“Hayır! Sakuraba ile randevuya çıkmak istiyorum! Kimsenin bizi rahatsız etmeden!”
Yunagi gergin bir sesle bağırdı.
Mesajından az çok tahmin etmiştim ama belli ki keyfi yerinde değildi.
“Olmaz. İkimiz dışarı çıkıp yakalanırsak, anında şüphe çekeriz.”
“Muuuuh!”
İki elini yumruk yapıp tir tir titreyen Yunagi.
Tıpkı daha önce olduğu gibi, gözlerinin kenarında yaşlar birikmişti.
“…”
Yine tatlı sözler söylemek üzere olduğumu fark ettim.
Ama elbette kendimi sıkıca tuttum.
Son derece güzel ve üstelik de bu kadar gayretli olan Yunagi’ye kapılmak artık kaçınılmazdı.
Bu yüzden bu duyguyu fark edip kendimi kontrol etmeliydim. Yapmam gereken buydu.
Nitekim, haksız talepleri kabul etmeyeceğime daha yeni karar vermiştim.
“…Dur bir? Sakuraba, az önce ne dedin?”
“Ha…”
“Randevuya çıkmak istememe nedenin… neydi demiştin?”
Yunagi tuhaf bir şey sormuştu.
Cevabımı duyduğu için gözlerinin dolduğunu sanıyordum.
“Yakalanırsak kötü olur diye. Randevu falan—”
“O, o zaman! Randevunun kendisi kötü değil mi demek istiyorsun?!”
“…Ah.”
Dikkatsizdim…
“H-hayır, o bir lafın gelişiydi—”
“Sakurabaaa!”
“Vay canına! Dur, buraya gelme! Yapışmak yasak!”
“İstemem! Vaaay! Sakuraba’yı seviyorum!”
Koluma yapışan Yunagi’yi zorla ayırıp geri çekilerek mesafe aldım.
Nefes nefese kalan Yunagi, yine de yavaş yavaş bana yaklaşıyordu. Sanki her an üzerime atlayacak gibiydi. Vahşi bir hayvan mıydı ne?
Yine de… ah, ben ne yaptım böyle.
Biraz sakinleşip oturduktan sonra bile Yunagi, sırıtırken yanaklarını iki eliyle sarmıştı.
Vücudunu sallıyor, yüzü hafifçe kızarıyordu.
Az önceki halinden eser kalmamış, keyfi yerine gelmişti.
…Aslında, Yunagi ile baş başa dışarı çıkmak o kadar da kötü bir fikir değildi.
Hatta onunla nereye gidersem gideyim, ne yaparsam yapayım, muhtemelen eğlenceli olurdu.
Ama bu, ona karşı romantik duygular beslediğim anlamına gelmiyordu, kesinlikle farklıydı.
Sadece Yunagi o kadar neşeli ve iyi bir insandı ki, onunla birlikteyken sıkılmak mümkün değildi.
Elbette, bunları ona söylemezdim.
“Hımm. Ama yine de baş başa kalmak istiyorum.”
“…Neden yine, birdenbire böyle bir şey?”
“Birdenbire değil ki! Hep düşünüyordum!”
“Şimdiye kadar söylememiştin ama.”
“Ş-şimdiye kadar, sadece buluşup konuşabilmek bile beni mutlu ediyordu… İnsan arzularının sınırı yoktur.”
“Bunu gururla söyleyecek bir şey değil.”
Yani, eğer randevuya çıkarsak, bir dahaki sefere daha fazlasını isteyecekti.
Daha fazlası… yani…
“…Ayrıca, sınıfta ne zaman konuşmaya kalksak sürekli birileri araya giriyor.”
Ben gereksiz şeyler düşünürken Yunagi böyle söyledi.
Sesinde sitem vardı.
“Araya girmek” derken, diğer sınıf arkadaşlarının sataşmaları falan mı, yoksa—
“Bugün de bugün de… Tsubaki-san… Grrr… Benim Sakuraba’mııı…!”
“…Ben senin malın değilim ve Tsubaki’nin de özellikle araya girmeye çalıştığını sanmuyorum.”
Ben böyle söyleyince, Yunagi kısık gözlerle bana baktı.
Oldukça güzel bir kız olduğu için, bakışları gerçekten etkileyici ve korkutucuydu.
“Uzun zamandır düşünüyordum ama Sakuraba belki de…”
“N-ne var?”
“…Hah, boş ver.”
Nedense canım sıkılmıştı.
Ama bir şey söylersem daha da batıracağımı hissettiğim için sessiz kalmaya karar verdim.
“Neyse! Sakuraba’dan yeni bir ricam var!”
“Neden böyle oluyor ki…”
Sanki gittikçe daha da yüz bulmuyor muydu?
“Açıkçası, daha çok sevgili gibi şeyler yapmak istiyorum!”
“…Somut olarak ne gibi?”
Yine de, ne istediğini bir dinlemeye karar verdim.
Hemen kestirip atmak adil olmazdı.
“Elbette, randevu.”
“Olmaz. Nedenini az önce söyledim.”
“…O zaman el ele tutuşmak.”
“Bu hiç olmaz. Nedenini atlıyorum.”
“Ugh…! Ha, yoksa Sakuraba, bana âşık olmaktan mı korkuyorsun?”
“Korkuyorum, korkuyorum. Bu yüzden reddedildi.”
“Yaa!”
Otura otura ellerini kollarını çırpan Yunagi.
Dinlemiştim ama yine de pek bir anlamı olmamıştı.
Zaten, bu imkânsızdı.
“Uhh… En azından bir randevu bile olsa…!”
“Olmaz diyorum… Ben neyse de, sen özellikle çok dikkat çekiyorsun.”
“Kılık değiştirsem de mi olmaz? Güneş gözlüğü ve maske!”
“Olmaz.”
Hemen cevap verince Yunagi omuzlarını düşürdü.
O kadar karamsar bir hava çökmüştü ki, sanki “zıınn” diye bir ses duyuluyordu.
Abartılıydı… Benimle dışarı çıkmaktan ne gibi büyük bir fayda sağlayacaktı ki?
“…Ah.”
“N-ne var?”
Aniden Yunagi başını kaldırdı.
Az önce donuk olan gözleri şimdi pırıl pırıl parlıyordu.
Doğal olarak, kötü bir hisse kapıldım.
“Randevu istiyorum. Ama dikkat çekmek olmaz. …O zaman!”
“…”
“Evet! Yunagi Shizuno, harika bir fikir buldu!”
O haline bakılırsa, kesinlikle iyi bir fikir değildi…
Daha önceki bir anımsamayı hissederken, onun sözlerini şimdilik sessizce dinledim.
“Tsubaki, kolay gelsin.”
“Görüşürüz!”
“Evet, güle güle. Kendine dikkat et.”
Kız basketbol takımının antrenmanı bittikten sonra, akşam altıdan biraz sonra.
Aynı sınıftan arkadaşlarıma el sallayıp okul kapısının önünde biraz soluklandım.
“…Hah.”
Yalnız dönmek istiyordum.
Normalde böyle olmazdı ama bugün… evet, çok şey olmuştu.
Böyle günlerde yavaşça, sessizce, düşünerek yürümek en iyisiydi.
“Ooo, Yuno!”
“…Neden böyle bir günde?”
Bana rahat bir tavırla seslenen, aynı sınıftan Naotsuka’ydı.
Naotsuka Hajime. Aoto’nun arkadaşıydı… Pek sevmediğim biriydi.
Gerçi nefret ettiğim söylenemezdi.
Naotsuka tenis çantasını omzuna atmış, başparmağıyla yolun ilerisini işaret etti.
“Yalnız dönmek istiyorum ama.”
“Hadi canım, öyle deme.”
“…”
İstemsizce iç çektim.
Ama dönüş yolu bir süre aynıydı ve muhtemelen zorla da olsa peşime takılacaktı.
Vazgeçip yürümeye başlayınca Naotsuka hemen yanıma geldi.
“Nasıl gidiyor kulüp? Kız basketbol takımının yardımcı kaptanı.”
“Bunu gerçekten merak ettiğin için mi soruyorsun?”
“Pek sayılmaz. Boş muhabbet işte.”
“…Sen ne güzel, rahat görünüyorsun.”
“Ooo, Yuno’nun canı mı sıkkın?”
Naotsuka sırıttı ve yüzüme doğru eğildi.
“Senin de payın var bunda.”
“Benim dışımda?”
“…”
Her seferinde tam da canımı sıkan noktaya değiniyordu.
Neden bu kadar popüler olduğunu hâlâ anlamıyordum.
Ama dürüst olmak gerekirse, şu an biraz minnettar da hissediyordum.
Çünkü bu konuyu sadece Naotsuka ile konuşabilirdim.
“Aoto… daha doğrusu Yunagi-san. Bir şeyler… şüpheli hissediyorum.”
Dile getirdiğimde, nedense hoş olmayan bir tınısı vardı.
Bu, sanki—
“Ooo, çocukluk arkadaşının aldatma sensörü mü devreye girdi?”
“N-ne! H-hayır, öyle bir şey değil!”
Böyle söylerken, aslında ben de tam olarak aynı şeyi kendime düşünmüştüm.
Gerçi böyle bir hakkım yoktu.
“Sen… garip olduğunu düşünmüyor musun?”
“Evet, garip. Apaçık ortada.”
“…Yoksa bir şey mi biliyorsun?”
“Hayır. Sadece her gün görüyorum. Aynı hislere sahip olmak normal.”
Evet, doğruydu. Yani, o ikisi yine de…
“En azından Yunagi’nin bir şeyler çevirdiğini düşünüyorum. Aoto’ya aniden… bir tuhaf, yapış yapış davranıyor.”
“Yapış yapış, öyle mi? Yani, Yunagi’nin Aoto’ya âşık olduğu ve ona asıldığı gibi mi görünüyor?”
“Hımm… Öyle söyleyince, farklı olabilir.”
“Peki, Aoto ile karşılıklı âşıklar mı?”
“O da değil. O Aoto’ya gelince, kesinlikle öyle bir şey olamaz.”
“Vay canına, kesin konuşuyorsun. O zaman gizem daha da derinleşiyor demektir.”
“…Peki sen ne düşünüyorsun?”
“Kim bilir. Zaten zamanla anlaşılır. Gerçi bu durum seni rahatsız edecektir.”
“…”
“Ama yine de, etrafı gözetlemektense kendin harekete geçsen daha iyi olmaz mı? Hm?”
Naotsuka’nın sözleriyle göğsümde bir sızı hissettim.
Sinir bozucu bir tipti ve söyledikleri de can sıkıcıydı ama bugün şüphesiz Naotsuka haklıydı.
Yunagi’nin ne olduğundan çok, benim için önemli olan…
“…Biliyorum. Ama… yapamayacağım nedenler de var.”
Bu bir bahane miydi?
Öyleyse bugün Yunagi’ye yaptığım şey neydi?
Aoto’yu ondan ayırmaya çalışmam, sadece kıskançlık ve sahiplenme duygusuydu.
Daha fazlasını yapacak cesaretim yokken, başkalarının işine karışmak…
“Neyse, Yuno’nun hislerini anlıyorum. Çocukluk arkadaşı olmanın getirdiği bir dezavantaj bu.”
“…”
“Ama bence daha kurnaz olsan iyi olur. Aşk dediğin böyledir. Sen çok saf düşünüyorsun.”
“…Susar mısın?”
Böyle söylerken bile, içimin biraz olsun rahatladığını hissettim.
Acaba beni teselli mi ediyordu? …Hayır, öyle bir şey olamazdı.
Farkında olmadan istasyona gelmiştik.
Kartımı okutup turnikeden geçtim. Bir sonraki treni beklerken Naotsuka yine konuştu.
“Pekala, dertli bir genç kıza bir tavsiye verecek olursam…”
“N-neymiş?”
İstasyona bitişik hemzemin geçit “kang kang” diye çalmaya başladı.
Yaklaşan trenin sesini uzaktan duyarken, o devam etti.
“Aoto’ya karşı biraz daha ısrarcı olmak işe yarayabilir, biliyor musun? O, çok iyi niyetli biridir.”
“…Düşüneceğim.”
Vagonun kapısı “pşşşş” diye bir sesle açıldı.
Trene bindikten sonra, artık ayrı ayrı oturup tek kelime etmedik.
Aşk denen şeyle hiçbir ilgim olmadığını düşünürdüm.
Eskiden beri adalet duygum oldukça güçlüydü.
Kötü söylersek, ciddi ve esnek olmayan bir kızdım.
Bu yüzden sık sık etrafımdakilerle tartışırdım.
Kötü niyetli çocukları, kurallara uymayanları, çok şaka yapanları… Onları görmezden gelemezdim; görmezden gelirsem, ben de onlar gibi olmaktan korkardım.
Tırmalanır, vurulur, yaralanır ve ailemi endişelendirirdim, bunlar az rastlanan şeyler değildi.
Dördüncü sınıftaydım.
O gün de, birkaç erkek çocuğunu tek başıma uyarmaya gitmiştim.
Onlar, okulda satılan kart oyunlarını getirmiş, teneffüste okulun arkasında saklanarak oynuyorlardı.
Elbette, bu tür şeyleri okula getirmek yasaktı. Sınıfta çantalarından çıkarmadıklarına bakılırsa, bunun farkında olmaları gerekiyordu.
Öğle arasında onların yanına gidip söyledim:
“Onları getirmek yasak, değil mi? Kurallara uyun lütfen.”
İlkokul öğrencisi olduğumuz için, kız olmama rağmen ben onlardan biraz daha uzundum.
Ama karşımdakiler dört kişiydi. Çok kişiye karşı tek kişi. Onlar hiç çekinmeden hep birlikte bana baktılar.
“Kes sesini! Kimseye zarar vermiyoruz ki!”
Cesaretlenen diğer çocuklar da hep bir ağızdan ona katıldı.
“Evet, öyle! Bundan kim rahatsız oldu ki!”
“Hem, iskambil kartı serbestken bu neden yasak, saçma değil mi?”
“Zaten, kuralın kendisi tuhaf.”
Onlar yanılıyordu. Ve aptaldılar.
Ama o an, benim onlardan daha aptal olduğumu söylemek zorundayım.
Çünkü onların daha saçma sapan iddialarda bulunacağını sanmıştım.
Bu yüzden, beklediğimden daha mantıklı bir itirazla karşılaşınca hemen karşılık veremedim.
Gerçekten de kimseye zarar vermiyorlardı.
İskambil kartları ile bu kart oyunu arasındaki fark neydi?
Bu kural, aslında ne içindi?
Onları ikna etmek için mantıklı bir argüman bulmaya çalıştım.
Ama telaş, endişe ve hemen karşılık verememenin utancıyla zihnim gittikçe bulanıklaştı.
Sesim çıkmıyordu. Kelimeler aklıma gelmiyordu.
Dur bir? Benim yaptığım şey doğru muydu ki zaten?
“Bir şeyler söyle!” ya da “Defol git!” gibi kaba laflar duyuluyordu.
Gittikçe korkmaya başlamış, bacaklarım titriyordu.
“Siz aptal mısınız?”
Aniden arkamdan böyle bir ses geldi.
Sadece başımı çevirip baktığımda, aynı sınıftan bir erkek çocuğunun şaşkınlıkla ellerini açtığını gördüm.
Yani, o Sakuraba Aoto’ydu.
“Ha? Az önce ne dedin sen?”
“Ne oluyor lan, sen de kimsin!”
“Kuralın doğru olup olmadığı şu an önemli mi? Kural kuraldır, bozan taraf sensin. Kurallardan şikayetçiysen, Yuno’ya değil, öğretmene söylemelisin.”
Beni geçip dört çocuğun önüne yürüdü.
Oradaki herkesten daha ufak tefek olmasına rağmen, nedense vakur ve sakindi.
“Düzgünce, sırasıyla itiraz ederseniz, mantıklı bir gerekçeniz varsa dinlenirsiniz. Bunu yapmayıp sadece sizi uyarmaya gelen Yuno’yu susturup böbürlenmek aptallık. Ya da korkaklık mı desem? Yetişkinlere karşı gelemeyince kaçıp, karşınızda bir kız olunca güçlü görünmek… Utanç verici değil mi?”
“Senin!”
“Hey! Ne yapıyorsunuz siz orada!”
Onları kızdıracaktı. Tam böyle düşündüğümde, okul binası tarafından öğretmen koşarak geldi.
Çocuklar telaşla kartları saklamaya çalıştı ama inkâr etmeleri imkânsızdı.
Sonunda durumu öğretmen yatıştırdı ve Aoto ile ben de öğretmenler odasına çağrıldık.
Ancak ayrı ayrı kısa bir sorgudan sonra hemen serbest bırakıldık.
Ders çıkışı, bana yardım ettiği için teşekkür etmek üzere sınıftan çıkan onun peşinden gittim.
Ne zaman sesleneceğimi kollarken Aoto arkadaşıyla buluştu. Ardından merdivenlerin gölgelik kısmına geçip fısıltıyla bir şeyler konuşmaya başladılar.
Gizlice onları izlerken, Aoto sırt çantasından bir DVD veya benzeri bir şeyin kutusunu çıkardı. Karşısındaki çocuk da aynısını yaptı ve ikisi kutularını değiş tokuş ediyordu.
“…Bu da kural ihlali, değil mi?”
İstemsizce böyle seslenmiştim.
Kart getirmekle aynıydı. Okulda, dersle ilgisi olmayan kişisel eşyaların alınıp verilmesi yasaktı.
Aoto irkilerek omuzlarını silkti ve bana döndü.
Yanındaki arkadaşı beni görünce hemen kaçıp gitti.
“Eee, şey, evet. Öğretmene söylemez misin?”
Aoto hiç utanmadan “Ahaha” diye güldü.
“…Neden bana yardım ettin? Sen de aynı şeyi yapıyorsun oysa.”
Şimdi düşününce, o zamanlar oldukça sevimsizdim.
Ama kendi içimde bir açıklama bulmak istiyordum. Hem bugünkü olay için, hem de onun gibi biri için.
“Çünkü öyle yapmasaydım, sen tehlikede gibi görünüyordun.”
Bu cevabı duyduğumda, gözlerimin kocaman açıldığına eminim.
Ne yani? Bu adam, sadece bana yardım etmeye mi çalışmıştı?
Benim bu düşüncelerimi bilmeden Aoto devam etti.
“Dürüst olmak gerekirse, ben de onlar gibi, kimseye zarar vermediği sürece sorun olmadığını düşünüyorum. Nitekim, işte böyle kuralları çiğniyorum. Ama yakalanırsam, onlar gibi çirkin bahaneler uydurmam.”
“…”
“Bu yüzden, lütfen beni görmezden gelin. Rica ederim.”
Aoto iki elini birleştirip dua eder gibi gözlerini kapattı.
Güldüm. Komikti, saçmaydı ve muhtemelen mutluydum da.
Karnımı tutarak, yavaşça, “Kuhuhu” diye kıkırdadım.
O günden beri, ve hâlâ, âşığım.
İlerleyemeden, hiçbir şey yapamadan, sadece zaman geçiyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.