BAŞLIK: Uyumsuzluk
Yeni eğitim-öğretim yılının başlamasıyla ben ve Umi yeni bir sayfa açmıştık; ertesi gün ise her zamanki rutinimiz başladı.
Sabahın erken saatlerinde, bahar tatili rehavetinden bir türlü kurtulamayan bedenimi zorla uyandırıp okula doğru yol aldım.
Nihayet ısınmaya başlayan bahar havası, yanımda sevgilim Umi ve yolda bize katılan Amami-san ile Nitta-san gibi arkadaşlarım sayesinde neyse ki içime bir kasvet çökmedi. Bunu düşününce, geçen yıla kadar ben tatil dönüşlerini nasıl bir ruh haliyle atlatıyordum acaba?
"Ninna, o zaman öğlen görüşürüz."
"Tamamdır. Asanagi de, ileri seviye sınıfta olduğu için derslerin zorlayıcı olacaktır ama neyse, gayret et."
"Maki, hadi bakalım. Arada bizim sınıfa da uğra, bekleriz."
"Evet, elbette, zamanla bakarız."
Ayakkabılığın orada iç mekân ayakkabılarını giydikten sonra, farklı katlarda olan Nitta-san ve Nozomu ile şimdilik ayrıldık.
Benim ve Amami-san'ın 10. sınıfı ile Umi'nin 11. sınıfı, yerleşim düzeni gereği farklı katlara dağıtıldığı için, öğle arası dışında Nitta-san ve Nozomu'nun sınıfına uğrama fırsatımız pek olmuyordu.
"Ha, evet. Maki, ne olur ne olmaz söyleyeyim dedim, ben yokum diye fazla tembellik etme sakın. Birilerinden etkilenip ders sırasında horul horul uyuyakalma."
"Böö, ikinci sınıf oldum ben, artık ben de uslu uslu uyanık kalabilirim. ...Matematik ve eski Japonca, bir de fizik ve etik dersleri hariç."
"Amami-san, öyle şeylere halk arasında 'neredeyse hepsi' deniyor galiba."
Ben de dikkat edecektim ama Amami-san'ı daha da dikkatli gözlemlemem gerekiyordu.
Umi onu ne kadar uyarsa, hatta bazen alnına şaplak atsa veya kafasına hafifçe vursa bile, ilgisini çekmeyen derslerin çoğunda, dersin sonlarına doğru uykusu gelir, başı düşerdi.
Bu arada bugünkü ders programı... Birinci ders İngilizce olduğu için yine iyiydi ama ikinci ders İleri Matematik, üçüncü ders Kimya, dördüncü ders Beden Eğitimi ve öğle arasından sonraki beşinci ders de eski Japonca ile devam ediyordu.
Anlaşılan, bu her açıdan yorucu bir programdı.
Umi'den de 'Ne olur ne olmaz, Yuu'ya göz kulak olursun değil mi?' diye gizlice rica edildikten sonra, içeri giren Amami-san'ın peşinden ben de sınıfa girdim.
"Şimdi, 'Bundan sonra aktif olarak iletişim kuracağım' demiştim ama..."
Kendimi tanıtırken söylediğim gibi, bundan sonra mümkün olduğunca inisiyatif alıp insanlarla iletişim kurmayı düşünüyordum ama yerime oturup etrafa bakındığımda durum pek de iç açıcı görünmüyordu.
Yeni sınıfın henüz ikinci günüydü ve grupların çoğu, birinci sınıfta aynı sınıfta olan veya aynı kulüpteki üyelerden oluşmuştu.
Bu sınıfta arkadaş diyebileceğim tek kişi Amami-san'dı ama o da yerine oturur oturmaz birkaç kız öğrenci tarafından çevrelenmiş, neşeyle selamlaşıyordu.
...O grubun içine tek başına bir erkek olarak girmek benim için biraz zordu. Girsem bile Amami-san sorun etmeden beni aralarına alırdı ama etraftaki diğer kızlar için durum aynı olmazdı.
"!"
"Ehehe, Maki-kuun!"
Bakışlarımı fark eden Amami-san, küçük bir el sallayarak karşılık verdi. Tek erkek arkadaşı Nozomu ile ayrı sınıflara düşmüş, şu an tek başına sessizce ders hazırlığı yapmak zorunda kalan beni düşünüyordu herhalde ama her seferinde erkeklerden gelen kıskanç bakışlar keskin bir şekilde bana saplanıyordu.
Şimdilik, suların durulmasını sakin bir şekilde beklemek en iyisiydi. Acele edip boşuna çabalamanın bir faydası olmazdı, üstelik bundan sonra kaynaşmak için sayısız fırsat olacaktı.
Geçen yıla kadar tam bir isteksizlik içindeydim, katılma arzusu bile duymadan sınıfın bir köşesinde görünmez olmuştum ama nisan ayından itibaren okul etkinlikleri epey yoğundu.
(Maebara) Umi.
(Asanagi) ? Ne oldu?
(Maebara) Şu an müsait misin?
(Asanagi) Müsait değilmişim gibi değilmişim gibi ama yine de iyi değilmişim gibi değil mi?
(Maebara) Hop!
(Asanagi) Fufufu.
(Asanagi) İyiyim ben yaa~
Zil çaldı ve sabahki sınıf saati başlarken, arka sıramda kimseye görünmediğimi fırsat bilerek Umi ile her zamanki sabah sohbetimizi yapıyorduk. Sınıflarımız ayrıldığı için, derslikte nereye baksam Umi'yi görememek dürüst olmak gerekirse içimi burkuyordu ama böyle mesajlaşmak bile Umi'nin şu an nasıl bir ifadeye sahip olduğunu avucumun içi gibi anlamamı sağlıyordu.
Hem ben hem de Umi, sırıttığımızı belli etmemek için ağzımızı ellerimizle kapatmaya çalışıyorduk.
"—Evet, bugünkü duyurular şimdilik bu kadar. O zaman, beş dakikalık aradan sonra hemen birinci dersimize..."
Sınıfın yoklaması alındıktan ve öğretmen sorumlu olduğu İngilizce dersinin kitabını kürsüye koyduğu anda, kapı aniden açıldı.
............
Sessizce sınıfa giren, dalgalı, açık renk saçları ve salaş giydiği okul üniformasıyla dikkat çeken sınıf arkadaşı bir kızdı.
Bu kişi Arae Nagisa'ydı.
"Arae-san."
"? Evet, ne var?"
"Bana ve tüm sınıfa söyleyecek bir şeyin var mı? Var, değil mi?"
"Aah... Üzgünüm, rahatsızlandığım için geç kaldım."
Dudaklarını bir anlığına hafifçe büküp yana kıvırdıktan sonra, öğretmene doğru kısaca başını eğdi.
"Öyle mi? Ama geç kalacaksan önceden haber vermelisin. Dün de öyleydi, hiçbir haber vermezsen endişeleniriz doğal olarak."
"Dün de haber verdiğimi sanıyordum aslında. Ateşimden bilincim bulanıktı, yanlış yere aramışım galiba. Üzgünüm, bundan sonra dikkat ederim... Bu kadar yeter mi?"
"...Yapacak bir şey yok. Anladıysan çabuk yerine geç. Pencere kenarındaki en arka sıra. Ayrıca okul üniformanın kravatını veya fiyonkunu düzgünce tak."
"Üzgünüm, kravatımı bugün unuttum. Aa, fiyonkumu da."
............Yarından itibaren kesinlikle unutma.
"Pekâlâ, anladım~"
Yagisawa Sensei'nin yüzündeki memnuniyetsiz ifadeye aldırış etmeyen Arae-san, umursamaz bir tavırla, dün yeni belirlenen yerine pat diye oturdu.
O ana kadar huzurlu olan sınıf atmosferi, bir anda sessizliğe büründü.
Muhtemelen ben de dahil olmak üzere sınıf arkadaşlarının çoğu Arae-san'a odaklanmıştı ama herkes, garip bir şekilde dosdoğru tahtaya bakıyordu.
Onda, bu kadar mesafeli bir hava olduğunu hissettim.
"Pekâlâ, şimdi toparlanalım ve ders kitabının üçüncü sayfasını... Arae-san, sen okur musun?"
"Dün devamsızdım, İngilizce bir yana, hiçbir dersin kitabı yok bende."
"Yakınındaki birinden rica edip ödünç alacaksın demek oluyor. Ders kitabın olmasa bile derse düzgünce katılmanı bekliyorum."
"...Aah, öyle mi demek oluyor?"
Arae-san, dudaklarını yine hafifçe oynattı.
...Ben anlamıştım, kesinlikle dilini şaklatmıştı. Ve mutlaka kısık sesle 'Ne sinir bozucu!' diye homurdanmıştı.
Yeni dönemin henüz ikinci gününde, üstelik sınıf öğretmenine karşı son derece isyankâr bir tavır sergiliyordu.
Öğretmenin talimatı üzerine, mecburen etrafındaki sıralarda oturanlara göz gezdiren Arae-san'a, elbette şanssız bir şekilde yan yana düşen sınıf arkadaşları göz teması kurmaktan kaçınıyordu. Dışarıdan bakıldığında soğuk bir tavır gibi görünebilirdi ama muhtemelen ben de aynı durumda olsam, inatla kitabı vermesem bile, içimden hedef olmak istemediğimi dilerdim.
Bu durumu hemen fark eden Arae-san, 'Hah,' diye hafifçe iç çekti.
"...Öğretmenim, bana kitap verecek kimse yok gibi, o yüzden sanırım başka birine—"
"—Evet!"
Ancak o sözünü bitiremeden, güzel sarı saçları hafifçe dalgalanarak, elini dosdoğru havaya kaldıran Amami-san belirdi.
Böyle durumlarda Amami-san, her zaman 'Amami Yuu gibi' davranırdı.
"Öğretmenim, eğer benim için uygunsa, Arae-san'a ödünç verebilir miyim? Sıramız biraz uzakta kalıyor ama."
"Amami-san için sorun olmayacaksa... Ama o zaman Amami-san nasıl okuyacak?"
"Ben de yanımdakilere bakarak idare ederim, sorun değil. ...Gerçi izinsiz böyle bir şey söyledim ama."
—Hayır, dert etme.
—Amami-san, gel masamızı birleştirelim.
—Anlamadığın yer olursa çekinmeden söyleyebilirsin.
Sanki 'Amami-san'a her şey yakışır' dercesine, Amami-san'ın etrafındaki kız öğrenciler hemen destek oldular. Amami-san'ın normal davranışları göz önüne alındığında, Arae-san'a gösterilen tepkinin farklı olması doğaldı ama kişisel olarak içimde karmaşık duygular vardı. Kendi ektiği tohumların bir sonucuydu bu, yani müstahaktı ona ama Arae-san'ın zamanla sınıf içinde yalnızlaşma ihtimali oldukça yüksekti.
Peki ama Arae-san, dersin ilk gününden neden böyle bir şey yapmıştı?
Bencilce davrandığında işlerin bu noktaya geleceğini, düzenli olarak okula giden herkesin anlaması gerekirdi oysa.
Yakın arkadaşından ayrıldığı için bunu kabullenemediği falan mıydı... Hayır, şimdi kalkıp ilkokul çocuğu gibi bir sebeple şikâyetlenip öğretmene itiraz etmek, ancak benim ve Umi'nin yapacağı bir şeydi.
...Hayır, biz ne kadar da utanç verici bir şey yapmıştık.
Yagisawa Sensei gülerek bizi affetmiş, 'Tam da gençlik işte!' diyerek ılımlı bir bakışla ikimizin de omuzlarını patpatlamıştı ama.
"İşte böyle, buyur Arae-san! Kendi ders kitapların tamamlanana kadar bir süre kullanabilirsin, tamam mı?"
Zor bir insan diye diğer sınıf arkadaşlarından ayırmadan, her zamanki neşeli gülümsemesiyle ders kitabını uzatan Amami-san'dı.
"...Sağ ol."
Daha fazla sorun çıkarmaya niyeti yok gibiydi, uzatılan İngilizce ders kitabını usulca kabul eden Arae-san ama.
Amami-san'ın gülümsemesi ona fazla mı parlak gelmişti ne, koyu kahverengi gözleri onu doğrudan hiç görmedi, tek bir kez bile.
***
Uzun zamandır girmediğim derslerin olduğu, nedense çok uzun gelen sabah saatleri sona erdi ve nihayet öğle arası geldi.
Sözleştiğimiz gibi, ayrı sınıflardaki Umi, Nitta-san ve Nozomu ile buluşup her zamanki yerimizde kısa bir mola verdik.
Konuşacak konu olarak da yine bu sabahki birinci derste yaşanan Arae-san olayı vardı.
Dün Nitta-san'dan biraz bilgi edinip zihinsel olarak hazırlanmış (mı?) olduğum için o kadar da şaşırmamıştım ama 'Yüz kere duymaktansa bir kere görmek iyidir' derler ya, yine de epey şaşırmıştım.
"Vay canına, Arae-cchi'nin yaptığı da ne biçim bir başlangıçmış öyle... Bizim sınıf da epey gürültülü ama garip bir sessizliğe bürünmektense bu çok daha iyi, değil mi?"
"Ninna-cchi, Arae-san birinci sınıftan beri böyle miydi? Hani böyle, göz göze geldiği herkese saldırmaya hazır bir hali var gibiydi."
"Hmm, bazen rahatsızlandım diye dersleri astığı, anlaşamadığı öğretmenlerden de açıkça kaçtığı olurmuş ama... Bu kadarını da yapıyor muydu ki?"
Birinci dersten sonra Arae-san, sınıf öğretmeni Yagisawa Sensei'nin İngilizce dersinin ardından bir anda uslu durmuştu... Daha doğrusu, sürekli masasına kapanmış uyuyordu. Arada bir kalktığını sandığımızda bile, ders için dağıtılan kâğıtlar geldiğinde ön sıradaki erkek öğrenciye öyle bir bakış atmıştı ki, çocuğu gereğinden fazla korkutmuştu... En azından derse ciddi bir şekilde katıldığını söylemek zordu.
"Her neyse, bu kadarıyla Arae adındaki kızın nasıl biri olduğunu az çok anlamış olduk. Yuu, ders kitabı ödünç vermekle sınırlı kalırsan sorun yok ama daha fazlasına bulaşmamaya dikkat etmelisin. Neden bilmem ama seninle Arae-san'ın umutsuzca kötü anlaştığını hissediyorum."
Bu konuda Umi'nin fikrine katılıyordum.
Arae-san'a baktığımda, dürüst olmak gerekirse, eski, aşırı derecede huysuz olduğum zamanlardaki kendimi görmüş gibi oluyordum, az da olsa.
Ancak, az da olsa benzer yönlerimiz olduğu için bunu anlayabiliyordum.
Henüz onunla sınıf arkadaşı olalı iki gün olmuştu, bu yüzden kesin bir şey söylemek elbette mümkün değildi.
Ama Amami-san ile Arae-san, ışık ve gölgeden ziyade, tam anlamıyla su ve yağ gibiydi.
Zıt değil, sadece bir araya gelemeyen türden.
Ancak, en yakın arkadaşından uyarı alan Amami-san, görünüşe göre farklı bir izlenime sahipti.
"Umi o kadar diyorsa ben de bundan sonra dikkat ederim ama... Ama, hımm..."
"...Ne oldu? Yoksa Arae adındaki kızı hâlâ merak mı ediyorsun? Yuu'dan ders kitabı ödünç almasına rağmen doğru düzgün bir teşekkür bile etmeyen biri oysa."
"A-ahaha... Orası beni de şaşırttı doğrusu, hâlâ içimde hafif bir rahatsızlık var ama. Yine de 'Bu kişiden nefret ediyorum!' gibi bir düşünceye kapılamıyorum bir türlü."
"Öyle mi? Bu konuda ben de dışarıdan biriyim, o yüzden aynı sınıftaki Yuu'nun kararına bırakmaktan başka çaremiz yok ama..."
Amami-san da şaşkın görünüyordu ama benim ya da Umi'nin yaptığı gibi gelecekteki ilişkilerini belli bir çerçeveye oturtmak yerine, biraz daha bekleyip görmeyi düşünüyordu.
Bu düşüncesi yanlış değildi ve Amami-san böyle hissediyorsa benim söyleyecek bir şeyim yoktu, kararına saygı duyacaktım ama... Bu durum yine de içime kötü bir his düşürüyordu.
Su ve yağ.
Umarım birbirlerine karşı fazla hararetlenip büyük bir patlamaya yol açmazlar... Eğer öyle bir durum olursa, ben, Umi ve Arae-san'ı tanıyan Nitta-san gibi kişilerle duruma müdahale etmemiz iyi olabilir.
"Amaaan, Maki ile Amami-san'ın 10. sınıfı da başını belaya sokmuş. Sınıflar Arası Maçlara da o kadar zaman kalmamışken üstelik."
............
"Ha? N-ne oldu da dördünüz birden bana öyle bakıyorsunuz? Ben garip bir şey söylemedim ki, değil mi?"
"Şey... Sorun yok aslında."
"Evet. Maki-kun'un dediği gibi, Seki-kun normal. Değil mi Umi?"
"Yani... Ama bunu tam da o anda söylemesi biraz tuhaf kaçtı sanki."
"Seki, biraz ortamı oku bari?"
"Ben ortamı okuyup konuyu değiştirmek için Sınıflar Arası Maçlardan bahsetmiştim oysa!?"
Nozomu'nun bu konuda endişelenmesi son derece haklıydı ama Arae-san meselesi hâlâ hafiften içten içe yanarken, yakın gelecekle ilgili konuşmak biraz can sıkıcı geliyordu.
Arae-san ile doğrudan etkileşim kurma ihtimali düşük olan erkekler için sorun yoktu ama aynı cinsiyetten olan Amami-san için bu durumdan kaçınmak pek mümkün olmayacaktı.
Yaptığı her şeye ciddiyetle yaklaşan Amami-san ve şu ana kadar her konuda pasif bir tutum sergileyen Arae-san.
Katılacakları dalların açıklanması ve takım üyelerinin belirlenmesi henüz biraz zaman alacaktı ama... Az önceki kötü hissimin doğru çıkmamasını umuyordum.
***
Sınıflar Arası Maçlar, bundan sonra bir yıl daha birlikte geçirecekleri yeni sınıf arkadaşlarıyla kaynaşmayı amaçlayarak, bizim lisede nisan sonunda Altın Hafta'dan önce düzenlenmesi gelenekselleşmişti.
Dallar her yıl ufak tefek değişiklik gösterse de, temelde voleybol, futbol, softbol, basketbol gibi takım sporlarından oluşuyordu.
Her yıl düzenleniyor olması ve her öğrencinin mutlaka en az bir dala katılması gerektiği düşünüldüğünde...
...İlginç. Geçen yıl ben de katılmış olmalıydım ama nedense o zamana dair neredeyse hiçbir anım kalmamış. Tek hatırladığım, sahanın bir köşesinde maça pek karışmadan öylece dikilip durduğumdu.
Bunu Umi'ye anlattığımda nedense sessizce alnıma bir şaplak yemem ise ayrı bir konuydu.
Bugün, o Sınıflar Arası Maçların takım üyelerinin belirleneceği gündü.
"Eee, bu yılki Sınıflar Arası Maçlara gelince, bu yıl erkekler softbol, kızlar basketbol oynayacak, ayrıca karma olarak altı kişilik voleybol da var. Sınıfımızda kız ve erkek öğrenci sayısı tam olduğu için, herkes mutlaka bir dala katılacak."
Yagisawa Sensei'nin verdiği kâğıtta Sınıflar Arası Maçların genel bilgileri yazıyordu.
Her dalda, birkaç gruba ayrılıp lig usulü maçlar yapılacak, her ligde birinci olan takımlar ise eleme usulüyle şampiyonluk için mücadele edecekti.
Her sınıfta epey maç olduğu için, Sınıflar Arası Maçlar sabahtan akşama, okulun kapanış saatine kadar sürecekti ve şahsen benim için epey uzun bir maratondu.
"Katılmak istediğiniz dalı belirlediğinizde, her biriniz tahtaya adınızı yazın. Kontenjan dolduğunda kesinleşecek, o yüzden erken davranan kazanır~"
Tahtaya 'Erkekler Voleybol, Erkekler Softbol', 'Kızlar Basketbol A-B, Kızlar Voleybol' diye gelişigüzel yazdıktan sonra, öğretmen sınıfın bir köşesine çekildi.
Görünüşe göre, gerisini öğrencilerin inisiyatifine bırakacaktı.
"...Voleybol, softbol."
Tahtaya yazılanlara bir o bir bu bakarak, elimdeki kâğıda tekrar göz gezdirdim.
Madem öyle, dürüst olayım.
Benim için ikisi de fark etmezdi.
Elbette, ikisinde de asla kayda değer bir güç olamayacağım anlamında. Katıldığıma göre elimden gelenin en iyisini yapacak ve kazanmayı hedefleyecektim ama bunun oyun kalitemi artırıp artırmayacağı ayrı bir konuydu.
Spor yapmaya Umi ile düzenli olarak devam ediyordum ve geçen yıla göre vücudumda biraz değişiklik olduğunu hissetsem de, sporcu bir yapım olduğunu söylemek iltifat olurdu. Bu yüzden top veya ekipman kullanılan dallarda durumum malumdu.
Bu kadar isteksiz bir 'fark etmez' pek bulunmaz diye içimden mırıldanırken, tam da o sırada cebimdeki telefon titremeye başladı.
(Asanagi) Maki hangisini seçeceksin?
(Maebara) Mümkün olduğunca yormayacak olanı.
(Asanagi) Hop!
(Maebara) Üzgünüm.
(Maebara) Ama ikisini de doğru düzgün yapmadım ki.
(Asanagi) İkisini de beden eğitimi derslerinde falan yapmışsındır, değil mi? O zamanlar nasıldı?
(Asanagi) Önce voleybolu anlat.
(Maebara) Pas atmaya çalışırken başarısız oldum ve hafifçe parmağımı burktum.
(Asanagi) ...Softbol?
(Maebara) Dış sahada savunmadayken, gelen yüksek topu yakalamaya çalışırken garip bir şekilde tutmaya yeltenmişim, şanssızlık bu ya, parmağımı burktum.
(Asanagi) Maki, parmak kemiklerin iyi mi? Garip bir şekilde bükülü kalıp öylece sertleşmedi, değil mi?
(Maebara) İkisi de revirde ilk yardımla geçiştirilebilecek kadar hafifti, o yüzden iyiyim.
(Maebara) Sanırım.
(Asanagi) Hey. Öyle laf arasında kız arkadaşına endişe tohumları ekmeyi bırak.
(Asanagi) Neyse, onu şimdilik bir kenara bırakırsak, zorlu bir seçim gerçekten.
(Asanagi) Hangi dalda katılırsan katıl, sanki bir yerini sakatlayacakmışsın gibi endişeleniyorum.
(Maebara) H-hayır, öyle şeyler söyleme.
Yine de, yarım yamalak bir istekle girişirsem, bu kehanetin gerçek olma ihtimali yüksekti.
Sıra bana gelene kadar bir nebze rahat edebileceğim ama kendi vurduğum topun bana çarpması veya ölü top gibi, sporun doğası gereği acemilerin yaparken sakatlanma riskinin yüksek olduğu softbol mu?
Sadece top kullanılan ama sürekli zihni ve bedeni hareket ettirmeyi gerektiren, bazen smaç gibi sert topların vızır vızır bana doğru uçtuğu voleybol mu?
(Maebara) Şimdilik voleybolu denesem iyi olacak galiba.
(Maebara) Zorlu görünüyor ama en azından softboldan daha tehlikeli değildir.
(Asanagi) İkisini de düzgünce antrenman yaparsan temelde sorun olmaz ama.
(Asanagi) Neyse, şimdiye kadar antrenman yaparsak maçlara kadar iyi oluruz herhalde.
(Asanagi) Ben basketbola katılacağım ama sana eşlik ederim.
(Maebara) Ha? Beden eğitimi dersleri ayrı ayrı yapılmalıydı oysa...
(Asanagi) Evet, öyle.
(Asanagi) Yani, kendi antrenmanlarımızı birlikte yapalım demek istedim.
(Maebara) Aa, anladım.
(Asanagi) Sakatlanmamak için temel teknikleri iyice öğrenelim, tamam mı?
(Maebara) A, evet.
İster ders olsun ister spor, işin içine hocalık girdiğinde Umi tam bir sporcu ruhuna büründüğü için, Sınıflar Arası Maçlara kalan iki üç hafta fiziksel olarak da zorlu geçecekti.
Bu da muhtemelen geçen yıla kadar kaytarmamın bedeliydi.
Neyse, dal belli olmuştu, ben de adımı tahtaya yazmak için yerimden kalktım ama.
"—Aaa? Maebara-kun, yoksa karar verdin mi?"
"Evet. Şimdilik voleybolu denesem iyi olacak diye düşündüm..."
"!"
"Tüh, ne yazık. Tam da heveslenmişken üzgünüm ama az önce gönüllülerle kontenjan doldu."
"Ha?"
Tahtaya baktığımda, erkekler voleybol kısmına, kontenjan olan altı kişinin adının eksiksiz yazılmış olduğunu gördüm.
Öğretmenin az önce dediği gibi, bu seferki takım seçimi kura ile değil, erken davrananın hakkıydı—
Umi ile mesajlaşmak o kadar keyifliydi ki, farkında olmadan zaman harcarken her şey bir anda olup bitmişti.
"Öyle mi... O zaman yapacak bir şey yok."
"Üzgünüm. Şey, ne olur ne olmaz yedek oyuncu olarak listeye yazabilirim ama ne dersin?"
"...Hayır, o zaman ben softbolu seçeyim."
Sınıftaki erkek öğrenci sayısı on beşti. Tam sınırda oldukları için, iki dala birden katılmak kendi fiziksel dayanıklılığım açısından yarı yolda tükenmeme neden olabilirdi. Bu yüzden zorlamadan tek bir dala odaklanmak daha iyi olacaktı.
Böylece, henüz kimsenin yazılmadığı softbol dalına adımı yazıp yerime döndüm.
(Maebara) Üzgünüm, sonuçta softbol oldu.
(Maebara) Galiba çok istekli vardı, erken doldu kontenjan.
(Asanagi) Ahaha. Maki sen olunca, bu ihtimali de düşünmüştüm biraz.
(Asanagi) O zaman, şimdilik bin vuruşluk antrenmandan başlayalım hemen.
(Maebara) Bir sıfır fazla değil mi...
(Asanagi) Fufufu. Neyse, bizim evde de beyzbol ekipmanı yok tabii, Seki'den rica edip boş zamanında bize eşlik etmesini isteyelim mi? Olmazsa vuruş antrenmanı salonunda çalışırız.
(Asanagi) Hem de randevulaşmış oluruz, değil mi?
(Maebara) ...Pekâlâ, o da fena olmaz.
Hemen ardından gelecekteki antrenman (veya randevu?) programımızı belirledik ve telefonumu cebime geri koydum.
Umi ile keyifli sohbetler etmeyi seviyordum ama hiçbir şeyi abartmamak gerekiyordu.
Şimdi, erkekler tarafında her dal için yedek oyuncular dışında herkes belirlendiğine göre, geriye sadece kızlar kalmıştı. Onların durumu nasıl acaba?
"Haaay! Voleybol ve basketbolda hâlâ boş yerler var, karar verdiğinizde gelip adınızı yazdırın. Eğer şu arkadaşınızla aynı takımda olmak gibi bir isteğiniz olursa, şimdilik Amami'ye bildirin lütfen!"
Kızlar, erkeklerden farklı olarak konuşarak karar vereceklermiş; Amami-san da organize edici rolünü üstlenmiş, tahtanın yanında kız gruplarıyla kürsünün etrafında toplanmıştı. Yagisawa Sensei de, öğrenciler kendi başlarına hallediyorlarsa diye, özellikle müdahale etmeden onlara bırakacak gibiydi.
Kesinleşmemiş olsa da, Amami-san'ın adı şimdilik basketbol dalında yazılıydı. Takım arkadaşları, birinci sınıftan beri nispeten sık konuştuğu birkaç kızdı. Basketbol iki takıma ayrılacağı için, muhtemelen kimin kiminle takım olacağının konuşması yapılıyordu.
Ama Umi ve Amami-san, hiç tereddüt etmeden basketbolu mu seçmişlerdi?
İkisi de spor yapabilen kişiler olduğuna göre, hangi dalda olurlarsa olsunlar takımın merkezinde yer alıp başarılı olabilirlerdi ama... Yoksa biraz tecrübeleri mi vardı?
Ortaokuldayken bir kulübe katıldıklarına dair ikisinden de bir şey duymamıştım oysa.
Ben bunları boş boş düşünürken, Amami-san'ın öncülüğündeki kızların konuşması sorunsuz ilerliyordu.
"Üçer kişilik grupları da yerleştirdik... Tamamdır, voleybol tamamlandı. Geriye basketbol A ve B takımları kaldı ama burada da yine—"
Birinci sınıftayken o pozisyonu genellikle Umi üstleniyordu ama şu an Amami-san'ın da organize edici rolünü sorunsuz bir şekilde yerine getirdiğini düşünüyordum. Genellikle Umi'nin yanında neşe saçan kişi olsa da, demek ki dikkat etmesi gereken yerlere dikkat ediyormuş.
Herkesin isteklerini toplayıp, yavaş yavaş uzlaşmaya varma yöntemi, geçen yıla kadarki Umi'nin tavrıyla örtüşüyordu.
Benim böyle büyük laflar etmem ne kadar doğru bilinmez ama Amami-san'a da bu yakışırdı.
BAŞLIK: Beklenmedik Karşılaşmalar
Amami, birden fazla göreve hiç gocunmadan, voleybol yedek listesine de adını yazdırmıştı. Geriye sadece basketbol A ve B takımlarına dağılım kalmıştı.
Tam o sırada, bir kişi yerinden hiç kıpırdamadan, sıkıntıyla pencereden dışarıyı seyrediyordu.
Tüm sınıfın içinden "Tabii ki o" diye geçirdiğine şüphe yoktu; bu kişi Arae'ydi.
"Şey... Arae," dedi Amami. "Sadece sen kaldın. Özel bir isteğin yoksa, basketbol takımına yazsam... olur mu?"
"O zaman ben katılmıyorum," diye karşılık verdi Arae. "Böyle şeyler canımı sıkıyor."
"Ne! Ha-hayır, öyle olmaz ki!" diye itiraz etti Amami. "Sınıflar Arası Maçlara herkes katılmak zorunda. Hem madem yapıyoruz, gel hep birlikte uğraşalım. Ne dersin? Eminim çok eğlenceli olur."
"Yok, benim gibisi olursa ortamın neşesi kaçar," dedi Arae.
"Saçmalama, ben öyle bir şey düşünmüyorum ki..."
"Sen öyle düşünmüyor olabilirsin ama... Mesela, bak, yanındaki kızların yüzlerine bir dikkat etsene."
"…Ne?"
"Şunu da söylememe izin ver," diye söze başlayan Arae, parmağını doğrudan Amami'ye uzattığında, Amami'nin iki yanındaki kızlar şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.
Kızlar inkâr etse de, Arae'nin bundan emin olduğu belliydi.
"Şimdi 'öyle bir şey yok' der gibi masum bir yüz takınmış olabilirler ama ben böyle şeyleri gayet iyi görürüm. Gerçi, az çok böyle olacağını tahmin ediyordum."
Amami'nin yanında oldukları için açıkça bir tepki göstermeseler de, içten içe onunla mümkün olduğunca az muhatap olmak istediklerine emindi.
Zaten yeni eğitim yılının ilk gününden beri canı ne isterse yapmıştı, bu yüzden sınıf ortamını önemseyen kişiler tarafından dışlanması veya arkasından konuşulması gayet doğaldı.
"İşte bu yüzden, beni nereye koyacağınızı tartışacağınıza, fazladan bir yedek oyuncu eklemek ya da birden fazla spor dalında oynayabilecek birini bulmak daha yapıcı olur," dedi Arae. "Beni takıma alsanız bile, tam da öyle zamanlarda hastalanıp gelmeme ihtimalim çok yüksek."
"Ne..."
"Nasıl olsa kaytaracak, o yüzden baştan beni saymayın," demek mi istiyordu acaba? Bu sözler, benim bile geri adım atacağım kadar sertti.
Dersten sebepsiz yere kaçmak sadece kendine zarar verir ama bu durum Sınıflar Arası Maçlara geldiğinde, takım arkadaşları bir yana, tüm sınıfa yük olacaktı. Az önceki sözleri şaka değil de ciddiyse, bu kadarı da fazla kötü niyetli değil miydi?
Bu duruma Amami bile nutku tutulmuştu.
Ders bitimindeki sınıf saatinde çabucak halledilmesi gereken takım seçimi, farkında bile olmadan otuz dakikayı bulmuştu. Diğer sınıflar, muhtemelen kendi takımlarını çoktan belirlemiş, çoktan evlerine gitmişlerdi.
Koridora doğru baktığımda, Umi ve Nitta'nın, bizi bekliyorlarmış gibi uzaktan sınıfa göz attıklarını gördüm.
"…Pekala, bu durumda yapacak başka bir şey kalmadı sanırım," dedi öğretmen.
Sınıfın genel sabrı taşmak üzereyken, öğretmen yavaşça köşedeki sandalyesinden kalkıp Arae'nin adını 'Kızlar Basketbol A' takımına yazdı.
"…Öğretmenim, ben daha oraya katılmaya karar vermedim ki," dedi Arae.
"Hayır, süre doldu. Ayrıca, gerçekten rahatsızlanıp dinlenirsen sorun değil ama o zaman ben de ailenle iletişime geçip durumu teyit ederim."
"…Annemle babam sabah erkenden işe gidiyorlar, ikisi de çok meşgul," diye mırıldandı Arae. "Şantiye işi yapıyorlar."
"Üzgünüm ama bu da benim işim. Sınıf öğretmeni olarak çocuklardan sorumlu olduğum sürece, başlarına bir şey gelirse ben de endişelenirim. Bu sadece senin için değil, buradaki tüm sınıf arkadaşların için geçerli."
"…O zaman ne isterseniz yapın," dedi Arae.
Ailesi işin içine girince zayıf düştüğü belliydi; pes etmiş gibi sandalyenin arkalığına cansızca yaslandı.
"Amami, üzgünüm ama şimdilik böyle devam edebilir misin? Bireysel antrenmanlara karışamam ama dersler konusunda beden eğitimi öğretmenine söyleyip, Arae'nin antrenmanlara düzenli katılmasını rica edeceğim."
"Ah, evet. Benim için hiç sorun değil... Diğerleri için de uygun, değil mi?"
Bu şekilde bir yere varılamayacağını anlayan Amami ve A takımındaki diğer üç takım arkadaşı da, bu noktada sadece başlarını sallamakla yetindiler.
Sonuç tatsız olsa da, şimdilik tek yapmaları gereken maçlara hazırlanmak için sıkı antrenman yapmaktı.
Ne kadar doğru bilinmez ama Sınıflar Arası Maçlarda iyi bir başarı elde edilirse, beden eğitimi notlarının yanı sıra, karne notlarına da önemli bir katkı sağlandığı söyleniyordu. Bu yüzden her yıl oldukça çekişmeli maçlar oynanırdı (Umi ve Amami'den aldığım bilgiydi, ben hatırlamıyordum).
Amami için endişelensem de, önce kendi işime bakmalıydım.
Geçen yıla göre daha çok çabalasam da, bu sınıfa tam olarak alıştığımı söyleyemezdim.
Uzun sınıf saati sona erdiğinde, sınıf arkadaşları birbiri ardına evlerine veya kulüp faaliyetlerine yönelirken, onların yerine endişeli yüz ifadeleriyle Umi ve Nitta sınıfa girdi.
"Masaki."
"Umi... Üzgünüm, biraz uzadı."
"Senin suçun değil ki, takma kafana. ...Daha önemlisi, sanki şimdiden kara bulutlar toplanmış gibi."
"Başkan, hadi, o meşhur ortamı okuyamama yeteneğinle bir şeyler yap. Öyle olunca biz Yuu-chan'a yaklaşamıyoruz ki."
"M-mümkün olmayan şeyler istemeseniz olmaz mı..."
Şu an sınıfımızda, Umi ve Nitta gibi diğer sınıflardan gelenler hariç, sadece birkaç kişi kalmıştı.
Bunların çoğu, az önce belirlenen kız basketbol takımının üyeleriydi.
Hepsi birinci sınıftan beri aynı sınıfta olan, tabiri caizse, sıkı fıkı bir gruptu.
Ve bu grubun merkezindeki Amami, şimdi Arae'nin sırasının önünde duruyordu.
"…Ne var? Ben artık eve gitmek istiyorum," dedi Arae.
"Üzgünüm, Arae. Ama madem aynı takıma düştük, sana zahmet olmazsa biraz konuşmak isterim. ...Olmaz mı?"
"Olmaz. Hem orada durman engel oluyor," diye kestirip attı.
"M-mhm..."
Amami her zamanki neşeli tavrıyla konuşmaya çalışsa da, Arae onu elinin tersiyle kolayca savuşturdu.
Bu duruma Amami'nin canı sıkılmıştı; yanakları belirgin bir şekilde şişti. Aynı anda, Amami'nin arkasındaki kızlar da Arae'ye açıkça ters ters bakıyorlardı.
"…Sıkıcı," diye mırıldandı Arae. "Yüz yüze kavga etmeye cesaretleri bile yok."
Bunu mırıldanıp çantasını omzuna atan Arae, yavaşça sınıftan çıktı.
(Masaki, ben bir gidip geliyorum. Nitta da.)
(Bu kadarı da Yuu-chan'a acınacak bir durum.)
Sorunlu kişi sınıftan çıkar çıkmaz, Umi ve Nitta hemen Amami'ye destek olmaya yöneldi ama tam o anda...
Amami, Arae'nin peşinden koşmaya başladı.
"—Arae! Bir saniye bekle!"
"…Yine ne var?"
"Sadece tek bir şey söylemek istiyorum. Bitince, bir daha seni rahatsız etmeyeceğim. Lütfen."
"…………"
Amami'nin ricasına ne "evet" ne de "hayır" demişti ama durduğuna göre dinlemeye niyeti vardı.
Benimle aynı şekilde düşünen Amami, her zamanki en içten gülümsemesiyle söze başladı.
"Sınıflar Arası Maçlarda birlikte elimizden geleni yapalım, Arae."
"…………"
Amami'nin sözlerini tamamen görmezden geliyormuş gibi hızla koridordan uzaklaşan Arae'ye rağmen, en azından Amami'nin o anki hisleri ona ulaşmış olmalıydı.
Amami, Arae ile aynı takımda oynamayı gerçekten dört gözle bekliyordu ve muhtemelen onunla iyi geçinmek de istiyordu.
Böyle zamanlarda Amami asla yalan söylemezdi.
Söylemek istediklerini söyleyip rahatlamış olacak ki, Arae'yi yolcu eden Amami, neşeli bir yüzle yanımıza döndü.
"Beklettiğim için üzgünüm, millet. ...Ehehe, utanç verici bir anıma şahit oldunuz sanırım."
"Yuu, gerçekten iyi misin? Dışarıdan dinlerken bile ben sinirlendim, o kadar kötüydü."
"Ahaha... Sanırım hâlâ sevilmiyorum. Hey Masaki-kun, kendini tanıtırken onu rahatsız edecek bir şey mi söyledim?"
"Hayır, Amami'nin hiçbir sorun çıkardığını sanmıyorum," diye yanıtladım.
Eğer bu yüzden ondan nefret ediliyorsa, bu sadece bir uyum sorunu olarak görülebilirdi. Sınıf ortamını biraz olsun yumuşatmak için çaba sarf etmişti, buna rağmen "rahatsız edici" denmesi neredeyse bir iftiraya eşdeğerdi.
"Ama Arae-chan böyle olunca, takım olarak bir araya gelmek biraz zor olacak gibi. Yuu-chan tek başına bile, doğru kombinasyonla bir şeyler yapabilir gibi duruyor. O kız da bayağı atletikmiş anlaşılan."
"Öyle mi? O zaman Arae ile benim uyumumuz iyi olursa, şampiyonluk bile hayal olmayabilir!"
"Hayır, Nitta'nın bunu o anlamda söylediğini sanmıyorum ama..."
Öyle bir yorum da yapılabilirdi ama bu, aşırı iyimserlikti. İşin diğer yüzü, kombinasyona göre tüm maçları kaybetme ihtimalleri de vardı. Zaten ikisinin ilişkisinin buradan sonra düzelip düzelmeyeceği bile belirsizdi.
Ve sonra, en önemlisi...
"Yuu, şimdiden söyleyeyim, eğer bizim takımla karşılaşırsanız, asla elinizi kolunuzu bağlamayız. Bizim takım, her ne kadar ileri düzey sınıfı olsa da, oldukça hevesli."
"…Evet! Elbette, istediğim de bu!"
"O zaman adil bir mücadele, öyle mi?"
"Aynen!"
Az önce kombinasyona bağlı olduğunu söylemiştim ama şahsen en çok dikkatimi çeken başka bir noktaydı.
Umi'nin liderliğindeki 11. sınıf takımı ile Amami'nin liderliğindeki 10. sınıf takımı... Bugüne kadar hep aynı sınıfta, hep müttefik olan bu ikili, belki de şimdi düşman olarak karşı karşıya gelecekti.
Yedek oyuncular da dahil olmak üzere tüm katılımcılar belirlendikten sonra, her sınıfın öğretmeni tarafından kura çekimi yapıldı ve maçlarda karşılaşacak takımlar belli oldu.
Benim katılacağım softbol maçları ise 4. ve 8. sınıflarla olacaktı. 4. sınıfta Nozomu da dahil olmak üzere birçok spor kulübü üyesi vardı ve yeri gelmişken, Nozomu'nun da softbol oynayacağı kesindi.
Bazı liselerde, yetenek farkı oluşmaması için kulüplerde yapılan sporlar dışındaki dallara katılımı zorunlu kılan kurallar varmış ama... Bizim okulda böyle bir şey yoktu, bu yüzden baştan sona şampiyonluğu hedefleyerek gelecekleri kesindi.
Şimdilik, ligdeki iki maçı ciddiyetle oynayıp, kaç sayı fark olursa olsun yılmadan mücadele etmeyi düşünüyordum. Gerçi o noktaya gelince biraz el insaf ederlerdi herhalde.
Benim tarafım bir yana, asıl sorun kızlarındı.
Eğer karşılaşırlarsa kıyasıya bir mücadele olacaktı; Umi ve Amami böyle sözleşmişlerdi ama...
Kızlar Basketbol Ligi 1. Grup:
1. 4. Sınıf Takımı (4. sınıf, kız öğrenci sayısı nedeniyle tek takımdı)
2. 7. Sınıf B Takımı
3. 10. Sınıf A Takımı
4. 11. Sınıf A Takımı
Eleme grubunda, o karşılaşma aniden gerçekleşecekti. Bu arada 7. Sınıf B takımında Nitta da vardı (bunu Umi'den sonradan duymuştum) ama o takım pek de önemli değildi.
Benim için can sıkıcı bir sorun vardı.
"—Hey Masaki, ne olur ne olmaz, gerçi olacağını sanmıyorum ama..."
"O kadar uzun bir giriş yapmana gerek yok... Elbette, hafta sonları sana olabildiğince eşlik ederim. Yarı zamanlı işimin vardiyalarını da o dönem için hafta içine kaydırması için müdüre rica ettim."
"Hehe, yaşasın! Böylece hafta sonları tüm gün Masaki ile birlikte... şey, sıkı antrenman yapabiliriz, değil mi?"
"Pekala, evet."
Molalarda başka şeyler de yapabilirdik ama şimdilik bunu bir kenara bırakalım.
Antrenmanlara gelince, softbol ve basketbol farklı dallar olsa da, Umi ile birbirimizin antrenmanlarına eşlik etmeye karar vermiştik. Tek başına sessizce çalışmaktan daha motive edici olacağı kesindi; ayrıca ben tek başıma kaldığımda ister istemez tembellik ediyordum.
"Bu arada, basketbol antrenmanlarını nerede yapmayı düşünüyorsun? Okulun spor salonu hafta sonları genellikle kullanılamıyor. Ah, yoksa Amami'nin evinde mi? Sanırım bahçesinde bir basketbol potası vardı."
"Hayır. Her hafta oraya gitmek Yuu'nun ailesini rahatsız eder, hem Yuu ile Sınıflar Arası Maçlar bitene kadar rakibiz. Birlikte antrenman yapmayı düşünmuyoruz."
Maçlar belirlendiğinden beri Umi ve Amami birbirlerine karşı bu şekilde kıyasıya rekabet halindeydi. Bu, ikisinin de ilk kez birbirlerine karşı oynamaktan keyif aldıkları anlamına geliyordu ama bu durumda antrenman yerini nasıl ayarlayacakları sorunu ortaya çıkıyordu.
Sadece koşu için mahalle parkları veya nehir kenarı yeterliydi ama şut, pas ve kombinasyon çalışmak için yine de düzgün bir pota olması daha iyi olurdu.
"Merak etme, o konuda da düşündüm. 'Onların' da programları olduğu için her hafta zor olacakmış ama ellerinden geldiğince yardımcı olacaklarını söylediler."
"Peki, bir tanıdık varsa, benim için fark etmez ama..."
Bu durumdan anladığım kadarıyla, benim dışımda da birkaç kişi daha olacaktı.
...Şimdilik, umarım çok katı insanlar değillerdir diye dua edeyim.
"O zaman geriye takım antrenmanları kalıyor. Beden eğitimi dersinde de yaparız ama o yeterli olmaz, değil mi?"
"Ah, evet. Diğer üyelerle daha konuşmadım ama sanırım sorun olmaz. ...Sanırım..."
"…Umi?"
Bu konuya gelince, Umi utangaçça başını öne eğdi.
Yeni sınıf başlayalı birkaç gün olmuştu ama şimdiye kadar Umi'den kötü bir şey duymamıştım.
Elbette Umi'nin bir şeyler saklama ihtimali sıfır değildi ama... Sınıf arkadaşlarıyla ilgili bana söylemekte zorlandığı bir şeyler mi vardı acaba?
"A! Ah, sorun yok, sorun yok. İnsan ilişkilerinde özel bir problemim yok. Daha önce de konuşmuştuk sanırım, herkes çok nazik ve onlarla çok iyi anlaşıyorum. ...Ama, şey, bu mevcut durum benim için de biraz beklenmedik oldu diyebilirim."
"H-hmm...?"
Çıkmaya başladığımızdan beri Umi'nin bana bu kadar belirsiz cevaplar vermesi oldukça nadirdi.
Konuşma tarzından anladığım kadarıyla, sınıfta yalnız kalmış veya özellikle kötü anlaştığı biri yoktu ama... Umi'ye güvendiğim için üzerine gitmeyecektim ama yine de bir erkek arkadaş olarak endişelenmekten de kendimi alamıyordum.
"Neyse, özellikle yakın olduğum dört kişiyi—yani benim dışımdaki takım üyelerini—Masaki'ye daha sonra düzgünce tanıtacağım. ...Bu yüzden, o konu hakkında biraz daha beklemeni rica etsem sevinirim."
"…Umi öyle diyorsa, pekala, benim için sorun yok."
Takım kaptanı olan Umi'nin elindeki 11. sınıf üye listesinde, diğer dört kişinin adı yazılıydı.
Nakamura Mio.
Hayakawa Ryoko.
Nanano Miku.
Kaga Kaede.
İleri düzey sınıfındaki kişilerle test sıralamasında yarıştığım (kendi kendime) için, aralarında hafızamda hafifçe yer etmiş olanlar da vardı ama... Belki de aralarında biraz tuhaf karakterli insanlar olabilirdi.
Umi, zamanı gelince onları düzgünce tanıtacağını söylemişti.
Uzaktan, belli etmeden şöyle bir göz atmakta sorun olmazdı herhalde. Kesinlikle.
Böylece, ertesi gün okul çıkışı. Bir ara gizlice 11. sınıfı gözetlemeye gitmeyi düşünüyordum ama şaşırtıcı bir şekilde bu fırsat hemen karşıma çıktı.
"—Pekala. Evet, bugünkü İngilizce dersi bu kadar. Ah, bugün artık sınıf saati yapmayacağız, o yüzden bu bitince hemen eve gidebilirsiniz. Duyurulacak özel bir şey yok, geçen sefer çok uzatmıştık zaten."
Altıncı dersin bittiğini bildiren zil çaldığında, okuldan ayrılma hazırlıklarını hızla tamamlayan sınıf arkadaşlarının çoğu hep birlikte sınıftan çıktı. Bizim sınıfta kulübe katılmayan öğrenci sayısı fazla olduğu için, Sınıflar Arası Maçlara olan ciddiyetleri diğer sınıflara göre "ılımlı" seviyedeydi.
"Görüşürüz, Masaki-kun! Yarın görüşürüz!"
"Ah, evet. Amami, bugünden itibaren bireysel antrenmanlara mı başlıyorsun?"
"Evet, hemen takım antrenmanına! Takımdaki kızlarla da konuştuk, madem yapıyoruz, elimizden geleni yapmaya çalışacağız."
"Anladım. Zor olacak ama elinden geleni yap."
"Teşekkür ederim. ...Arae de katılsaydı daha iyi olurdu ama."
Üzgün bir ifadeyle bakan Amami'nin gözlerinin takıldığı sırada artık kimse oturmuyordu. Az önce sessizce derste olması gereken Arae, herkesten önce eve gitmiş olmalıydı.
"Sözüm var, ben gidiyorum. Masaki-kun, ne de olsa aynı sınıftayız, sadece Umi'yi desteklememelisin, değil mi? Takım çalışması önemli, unutma!"
"Uh."
Bire bir bir karşılaşma olsa neyse ama Sınıflar Arası Maçlar sınıf sınıfaydı, bu yüzden o gün kendi sınıfım olan Amami'nin takımını alenen desteklemeyi düşünüyordum. Sınıf olarak bir araya gelebileceğimiz nadir fırsatlardan biriydi, kendi sınıfımı bir kenara bırakıp sadece onu desteklemek, ortamı okuyamamak olurdu.
...Gerçekte ne olacağı ise, o günkü duruma bağlıydı sanırım.
Her şeyin bir istisnası vardı.
Elbette, sadece Umi ile ilgili konularda geçerliydi bu.
"A-anladım, anladım. Evet, sorun yok."
"Eee, gerçekten mi?"
Amami'nin erkenden bu uyarıyı yapması üzerine, diğer sınıflarla olan maçlara da mutlaka gidip destek olmalıydım.
Kendi başıma yüksek sesle tezahürat yapmak... biraz utanç vericiydi, bu yüzden muhtemelen herkesin arasına karışıp maçı izlemekle yetinecektim.
Amami ile vedalaştıktan sonra 11. sınıfın sınıfına yöneldim.
Birinci sınıftan beri okul çıkışları Umi ile birlikte eve dönüyorduk ama genellikle ayakkabılıkların önünde buluşurduk. Bu şekilde 11. sınıfın kapısına kadar gelmem ise şaşırtıcı bir şekilde ilk kez oluyordu. Gerçi bugün sadece sınıfın yüzlerini şöyle bir kontrol edecektim, amacım yerine gelir gelmez hemen oradan ayrılacaktım.
————
11. sınıfta sınıf saati hâlâ devam ediyordu, kapının ardında öğrenciler erkek sınıf öğretmenlerini sessizce dinliyordu.
Umi'nin sırası—pencere kenarında, önden üçüncü sıra mıydı? Öğretmenin konuşmasını ciddiyetle dinliyor gibiydi ama anlaşılan uzadıkça uzamıştı, yüzünde sıkılmış bir ifade vardı.
Şimdilik, onu gözetlediğimin farkında değildi.
"…………Hmm."
Daha önce de Umi'ye gizlice göz ucuyla baktığım olmuştu ama böyle sınıfın dışından onu gözetlemek... nedense kendimi çok kötü bir şey yapıyormuş gibi hissettiriyordu.
"Bu biraz sapıklık gibi geliyor..."
Umi'nin yeni sınıfında iyi anlaşıp anlaşamadığını merak ettiğim bahanesi vardı ama yine de böyle gizlice bir şeyler yapmak, sözümü çiğnemek gibi geliyordu.
Sevgili olsak ve herkesin kabul ettiği bir "aşıklar çifti" olsak bile, bu durum tırmanırsa, artık "endişe"den çok "kısıtlama"ya dönüşecek gibi geliyordu.
Umi'yi çok seviyordum ve mümkün olsa onun hakkında her şeyi bilmek istiyordum ama yine de özdenetim şarttı.
"…Evet. Vazgeçmeliyim."
Umi, zamanı gelince onları düzgünce tanıtacağını söylediği için, o zamana kadar gereğinden fazla kurcalamayı bırakmalıydım.
Yine de merak ettiğim zamanlarda, hislerimi dürüstçe dile getirmem yeterliydi.
Böylece, Umi'nin sıkılmış yüzünü görmekle yetinen ben, hemen arkamı dönüp her zamanki buluşma yerimize doğru yola çıktım ama—
"A! Eyvah!"
"Ne? Püff!"
11. sınıfın sınıfından ayrılmaya çalıştığım an, pek önüme bakmadığım için bana doğru gelen birini fark etmedim ve neredeyse çarpışma şeklinde ona çarptım.
Düşüncelere daldığımda dikkatimin dağılma alışkanlığını artık düzeltmeliydim.
"Ç-çok özür dilerim. Ben dalmışım da..."
"Ah, hayır, hiç önemli değil. Ben de tam tuvalet ihtiyacımı giderip 'bilge moduna' geçmiştim. Aman Tanrım, karşı cinsten birinin önünde biraz fazla patavatsız oldum galiba? Kusura bakmayın."
"…Hı, hı."
Karşımda duran, başka bir sınıftan olduğu anlaşılan bir kız öğrenciydi. Siyah çerçeveli gözlükleri vardı ve uzun saçlarını arkadan toplamıştı.
İlk bakışta ciddi bir görünüme sahip olsa da, konuşmaları ve tavırları biraz kendine özgüydü.
Ayrıca, çarpıştığımız anda az çok anlamıştım ama benden epey uzundu.
Nozomu kadar olmasa da, kızlar arasında nispeten uzun sayılan Umi ve Amami'den kesinlikle on santimetreden daha uzundu.
"Burada çarpıştığımıza göre, bizim sınıfla bir işin mi var? Gördüğüm kadarıyla başka bir sınıftan gibisin."
"Evet. Şey, ben yan sınıftan, 10. sınıftan Maehara'yım. Kız arkadaşımla... birlikte eve gitmek için sözleşmiştik, ben de o bitene kadar burada bekleyeyim dedim ama... ben artık gideyim."
"Hop, bir dakika!"
Aceleyle yanından geçip oradan uzaklaşmaya çalıştım ama beklenmedik derecede uzun kolu uzandı ve omzumu sıkıca kavradı.
Nazikçe kurtulmaya çalışsam da, elinin kuvvetli olmalıydı ki, hiç kıpırdamadı.
"Şey, ne var?"
"Ah, pardon. Yüzün bir yerden tanıdık geliyor gibi... Şey, neresiydi acaba? Belirgin bir özelliğin yok ama biraz zorlasan çok katlı pazarlama tuzağına düşecek cinsten birine benziyorsun—"
"Orada en azından 'iyi niyetli' deseniz... Gerçi ne demek istediğinizi anladım."
Geçenlerde Nitta da şaka yollu söylemişti ama gerçekten bu kadar saf görünüyor muydum? Kendimi şüpheci bir karaktere sahip sanırdım.
Konuşma tarzından, karşımda duran kızın 11. sınıf öğrencisi olduğundan emindim. Ve oldukça tuhaf bir kişiliğe sahip olduğundan da.
"…Bu arada, artık beni serbest bırakırsanız sevinirim."
"Daha değil! Dilimin ucuna kadar geldi, on saniye daha... Ah, evet, hatırladım! Sen Masaki-kun musun yoksa? Maehara Masaki-kun?"
"Peki? Evet, ben Maehara Masaki'yim."
"Bingo! Demek Asanagi-chan'ın gönlünü çalan sensin. Hım, az önce kaba bir şey söyledim ama oldukça nazik bir yüze sahipsin aslında."
"Hı, hı..."
Ben daha onun adını bile bilmezken, o benim hakkımda epey şey biliyor gibiydi.
Muhtemelen Umi benden bahsetmişti. Sevgili olduktan sonra ilişkimizi gizlemeye pek niyetimiz olmadığı için, bu kısım önemli değildi.
"Şey, bu arada sizin adınız neydi?"
"Hım? Ah, başkaları hakkında konuşmadan önce kendini tanıtmak haksızlık olurdu, değil mi? Benim adım Nakamura Mio. Tahmin edersin ki, 11. sınıfın lideri olarak görev yapan kadınım ben."
"Lider olup olmadığınızı pek bilmiyorum ama..."
Umi'nin benden bahsettiği anda tahmin etmiştim ama yine de o dört kişilik üye listesinden biri olduğundan emindim.
Umi'nin önceki arkadaşlıklarını düşündüğümde, Amami'den de Nitta'dan da farklı, oldukça özgün bir duyarlılığa sahip biriyle arkadaş olması şaşırtıcıydı.
Diğer üçünün Nakamura kadar olmamasını umuyordum ama... İleri düzey sınıfta da, hatta tam da ileri düzey sınıfı olduğu için mi, böyle insanlar olabiliyordu demek.
Umi de normalde örnek bir öğrenci gibi davranırdı ama benim yanımda oldukça özgündü. Ve ben onun bu yönünü çok seviyordum.
"Maehara-kun, birazdan şu porsuk dede... şey, sınıf öğretmeninin konuşması biter, gel bizim sınıfa. Bizim sınıfta seninle tanışmak ve konuşmak isteyen epey kişi var."
"O da şey... Hayakawa veya Nanano gibi mi?"
"Vay, Ryoko'ların adını biliyorsun demek. O zaman işimiz kolaylaşır."
Çekingen davranıp hemen oradan uzaklaşmam gerektiğini düşündüm ama bu durumdan anladığım kadarıyla beni bırakmaya niyeti yoktu. Kaçsam bile Nakamura'nın bunu Umi'ye söyleyeceği kesindi, o zaman en iyisi usulca pes edip kendimi teslim etmekti.
Porsuk dedenin... hayır, 11. sınıfın sınıf saatinin bitmesini beklemek için öğretmenden biraz uzakta durdum.
Şimdilik Umi'den bir mesaj gelmediğine göre, Nakamura bunu hâlâ sır olarak saklıyor olmalıydı.
Asanagi Umi ve Nitta Yuu’nun yanında bile biraz çekinirken, şimdi tamamen yabancı dört kızla tanışacak olmak… Kendi hatası olsa da, ister istemez geriliyordum.
***
Birkaç dakika sonra, konuşma bitmiş olacak ki, öğrenciler hep birlikte sınıftan dışarı akın etti.
Elbette, sinsi bir gülümsemeyle yavaşça bana doğru yaklaşan Nakamura Mio da aralarındaydı.
“Maehara Maki,” dedi, “Buyur. Biraz dağınıktır ama.”
“Kendi evinden bahseder gibi konuşuyorsun… Neyse, müsaadenle.”
Nakamura Mio’nun sırtımdan itmesiyle 11-A sınıfına girdiğimizde, Umi’nin sırasının etrafında kalan üç kız ve şaşkın bir ifadeyle Umi, hep birlikte bize döndüler.
“Aaa? Nakamura, bu çocuk kim?”
“Aslında erkek arkadaşı… Gerçi değil mi? Nakamura’nın böyle şeylere pek meraklı olduğunu sanmıyorum.”
“Dışarı çıkarken ‘Tanıştırmak istediğim biri var,’ diye neşeyle söylediğinde bir gariplik olduğunu anlamıştım… Mio, yoksa o kişi…”
“Fufufu… Nanano Miku, Kaga Kaede, Hayakawa Ryoko. Asanagi’ye ısrar etmenize gerek kalmadan, kendisi zahmet edip geldi.”
“!!! Yok canım…”
Bir şeyleri idrak etmiş olacaklar ki, üçünün de gözleri yavaş yavaş irileşti.
…Bu da neyin nesiydi şimdi?
“Evet, aynen öyle. Bizim 11-A sınıfının idolü—Asanagi’nin biricik erkek arkadaşı!”
“!!! Tahmin etmiştik!”
O an, Umi hariç diğer üçü aynı anda yerlerinden fırlayıp beni bir anda kuşattı.
“Ne? Ne oluyor?”
“Vay canına! Demek Maehara bu çocukmuş. Anladım, Asanagi’nin zevki buymuş demek! Ben Nanano Miku, tanıştığımıza memnun oldum. Hafif müzik kulübündeyim. Ne dersin? Gitar çalmayı denemek ister misin?”
“Ş-şey, teşekkür ederim. Şimdilik pas geçeyim…”
“Ben Kaga Kaede. Maehara, Altın Hafta’da bir doujin etkinliği var, Asanagi’ni ödünç alabilir miyim? Çok tatlı bir cosplay kostümü yaptım da, satış elemanı olarak bana yardım etmesini istiyorum.”
“Bunu bana söylemeniz pek bir şeyi değiştirmez…”
“Bizim Mio adına özür dilerim. Ama Maehara, son zamanlarda aramızda en çok konuşulan sen oldun… Ben kendo kulübünden Hayakawa Ryoko. Memnun oldum.”
“Demek öyleymiş… Ben de size rahatsızlık verdiğim için üzgünüm.”
Neler oluyordu böyle? Kim olduğumu anladıkları anda, inanılmaz bir hızla üzerime gelmeye başlamışlardı.
Anlaşılan, benim bilmediğim çok küçük bir çevrede gizlice konuşuluyormuşum… Peki, bu bilgi nasıl sızmıştı ki?
“…Of, Maehara Maki. Düzgünce tanıştıracağımı söylemiştim oysa.”
“Haha… Ü-üzgünüm. Umi için çok endişelenmiştim.”
“Aptal Maehara. Gerçi, biraz kaçamak davrandığım için benim de hatam var.”
Bu konuyu Umi’den detaylıca dinlemem gerekecekti.
***
Yeni öğretim yılının ikinci günüydü.
Sabah, her zamanki gibi birlikte okula gittiğim sevgilimden ayrılıp kendi sınıfım olan 11-A’ya girdim.
Normalde, en yakın arkadaşım neşeli bir selamla bana sarılırdı ama o arkadaşım, sevgilimle birlikte yan sınıfa girmişti.
…Sadece gerçeği kısa ve öz bir şekilde ifade etmiştim ama belki de bu ifade biraz kötü durmuştu.
Aynı sınıfta oldukları için birlikte sınıfa girmeleri gayet normaldi ama nedense içimde tarifsiz bir sıkıntı hissi belirmişti.
Maehara Maki de Nitta Yuu da ne kadar da keyifli sohbet ediyorlardı—aptallar. Aptal herifler.
“Yok artık, ne kadar da kıskançmışım ben böyle…”
Sessizce yerime oturdum ve hafifçe iç çektim.
Onun sadece beni gördüğünü biliyordum ve başka kızlara el uzatacak kadar vefasız bir çocuk olmadığını en iyi ben anlardım. Ayrıca, en yakın arkadaşımın da onu sadece ‘sıradan bir arkadaş’ olarak gördüğünü de…
Daha önce hiç fark etmemiştim ama bende böyle bir şeye karşı bu kadar düşkün bir yan olduğunu hiç düşünmezdim.
…Acaba bu da ‘aşkı’ tattığım için miydi?
Daha fazla bu konuyu kurcalamanın iyi gelmeyeceğini düşündüğümden, şimdilik başka şeylere odaklanmaya karar verdim.
Evet, öncelikle ait olduğum 11-A sınıfı hakkında.
Zorlu üniversitelere girmeyi hedefleyen başarılı öğrencilerin toplandığı sınıfımızda, şöyle bir bakınca, tüm kaynaklarını açıkça ders çalışmaya adayanların sayısı şaşırtıcı derecede azdı.
Sınıfın yaklaşık üçte ikisi kız öğrencilerden oluşuyordu ve sınıf arkadaşlarının sohbetlerine kulak verdiğimde, derslerden veya sınavlardan çok, moda üzerine konuştuklarını ya da sınıf öğretmenimizin taklidini yaparak etrafa neşe saçtıklarını duyuyordum; yani ortam epey hareketliydi.
İkinci gün olmasına rağmen birlikte hareket eden gruplar az çok belirlenmiş gibiydi ama ben şimdilik hiçbir gruba dahil olmadan, sabah vaktini sessizce tek başıma geçiriyordum.
Otuz kişilik sınıfta, birinci sınıftan beri aynı sınıfta olduğum kimse yoktu. Kulüp faaliyetlerine de katılmadığım için, sosyal ilişkiler açısından tamamen sıfırdan başlıyordum.
“…………”
Rahatça birileriyle konuşsam iyi olacaktı ama bunu düşündüğümde, şaşırtıcı bir şekilde tereddüt ediyor, yerimden kımıldayamıyordum. Zaten az çok oluşmuş bir topluluğun içine, bir yabancı olarak pat diye dalmamın rahatsızlık verip vermeyeceğini düşünüyordum.
Geçen yıl okula başladığımda böyle bir şey hiç olmamıştı diye düşündüm ama eski ben ile şimdiki ben arasında tek bir fark olduğunu fark ettim.
İlkokuldan beri arkadaş olduğumuzdan beri hep aynı sınıfta olduğum en yakın arkadaşımın varlığıydı bu.
Doğuştan gelen neşesi ve cinsiyet fark etmeksizin herkesi kendine çeken güzelliği sayesinde, Nitta Yuu hiçbir şey yapmadan, sadece sınıfta öylece dururken bile etrafına insanlar kendiliğinden toplanırdı.
Nitta Yuu’nun kendisi en yakın arkadaşı olan bana yapışık gezdiğinden, insanlar da bu vesileyle benimle konuşmaya başlar, böylece arkadaşlıklar kurulurdu. Nitta Yuu ile tanışmadan önce de birlikte olduğum Sanae ve Manaka istisnaydı ama liseden beri tanıdığım Niina’nın bile ilk tanışma vesilesi yine Nitta Yuu olmuştu.
“…Ve şimdi, kimseyle konuşmadan tek başıma kalmıştım.”
O zamana kadar sınıfın merkezi olduğumu düşünsem de, Nitta Yuu olmayınca ben de bu kadar olurdum işte. Maehara Maki ile çıkmaya başladığımdan beri yavaş yavaş düzeliyor olsa da, okulda hâlâ örnek öğrenci gibi davranma alışkanlığım geçmediği için, bazı insanlar bana yaklaşılması zor bir hava verdiğimi düşünebilirlerdi.
Dışarıdan bakıldığında sessizce ders kitabını açmış, ciddi bir ifadeyle otursam da, aslında aklım aşktan başka bir şey düşünmüyordu ve sıranın altında, öğretmenin anlattıklarını umursamadan sevgilimle mesajlaşıp duruyordum.
“…Maehara Maki, acaba ne yapıyordur?”
Kendime engel olamayarak telefonumu çıkardım ve her zamanki gibi Maehara Maki’ye mesaj gönderdim.
Sevgilimle cilveleşmeden önce yapmam gereken başka şeyler olabilirdi ama bu alışkanlığımdan vazgeçemiyordum.
`(Asanagi) Ma~ki!`
`(Maehara) Ne oldu?`
`(Asanagi) Nasılsa hâlâ tek başına sıkılıyorsundur diye düşündüm.`
`(Asanagi) Ah, ne kadar da sevgilisini düşünen iyi bir kız arkadaşım ben.`
`(Maehara) Kendini mi övüyorsun?`
`(Maehara) Gerçi iyi bir kız arkadaş olduğun kesin.`
`(Asanagi) Ha? Ne? Maehara, şimdi ne dedin sen? Kulağım biraz ağır da, kaçırdım.`
`(Maehara) Kulağınla alakası yok ki. Bir önceki satırı tekrar oku.`
`(Asanagi) Bir daha gönder. İstemiyorsan, aynı şeyi orada yüksek sesle de söyleyebilirsin.`
`(Maehara) Alternatif teklifin çıtası bayağı yüksek ama…`
`(Maehara) Tamam. O zaman bir kez daha.`
`(Asanagi) Heyecanla bekliyorum.`
`(Maehara) Bu kadar beklentiye girme ama…`
`(Maehara) Umi, sen çok iyi bir kız arkadaşsın. Gerçekten.`
`(Asanagi) Hehe, teşekkürler.`
`(Maehara) Tamam, öğretmen birazdan gelir, şimdilik çıkıyorum.`
`(Asanagi) Fufu, utandın mı sen? Ne tatlı.`
`(Maehara) Ö-öyle bir şey değil ki.`
“…Hehe.”
Sakin kalmaya çalışsam da, istemsizce gülmekten kendimi alamıyordum. O kadar keyifliydi ki, yüzüm kendiliğinden sırıtıyordu.
Evet. Maehara Maki ile böyle konuşmak gerçekten eğlenceliydi. Başlangıçta, sınıf arkadaşlarına yakın ilişkimizin belli olmaması için ikimizin düşündüğü bir önlemdi ama bu sayede, sanki daha yeni çıkmaya başlamışız gibi o taze duyguları hâlâ koruyorduk.
Sınıflarımız ayrıldığı için, sevgilimin o tanıdık yüzünü gizlice gözlemleyememek üzücüydü ama bunun yerine, onun hakkında türlü şeyler hayal etmenin keyfi artmıştı.
Maehara Maki, şimdi nasıl hissediyordu, yüzünde nasıl bir ifade vardı acaba?
Benimle aynı duyguları paylaşıyor olması, beni tarifsiz mutlu ederdi.
Mesajlaşma uygulamasını kapatıp ana ekrana döndüğümde, orada utangaç bir ifadeyle gözlerini kaçırıp çekingen bir barış işareti yapan Maehara Maki’nin fotoğrafı duruyordu.
Noel’de çekilmişti bu fotoğraf ama Maehara Maki’den gizli olarak ayarlamıştım.
Normalde tembel ve dağınık biriydi… ama bazen nazik ve sevimli, çok nadiren de inanılmaz havalı bir tarafını gösteren, benim herkesten çok değer verdiğim biricik erkek arkadaşımdı.
Maehara Maki yanımda olduğu sürece, sınıfta biraz dışlanmış olsam ne olur ki diye düşündüm ama sonra bunun yanlış olduğunu fark edip başımı hızla iki yana salladım.
Normalde kalabalık ortamlarda bulunmaktan hoşlanmayan, utangaç sevgilim, yeni sınıfına uyum sağlamak için çabalıyordu; bu yüzden önce benim ona örnek olup yol göstermem gerekiyordu.
Maehara Maki bana layık bir sevgili olmak için çabaladığı gibi, ben de onun her zaman saygı duyacağı bir kız arkadaş olabilmek için uğraşıyordum zaten—
“—Vay canına!”
“Hıh!?”
Favori sevgilim fotoğrafına bakıp kendime gelmiş, “Hadi bakalım, bugünden itibaren ben de yeniden harekete geçmeliyim…” diye düşünüyordum ki, aniden arkamdan gelen yüksek bir sesle omuzlarımdan yakalandım.
Ama ben, oldukça şaşırmıştım. Maehara Maki ile sohbetimin tadını çıkarırken bile, çevremdeki her harekete azami dikkat gösterdiğimi sanıyordum oysa.
Gülüşümü bastırdığımı fark edip mi yaklaşmıştı acaba… Her ne olursa olsun, bana sessizce böyle bir sürpriz yapmak, bayağı kurnazca bir hareketti.
Yoklama numarası 11, Nakamura Mio. Ben de sadece adını biliyordum ama birinci sınıfta tüm yıl boyunca okul birinciliğini kimseye kaptırmayan kişiydi. Hem de açık ara farkla.
“…Şey, evet, Nakamura’ydı değil mi? Bir şey mi oldu?”
“Hım? Yok, masanın altında bir şeyler karıştırıyordun da, merak ettim. Ne o? Masanın altında yasa dışı otlar mı yetiştiriyorsun? Eğer işler yoluna girecekse, beni de ortak etmelisin.”
“Of, öyle bir şey yapabilir miyim hiç… Sadece gizlice oyun oynuyordum.”
“Vay canına, demek son zamanlardaki mobil oyunlarda gerçek hayattan sıkıcı erkek çocukları da çıkıyormuş. Ben bu konulara pek hakim değilim de, şaşırdım doğrusu.”
“…………”
Siyah çerçeveli gözlüğünün ardındaki gözleri parlayan Nakamura Mio, böyle söyleyip sinsi bir şekilde gülümsedi.
“Bu alçak,” diye ağzımdan kaçırmak üzereyken, aceleyle kendimi tuttum.
“…İ-izliyor muydun?”
“Ahaha, kusura bakma. Dürüstçe itiraf etmeyince, biraz yaramazlık yapmak istedim. Böyle görünsem de, aslında neşeli bir kızım ben.”
“Bunu kendi kendine mi söylüyorsun?”
“Söylerim elbette. Yoksa ‘Aaa, Nakamura aslında neşeli bir kızmış, ne kadar da tatlı,’ diye düşünmezsin ki!”
“Bunun tam tersi bir etki yarattığını düşünüyorum sanki…”
Kendini tanıttığı anda biraz farklı biri olabileceğini düşünmüştüm ama dikkat çekmek için değil de, gerçekten bu kadar tuhaf biri olduğunu tahmin etmezdim.
Nitta Yuu’dan, Niina’dan ve Maehara Maki’den farklı bir tipti. İleri düzey bir sınıf olduğu için, başlangıçta bu kadar ilginç karşılaşmalar beklemiyordum gerçi.
“Peki, şu ana ekrandaki çocuk kim? Yoksa Asanagi’nin erkek arkadaşı mı?”
“Evet, o. Merak ettiğin bir şey varsa, hazır buradayken anlatayım mı? Elbette, Nakamura’nın arkasındaki üçüne de.”
“Vay canına, telaşlı görünüyorsun ama etrafı gayet iyi gözlemliyorsun demek.”
“Elbette. Boşuna bu kadar uzun süre sınıfın düzenini sağlamadım.”
“Güzel. O zaman, arkandaki üç kız da dahil, tanıştığımıza memnun oldum, Asanagi.”
“Birden samimileştin… Gerçi sorun değil.”
Anladım. Yeni sınıf hakkında biraz endişem olsa da, bu durum kendi içinde eğlenceli olabilir.
Beklediğimden biraz farklı bir gelişme olsa da, neyse ki sonuç iyiye benziyordu.
…Maehara Maki, teşekkür ederim.
Şu an bu sınıfta olmayan sevgilime gizlice teşekkür ederek, yeni sınıftaki ilk adımlarımı atmış oldum.
***
“—İşte böylece herkesle arkadaş oldum.”
“Vay canına, demek böyle şeyler yaşandı.”
“Evet. Şey, şunu da söyleyeyim, şu an çok eğleniyorum. Nakamura, Kaga Kaede, Nanano Miku, Hayakawa Ryoko, hepsi de çok nazik.”
“Hey Asanagi, arkadaşız ama neden hâlâ bana ‘Nakamura’ diyorsun? Diğer üçü gibi bana da ‘-chan’ ekini getir ya da adımla seslen. Ya da ‘Miomio’ nasıl olur?”
“Öyle bir lakabı ilk defa duyuyorum… Ama nedense Nakamura, Nakamura gibi geliyor.”
“Aynen öyle Nakamura!”
“Vazgeç Nakamura.”
“Mio, ‘Miomio’ olayı pek tutmaz bence.”
“Öyle mi dersiniz… O zaman, en azından Maehara’ya—”
“Hayır, ben kesinlikle istemem ama…”
“Hımf… Kaga Kaede, şu az önceki potu kestiğin yeri montajda ustaca çıkarırsın artık.”
“Hayır, şu an ne kayıt yapıyorum ne de çekim, haberin olsun.”
Umi’nin de katıldığı neşeli bir ortamda şakalaşıyor olsalar da, Umi’nin başlangıçta sınıfta dışlanma tehlikesi geçirmesi şaşırtıcıydı.
Dinlediğim kadarıyla, Nakamura Mio ve diğer dört kızla Umi’yi bir araya getiren kişi benmişim.
…Bir de, Umi’nin benim fotoğrafımı ana ekranına koyması şaşırtıcıydı.
Bu hikâyeyi dinleyince yüzümden alevler fışkıracak kadar utanmıştım ama dürüst olmak gerekirse, Umi’nin beni bu kadar sevdiğini bilmek çok hoşuma gitmişti.
Ne bileyim, tam bir ‘aşık aptallar’ çifti olduğumuzu düşünüyordum.
“Peki Asanagi, Maehara ile kim kime açıldı ve nasıl çıkmaya başladınız? O zamanki ‘vurucu’ sözleriniz varsa dinlemek isteriz.”
“Şey… N-nasıl olmuştu ki? Çok gergindim, o yüzden pek hatırlamıyorum… galiba.”
“Ooo? Hey hey Asanagi~. Şimdi inkâr etmen hiç hoş değil bence~? Yüzünün kıpkırmızı olduğuna bakılırsa, o anki sözler beyninde dönüp duruyor olmalı, değil mi? Ah, sonra tekrar dinleyebilmek için kaydetmeliydim.”
“Hop! Nanano Miku ve Kaga Kaede, aşk hikâyelerine ne kadar meraklı olursanız olun Asanagi’yi utandırmayın. Tecrübesiz biri olarak söylüyorum ama böyle şeyler öyle kolayca anlatılmaz bence… Bu arada, şey, ikiniz öpüştünüz mü hiç…?”
“Kaga Kaede ve Nanano Miku da fena ama Hayakawa Ryoko da bayağı meraklıymış.”
Her zamanki gibi lafa karışmaya çalışıyordum ama az önceki Nakamura Mio gibi, diğer üçü de oldukça baskın karakterlerdi ve Umi bile onların bu coşkusuna karşı köşeye sıkışmış gibiydi.
Aşk hayatına dair bir şeyler sorulduğunda anında telaşlanan sevimli bir yanı olsa da, Umi’nin Amami ve Nitta Yuu ile birlikteyken gösterdiği hallerden farklı bir tavır sergilemesi, benim için de yeni bir şeydi.
“Ne dersin Maehara? İşte bu bizim sınıfın idolü. Sevimli değil mi?”
“Eh, sevgilim olduğu için bunu biliyorum zaten… Ama Umi’nin bu kadar sevilen bir karakter haline geldiğini hiç düşünmezdim.”
“Bu benim için de beklenmedikti. İlk kendini tanıttığında, resmen dört dörtlük, zeki ve güzel bir örnek öğrenci gibiydi, yaklaşılmaz bir havası vardı. Telefonunda gizlice bir şeyler yaptığını görünce de, kesin sinir bozucu, aşırı yakışıklı bir erkek arkadaşı vardır, kahretsin, ne kadar kıskanıyorum, o mutluluğu benimle de paylaş, diye düşünmüştüm.”
“O kadar kıskanıyormuşsunuz demek…”
Oysa Umi öyle bir kız değildi; herkes gibi sıradan bir kızdı.
Hiçbir özelliği yoktu. Herkes gibi yemek yer, tembel tembel uyuklar ya da oyun oynar, sıradan bir aşk yaşardı.
Böyle biri, kim baksa sevimli bulurdu elbette.
“İşte bu yüzden Maehara, endişelenmene gerek yok, Asanagi sorunsuz bir şekilde sınıfın bir parçası oldu, rahat olabilirsin. Ah, elbette, sınıftaki erkeklerin gereksiz yere ona sarkıntılık etmemesi için sürekli göz kulak olacağım. Değil mi kızlar?”
“Aynen. Erkek arkadaşı olan Asanagi’ye rahatsızlık veren olursa, bu benim muhteşem bas gitar çalışımla kafasını dağıtırım.”
“Nanano Miku, o ‘dağıtmak’ kelimesinin anlamı farklı değil mi? Neyse, şaka bir yana, ben kalkan görevini üstlenirim. Asanagi’nin ilk cosplay’i benim tarafımdan rezerve edildi bile.”
“O zaman ben de içeriden hain çıkmaması için göz kulak olurum. Kaga Kaede, senin hobilerine karışmak istemem ama öyle şeyleri tek başına eğlenerek yapmalısın.”
“B-biliyorum abla… Anladım, o yüzden lütfen arkanda tuttuğun antrenman kılıcını çabucak dolaba geri koy.”
Dört kızın bu kadar gürültülü bir şekilde soru yağmuruna tutması bile erkeklere karşı yeterince caydırıcı olmuştur diye düşünüyordum ama Umi de eğleniyor gibi göründüğü için onları kendi hallerine bırakmakta sakınca yoktu.
Daha kaynaşmadan bile aralarındaki bağın çoktan kurulmuş gibi hissettirmesine rağmen, her neyse, Umi dahil bu beşli, bu sınıf maçında Amami’nin takımıyla karşılaşacak olan 11-A takımıydı.
Duyduğum kadarıyla, dört kızdan sadece kendo kulübünden Hayakawa Ryoko spor kulübüne üyeydi; bu yüzden maçın kendisinin çekişmeli geçeceğini tahmin etsem de, beşinin de takım çalışması göz önüne alındığında, şu anki durumda avantaj kesinlikle Umi’nin takımındaydı.
Lise ikinci sınıfta ilk kez ayrı düşen Umi ve Amami’nin durumu ise oldukça zıt sonuçlar doğurmuştu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.