Ben, Asanagi Umi, Amami Yuu ile tanışalı yedi yıl kadar oluyor.
Dersler bitince, her zamanki gibi arkadaşlarımla eve dönerken, tek başına omuzları titreyen küçük bir sırt gördüm.
Bir bakışta, çok sevimli bir kız olduğunu düşündüm. Işıl ışıl parlayan uzun sarı saçları ve şaşırtıcı derecede beyaz teni vardı. Hemen seslendim.
"N-ne...?"
Çekingen bir şekilde bana bakan kız, gerçekten de bir oyuncak bebek gibiydi. Sanki içine misket konmuş gibi yuvarlak ve çok berrak mavi gözleri vardı.
"Benim adım Umi. Asanagi Umi. Senin adın ne?"
"E? Şey... Ben Yuu, Amami Yuu...yım."
"Yuu-chan demek. Kaçıncı sınıfsın?"
"Üçüncü sınıf... Son zamanlarda taşındım."
Benim boyumdan kısa olduğu için küçük sandım ama aynı yaştaydık. Demişken, başka sınıftan bir arkadaşım nakil öğrenci geldiğini söylemişti. O zaman bu kız kesinlikle o olmalı.
"Neden tek başına dönüyorsun? Aynı sınıftan arkadaşların yok mu?"
"Arkadaşlarım... şey, yani,"
"Yok mu?"
Soruma karşılık Yuu küçük bir baş salladı.
Şaşırtıcı. Bu kadar sevimli biri, hemen herkesin gözdesi olurdu oysa.
"Ben, nakil olmadan önce de herkes benden uzak duruyordu... Saç rengim ve göz rengim farklı diye... Bu yüzden, burada da öyle olacağımı düşünüp korktum..."
Oradan sonra bana önceki okulundan biraz bahsetti ama, doğrusu, berbat bir durumdu. Sadece dinlerken bile öfkelenecek kadar.
Herkesin benzer göründüğü bir sınıfta, tamamen farklı bir çocuk olması dikkat çekerdi elbette, ama sırf bu yüzden onu dışlamak kabul edilemezdi.
"Öyle mi. O zaman, bundan sonra benimle dönelim mi?"
"E?"
Sözlerime karşılık Yuu şaşkın bir ifadeyle baktı.
Bu kadar şaşırtıcı mıydı? Zor durumda olan birine yardım etmek.
Diğerleri neyse de, benim için bu, doğal bir şeydi.
"Çünkü tek başına dönmek yalnızlık verici değil mi? Yoksa benimle olmak istemiyor musun?"
"Ö-öyle bir şey değil... Ama, olur mu?"
"O, ne demek oluyor?"
"...Çünkü, benim gibi biriyle arkadaşlık edersen, Asanagi-san da kesinlikle—"
"Sorun değil, benim için fark etmez."
Böyle söyleyip, iki elimle sıkıca, sarılırcasına Yuu'nun elini tuttum. Yuu biraz şaşırmış gibiydi ama ben yine de elini bırakmadım.
"Dışlansa bile, ben yalnız değilim. ...Çünkü, karşımda bir arkadaşım var."
"Asanagi-san..."
"Umi diye seslenebilirsin. Ben de şimdi sana Yuu diyeceğim."
Seslendiğim anda zaten karar vermiştim. Bu kızı asla yalnız bırakmayacaktım.
"Hey, Yuu."
"Ne? Umi-chan."
"Sadece birazcık olsa da, güler misin?"
"Eeeh...!? Öyle aniden... B-utanırım."
"Lütfen. Sadece bana, gizlice. Azıcık olsa da, Yuu'nun sevimli gülüşünü görmek istiyorum."
"Iıı, ııı... O zaman, o zaman, sadece birazcık, tamam mı?"
Kimsenin olmadığı ara sokakta, Yuu bana doğru, beceriksizce gülümsedi.
"Çok tatlı."
O an onu gördüğümde, ağzımdan istemsizce böyle bir yorum döküldü. Ve aynı anda düşündüm.
Bu kız, yolun kenarında böyle asık suratlı duracak biri değil. Hafifçe sallanan altın sarısı saçları gibi, pırıl pırıl sevimli bir gülümsemeyle herkesi aydınlatmalıydı.
"O zaman, birlikte dönelim mi, Yuu?"
"Evet, Umi-chan."
"'-chan' ekini kullanma, Yuu."
"O zaman, o zaman, U-Umi..."
"Aferin, tamam. Doğru söyleyebildin işte. Çok iyi, çok iyi."
"Öyle mi? Ehehe."
Böylece ben ve Yuu resmen arkadaş olduk. İşte bu, hikayenin başlangıcıydı.
Ertesi sabah, Yuu'yu hemen diğer arkadaşlarıma tanıştırmaya karar verdim.
Tanıştıracaklarım, Nitori Sanae ve Houjou Manaka idi. İlkokula başladığımızdan beri özellikle yakın olduğumuz iki kişiydi ve okula gidiş gelişlerimiz hep birlikteydi.
"Hadi, Yuu."
"E-evet. Ama..."
"Merak etme, ikisi de benim arkadaşım ve iyi kızlar."
Daha dün tanışmışken başka arkadaşlarla tanıştırmak garip gelebilirdi ama bu tür şeyler ne kadar erken olursa o kadar iyiydi. Nitekim, şu an itibarıyla Yuu bana yapışık durumdaydı. Çok fazla zaman geçerse, Yuu'nun çekingen kişiliği yüzünden benden başka arkadaş edinmeyebilirdi.
Yuu ile olabildiğince birlikte olmak istesem de, her zaman, her an mümkün değildi.
Birlikte olamadığım zamanlar için, ne kadar çok müttefik olursa o kadar iyi olacağını düşünüyordum.
"...Üçüncü sınıf, birinci şubeden Amami Yuu. Şey, tanıştığımıza memnun oldum."
"Evet, memnun olduk, Yuu-chan."
"Memnun olduk. Çok güzel, sevimli."
Elbette, Sanae ve Manaka, Yuu'yu kabul ettiler.
Daha doğrusu, önceden onlardan iyi anlaşmalarını rica etmiştim.
"Ne güzel, Yuu."
"Evet, teşekkürler. Umi sayesinde iki yeni arkadaş edindim."
Övünmek gibi olmasın ama, benim sosyal çevrem oldukça genişti. Sanae ve Manaka ile sık sık birlikte olsam da, başka sınıflarda da görüştüğüm arkadaşlarım elbette vardı.
Onu benim merkezimde olduğum grubun içine sokabilirsem, sadece iki değil, çok daha fazla arkadaşıyla günler geçirebilecekti.
Buna emindim ve tahminim de doğru çıktı.
Yuu, herkesin önünde neşeyle gülmeye başladı. Önceki okulunda kaybettiği özgüvenini geri kazanmış, o eşsiz gülümsemesiyle herkesi aydınlatıyordu.
O ana kadar her şey planladığım gibiydi. Yuu'nun yanında duran ben de, zaman geçtikçe daha da sevimli hale gelen onu gördükçe gurur duyuyordum.
O ana kadar her şey çok yolundaydı.
...Öyle olması gerekiyordu, oysa ki.
"Garip," diye düşünmeye başladığım zaman, ortaokula geçtiğimiz sıralardı.
Yuu ile tanışalı birkaç yıl olmuştu. Düşündüğüm gibi, Yuu benimle birlikte sınıfın, hatta tüm okulun merkezinde denebilecek bir varlık sergiliyordu.
Bu yüzden benim gölgem silikleşmiş olsa da, Yuu'yu kıskanmıyordum. Benim değerim dış görünüşümde değil, başka bir yerdeydi.
"Günaydın, Umi!"
"Vay— dur dur, aniden sarılma öyle. Hangi köpek bu böyle... Gerçi sevimli olduğu için okşayacağım ama."
"Ehehe~"
Yuu ise, olgunlaşan dış görünüşünün aksine, hala bana yapışıktı. Başkalarına karşı çekingen olmasa da, benimle olduğunda, yeni arkadaş olduğumuz zamanki gibi masum bir yüzle gülümsüyordu.
"Sanae, Manaka, günaydın."
"Günaydın, Umi-chan."
"Günaydın~"
Sanae ve Manaka'ya gelince, onlarda özel bir değişiklik yoktu. Yakın arkadaşlardı ama Yuu gibi yapış yapış değillerdi. Daha doğrusu, normal olan buydu, Yuu biraz fazla şımarıktı.
"Ha, doğru Yuu, sen bugün nöbetçi değil misin? Öğretmenden defteri aldın mı?"
"E? ...Ah, doğru ya."
"Of. Hadi, çabuk git. Geç kalırsan, öğretmen kızar."
"E-evet! Hepiniz, birazdan gelirim!"
Yuu böyle söyleyip, giderek daha da parlayan sarı saçlarını savurarak sınıftan çıktı.
Sadece defteri almaya gidiyordu. Sadece bu kadar basit bir şey olmasına rağmen, Yuu sanki bir çiçekten havalanan kelebek gibi bir tablo oluşturuyordu. Sınıf arkadaşları da Yuu'nun bu haline hayran kalmış gibiydi.
"Ha, doğru. Hey, ikiniz. Gelecek hafta sonu, cumartesi veya pazar boş musunuz?"
"Hafta sonu mu? Şeyyy, nasıl dı acaba..."
"Kurslara bağlı gibi ama neden sordun?"
"Hehe, aslında..."
Üniformamın cebinden bir şey çıkardım. Yakında vizyona girecek bir filmin ücretsiz davetiyeleri. Annem bir tanıdığından almış ve arkadaşlarımla birlikte gitmem için bana vermişti.
"Dört tane var, biz dördümüz gitsek mi? Sonra da bir yerlerde takılırız. Ne dersiniz?"
Aslında ortaokula başladığımızdan beri, her zamanki dörtlü olarak oynamamız azalmıştı. Sanae ve Manaka kendi kurslarıyla meşgul oldukları için, bazen biri eksik olur, bazen de ikisi birden olmazdı.
Böyle şeyler sık sık olunca insanın hevesi kaçar ama ben yine de düzenli olarak davet etmeye devam ediyordum.
Oyun oynama sayımız azaldı diye dostluğumuzun zayıflayacağını düşünmüyordum ama yine de hep birlikte eğlenip, ara sıra bu dostluğu pekiştirmek istiyordum.
"Şeyyy, cumartesi... pazar... Ahh, şey..."
"Gelecek hafta biraz zor gibi."
Belki de diye düşünmüştüm ama ikisinin de işi varmış.
"Üzgünüm, Umi-chan. Onca davetine rağmen..."
"Sorun değil, sorun değil. İkinizin de kaçıramayacağı işleri olduğuna göre, yapacak bir şey yok."
Özür diler gibi görünen ikisinin omuzlarını, "takma kafana" dercesine pat patladım.
Film için üzücü ama başka bir fırsat daha olur. Hem, arkadaşlar kaçıp gitmez ya.
"Ha, eğer takılacaksak, ondan sonraki pazar nasıl olur? O zaman ben boşum. Manaka sen?"
"Evet. Ben de aileme rica edeceğim. 'Arada bir nefes alayım' diye."
İşte, düşündüğüm gibi. Böyle hareket edince, bir şeyler yoluna giriyor.
"—Beklettiğim için üzgünüm! Defteri öğretmenden aldım, hem de düzgünce."
"Oh, lafını ettiğimiz kişi geldi bile. O zaman, buluşma saatini falan sonra haberleşiriz."
Biraz yalnız hissetsem de, filme tek başıma gideyim. Yuu ile de gidebilirdim ama o zaman ikisine ayıp olurdu, bazen tek başına film izlemek de fena olmayabilir.
Böylece, tatil günü, kimseye söylemeden şehre çıktım ama orada, kendi şanssızlığıma lanet edecektim.
O gün, her zamankinden daha uzağa, sinemaya doğru giderken.
O yerde olmaması gereken sesler, kulaklarıma ulaştı.
"Yuu-chan, hadi, şimdi oraya gidelim."
"Ah, bekleyin, ikiniz de..."
O an, kalbimin sıkıştığını hissettim.
Duyduğum sesler, üç kişiye aitti.
Sanae, Manaka ve Yuu.
Yuu neyse de, o ikisi neden buradaydı? İkisinin de işi yok muydu?
Hızlanan kalp atışlarımı zar zor sakinleştirip, bir gölgelikten üçünün halini izledim.
"Ne oldu, Yuu-chan? Asık suratlısın... Eğlenmiyor musun?"
"E? Hayır, normalde gelmediğim bir yer olduğu için çok eğleniyorum ama... yine de Umi'nin olmaması beni üzüyor."
"E-evet... Ama, yapacak bir şey yok. Umi-chan bugün bir şekilde meşgulmüş."
"Evet. Ben de Umi'ye sordum ama 'bu gün olmaz' demişti."
Yanlış. Sanae ve Manaka'nın işi olduğu için ben Yuu'ya öyle söylemiştim oysa.
Neden, niçin ben dışlanmıştım?
"Yalan söylemişler..."
Bunu düşündüğümde, gözlerimin içi birden ısındı.
Sebebini bilmiyordum ama beni dışlayıp, Yuu ile her zamankinden farklı bir yerde eğleniyorlardı.
...Affedemezdim.
İkisini de sorguya çekmeyi düşündüm. Neden beni dışladıklarını, arkadaş sandığımın sadece ben olup olmadığını. Benden nefret mi etmişlerdi?
Kaynayan kafamın içinde, böyle sözler fokurdayarak yükseliyordu.
Ancak, yine de ayaklarım, loş gölgelikten bir adım bile ileri gitmedi.
"K-neden...!"
Son anda, mantığım öfkemi bastırdı.
Burada patlarsam, kesinlikle her şey mahvolacaktı. Duygularıma kapılıp öfkemi boşaltmanın bedeli olarak, bugüne kadarki dörtlü ilişkimizin sona ereceğini düşünüyordum.
O an, korktum.
"...Görmezden gelmeliyim."
Kendime böyle söyledim. Yapmıştım. Bu olay üzücü ve öfkelendirici olsa da, sabredersem, arkadaşlık ilişkisi şimdilik korunacaktı. Yuu'nun o gülüşünü soldurmaktan kurtulacaktım.
Yuu öyle kalsın. Onun hiçbir şey bilmesine gerek yok.
Yuu'nun her zamanki gibi gülmesini istiyordum.
Böyle düşünen ben, üçlüye görünmeden, hiçbir şey yapmadan kaçar gibi eve döndüm.
Bir şeylerin damlamasıyla ıslanmış film biletlerini, paramparça edip, bir marketin çöp kutusuna buruşturup attım.
Sonuçta, yalan söylenen tek gün o gündü. Ancak, güvendiğim arkadaşlarımdan bir kez bile yalan duymak, hayal ettiğimden çok daha büyük bir şok yaratmış olacak ki, yüzeysel ilişkileri sürdürmeye devam ettikçe, sonunda buna dayanamadım. Kimse bilmeden, kalbim sınırına ulaşmıştı.
Bu, tam da ortaokul üçün sonbaharıydı. Liseye devam etmesi gereken ben, aileme durumu anlatıp, yakındaki karma bir okula —yani şimdiki liseme— geçiş yaptım.
***
"—Şimdilik, liseye başlamadan önceki hikaye bu kadar, sanırım."
Asanagi orada nihayet bir nefes aldı. Önceden ne konuşacağını iyi düşünmüş olmalıydı, ortaokul dönemindeki ikisini tanımayan bana bile anlaşılır bir şekilde anlatmıştı.
Böyle bir zamanda bile, Asanagi tam da Asanagi gibiydi. Fazla ciddiydi.
Bu arada, Nitori-san ve Houjou-san'dan yerlerini terk etmelerini ben rica etmiştim, bu doğru bir karardı. Şimdi burada olsalardı, Amami-san'ın ikisini de suçlayabileceğini düşündüm.
Asanagi'nin de böyle bir şeyi istemediğinden emindim.
"Öyle mi... O zaman, okul değiştirdiğinde, 'okul ücretleri zorlayacak' dediğin şey,"
"Yalandı. Mantıklı bir sebep uydurdum ama aslında sadece kaçmak istemiştim. Gerçi, Yuu da peşimden geldi sonunda."
"Öyle şey mi olur... Çünkü Umi benim en iyi arkadaşım. Sanae-chan ve Manaka-chan da önemli ama, benim için bir numara Umi'dir. Ailem bana çok kızdı ve sınavlara çalışmak çok zordu ama yine de Umi'siz bir lise hayatı, ben kesinlikle istemiyordum."
Amami-san'ın böyle düşünmesi de doğal.
Asanagi, yalnız olan Amami-san'ın sırtını görmeseydi ve ona el uzatmasaydı, Amami-san'ın ne olacağı bilinmezdi.
"Yuu, şimdi 'bir numara' dedin, değil mi?"
"E? E-evet."
"...İşte o, muhtemelen kötü olan şeydi. Yuu'nun öyle demesi beni mutlu ediyor ama, tam tersine bu bana zarar verdi."
"E?"
"—Aslında, Sanae ve Manaka'ya mezuniyet töreninde sormuştum. 'Neden o zaman yalan söylediniz?' diye."
Bu yüzden, o ikisi Asanagi'yi gördükleri an, garip bir ifade takınmışlardı.
"'Benden daha çok Yuu ile bir şekilde yakın olmak istedik' —o ikisi böyle dedi. O zamanki Yuu popülerdi ama özel arkadaş çevresi neredeyse sadece ben olduğum için, diğer sınıf arkadaşları tarafından kıskanılıyordu.
Sanae de Manaka da bunu yakından gördükleri için, 'O zaman biz de' diye düşündüler. 'Bir anlık hevesle yaptık' diye özür dilediler. Gerçi, bana hepsi bahane gibi gelmişti."
Popüler biriyle arkadaş olunca, insan kendini de önemli sanmaya başlar—o zamanki ikisinin içine düştüğü ruh hali böyle bir şey olmalıydı.
Amami-san ile aralarını düzeltmek veya oyun randevuları ayarlamak gibi konularda takdir edilselerdi, ikisi için de gerçekten gurur verici olurdu.
Ama bunun için, Asanagi'den bir şekilde o rolü almaları gerekiyordu.
"Yuu giderek kendi benliğini geri kazanırken, benim de yavaş yavaş grubun merkezinden uzaklaştığımı hissediyordum. Eskiden benimle konuşan çocuklar, giderek daha çok Yuu ile konuşmaya başlamıştı..."
O zamana kadar kendi çabalarıyla inşa ettiği şeylerin, farkına vardığında artık kendisine ait olmadığını görmek. Böyle bir durumu hayal etmek bile insanın canını sıkardı.
Asanagi, bu duyguları hep tek başına taşıyarak buraya kadar gelmişti.
"Ama böyle olması tamamen kendi hatam. Çünkü Yuu'ya öyle yapmasını söyleyen, bunu dileyen bendim. Şimdi artık durmasını istemek, eskisi gibi yalnız ve üzgün bir insana geri dönmesini istemek, öyle bir şeyi asla söyleyemem. ...Söyleyemem ki."
Bu olayda Amami-san'ın hiçbir suçu yoktu. Amami-san sadece Amami-san gibi davranıyordu ve kendisinin de kabul ettiği gibi, suçlu olan Asanagi'ydi.
Konuşmasaydı, yardım etmeseydi, Asanagi kendi kurduğu topluluğun merkezinde kalabilirdi. Ama o zaman Amami-san'ı kurtaramazdı.
Neden, nasıl böyle olmuştu?
"Asanagi, o zaman, Amami-san'a benden bahsetmemenin sebebi, yoksa..."
"...Evet. Zorlukla edindiğim arkadaşımı kaybetmek istemediğimi düşündüğüm için."
Sır olarak tutup, Amami-san'ı benden uzak tutarsam, bu olasılığı olabildiğince düşürebilirdi. Ayrıca, ben de sosyal çevremi genişletmek istemediğim için, Asanagi için daha da uygun olmuş olmalıydı.
Sınıfın gürültüsünden kaçınmak isteyen ben ve geçmiş deneyimlerinden aynı hatayı tekrarlamak istemeyen Asanagi.
Bu durum iyi örtüşmüş ve bugüne kadar sürdürülen gizli bir arkadaşlık ilişkisiydi ama bu da yeniden düzenlenmek zorunda kalmıştı.
"Hey, Yuu."
"...Ne?"
"Beni seviyor musun?"
"Ah, tabii ki! İlk tanıştığımız o günden beri, hep çok sevdiğim en iyi arkadaşımsın!"
"Değil mi. Ben de Yuu'yu, şimdi bile gerçekten çok seviyorum. ...Ama, aynı derecede, Yuu'dan nefret ediyorum, sanırım."
"Umi..."
Seviyorum ama nefret ediyorum.
Çelişkili gibi görünse de, Asanagi'nin o duygularını, şimdi anlayabiliyor gibiydim.
"...Üzgünüm, biraz kafamı dinleyip geliyorum."
"! Umi, bekle—"
"Sorun değil. Artık kaçmayacağım. ...Ama üzgünüm, biraz zamana ihtiyacım var."
Böyle söyleyip, Asanagi öğle vakti kalabalıklaşan insan yığınının içinde kayboldu.
Nereye gittiği aşağı yukarı tahmin edilebilirdi. Okul binasının içinde ve dışında birçok insan varken, tek başına kafasını dinleyebileceği başka bir yer olamazdı.
"Amami-san, ben Asanagi'nin peşinden gideceğim. Onunla henüz konuşmadığımız şeyler de var."
"Maki-kun... Evet, anladım. Umi'ye dikkat et, lütfen."
Asanagi 'beni yalnız bırakın' demiş olsa da, bu Amami-san'a yönelikti, bana muhtemelen hiçbir şey söylememişti. Bu yüzden, peşinden gitmemde sorun olmamalıydı.
Yine 'aptal' falan der mi acaba? Gerçi, Asanagi'ye olursa sorun değil.
Tahmin ettiğim gibi, Asanagi çatıda idi.
"Yo."
Çatının parmaklıklarına tutunmuş, dalgın dalgın aşağıyı seyreden Asanagi'ye seslendim.
"Ne diye dalıp gitmişsin öyle. Sana hiç yakışmıyor."
"Sus. Hem, beni yalnız bırakın dememiş miydim? Kulağın yok mu senin?"
"O zaman, bir dahaki sefere içeriden kilitle kapıyı. Kendini izole edebilecek bir yol varken bunu yapmaman, 'peşimden gelin' demek gibi bir şey."
"...Maehara'nın aptalı."
"Peki peki. Al, mendil var, bununla yüzünü temizle."
"Hımm..."
Asanagi elimden cep mendilini kapıp, hemen burnunu sildi.
Bugünkü Asanagi, her zamankinden farklı olarak gerçekten de ağlak. Hayır, belki de normalde sadece çok çabalıyor.
"Asanagi, gerçekten de harika birisin. Bugüne kadar onca şeyi sırtında taşıyıp normal kalabilmen inanılmaz."
Böylece içini dökene kadar, ben de, hatta Amami-san bile hiçbir şey fark etmemişti.
Arkadaşları tarafından ihanete uğramanın getirdiği güvensizlik, etrafındaki insanların giderek azalmasının verdiği telaş, yalnızlık hissi. Dahası, en iyi arkadaşı olan Amami-san'a karşı duyduğu aşağılık kompleksi bile.
Ben olsaydım, kesinlikle dayanamaz ve içime kapanırdım.
"Çok çabaladın, Asanagi. Aferin sana."
"...Evet, ben çok çabaladım. Bu yüzden, beni daha çok öv."
"Evet. Öyle yapacağım."
Böylece ben Asanagi'nin başını okşadım. Bir zamanlar, Asanagi'nin bana yaptığı gibi.
"...Ah be, gerçekten her şeyi söyledim. Bugüne kadarki her şeyi, sevip sevmediğimi, her şeyi, her şeyi... Üstelik söyledim diye hiç de rahatlamadım. Berbatım ben. Gerçekten tam bir felaket."
"Asanagi, kendini mi sevmiyorsun?"
"Tabii ki. Sonuçta, ben Yuu'ya, bana yapılmasından nefret ettiğim şeyi yaptım. Maehara ile olanı sır olarak tutup, yalan söyledim, sadece ben Maehara ile eğlendim... Böyle bir insanı nasıl sevebilirsin ki?"
Üstelik, bir kez değil, defalarca.
Ancak, böyle olmasına sebep olan biraz da bendim. Amami-san dahil tüm sınıftan sır olarak tutmak istediğimi söyleyerek, Asanagi'nin yalan söylemesi için uygun bir ortam yaratmıştım.
"...Asanagi, bundan sonra ne yapmak istiyorsun?"
Biraz sakinleştiğini anlayınca, asıl konuya girdim.
"...O, ne demek oluyor?"
"Amami-san ile bundan sonra ne yapmak istediğin. Eskisi gibi mi devam edeceksiniz, yoksa bir süre mesafe mi koymak istersin, gibi şeyler."
Söylenen sözler şimdi artık geri alınamaz ve taşan duygular eski haline dönmez. İşte bu yüzden, bundan sonra ne yapmak istediğimizi konuşmamız gerektiğini düşünüyorum.
Asanagi ve Amami-san'ın durumu, bir de benim durumum hakkında.
"...Maehara ne istiyor?"
"Ters soru mu... Neyse, konuyu ben açtığıma göre söyleyeyim."
"...Evet."
"Ben, bir süre mesafe koymanın daha iyi olacağını düşünüyorum."
"O... hangimiz için?"
"Ben ve Asanagi."
Amami-san'ın öğrendiği zamandan beri, aslında hep düşünüyordum.
İkimizin de kişilikleri göz önüne alındığında, bundan sonra ikimiz birlikte eğlensek bile, muhtemelen saf bir şekilde keyif alamayacaktık. Bugüne kadar yalanlarla gizlediğimiz Amami-san'a karşı duyduğumuz suçluluk hissi, mutlaka bir yerlerde kendini gösterecekti.
Bu yüzden, ben ve Asanagi arasındaki ilişkiyi bir süreliğine sıfırlayacaktım. Asanagi'nin Amami-san ile barışmayı önceliklendirmesini isteyecek, sonrasında ise her şey sakinleştikten sonra düşünecektik.
"Ha, 'mesafe koymak' derken, sadece bir süreliğine ikimiz birlikte takılmayacağız demek, arkadaşlığı bitirelim demiyorum, orayı yanlış anlama."
"Maehara, ama o zaman..."
"Aynı sınıftayız, bundan sonra defalarca yüz yüze geleceğiz ve her zamanki gibi gizlice mesajlaşmaya devam edebiliriz. Yürütme kurulunda biraz yakınlaştık bahanesi de var, bu yüzden sınıfta ikimiz konuşsak bile bahane falan..."
"Maehara!"
"N-ne var?"
"Maehara, sadece kendi hakkında çok fazla konuşuyorsun. Benim söylediklerimi de düzgünce dinle. Tamam mı?"
"Ah..."
Asanagi'nin uyarısıyla, sakinliğimi geri kazandım.
En önemli şey Asanagi'nin duyguları olmasına rağmen, konuşmak istediğimi söyleyip, sonunda kendi fikrimi Asanagi'ye dayatmaya çalışıyordum.
"...Üzgünüm, ben de biraz gerginleşmiştim."
"Hayır, asıl ben üzgünüm, kendi dertlerimle o kadar meşguldüm ki Maehara'yı hiç düşünemedim. Maehara'nın benden daha çok bunaldığını biliyor olmalıydım oysa."
Gerçekten de öyleydi, benim için ilk kez arkadaş edinmek de, insan ilişkilerindeki bir sorunun tarafı olmak da ilk kez başıma geliyordu.
Böyle birinin Amami-san ve Asanagi'nin uzun süreli sorununu çözebileceğini düşünmek, haddini bilmezlikten başka bir şey değildi.
"Maehara, hadi, elimi tut. Ve derin nefes al."
"...Evet."
Söylendiği gibi, iki, üç kez derin nefes aldım.
Sabah, benim Asanagi'ye yaptığım gibi.
"Nasıl? Sakinleştin mi? Bu kaç tane görünüyor?"
"Üç tane... Şey, kafamı vurmadım ki ben."
"Ahaha. Artık iyi gibisin. Ama, elimi biraz daha sıkı tutabilirsin."
"...Pekala, evet."
Ve sonunda, Asanagi tarafından teselli ediliyordum.
Amami-san'a havalı şeyler söylemiş olmama rağmen, Asanagi'nin önüne gelince böyle şımarıyorum... Ben, gerçekten de havalı değilim.
"Maehara, bir şey sorabilir miyim?"
"...Ne?"
"Dürüst duygularını söyle bana. ...Benimle takılamazsan, yalnızlık hisseder misin?"
"...Şey, ııı..."
Şimdi artık güçlü görünmeye çalışsam bile Asanagi beni anlardı, bu yüzden dürüst olmaya karar verdim.
"...Yalnızlık hissederim tabii. Belli değil mi?"
Güçlü görünmeye çalışsam da, asıl hislerim değişmezdi.
Bugüne kadar, yalnız olmanın bana daha uygun olduğunu düşünmüştüm. Hayranlık duymadığım söylenemezdi ama insan ilişkileri sadece zahmetliydi ve iyi bir şey getirmezdi.
Ama bu bir hataydı. Ben sadece rahat edebileceğim biriyle olmanın keyfini bilmeden yaşamıştım, asla yalnızlığa dayanıklı değildim.
Elbette, arkadaşlık ilişkilerinde sıkıntılar oluyordu ama yine de, şimdiye kadar Asanagi ile geçirdiğim zamanlar çok keyifliydi. Sıkıntıların hepsi gülüp geçilecek anılara dönüşmüştü.
Aramıza mesafe koyduk diye, benimle Asanagi'nin arkadaşlığı bitecek değildi.
Ancak, yine de, yalnızlık hissi yalnızlıktı.
"Hey, Maehara."
"…Evet."
"Maehara, bu ilişkiyi benimle gelecekte de sürdürmek ister misin?"
"…Sürdürmek isterim, ve Asanagi'nin Amami-san ile de düzgünce barışmasını isterim."
"Vay canına, bu bayağı bencilce bir istek. Yuu bile buna biraz sinirlenebilir."
"Biliyorum, öyle olduğunu. Zaten bu yüzden aramıza mesafe koyalım dedim."
"Haklısın. Yuu'ya uzun zamandır yalan söylüyorduk, o yüzden bu konuda bir karara varmalıyız, yoksa ne ben ne de Maehara ilerleyebiliriz."
Amami-san'ın şimdiye kadarki her şeyi affetmesini isteyip, üstüne bir de Asanagi ile işimize gelen bir ilişkiyi sürdürmek istemek, fazlasıyla arsızca olurdu.
Bu tür şeyleri de düzgünce düşünmemiz gerekiyordu.
"Ama Maehara'nın hislerini anladım. Dürüstçe söylediğin için teşekkür ederim."
"Ne demek. …Peki, ne yapacağına karar verdin mi?"
"Evet. Hala biraz kararsızım ama… yine de, bunun hem bizim hem de Yuu için iyi bir seçim olduğuna inanıyorum."
Görünüşe göre çoktan kararını vermişti, depresif Asanagi'nin yüzü bir yerlere kaybolmuş, yerini her zamanki havalı Asanagi Umi'ye bırakmıştı.
"Anladım. O zaman Amami-san'ın yanına dönüp düzgünce özür dileyelim mi?"
"Evet."
Asanagi'nin elini tuttum ve Amami-san'ın yanına doğru acele ettim.
Ona ikimizin arasındaki bağı iyice göstermek için, tutuştuğumuz elleri hiç bırakmamaya karar verdim.
Az önceki yere döndüğümüzde, Amami-san bizi gülümseyerek karşıladı.
"Hoş geldin, Makoto-kun. Umi'yi getirdiğin için teşekkür ederim."
"Bu kadarı da bir şey değil. …Asanagi, hadi."
"Evet."
İstemeye istemeye elimi bıraktıktan sonra, Umi Amami-san'ın önüne geçti.
"Umi, Makoto-kun ile bayağı yakın arkadaş oldunuz, değil mi?"
"…Evet. Bu durum yeni oldu ama. Yine de, o benim değerli bir arkadaşım."
"O benden daha mı değerli?"
"Hem Yuu hem de Maehara, ikisi de benim için aynı derecede önemli. Hiçbir üstünlük yok aralarında."
Kararını vermiş olmasının sayesinde mi bilinmez, Asanagi'nin zayıf tarafı çoktan bir yerlere çekilmişti.
Endişelenmiştim ama, bu durumda sadece izlemek yeterli olacak gibiydi.
"—Yuu, şimdiye kadar yalan söylediğim ve Maehara ile olanları senden sakladığım için gerçekten affedersin."
Böyle diyerek, Asanagi, Amami-san'a doğru derin bir reverans yaptı.
Samimi bir dost oldukları için, işi baştan savma yapmadan, düzgünce ve içtenlikle.
"…Gerçekten de, aptal Umi. Ben uzun zamandır korkuyordum. Belki de Umi artık beni arkadaşı olarak görmüyordur diye. Makoto-kun daha zeki ve nazik, benim gibi sadece sevimli bir oyuncak bebekten daha değerli diye."
Asanagi gibi, Amami-san da, gülümsemesinin ardında kimseye belli etmeden taşıdığı endişeleri varmış gibiydi.
En iyi arkadaşının kendisinden uzaklaşabileceği korkusunu, şimdi arkadaş edinebilmiş ben, biraz olsun anlayabiliyordum.
"Affedersin, Yuu. En iyi arkadaşıma böyle hissettirdiğim için. Ben gerçekten aptalım."
"O zaman ben de öyleyim. Umi'nin sorunlarını fark edemediğim için, ve hep Umi'ye yaslandığım için… bu yüzden ben de özür dilemeliyim."
El ele tutuşan ikisinin gözlerinde hafifçe yaşlar beliriyordu.
Eski ilişkilerine dönmek zor olabilir ama, yine de, ikisinin eskisi gibi en iyi arkadaş olmalarını istediğimi, ben böyle düşünüyordum.
"…Yuu, ben bir süre Maehara ile aramıza mesafe koymayı düşünüyorum."
"Ha…?"
Bu sözlere Amami-san'ın bakışları, bana doğru döndü.
'Bu iyi mi?' der gibiydi ama, ben kararlılıkla başımı salladım.
"Makoto-kun, gerçekten bu iyi mi? Umi'nin 'bir süre' dediği, muhtemelen bir-iki haftalık bir mesele değil, biliyor musun? Bir ay, iki ay, hatta daha fazla bile olabilir…"
"Öyle olabilir. Asanagi'nin garip bir inatçılığı var çünkü."
'Bir süre' diyerek net bir zaman dilimi belirlememiş olsa da, Asanagi'nin karakteri gereği uzun sürecek gibi geliyordu. Şimdiye kadar keyifli zamanlar geçirdiğimiz için, bunun bitecek olması dürüstçe üzücüydü ama.
"Yine de, Makoto-kun Umi'nin dediğine uyacak mısın?"
"Evet. Bu sefer ne olursa olsun, Asanagi'nin fikrine saygı duymayı düşünüyorum."
"Anladım…"
Benim ve Asanagi'nin, ikimizin de kararının değişmediğini teyit ettikten sonra, Amami-san devam etti.
"Hem Umi hem de Makoto-kun… İkiniz de, ikiniz de gerçekten aptalsınız."
İtiraz edecek bir şey yoktu, haklıydı. Amami-san 'affediyorum' dediği halde, biz sanki 'affetme' diye yalvarıyorduk.
"Affedersin, Yuu. Ama öyle yapmazsam, kendimin ilerleyemeyeceğini hissediyorum. Sadece lafta bir 'en iyi arkadaş' olmak yerine… Yuu ile gerçekten 'eşit bir arkadaş' olmak için."
"Umi…"
Amami-san'dan farklı olarak, Asanagi'nin kalbinin bir yerinde Amami-san'a güvenmediğini düşünüyorum. Şimdi düşününce, Nitori-san ve Houjou-san ile olan sorunlarını danışmamasının da, böyle bir hissin göstergesi olabileceğini anladım.
"Hey, Yuu."
"Ne var?"
"Böyle inatçı, aptal, aşağılık kompleksiyle dolu, ve üstüne bir de Yuu'ya hep kötü davranmış olan… Böyle biri olsam da, yeniden arkadaşım olur musun?"
Asanagi, böyle bir kendini sorgulayıp, değişmeye çalışıyordu.
Her şeyi tek başına içine atmadan, utanç verici ve hoş olmayan yönlerini açığa vurarak, Amami-san ile bu sefer gerçekten arkadaş olmaya çalışıyordu.
"Arkadaş… En iyi arkadaş değil mi?"
"Evet. Önce eşit bir ilişki kurmaktan başlayıp, en iyi arkadaş olmak ondan sonra gelir diye düşündüm. Daha doğru düzgün arkadaş bile olmamışken, birdenbire 'en iyi arkadaş' demek garip olur, değil mi?"
Bunun için, benimle olan tüm planlarını Amami-san'a yönlendirerek, ilişkilerini düzeltmeyi amaçlıyordu.
Benimle arasına mesafe koymasının asıl amacı buydu.
"Umi, ciddi misin?"
"Evet. Bu sefer yalan söylemiyorum. …Kesinlikle."
"Ah, elden bir şey gelmez artık…"
Gözlerini kaçırmadan cevap veren Asanagi'ye, Amami-san derin bir nefes verdi.
Asanagi'nin kararının sarsılmaz olduğunu anlayınca, pes etmiş gibiydi—
"…Ne demek, öyle bir şey olmaz tabii ki!"
—diye düşünürken, Amami-san'dan beklenmedik bir cevap geldi.
"Ha? Yuu, neden?"
"Çünkü o zaman Makoto-kun'a yazık olur. Makoto-kun da arkadaşı Umi ile oynamak isterken, onu benim tek başıma sahiplenmem… Bu sadece benimle Makoto-kun'un yer değiştirmesi olur. Öyle bir şey olmaz, asla!"
"Ama o zaman şimdiyle hiçbir şey…"
Benimle Asanagi'nin ilişkisi aynı kalacak, ve Amami-san ile de barışacaktık— Bu, Amami-san'ın biraz fazla iyi niyetli olduğu anlamına gelmez miydi?
"Hafifçe güler, sorun değil. Onun yerine, ikinizden rica etmek istediğim bir şey var."
"Ha?"
Görünüşe göre Amami-san'ın, bu sorunu tek seferde çözebilecek harika bir fikri vardı.
Hem Asanagi'nin hem de Amami-san'ın tatmin olabileceği bir çözüm yolu.
"Hey ikiniz… Makoto-kun'un evine baskın yaptığım günü hatırlıyor musunuz?"
"Şey, o gün… Değil mi, Maehara?"
"Evet, şey, o gün…"
Kültür festivali hazırlıklarını bahane ederek ikimizin gizlice şakalaştığı o an, interkomda Amami-san'ı görmek beni gerçekten çok korkutmuştu. Hüzünlü bir şekilde gülümseyen Amami-san'ın yüzünü, hala net bir şekilde hatırlayabiliyordum.
"Benden saklanarak, o zamanlar ikiniz neler yapıyordunuz? Umi ve Makoto-kun'un gizli oyunlarının devamını, ben de görmek isterim?"
Her zamanki melek gibi gülümsemesi, bu sefer küçük bir şeytan gibi hissettirmişti.
Kültür festivali bittikten birkaç gün sonra, konservelerin atılması gibi sergi eşyalarının toparlanması tamamlandığında, bu plan uygulamaya konulacaktı.
—Ding dong.
"…Evet, Maehara."
"Yaaay, Makoto-kun."
"…Şey, kimsiniz acaba?"
"Hey! Artık vazgeç de kapıyı aç!"
Koridorda öylece durmaları komşulara rahatsızlık vereceği için, şimdilik onları eve davet etmeye karar verdim.
Bütün gün neşeli olan Amami-san ve onun yanında yanakları hafifçe kızarmış olan Asanagi.
"…Selam, Maehara."
"…Se, selam, Asanagi."
Böylece, ben ve Asanagi, her zamanki gibi selamlaştık.
Amami-san'ın önerdiği ceza oyunu, bu noktada çoktan başlamıştı.
"Kıkırdar, bugün ben yokmuşum gibi davranın. İkiniz de, beni umursamadan, her zamanki gibi rahat olabilirsiniz."
Amami-san masanın önüne oturduğunda, koltukta omuz omuza oturan ikimizin halini, sırıtarak izliyordu.
…Onun eğleniyor olması her şeyden önemliydi.
"Her ne kadar karşılıklı olarak kabul etmiş olsak da… iş ciddiye binince yine de gergin oluyordum."
"E, evet… Şey, biz o zaman ne yapıyorduk ki?"
Şimdiye kadarki her şeyi sıfırlamak için, Amami-san'ın bana ve Asanagi'ye yüklediği şey şuydu:
'İkinizin her zaman neler yaptığını, benim önümde yapmanızı istiyorum (üstelik, benim orada olmadığımı varsayarak).' —Özetle, böyle bir ricaydı.
"Şimdilik, susadım, o yüzden kahve falan… Şey, her zamankinden olsun mu?"
"E, evet. Ah, ama bugün bol süt ve şeker koymanı isterim."
"O zaman bayağı tatlı olur ama, sorun değil mi?"
"Evet. Bugün nedense öyle bir ruh halindeyim."
"Anladım. O, o zaman ben de aynısından alayım, sanırım."
Bunun gerçekten işe yarayıp yaramayacağından emin değildim ama, orada yokmuş gibi davranan Amami-san'a bakmak kural ihlali olacağı için, burada kendimi zor tuttum.
"Şey… buyurun."
"Ah, teşekkürler."
Benden kupayı alan Asanagi'nin de, hareketleri her zamankinden çok daha garipti.
"…Oh be, tatlıymış. Çok tatlı."
"Elbette, bolca tatlandırdım. İstediğin gibi."
"Evet. Tam da hayal ettiğim gibi bir tatlılıktı. Harika, seni övüyorum."
"Rica ederim."
İkimiz koltuğa oturduk ve ikimiz birlikte, cafe au lait'den daha tatlı kahve içtik.
Omuz omuza oturmak her zamanki bir şey olmasına rağmen, şimdi nedense aşırı derecede utanıyordum.
Ancak, tam da bu yüzden ceza oyununa uygundu diye düşündüm.
"…Şimdilik, oyun falan oynayalım mı?"
"Olur. Ah, söyleyeyim, bugün Maehara'ya kesinlikle üstün geleceğim."
"Hadi bakalım. Şey, bugün nedense formumda değilim, o yüzden biraz şansın olabilir belki."
"Ö, öyle mi? Şey, ben de nedense formumda değilim, o yüzden bu durumda şanslar eşit diyebiliriz."
Her neyse, her zamanki gibi yapmamız yeterliydi. Amami-san bizden cilveleşmemizi falan istemiyordu sonuçta.
"Hey, Maehara, bu sinir bozucu."
"Hayır, bu normal."
"Ah, dur bir saniye. Bunu görmezden gel."
"İstemem."
"Tey!"
"Ah, sen… Başkalarının kumandasına dokunma diyorum sana."
"Ha? Elim bir şey mi yaptı? Affedersin, elim kendiliğinden…"
"Bu serseri."
Başta gergindim ama, oyun kızıştıkça, hem ben hem de Asanagi eski halimize dönüyorduk.
"A, ne oldu Asanagi-san? Bugün karnın mı ağrıyor yoksa?"
"Nngh… B, bir set daha oynayalım, aptal!"
"Peki peki, olur."
"'Evet' bir kere söylenir! Annen de sana öyle demedi mi?"
"Peki peki."
"Çok havaya girme sen."
"…Affedersin."
Her zamankinden biraz daha fazla atışıyorduk ama, ben ve Asanagi genellikle böyleydik.
Amami-san'ın bununla tatmin olup olmayacağı şüpheliydi ama, yalan söylemediğimiz için, böyle devam etmeye karar verdim.
"Ah, yeter yeter artık. Bir daha asla oynamam böyle bir şeyi."
"Haha, neyse, bir sonraki meydan okumanı bekliyorum."
"Bu serseri… Bir dahaki sefere seni susturacağım, o yüzden gelecek haftaya kadar boynunu—"
"Tamam. Gelecek hafta da olsa, ne zaman olursa olsun kabul ederim—"
"—Ah."
İşte o an, ben ve Asanagi farkına vardık.
Bir kere 'görüşmeyeceğiz' diye karar vermiş olmamıza rağmen, işte böyle olunca, sonuçta, farkında olmadan birbirimizi arzuladığımızı.
Böylece, biz her hafta böyle vakit geçiriyorduk.
"…Ah, yeter artık!"
"Asanagi? Ne yapıyorsun—"
"Yuu'ya düzgünce söyleyeceğim. Bu sefer, gerçek hislerimi."
Asanagi ayağa kalktı ve gözlemci Amami-san'a doğru yürüdü.
"…Ne oldu? Yokmuş gibi davranan bana bir işin mi düştü?"
"Yuu, affedersin. Yine de, Maehara ile oynamak çok keyifliymiş. Bir süre görüşmemek falan, öyle bir şey şu anki ben için imkansız. …Kesinlikle."
Böyle diyerek, Asanagi, geçen günkü gibi başını eğdi.
Amami-san ile de barışıp, benimle olan ilişkisini de aynı şekilde sürdürmek istiyordu— Asanagi de, aslında benimle aynı hisleri paylaşıyormuş gibiydi.
"Muhtemelen, Yuu ile geçirdiğim zamanı artırsam bile, bu şekilde devam edersem, mutlaka bir yerde Maehara'yı düşüneceğim. Yuu karşımda dururken, kafamda sürekli başka birini düşünmek, Yuu'ya karşı çok daha saygısızca olur."
"…Gördün mü, yine benim dediğim gibi oldu, değil mi? Anladın mı?"
"…Evet. Bu seferlik, ben kaybettim."
Görünüşe göre ceza oyunundan önce, ikisi arasında bir konuşma geçmişti.
Maehara Makoto ve Asanagi Umi'nin, öyle kolayca aralarına mesafe koyamayacaklarını— bunu onlara fark ettirmek için, Amami-san bugünkü 'ricayı' düşünmüş olabilirdi.
"Hey Yuu, yeniden, benim bencilce isteğimi dinler misin?"
"Evet, olur. Şimdiye kadar hep Umi'den aldığım için, bazen ben de ona düzgünce karşılık vermek isterim. …Çünkü Umi benim en iyi arkadaşım."
"Ah…"
Evet. Birçok kişi için 'ikinci' olabilecek Asanagi bile, birisi için 'birinci' olabilirdi.
Amami-san gibi, Asanagi'nin ebeveynleri ve diğer insanlar da öyle.
Elbette benim için de… Şey, benim durumumda Asanagi'den başka özellikle yakın arkadaşım olmadığı için, 'birinci' olarak sayılabilir mi, orası şüpheliydi ama.
"O zaman yeniden… Yuu, benim hafta sonu zamanım ama, bunu Maehara'ya vermeye devam etsem sorun olur mu? Bundan sonra da aynı durumda Yuu'yu yalnız bırakacağım için üzgünüm ama."
"Evet, olur. Onun yerine, bundan sonra Umi'ye daha çok şımaracağım."
"Anladım. O zaman… teşekkür ederim, Yuu."
"Asıl ben teşekkür ederim, Umi."
Böylece, barışmanın bir işareti olarak ikisi birbirine sarıldı ve karşılıklı olarak hataları için özür dilediler.
Bununla tamamen eski hallerine dönüp dönmeyecekleri belli değildi ama, şimdiki halleriyle, eskisinden daha da yakınlaşabileceklerine emindim.
"Pekala. Umi ile de gerçek anlamda barıştığımıza göre, ben artık eve gideyim. Dışarısı karanlık ve karnım da acıktı."
"Haklısın. O zaman ben de seninle birlikte—"
Ancak, birlikte dönmek isteyen Asanagi'yi, Amami-san eliyle durdurdu.
"Hayır hayır, bugünlük ben tek başıma döneceğim, o yüzden Umi sen Makoto-kun ile biraz daha vakit geçir sonra dönersin. Makoto-kun da, bundan daha çok hoşlanırsın, değil mi?"
"Hayır, bugün yorgunum ve ben zaten artık—"
"Hoşlanırsın, değil mi?"
"…E, evet."
Amami-san'dan gelen beklenmedik baskıya, ben refleks olarak başımı salladım.
Bir anlığına Amami-san'ı Asanagi gibi görmüş gibi oldum ama, bu sadece bir yanılsama mıydı?
"Yokmuş gibi davranan ben artık gidiyorum, o yüzden geriye kalan zamanda ikiniz baş başa hafta sonunun tadını çıkarın. Öyleyse, görüşürüz~"
"Ah, Yuu… bekle."
Asanagi'nin seslenişini dinlemeden, Amami-san göz açıp kapayıncaya kadar gözümüzün önünden kayboldu.
Fırtına gibi bizi altüst edip, sonra güneş gibi parlayan bir gülümsemeyle ayrıldı.
Son birkaç günde anladım ki, Sora-san gibi, Amami-san da kesinlikle kızdırılmaması gereken biriydi.
—…
Yalnız kalan biz, birbirimize baktık.
"…Şey, şimdilik, film falan izleyelim mi?"
"E, evet."
Yeniden aynı pozisyona dönen biz, bu sefer film izlemeye başladık.
Engel olan kimse yoktu ama, nedense az öncekinden daha da gergindik, ve ikimiz de hafifçe mesafe koyuyorduk.
"Asanagi, ne yapalım?"
"Hmm… Maehara'nın izlemek istediği herhangi bir şey olabilir."
"Herhangi bir şey demek en zoru ama… Ah, o zaman buna ne dersin?"
Televizyonun program rehberine bakarken, 【(Özel) Özel Program! Sonbahar Gecelerinin Uzunluğunda Kesintisiz 12 Saat Köpekbalığı Filmleri!】 başlığı dikkatimi çekti. Benim bile bildiğim ölümsüz klasiklerden, B sınıfı kokan bilmediğim filmlere kadar her şey vardı. Uzman kanalları bazen böyle şeyler yayınladığı için severim.
"Oh, iyiymiş. O zaman onu izleyelim. Tam bize göre bir içerik."
"Aynen."
Eleştirilecek yerleri bol olduğu için, bununla konuşacak konu sıkıntısı çekmezdik herhalde.
—Hapşuu!
Kanalı değiştirmek için kumandayı elime aldığımda, hapşırdım.
Şimdiye kadar fark etmemiştim ama, gece olunca havanın bayağı soğuduğu anlaşılıyordu.
"! Maehara, iyi misin?"
"Ah, evet. Sadece burnum biraz kaşındığı için sorun de—Hapşuu!"
"…İyi değilsin işte. Üşüyorsan üşüyorum desene, neden kendini zorluyorsun?"
"A, az önceye kadar iyiydim."
"Ah, ne kadar da zahmetli birisin…"
Böyle diyerek, Asanagi yakındaki battaniyeyi aldı ve bana el salladı.
"Hadi, buraya gel."
"Ha?"
"Ha? Deme öyle. Seni de alacağım, gel diyorum."
"Şey… Yani, o, aynı battaniyeye sarılmak mı, öyle mi demek istiyorsun?"
"E, ondan başka ne olabilir ki? …Anlasana, aptal."
Görünüşe göre bu konuda yanılmıyordum.
"E, öyle, affedersin. —Hapşuu!"
"Ah yeter artık… Hadi, böyle kalırsan üşüteceksin, o yüzden çabucak içeri gel."
"…Rahatsız ediyorum."
Gerçekten de Asanagi'nin dediği gibi olacaktı, bu yüzden uslu uslu itaat ettim.
Yavaşça yanına oturduğumda, Asanagi hemen bana doğru sokuldu ve ikimiz birlikte battaniyeye sarıldık.
"Ah, madem öyle, atkı da sarayım sana. Yüzünü bana çevir."
"Ha… ama,"
"Mızmızlanma. Çabuk."
"…Mm."
Dediği gibi, battaniyeye sarıldım, atkı taktım, ve hemen yanımda Asanagi'nin kendisi vardı.
"Tamam, şimdi kalan yarısını da kendi boynuma sarayım… tamamdır."
İkimiz omuz omuza battaniyeye sarılmış, üstelik tek bir atkıyla birbirimize bağlanmıştık.
"Nasıl? Şimdi sıcak oldu, değil mi?"
"Elbette öyle ama… Yine de, bu kadarı da artık…"
…Utanç vericiydi demek gibi.
"S, susar mısın? Ben bile dayanıyorken, Maehara sen de dayan. Hadi, film izleyelim."
"E, evet."
Şimdilik televizyon ekranına baksam da, doğal olarak yanımdaydı ve konsantre olamıyordum.
Az önceye kadar üşüyordum ama, şimdi utanç ve gerginlikten vücudum tam tersine ısınıyordu sanki.
Yanımda duran Asanagi'den ve Asanagi'nin taktığı atkıdan hafif, tatlı ve güzel bir koku geliyordu, istemeden kalbim hızla çarpmaya başladı.
Yakın duruyorduk ama, benim vücut kokum sorun olur muydu acaba? Daha banyo da yapmamıştım, Asanagi'yi rahatsız ediyor muydum acaba?
Gizlice, kendi kokumu kokladım.
"Maehara, ne yapıyorsun?"
"Şey, birbirimize yakın durduğumuz için, benim kokum kötü mü diye düşündüm."
"Ah, en azından umursuyorsun demek. Şey, umursasan bile boşuna, o kadar kötü ki."
"! A, affedersin. Ben, daha banyo falan da yapmadım, o yüzden…"
"Yalan."
—…
Yavaşça Asanagi'nin yanağına uzandım ve sertçe sıktım.
"Acıyo acıyo, d, dur, gerçek sıkmayı bırak."
"Sus be aptal."
Şu Asanagi varya, benim gergin olduğumu anlayınca hemen böyle yapıyor.
"Ayayay… Affedersin affedersin. Ciddi söylüyorum, kötü kokmuyorsun, rahat ol."
"Gerçekten mi?"
"Evet. Daha doğrusu, asıl ben iyi miyim?"
"Onu merak etme. Daha doğrusu, bence tam tersine iyi—"
"…Hm?"
"Ah—"
Ağzımdan çıktığı an, gaf yaptığımı anladım.
Dürüst bir düşünce olsa da, Asanagi'nin güzel koktuğunu söylemek.
Öyle bir şey söylersem, ben sapık gibi görünmez miydim?
"Ah— hayır, az önceki, ben de umursamıyorum demek isterken ağzımdan kaçtı gibi bir şeydi… Yani, o tuhaf bir ruh haline girdiğim falan, o anlamda kesinlikle—"
"Hafifçe güler."
"N, ne var?"
"Hmm, hayır. Acelesi yok, kendini düzeltmene gerek yok, sadece dürüst olsan da olur diye düşündüm."
Yine dalga geçeceğini sanmıştım ama, şaşırtıcı bir şekilde Asanagi ciddi bir şekilde cevap verdi.
Asanagi'nin karakteri gereği, az önce yanağını sıkmamın işe yaradığı söylenemezdi.
"…Dalga geçmiyorsun demek."
"Öyle bir şey yapmam. Çünkü koku konusunda berabere gibiyiz."
"Berabere mi demek… o zaman,"
"Hani, geçen sefer bizde kaldığın zamanı hatırlıyor musun?"
"Ah…"
Doğru ya, o zamanki Asanagi, uyuyakaldığında da, bizde kalıp uyuduğunda da, benim battaniyeme ve yorganıma sarılmıştı.
O zamanki yorganı biraz önce havalandırmış olsam da, benim kokum tamamen gitmiş değildi, bu yüzden biraz mahcubiyet hissetmiştim ama.
"Berabere mi demek… o zaman,"
"Evet. Başkalarının kokusunu alıp kalbi hızla çarpanın, sadece Maehara olmadığını demek istiyorum."
Böylece, Asanagi vücudunu daha da bana doğru yaklaştırdı.
"…Gerçekten de Maehara'nın kokusu çok rahatlatıcı. Güzel bir koku değil ama, rahatsız edici de değil."
"Anladım. O zaman iyi oldu… sanırım?"
"Evet. İyi oldu."
Üniformasının üzerinden gelen, Asanagi'nin sıcaklığı ve yumuşaklığı.
Filmde tam da insan yiyen bir köpekbalığı ile yerel süper bir balıkçının savaştığı bir sahne vardı ama, benim ve Asanagi'nin bakışları, televizyona değil, birbirimizin yüzüne odaklanmıştı.
"Hey, Maehara."
"Ne var?"
"Sana Makoto diyebilir miyim?"
"…Umi öyle istiyorsa."
—!
Anlık, Umi'nin yüzü kıpkırmızı oldu.
"A, ne oldu? Umi?"
"…Tey!"
"Acıdı! Neden alnıma fiske atıyorsun?"
"Makoto olmasına rağmen arsızlık yaptığı için."
"Sadece adınla çağırdım. Ne kadar da mantıksız."
"Hehe, ben öyle bir kız olduğum için elden bir şey gelmez~"
Somurtkan bir yüz ifadesi takınsa da, koluma da sarılmıştı. Bu da neydi şimdi?
Mutlu bir yüz ifadesi takınıyor, sinirleniyor, sırıtıyor, utanıyordu. Ne kadar da meşgul biriydi.
Ama Umi'nin sevimli yanı da tam olarak buydu.
"…Şey, Umi."
"Hm?"
"Utandığım için, böyle şeyler pek söylemem ama."
"Evet, ne oldu?"
"Şu anki gibi gülen Umi, kimseye yenilmeyecek kadar sevimli… diye düşünüyorum. En azından ben öyle düşünüyorum."
—
Umi, görünüş konusunda Amami-san'a her yönden yenildiğini düşünüyordu ama, öyle bir şey yoktu.
Gerçek Asanagi Umi'nin, kimseye yenilmeyecek kadar çekiciliği vardı.
"Bu yüzden, hani. Her zamanki gibi ciddi bir tavır sergilemek yerine, böyle bir yönü de olduğunu anlasalar, herkes Umi'ye daha farklı bakardı demek istiyorum."
Şu an burada söylenmesi gereken bir şey miydi bilmiyordum. Ancak, bu benim şu anki hislerimdi.
"Hey, Makoto."
"N, ne var?"
Sözlerimi dinleyen Umi'nin, yüzündeki ifade yavaş yavaş muzip bir gülümsemeye dönüştü.
"Gerçekten de Makoto beni seviyorsun, değil mi?"
"Öğğ…"
Şimdiye kadar arkadaş olduğumuzu falan bahane ediyordum ama, artık bu kadarı da imkansızdı.
İlk kez yaşadığım bir his olduğu için net bir şey söyleyemiyordum.
Ancak, yine de ben, Umi'ye arkadaşlıktan öte hisler besliyordum.
Başlangıçta kafa dengi bir arkadaş olarak görüyordum ama, birlikte geçirdiğimiz zaman arttıkça, kültür festivali hazırlıklarıyla okulda da birlikte vakit geçirdikçe, Umi'nin varlığı içimde giderek büyüyordu.
Karşımdaki kızı, daha çok önemsemek istiyordum— Bu kesinlikle 'arkadaş' ya da 'en iyi arkadaş'a duyulan bir his değildi.
Şimdilik bunu dürüstçe söylemek utanç vericiydi ama.
"S, seni sevdiğim falan yok ama… Senin gibi birini."
"Hayır hayır, o kadarı da biraz zorlama değil mi? Şey, söyleyeyim dedim ama 'kimseye yenilmeyecek kadar sevimli' falan, o zaten beni çok sevmiyorsan ağzından çıkmayacak bir laf, değil mi?"
"Hayır, ben bile öyle hoş bir iltifat söyleyebilirim."
"Hadi canım~ Artık dürüst olsana~ Hadi hadi, şöyle bir bana bakıp 'Seni seviyorum' desene? Ha, doğru, yanağına bir öpücük kondurayım mı? Sevinirsin, değil mi?"
"Ah, yeter be, sus artık, yaklaşma aptal. Sevinmem de."
"Ah, yine mi sert yapıyorsun~ Dürtükler"
"Hey, yanağımı dürtme!"
Bundan sonra da, sonunda eve dönme vakti gelene kadar Umi tarafından sürekli alay edilmeye devam ettim.
Yine de, her zamanki gibi ikimizin baş başa geçirdiği bir hafta sonuydu.
İkimizin baş başa geçirdiği keyifli zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçti ve gece oldu.
"Ah~ Bugün Maki'yle bol bol eğlenebildiğim için çok keyifliydi~ Aa? Maki'ye ne oldu böyle? Sanki yorgun musun?"
"Elbette, bol bol oyuncak gibi kullanıldım."
Ondan sonra da Umi'nin sataşmalarına maruz kalmaya devam ettim, kaçmaya çalışsam da 'üşütürsün' diye yakalandım—sayesinde soğuğu tamamen unuttum.
Buna ek olarak, Umi'ye 'kimseye yenilmeyecek kadar sevimli' dediğim falan, ve daha bir sürü şey... Ah, şimdi sadece hatırlayınca bile kulaklarım ısınıyor.
"…Ah be~ Biz ne yapıyoruz böyle? Daha geçenlerde oynamayacağımıza dair söz vermiştik oysa, böyle şakalaşıp duruyoruz. Yuu'ya da her şeyi affettirmiş olduk."
"…Öyle. Elden bir şey gelmez, bizim için."
Yoksa Amami-san, böyle olmasını hedefleyerek Umi'yi zorla mı getirmişti?
Umi'yi getirdiği zamanlama da dahil, şaşırtıcı derecede kurnaz bir tarafı var. Doğal mı, hesaplı mı, yoksa ikisi birden mi?
"O zaman, artık çıkalım mı?"
"Evet."
Tek başına gece yolu tehlikeli olduğu için ben de Umi'nin evine kadar eşlik etmeye karar verdim. Gerçi, eşlik etme falan umurumda değildi, sadece Umi ile biraz daha uzun zaman geçirmek istiyordum.
"Öğğ, soğuk~ Bir dahakine en azından tayt giymem lazım~"
Apartmanın girişinden çıktığımız anlık, soğuk rüzgar bize şiddetle çarptı. Gece olmasına rağmen daha Kasım ortasıydı ama şimdiden sanki kış ortasıymış gibi soğuktu.
"İyi misin? Al, el ısıtıcısı."
"Teşekkürler... Şey, Maki..."
"Ne?"
"Hayır, Maki olduğu için işlevselliğe önem verdiğini falan söylersin ama... o kıyafetin de artık..."
Beklendiği gibi kıyafetim hakkında şikayeti varmış gibiydi.
Kabarık siyah bir şişme mont, altında siyah kot pantolon. Üstelik kot pantolonun altında içlik de vardı, yani soğuktan korunma önlemleri tamamdı. Elbette, berbat bir tarz olduğu söylemeye gerek yoktu.
"Etrafta kimse olmasa bile, ne olursa olsun, bir kızla yürüyorsun. Ayrıca, gece yolunda öyle giyinirsen araba çarpar sana."
"Hımm..."
Gerçek olduğu için itiraz edecek yerim yoktu. Kazadan kaçınmak istiyorsam kıyafetime fosforlu bir etiket yapıştırabilirdim ama o kadarı da artık trafik polisi stajyeri olmak istemediğim anlamına geliyordu.
"Öyle mi dersin...? Ama ne yaparsam yapayım, kıyafet seçmeye kalkınca lacivert, siyah veya gri gibi sade ve koyu renkleri seçiyorum. Açık renkli kıyafetler ise... sanki bana yakışmıyormuş gibi geliyor."
"O sadece yüz... hayır, saç modeli falanla ilgili bir sorun, değil mi? Sadece kahküllerini biraz kessen bile tamamen farklı bir izlenim bırakırsın. Belki, muhtemelen, hayır hatta belki de..."
"Her zamanki gibi sıkıcı bir yüze sahip olduğum için kusura bakma."
"Hafifçe güler, öyle somurtma. Şimdiki Maki, önceki asık suratına kıyasla oldukça yumuşamış durumda, yapacağın şeylere göre izlenimin değişir bence, kesinlikle iyi olursun."
Öyle mi dersin? Gerçi, Umi söylüyorsa, inanabilirim belki.
"Anladım. O zaman gelecek hafta falan, yine bana bir sürü şey öğret."
"Evet. Gelecek hafta yine, tamam mı?"
Gelecek hafta yine. Her zamanki saatte, her zamanki yerde, ikimiz baş başa.
Böyle sözleşip, biz, sessizce, yavaşça Asanagi'lerin evine giden yolda yürüdük.
"…Umi, şey,"
"…Evet, olur."
Bizden başka kimsenin olmadığı, eşit aralıklarla sokak lambalarının aydınlattığı yolun kenarında yürürken, ben ve Asanagi, kimin başlattığı belli olmadan el ele tutuştuk.
Öylece durunca soğuk olduğu için Umi'nin elini cebime davet ettim.
"…Sıcakmış. Sinir bozucu ama gerçekten de işlevselliği harika."
"Değil mi? Zaten sıcak olanın içine bir de el ısıtıcısı koydum."
"Yaşlı adam işi bu... Gerçi, şimdilik affedeyim bari."
"Teşekkürler öyleyse. Gerçi, insanların önünde utandığım için yapamam ama."
"…Evet. Bu fena."
Eğer böyle bir yerde sınıftan birine yakalanırsak sorun olurdu ama diyelim ki görüldük, bu ilişkiyi bitirmeye niyetim yok.
Ben bundan sonra da Asanagi ile yakın arkadaş olduğumu özellikle vurgulamaya niyetim yok, ne de çok gizli saklı davranacağım. Umi ile bundan sonra okulda da böyle bir şekilde takılabilmeyi umuyorum.
"Maki… yakında eve varacağız, değil mi?"
"…Evet."
Yavaş bir tempoda yürüyen adımlarımızın her biri daha da daraldı.
Ayazın şiddetli olduğu bir gece dönüş yolu.
Normalde hemen eve atlayıp ısınmak isterdim oysa, şimdi sadece, hala böyle kalmak istiyorum. Sıkıca tuttuğum elin sıcaklığını, biraz daha hissetmek istiyorum.
"Hey, Maki."
"…Ne?"
"Beni seviyor musun?"
"…"
O söze karşılık, göğsüm aniden küt küt atmaya başladı.
"O şey... ne anlamda?"
"Bakalım, ne anlamda?"
"Hımm..."
Yine kurnazca bir soru soruyordu.
Umi önemli bir arkadaşımdı ve o anlamda elbette 'seviyordum'. Öyleyse, ikimiz de birbirimizi 'sevdiğimiz'den emin olmalıydık ama.
"Ş-şey, soru çok zor olduğu için ben pek anlayamıyorum... galiba."
"…Sadece sevip sevmediğini söylemek varken mi?"
"Sevmek ya da sevmemek dediğin, o kadar basit bir duygu değil, değil mi?"
Bunu Umi de Amami-san ile olan olayda hissetmiş olmalıydı.
Severken nefret etmek gibi, ya da sevdiğin için daha çok sevmek istemek gibi.
Benim şimdi ki hislerim için ne doğru olan?
"Tam tersine, sen beni seviyor musun Umi? Az önceki sorunun anlamı da buydu, biliyor musun?"
"Hımm~ Öyle söyleyince zorlaşıyor ama..."
Biraz düşündükten sonra, Umi başını hafifçe eğerek mırıldandı.
"…Ben Maki'yi sevmiyor olabilirim."
"Yine öyle belirsiz bir ifade... Nefret etmiyorsun yani?"
"Evet. Çünkü ben Maki'yi sevmiyorum..."
Bir nefeslik duraksamanın ardından Umi devam etti.
"…Çok seviyorum."
"—Ha?"
Sevmiyorum değil.
Çok seviyorum.
Bu tam olarak ne anlama geliyordu ki—
"—Şey, öyle konuşurken evin önüne varmışız bile, değil mi? ...Şey, o zaman ben gideyim."
"A, e, evet. O zaman, gelecek hafta yine."
"Evet. Gelecek hafta yine, tamam mı?"
Kulakları kıpkırmızı olmuş Umi, aceleci bir şekilde girişin ötesine doğru kayboldu.
"İşte bu yüzden, öyle şeyler..."
Aniden söylenen sözlerin anlamını bir türlü kavrayamadan, ben, bir süre Asanagi'lerin evinin önünde öylece durup durdum.
'…Öyle şeyler, haksızlık ama.'
Ondan sonra, hafta sonu geçip Pazartesi olmasına rağmen, ben doğal olarak sıkıntılı bir zaman geçiriyordum.
'—Sevmiyorum değil, çok seviyorum çünkü.'
"Hımm..."
Geçen günkü gece, Umi'nin ağzından gizlice dökülen tek bir söz kulağıma yapışmış, ayrılmıyordu.
"Şu Umi, ne anlamda öyle bir şey söyledi ki..."
Özellikle 'çok seviyorum' dediğine göre, arkadaşça bir hoşlanma değil... diye düşünüyorum.
Gerçek niyetini bilmiyorum ama arkadaşlıktan öte duygular beslediği anlamına geliyordu.
Öyleyse, o zamanki Umi'nin sözleri... bir itiraf mıydı?
Eğer öyleyse, elbette sevindiriciydi. Hoşlandığım bir kızdan 'çok seviyorum' dendiği için.
"Cevap vermem gerek, değil mi...? Hayır ama, önce duygularımı tam olarak netleştirmem lazım."
Romantik bir şey mi, arkadaşça bir şey mi? İlkiyse sadece benim cevap vermem yeterliydi ama ikincisiyse, ben sadece yanlış anlamış bir aptaldım.
Umi'nin benim hakkımda ne düşündüğünü, kalbinin içini bilmek istiyorum. Ama tekrar 'Benimle sevgili olmak istiyor musun?' gibi, öyle düşüncesiz bir şeyi soramazdım.
Bugün Pazartesi sabahıydı ama Umi'den ne telefon ne de mesaj vardı, elbette ben de atmamıştım.
"Günaydın, Maki. Annenin bugün uzakta bir toplantısı olduğu için erken çıkacağım ama... Şey, sen yatağın üstünde ne yapıyorsun? Tırtıl taklidi mi?"
"…Hiçbir şey, önemli değil."
"Öyle mi? Sen tatil gününden beri hep böyle gibisin ama. ...Şimdiye kadar sormadım ama, yoksa Cuma günü Umi-chan ile bir şey mi oldu?"
Görünüşe göre izleniyormuşum. Tatil boyunca Umi'nin 'çok seviyorum' sözü aklımdan çıkmadığı ve sıkıntı çektiğim için çevreye dikkat etmeye vaktim olmamıştı.
"…H-hiçbir şey, yok ama..."
"Hımm~ Gerçi, söylemek istemiyorsan sorun değil ama. Ama eve birini getiriyorsan, düzgünce söylemelisin. Para, her zamankinden daha fazla hazırlarım senin için."
"…Anladım. Güle güle."
"Tamam tamam, ben çıkıyorum."
Annemi uğurlayıp ben de hemen sabah hazırlıklarıma başladım. Sonuçta, az önce düşündüğüm şeyler sürekli kafamda döndüğü için pek uyuyamamıştım.
Her zamankinden daha belirgin göz altı torbalarım vardı. Aslında kötü bir dert değildi ama böyle olursa Umi'nin tuhaf düşünmesine neden olabilirdim.
Bir şekilde okula gitmek istemediğim Pazartesi günleri çok olmuştu ama olamaz, bir kızdan gelen itirafın cevabının bu neden olacağını birkaç ay önce aklıma bile gelmezdi.
"Böyle bir ben olsam bile, Umi beni çok seviyor..."
Su kaynatan kettle'da yansıyan çarpık yüzüm. Somurtkan görünüyordu, bakışlarım kötüydü ve belirgin bir özelliğim de yoktu.
Benim gibi birini düşünen biri, ne geçmişte ne de gelecekte, kesinlikle Umi'den başkası olmazdı sanırım. Dış görünüşü iyi olmayan, yalnızlığını abartıp çarpık bir iç dünyaya sahip olan beni, buna rağmen 'çok seviyorum' diyen bir kız.
İşte bu yüzden, Umi'ye karşı şimdiki duygularımı dürüstçe ifade etmeliyim.
'…Yanlış anlamış bir aptal olursam halim harap olur ama.'
"…Evet, karar verdim."
Kendime gelmek için sıcak kahveden bir yudum aldığım sırada, interkom, Maehara ailesi için özellikle nadir olan bir sabah ziyaretçisini haber verdi.
"Buyurun."
'Ehehe. Maki-kun, günaydın~'
'…G-günaydın, Maki.'
"Amami-san... ve Umi."
Monitöre baktığımda, orada geçen hafta sonundaki aynı yüzler sıralanmıştı.
Gülümseyen yüzlü Amami-san ve yanakları kızarmış, başı hafifçe eğik Umi.
Eve davet edip detaylıca konuşmaya karar verdim.
"Affedersin, Maki-kun. Birdenbire çıkıp geldiğimiz için."
"Hayır, zaten hazırlıklarım bitmişti, sorun değil ama... Ondan ziyade, bir şey mi oldu?"
"Evet. Cuma günkü olayla ilgili Umi bana danıştı. Elbette, ben gittikten sonra olanlar."
"…Ah, anladım."
Yoksa diye düşünmüştüm ama Amami-san'a her şeyi anlatmış gibiydi.
Öyleyse, yine de Umi—
Ve Umi'nin gözlerinin altında, nadiren de olsa, hafifçe torbalar oluşmuştu.
"Umi, şey, gözlerinin altı—"
"—B-bakma, aptal!"
'…Belki de Umi de, tatil boyunca benimle benzer bir ruh halindeydi.'
Utandığımız için, ben de Umi de, istemsizce bakışlarımızı kaçırdık.
"Ama Amami-san, neden sabahtan beri buradasın?"
"Evet. Aslında sadece bir şey daha var, ikinizin yapmasını istediğim."
"E..."
Olamaz, bir de üstüne! Bu biraz beklenmedikti.
"Ş-şey, o da şimdi mi yoksa?"
"Evet. Sonra konuşuruz ama, biraz çeşitli durumlar var da... Elbette kabul edip etmemek ikinizin özgürlüğü, yapmasanız da, önceki olayı yok saymak gibi bir şey olmaz ama."
"Yani, saf Amami-san'dan bir rica mı demek oluyor bu?"
"Aynen. Öyle bir şey."
Yani, ne yapacağımız basitçe benim ve Umi'nin kararına bırakılmıştı.
Geçen haftayı düşününce, yine ben ve Asanagi için utanç verici bir şey yapmamız gerekecekti belki de. Şimdi hemen okula gideceğimiz için, birçok kişinin gözü önünde olacağımız kesindi.
"…Anladım. Sorun değil, yaparım."
"Maki...!"
Öyle bir cevapla kabul eden bana, Asanagi endişeli bir yüzle baktı.
"İ-iyi misin? Daha Yuu'dan ne yapacağımızı bile öğrenmedik ki."
"Gerçekten de kötü bir hissim var sadece ama... Gerçi, geçen haftadan beri olan bir akış da var, ve bunu bir ceza oyununun devamı olarak kabul edebilirim gibi. Ayrıca, Amami-san da zor durumda gibi görünüyor."
Düşünürsek, Amami-san'ın birine böyle bir rica da bulunması demek, bu seferki 'durum' konusunda o kadar zor durumda olduğu gerçeğiydi.
Amami-san ile 'arkadaş' olduğum için, benim yardımımla bir şeyler düzelecekse, elimden geldiğince yardım etmek isterim.
Umi'nin değerli biriyse, o zaman o benim için de değerli biridir.
"Ayrıca, şey... Umi."
"Ne?"
Amami-san karşımda olsa da, gerçi, söyleyebilirim herhalde. Garip bir şekilde utanmaktansa, bu daha iyi.
"Ben de, Umi ile aynı duygular içindeyim. ...Şimdilik sadece bunu söyleyeyim."
"A... şey, e, evet. Anladım."
Anlamış mıydı acaba, Umi yüzünü kıpkırmızı yapıp benden bakışlarını kaçırdı.
'Aptal' diye bana yöneltilen Umi'nin mırıldanışı, şimdi kulağıma çok hoş geliyordu.
"Nfufu~ Yani Maki-kun böyle diyor ama... Umi, ne yapacaksın?"
"…Maki yapacaksa, ben de yaparım. Zaten baştan beri öyle düşünüyordum."
"O zaman, tamamdır."
Ben de Umi de kararlı olduğumuz için, her şeye hazırdık ama.
"O zaman, hemen ikinizin el ele okula gitmesini sağlayalım mı? ...Hafifçe güler"
Olamaz, bu kadar utanacağımı hiç düşünmemiştim.
"…Ş-şey, Maki, elin biraz fazla terlemiş ama."
"Ş-şey, öyle diyen Umi'nin kendisi de oldukça nemli ama."
"E-elden bir şey gelmez, değil mi? Ben bile böyle bir şeyi ilk kez yapıyorum."
Biz şimdi el ele, uyumlu bir şekilde sabahın okul yolunda yürüyoruz. Üstelik, parmaklarımızı sıkıca kenetlemiş bir şekilde... Yani 'sevgili tutuşu' denilen şeydi bu.
'—Ne oluyor bunlara, sabahın köründe. Gösteriş mi yapıyorlar?'
'—Şunlar birinci sınıf mı? Kız olan bayağı sevimliymiş. Karşısındaki ise biraz sıkıcı bir inek gibi ama. Ceza oyunu mu?'
Okula gidiş saatlerinin yoğunluğu nedeniyle, uyumlu (muhtemelen öyle göründüğümüz) bize doğru böyle sözler fırlatılıyordu. Yüzde on gıpta, geri kalanı bana karşı kıskançlık gibiydi.
Bir tane bile dil şıklatmak isterdim ama, ancak, şimdi benim öyle bir lüksüm yoktu.
Ne olursa olsun Amami-san'dan gelen 'rica'yı çabucak bitirelim—böyle düşüncelerle doluydu kafam.
"Umi, Amami-san nerede?"
"Hımm~... Tam olarak bizim on metre arkamızda gibi... Sanki bir elektrik direğinin arkasına saklanmış, tek başına sırıtıyor."
"…Amami-san'ın eğleniyor olması en önemlisi, diyebilir miyim acaba?"
Amami-san'ın bizden yapmamızı istediği şey—bu, 'evden çıkıp sınıfa girene kadar sürekli sevgili tutuşuyla okula gitmek'ti.
Elbette, sınıfa girdiğimiz anlık hepimizin dikkatini çekecektik ama, sınıfa girdikten sonra, özellikle hiçbir şey olmamış gibi davranabilirdik ve aramızdaki yakınlığı göstermemize de gerek yoktu.
Gerçi, kabul edelim ya da etmeyelim, el ele tutuştuğumuz anda, sevgili olmasak bile, benim ve Umi'nin oldukça samimi bir ilişki içinde olduğu şüphe götürmez bir gerçekti.
"Bundan ziyade, olamaz, sınıfta benim ve Amami-san'ın sevgili olduğu gibi bir dedikodu dolaşıyormuş... Umi, biliyor muydun?"
"Evet, aslında. Ben de Niina'dan ve diğer sınıflardan çocuklardan sorguya çekiliyordum. Gerçi, sonuçta asılsız bir dedikodu olduğu için umursamıyordum ve her zamanki gibi olduğu için ben de unutmuştum."
Dedikodunun kaynağı bilinmiyordu ama ne olursa olsun, kültür festivali hazırlıkları sırasında veya sonrasında böyle asılsız dedikodular gizlice sınıf içinde ve dışında dolaşıyormuş. Ben yalnız olduğum için bana ulaşmamıştı.
Arkada ise, ne ara olduysa Amami-san'ın yanına Nitta-san da katılmıştı. Telefonla çekim yapmayı Amami-san nazikçe engellese de, bunun dışındaki sorgulamalara hazırlıklı olmalı mıydık?
"Niina... Hafifçe güler, o velet, sonra kesinlikle..."
"Umi-san, şey, çok sıkı tutunca elim acıyor diyebilirim..."
Tehlikeli şeyler mırıldanan Umi'yi sakinleştirmeye çalışırken, biz okul kapısından geçip doğruca sınıfa gittik.
Zaten sınıfta olanların tepkileri ise, elbette anlatmaya gerek yoktu.
"Ş-şey, o zaman ben bu tarafa."
"E, evet."
Hiçbir şey olmamış gibi ellerimizi bırakıp yerlerimize yöneldik ama, harika bir malzeme bulan sınıf arkadaşlarımızın bizi öyle bırakmaya niyeti yoktu.
'—Ah, demek ki öyleymiş.'
'—Kimdi o, Amami-san ile çıktıklarına dair yalan haber yayan?'
'—Hayır bilmiyorum ama... Sen git de birine sor.'
'—İstemem. Sanki az önce Asanagi korkutucuydu.'
Umi ise, gecikmeli olarak sınıfa giren Amami-san ile her zamanki gibi sohbet ederken, Nitta-san'ın şakağına tüm gücüyle bir 'demir pençe' geçiriyordu.
"Herkese merhaba, yoklama alıyorum... Şey, ne oldu size? Bir olay mı oldu?"
"Yok bir şey, Yagisawa-sensei. Çabucak dersi başlatalım."
"Asanagi-san? Şey, bugün sen nöbetçi miydin?"
"Değildim ama. Ama çabucak başlayalım."
"Onu anlıyorum ama, ama her zamankinden açıkça farklı bir halin var—"
"AYNISIYDI AMA?"
"Hii...!"
Şimdiki Asanagi'ye dokunmamanın daha iyi olacağını, öğretmen de anlık olarak anlamış gibiydi.
"Ş-şey, evet. Affedersin, benim kuruntumdu. O zaman, yoklama alıyorum..."
Gizemli bir güçle Yagisawa-sensei'yi sindirip, hiçbir şey olmamış gibi dersi ilerleten Umi.
"Şey, Maehara-kun."
"Affedersin. Bu konuyla ilgili olarak Ooyama-kun'un hayal gücüne bırakıyorum."
Bu arada, ondan sonraki ders boyunca Umi'nin sürekli kulakları kıpkırmızı olduğunu ve çok sevimli olduğunu buraya eklemek isterim.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.