Geri Dönüşü Olmayan Pişmanlık

Kusunoki Masaomi’nin ana kahraman olma süreci, zamanın biraz gerisine dayanıyordu──

"Hibari her zamanki gibi bilincini kaybettikten sonra bir saatten fazla oldu, hâlâ uyanmıyor...!"

Masaomi bu haberi aldığında; okulda yaşadığı onca olaydan sonra eve mi gitse, yoksa doğrudan Hibari’nin evine mi dalsa diye tereddüt ettiği tam o andaydı.

Arayan Hibari’nin annesiydi.

Masaomi’nin numarasını ne ara öğrendiği sorusunu bir kenara bıraktı; o saniyede seçenekleri teke inmişti ve işte şimdi Hibari’nin odasına adımını atıyordu.

Kan ter içinde kalmış, nefes nefese bir haldeydi çünkü tüm yolu koşarak gelmişti; ama şu an görgü kurallarını dert edecek durumda değildi.

Yanında, endişesi her halinden okunan, beti benzi atmış Hibari’nin annesi duruyordu. Öyle telaşlanmış olmalıydı ki, öğle yemeği hazırladığı anlaşılan mutfak önlüğünü bile çıkarmamıştı. Sol elinde hâlâ bir spatula tutuyor, çaresizce Masaomi’nin yüzüne bakıyordu.

Ayaklarının dibinde, iyice semirmiş olan kedi Mentsuyu, "unaa" diye miyavlayarak Masaomi’nin etrafında dönüp duruyordu.

'Demek öyle, sen de mi endişelisin? Tabii ya. Kusura bakma, hepsi benim yüzümden.'

"Yüzünün hali ne böyle...? Çok kötü morarmış."

"Lütfen aldırış etmeyin. Sadece biraz gençliğin dozunu kaçırdım."

Hibari’nin annesi şaşırmış görünse de, Masaomi’nin mesafeli ve donuk cevabı karşısında ya çekindiğinden ya da gözünün önündeki asıl sorunun büyüklüğünden üstelemedi.

Birlikte Hibari’nin odasına yöneldiler.

"Biliyorsun, normalde on beş dakika, bilemedin en fazla yarım saat sürerdi. Ama bugün eve döndüğünden beri bir tuhaftı. Hemen uyuyacağını söyleyince ben de yemek hazır olunca seslenirim demiştim. Fakat ne kadar seslensek, ne kadar sarssak da uyanmıyor. Nefes alışı normal, acı çekiyor gibi de durmuyor; her zamanki nöbetlerine benziyor aslında. Ama bir türlü gözlerini açmıyor..."

'Masaomi-kun belki bir şeyler biliyordur diye düşündüm...'

Masaomi, bu beklentiye cevap verecek bir yolu olup olmadığından emin değildi.

Ancak en azından, Hibari’yi bu durumdan kurtarabilecek tek kişinin kendisi olduğuna dair güçlü bir sezgi duyuyordu.

Yine de, Hibari’nin bu hale gelmesinin asıl sebebi muhtemelen Masaomi’ydi.

Hibari ile çıkmaya başladıklarından beri içini kemiren o tuhaflığın ve Hibari’nin aniden ondan kaçmaya başlamasının nedenini, bugün —daha doğrusu Kasuka ile konuştuktan sonra— çok geç de olsa kavramıştı.

Her şey bir ceza oyunuyla başlamıştı.

Aşağılık heriflerin, aşağılık fikirlerinden doğan, aşağılık bir olay.

Hibari bunu öğrenmişti. Gerçeği. Üstelik Masaomi’den değil, dışarıdan biri olan Kasuka’dan.

Hibari muhtemelen bu yüzden dengesini kaybetmişti.

Yine de kalbinin yarısıyla mı, yüzde otuzuyla mı, yoksa yüzde biriyle mi bilinmez; Masaomi’ye inanmak istemiş olmalıydı. Onun bunu inkar etmesini beklemişti belki de. Ya da Masaomi ile arasına mesafe koyarsa gerçeğin gün yüzüne çıkmasını engelleyebileceğini sanmıştı. Bunlar artık sadece tahmin yürütebileceği şeylerdi.

Fakat en azından Hibari’nin canı yanmıştı. Budala sevgilisi ise hiçbir şey fark etmeden gamsızca "sevgilicilik" oynamanın sarhoşluğu içindeydi.

Ve üzerine tuz biber ekilmişti.

"Nasılsa bir ceza oyunu falan yüzünden sana acıyıp çıkıyor seninle, değil mi?"

Tesadüfen en zayıf noktasından, tam can evinden vurulmuştu.

Düşüncesiz bir sınıf arkadaşının bu son darbesiyle Hibari kim bilir neler hissetmişti.

"Ruhsal dünyaya gitme isteğimi şimdi anlıyor musun?"

Hibari bir keresinde böyle demişti.

Gerçeklikten ne kadar tiksindiğini.

Gerçeklikten ne kadar kaçmak istediğini.

Ve Tanrı’nın bir azizliği ya da bir tesadüfi denge olarak, onun gerçekliğin ötesindeki dünyaları görme gücü vardı. Eğer kaçmak isterse, kendine istediği kadar kaçış yolu açabilirdi.

—Buna rağmen.

Deniz randevusu dönüşünde sadece bir kez uğradığı Hibari’nin odası.

Hibari’nin varlığının sıcaklığını hapseden bu odada, genç kız yatağında uzanıyordu.

Masaomi göz ucuyla odanın köşesindeki çöp kutusuna baktı.

Üzerinde herhangi bir isim yazmayan, içinde hapların olduğu tahmin edilen bir ilaç paketi artığı duruyordu.

Bunu görmek Masaomi’nin içini ürpertti.

Şu ana kadar her şeyi Keiji’nin üzerine yıkabileceğini düşünmüştü. Elbette bu durumu planlayan Keiji olmasaydı bunlar yaşanmazdı.

Ancak... Hibari’nin o ilaca el uzatmasına neden olan kişi Masaomi’ydi.

Ruhsal dünyaya kaçması çok kolayken, o ciddiyetle başka bir seçeneği değerlendirmişti. İlaçla iyileşmek; ruhsal dünyayı mühürleyip Masaomi’yi seçmek. Kaçmak ya da mühürlemek arasındaki o büyük çatışmanın sonunda, Masaomi’nin olduğu dünyayı seçmeye çalıştığına dair bir kibri vardı Masaomi’nin.

Bir kurtarıcı olarak değil, sıradan bir kız olarak.

Bir ceza oyunu değil, sıradan bir sevgili olarak.

Böyle bir dünyayı arzuladığı için şeytanın tatlı diline kanmıştı.

—Sonuçta, suçlu Masaomi’ydi.

Hibari ile ilk çıkmaya karar verdiğinde hemen özür dilemeliydi.

O konforlu yalanın içinde rehavete kapılmayıp, kavga etmeyi ya da aşağılanmayı göze alarak her şeyi açıklamalıydı.

Yani çoktan işin ciddiye bindiğini... "Sıradan" bir ilişkiyi asla yeterli bulmadığını doğrudan söylemeliydi.

Pişmanlık bir çığ gibi dilinin üzerinde dolanıyordu ama bunları dışarı vurmaya hakkı yoktu.

Az önce okulun çatısında Keiji ile yaşadıkları... Olanlar, sonuçta Masaomi’ye bir kararlılık kazandırmak için bir sınavdı. Aslında bu kararlılığa çoktan sahip olması gerekiyordu.

Bu yüzden pişmanlık yerine, kefaretini dile getirmeye karar verdi.

"Hibari’nin annesi. Ben Hibari’yi geri getirene kadar lütfen bizi odada yalnız bırakın."

Gözlerinin önünde bir hastanın annesi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. "Böyle olmamalıydı, bu kadarcık bir şeyse kendi haline bıraksaydım keşke" diye pişmanlık dolu çığlıklar atan kadını, Keiji bomboş gözlerle izliyordu.

"Olmadı mı... Başaramadık mı?"

"Mevcut duruma bakılırsa, evet."

"Olamaz... Olamaz...!"

"Önceden imzaladığınız muvafakatnamede belirtildiği gibi; bu sadece bir klinik deneydir ve etkisinin garantisi yoktur. Üzgünüm."

Normalde böyle bir çocuğun klinik deneyde bulunması imkansızdı; fakat yaşını gizleyip beyaz önlüğü giydiğinde, "hastane müdürünün oğlu ve gelecek vaat eden bir doktor adayı" maskesini taktığında, herkes kuşkuyla baksa bile bunu bir gerçek olarak kabul ediyordu. Sadece ağır hastalar değil, hafif vakalara bile hastalığın sonuyla ilgili biraz abartılı korkular aşılarsan, hemen yakınlarındaki o ümitsizliği hisseder ve kolayca akıllarını yitirirlerdi.

Tıpkı şu anki Keiji gibi.

Babası, Keiji’nin bu başına buyruk hareketlerini bilmesine rağmen ses çıkarmıyordu; zaten ondan bir beklentisi yoktu. Eğer araştırmalar ilerler ve Nagi’nin işine yararsa ne ala, yaramazsa en kötü ihtimalle Keiji’yi gözden çıkarırdı. Nitekim, böyle "başarısız" olan hastalar kendi hastanelerinde "izlem" adı altında yatırılmaya devam ediliyor, muhtemelen hastalara deney ücreti dışında sus payı da ödeniyordu; sonuçta babası Keiji’nin bu "aracılık" işlerine hiçbir zaman engel olmamıştı.

Bu seferki hasta, haftada birkaç on dakika süren yoksunluk belirtileri ve uyku sırasında sıklaşan berrak rüyalar gibi hafif semptomlar gösteren biri olarak görülüyordu. Muhtemelen böyle devam etseydi klinik deney falan kimsenin aklına gelmezdi; ancak son zamanlarda "İdeal Dünya" hakkında daha fazla konuşmaya başladığı ve daha derin uyumak istediğini dile getirdiği söyleniyordu. Şüphe ve endişeye kapılan ailesi, çocuklarını tıp fakültesi hastanesine götürmüş, Keiji ise modern tıbbın buna kökten bir çözüm getiremeyeceği gerçeğiyle kıvranan ailenin bu kederini fırsat bilerek gizlice yeni ilacın klinik deneyini teklif etmişti.

"Bundan sonra... biraz daha beklersek uyanacağı anlar da olacak değil mi?! Söylesenize?!"

"Ben... Benimle hemen hemen aynı yaşlarda bir hasta olduğu için özellikle üzgünüm. Bu sonuçlar mutlaka gelecekteki tedavilere ışık tutacaktır. Size yardımcı olamadığım için gerçekten çok özgünüm."

Hiç de içten olmayan bir özür, diye geçirdi içinden. Bunu Nagi’nin önünde söyleyebilir miydi? Kendi içindeki diğer yarısının bu fısıltısını duymazdan gelerek...

Keiji’nin aşağıya doğru baktığı yerde, yirmili yaşlarının başında olduğu söylenen bir genç, yatağında sığ nefesler alarak uyumaya devam ediyordu. Ten renginde veya görünüşünde şüpheli hiçbir durum yoktu; sadece biraz uzun süren bir kabusun etkisindeymiş gibi görünüyordu.

Ancak bu genç iki gündür bu haldeydi ve henüz gözlerini açmamıştı. Bir CCD hastası olarak bazı semptomları olsa da, tıbbi açıdan neredeyse sağlıklı bir bedenden farkı yoktu oysa.

Hepsi ama hepsi, yeni ilacın klinik deneyi sonucunda olmuştu.

Tıpkı Nagi gibi, o da hayata tutunmasını sağlayan besinleri bir serum hortumuna emanet etmiş, sessiz sedasız o ideal dünya denilen yerin derinliklerine gömülüp gitmişti.

Son. Tek bir ilaçla bu kadar kolayca.

Başarısızlık. Ölmemiş olsa bile ölüden farksız bir durum.

Bunun Nagi olduğunu düşünmeden edemiyordu. Sırf bu ailenin hissettiği o çaresizliği kendisinin yaşadığını hayal etmek bile, bencilce bir korkuyla ellerinin ayaklarının titremesine yetiyordu.

Sadece kederin solunduğu o odayı kaçarcasına terk etti. Bir saniye daha dayanacak gücü kalmamıştı.

Sadece bu seferki değil, tüm hasta yakınlarıyla titizlikle onam formlarını imzalatıyor olsalar da, geçenlerde bazı medya kuruluşları şüpheli ölüm vakası diye yaygara koparmıştı. Bu çevrelerde art arda birkaç başarısızlık gelince haliyle ecel terleri dökmüştü ama muhtemelen babası ortalığı bir şekilde yatıştırmıştı. Bu yüzden artık Keiji arkasına bakmıyordu. Buna hakkı da yoktu zaten.

Keiji’nin, yani Orito ailesinin bunca şeye rağmen öğrenmek istediği tek bir bilgi vardı.

"Yine mi o sınırı bulamadık? Kahretsin. Daha ne kadar böyle devam edeceğim...!"

Annesinin bağlantıları sayesinde deneysel olarak geliştirilen yeni ilacın klinik vaka sayısı çok azdı. Ancak gerçekten nadir de olsa, tam iyileşmeye yakın sonuçlar elde edildiği olmuştu.

Durumdan çıkarılan mantığa göre, ortada bir varsayım vardı.

İlaç, hastalığı "yüksek derinlikte" olanlara verilirse iyileştiriyor, aksine "düşük derinlikte" olanlara verilirse durumu kötüleştiriyordu. Görünüşte basit gibi dursa da, bu hastalığın asıl baş belası yanı, dışarıdan bakarak o derinliği tam olarak ölçememekti. Az sayıdaki vaka, komaya girme sıklığının hastalığın şiddetiyle doğrudan bağlantılı olmadığını işaret ediyordu.

Düşük derinlikte, yani sağlıklı insana daha yakın olan biri bu ilacı kullanırsa, tıpkı bu seferki genç gibi göz açıp kapayıncaya kadar yatağa bağımlı bir kabuktan ibaret kalıyordu. Bağışıklık mı gelişiyordu bilinmez ama bir kez ilacın etkisiyle kötüleşen bir hastaya tekrar doz verildiğinde hiçbir etki görülmüyordu.

Kelimenin tam anlamıyla hem zehir hem de ilaç olabilen bir tür yeni ilaçtı bu. Etkisinin değiştiği o derinlik sınırı, eldeki az sayıda klinik örnekle bir türlü tespit edilemiyordu; bu yüzden Nagi’ye ilacı verme cesaretini bir türlü kendinde bulamıyordu.

—Bu yüzden.

Okulun çatısında tek başına, sinir bozucu derecede berrak gökyüzüne bakarken Keiji, yaptıklarını kafasında tartıyordu.

"Yanlış bir şey yapmadım. Kendi yakınlarımı öncelikli tutmamdan daha doğal bir şey olamaz. Ona da böyle söyledim. Bu yüzden—"

Bu yüzden, ne olmuştu sanki?

Bu yüzden... arkadaşının sevgilisini yeni ilaç için kobay olarak kullanması affedilebilir miydi?

"O herif", her zamanki düz ifadesiyle içindeki duyguları bastırıp, "O zaman elden bir şey gelmez" diyerek olan biteni sessizce görmezden mi gelecekti?

—İmkansızdı.

"O herif"—Masaomi acaba farkında mıydı? Aykırı olana karşı bir reddetme tepkisi gösterip, kolayca sarsılan o günlük hayata bu kadar sıkı tutunup, tam da bu yüzden bizzat kendi ayaklarıyla o aykırılığın içine dalan o çelişkili düşünce yapısının...

—Zaten, yüzünde neredeyse hiç mimik oynamayan bir insan, başlı başına nadir bir tür gibidir.

Sıradan insan diye bir şey yoktur. Varsa bile o sadece sıkıcı biridir ve Masaomi, nereden bakarsan bak öyle bir kalıba sığacak kumaşta biri değildir.

"Sevgili kız arkadaşının koruyucusu mu neymiş, öyle sıradan bir— hayır, sıradan değil."

Kendi kendine konuşurken hafif bir sırıtışla karışık bir nefes verdi.

Onun varoluş biçiminin ne kadar çarpık olduğunu zaten çoktan biliyordu; yine de neden öyle olmaya çalıştığını Keiji kendince anlayabiliyordu.

Trafik kazası geçirip ağır yaralı olarak bilincini kaybetmesi, okulun daha başında devamsızlık yapması, cehennem gibi bir rehabilitasyon sürecinden geçip aylar sonra okula döndüğünde sınıftakilerin çoktan gruplaşmış olması... Herkesin ona patlamaya hazır bir bomba gibi, mesafeli ve tuhaf bir şekilde davranmasıyla havada asılı kalan o eğreti varlık... O zamanki Masaomi buydu işte.

Bu yüzden ona seslenmişti. Kendisi de Nagi’nin ziyaretleri ve aile ortamındaki o gerginlik yüzünden yeterince hırçınlaşmıştı ve o da "aykırılık" derecesi bakımından azımsanacak gibi değildi. Sert biri olduğunu iddia etmek için biraz zayıftı belki ama bir dostun varlığını istemiyor da değildi. Ya da belki de bu, sadece kendi gibisini aramanın bir sonucuydu. Bir anlığına, insanın ruhu küçük bir koltuk değneğine ihtiyaç duyduğunda, "İşimiz zor değil mi?" diyerek omzuna elini koyacak birini istemişti belki de.

"Şimdiyse bir ceza oyunundan dönüp, o dünya güzeli sevgilisine sırılsıklam aşık birine dönüştü."

Kike Hibari bir ünlüydü. Davranışları eksantrikti ve güzelliğiyle ters orantılı olan o çatlaklığı, erkekler arasında bir tür efsane gibi fısıltıyla konuşulurdu. Kendini bir şey sanan bazı tipler, "Kike’yi Tavlama" oyunları planlamış ama onun garip ve sert tepkileri karşısında anında havlu atmışlardı.

Bu açıdan bakıldığında, Keiji de en başından beri gözünü ona dikmişti.

Hibari’nin davranışları ilk bakışta bir akıl hastasınkini andırsa da, dikkatli bakınca anlaşılıyordu. O, mantığını tamamen terk edememiş, gerçeklikte gördüğü rüya dünyasıyla olan çatışmanın acısını çekiyordu— daha sert bir dille söylemek gerekirse, bariz bir "farkındalık belirtisi" içindeydi.

Acı çekiyor olması, iyileşmek istediği anlamına geliyordu; başka bir şeye değil.

İşte bu, Keiji için sızabileceği bir boşluktu.

Elbette ona kendisi de yaklaşabilirdi ama işler yolunda giderse ona karşı bir yakınlık, bir acıma duygusu besleme ihtimalini göz ardı edemezdi. Bir anlığına bile olsa kendisine güvenen birine o ilacı bizzat vermek... Bunun Nagi’ye ilacı verip denemekten ne farkı kalırdı ki?

Bu yüzden arkadaşını kullanmıştı. İhanete eşdeğer bir eylem olsa bile, zayıf olan kendisi için bu gerekliydi ve o da bunu yapmıştı. Masaomi gibi bir karakterin, Hibari’nin o anormalliğini kabullenebileceği hesabı üzerine kurmuştu her şeyi.

Masaomi ve Hibari arasındaki samimiyet derinleşirse, dolaylı yoldan Keiji’nin ona ulaşması kolaylaşacaktı. En kötü ihtimalle ilacı Masaomi aracılığıyla verme yöntemi bile masadaydı. —Tüm bunları planlayarak hareket ettiği içindi ki:

"Masaomi ile 'normal' bir çift olmayı istemez miydin? Bu ilaçta o ihtimal saklı."

Keiji’nin tahminlerine göre Hibari, tam olarak "orta dereceli" bir vakaydı.

Gerçekliği tamamen istila edecek kadar ileri gitmemiş, ama komaya girmeden hayatını sürdürebilecek kadar da hafif değildi. Tam da yeni ilacın o kritik sınırını belirlemek için biçilmiş kaftandı.

Hibari tamamen iyileşirse, hastalığı daha derin olan Nagi için bu ilaç kesin bir çare olacaktı.

Eğer Hibari’nin durumu kötüleşirse... Bu durumda sınırda olduğu tahmin edilen yeni vakalar aramaktan başka çare kalmayacaktı.

Ya da başka bir yol varsa, bir saman çöpüne bile olsa neye güçleri yetiyorsa ona tutunacaklardı.

Şu an elinde yeni ilacın kalanı duruyordu.

Şu an elinde az önce otomattan aldığı bir şişe mineral su vardı.

Bunu daha önce de defalarca düşünmüştü.

Sırayla ilaca ve suya baktı. Şişenin kapağını açtı, ilacı ağzına yaklaştırdı ve sonra tekrar onlara baktı.

"Sikeyim böyle işi..."

Keiji’nin bizzat ilacı içip, kendi rızasıyla bir kabuğa dönüşerek Nagi’nin dünyasına gitmesi.

Kimseyi kurban etmeden, Keiji kendi günahlarının bedelini bu kararlılıkla ödeyebilirdi.

İşler yolunda gitmese bile bu, Nagi’nin kendisine kestiği bir ceza olurdu. Böylesi iyiydi. Öyle olması gerekiyordu.

"Öğgh, v-voğhh, vöeegh...!"

Ancak sayıca az olsalar da, birer kabuğa dönüşmüş olan deneklerin, sadece nefes alan ama tek kelime etmeyen o insan siluetleri, birer ceset iblisi gibi zihninde canlanıyordu. Keiji kararsızlığa düştükçe, ellerindeki o zavallı kararlılık hızla sönüp gidiyordu.

"Sadece... Sadece bu kadarcık bir şeyi bile yapamıyor muyum lan ben...!"

İlaç dediğin, bir yudum suyla yutulur giderdi. Sırf bununla Nagi’nin yanına gidebilme ihtimali varken bile elleri titremeye devam ediyordu. Zihninin derinliklerinde bir iblis sinsice fısıldıyordu: Aynı hastalığa yakalansan bile Nagi ile aynı dünyaya ulaşacağının garantisi yok. Nagi’nin bahsettiği o 'yenilmez dünya' denen şeyin gerçekte var olup olmadığını bile bilmiyorsun. O halde bu tarafta kalıp, Nagi’yi gerçekten kurtarabilecek bir yol aramaktan başka çaren yok... Kendine böyle bahaneler üretmekten, bu kaçış yoluna sığınmaktan başka bir şey yapamıyordu.

Kabuk olmaktan korkmuyordu. Kabuk olmasının hiçbir anlam ifade etmemesinden korkuyordu.

Kendi acizliğini savuşturmak istercesine su şişesini fırlatıp attı.

Hâlâ avucunda duran ilaç, gözüne iğrenç bir zehir kütlesinden başka bir şey gibi görünmüyordu. Bu küçücük şeyin Nagi’nin, insanların ya da bir başkasının geleceğine hükmediyor olması... Tanrı'nın bir lütfuymuş gibi duran bu ilaca muhtaç kalmak...

Sonuçta, o kırılmış kalbi, Nagi’yi terk ettiği o günkü haliyle aynıydı.

Doğru cevabı bir başkası bulacaksa, bu onun için sorun değildi. Doktor bile olmayan sıradan bir lise öğrencisinin, hikâyenin kahramanı olmaya çalışmak gibi bir kibri olamazdı. Kim olursa olsun yeter ki bir şeyler yapsın... Tek yapabildiği böyle dua etmekti.

Kusunoki Masaomi’nin duygularını, Tachibana Kasuka’nın fedakarlığını, Takaya Hibari’nin ruhunu feda etmek pahasına olsa bile.

Orito Keiji’nin geleceğini feda etmek pahasına olsa bile.

Bu trajik kararlılık, kim bakarsa baksın, ruhunu şeytana satmaktan farksız görünüyordu muhtemelen.

Sonuçta o ne ağırbaşlı biriydi ne de başka bir şey; sadece basit bir kötü adamdı. Canı ne istiyorsa onu yapan, kendi çıkarları için hareket eden ve sonunda bir adalet savaşçısı tarafından alt edilen o tiplerdendi.

Yine de kararını vermişti.

Nagi için; arkadaşının sevgilisini, arkadaşını, hatta kendi geleceğini bile feda etmeye razıydı.

Böyle bir kötü adam için zaten ona yaraşır bir son hazırlanmış olmalıydı.

Ne de olsa, baksana.

Keiji’nin akıllı telefonu, kulak tırmalayan bir sesle arandığını haber veriyordu.

"Haha, Masaomi teşrif ediyor. Bir kadın için ciddileşmek ha... Gerçekten çok havalı."

Mesele basitti. Masaomi, eğer Keiji kaçacak olsa orayı seçeceğini bildiği için, Keiji’nin 'evde yokum' numarasını anında deşifre etmişti.

Her zamanki okulun çatısı. Karanlık nedir bilmeyen güneş, tepeden tüm heybetiyle ikisine bakıyordu.

"Dürüst olmak gerekirse hâlâ çatıda olduğunu düşünmemiştim. Telefonumdan tırsıp kuyruğunu kıstırarak kaçarsın sanıyordum."

"Ağır abiyiz sonuçta. Gelene eyvallah falan demek isterdim ama bu artık bir kavga bile değil."

"Yargılama seansı mı desek?" diye cevap verdi Keiji. Tek bir rüzgarın bile esmediği o çatıda, üzerindeki o bunaltıcı kıyafetlere rağmen tek bir ter damlası dahi dökmeden, sanki hiçbir şey olmamış gibi sakin bir ifadeyle konuşuyordu.

Masaomi’nin ne diyeceğini zaten çoktan tahmin etmiş olmalıydı.

"Lafı dolandırmadan soracağım. Hibari’ye ne yaptın?"

"Sonuca bakarsak, hastalığının kötüleşmesine yardım ettim."

Yumruğu yedi.

Keiji sıyrılmak için en ufak bir hamle dahi yapmadı.

Masaomi’nin tüm ağırlığını vererek attığı yumrukla yere serilen Keiji, muhtemelen ağzının içi kesildiği için beton zemine iğrenerek tükürdü.

Vuran kişi olan Masaomi bile, duygularını bu kadar doğrudan dışa vuracak biri olduğunu düşünmüyordu. Dışarıdan bakıldığında sıkıcı ve düz biri gibi görünmesi gereken kendisi, bunu yapmıştı.

Ancak Keiji, sanki bu şiddeti görmesi gerekiyormuş gibi, yapılanı kabullenmiş bir ifade takındı.

"Ciddisin ha... Tabii ki ciddisin. Koca Masaomi bana gerçekten yumruk attı. Takaya için sonuçta."

"Benimle dalga mı geçiyorsun?"

"Hıh, saçmalama. Sana saygı duyuyorum. Ben hâlâ korku içindeyim, yaptığım her seçimin ağırlığı altında eziliyorum, eve gidip yorganın altına girip ağlayarak uyumak istiyorum. Ama sen... Sen böyle dimdiksin işte. Bu durum gerçekten çekilmez... Harbiden çekilmez."

Keiji’nin söyledikleri bir yere varmıyordu.

Ama en azından bunu tüm samimiyetiyle söylediği belliydi. Ne de olsa kadim dostlukları az buz bir zamanı kapsmıyordu.

"Eee Masaomi, Kasuka’dan mı duydun?"

"Kasuka hiçbir şey söylemedi. 'Ağzımı mühürledi' dedi sadece. O sana söylemiyorsa, kesin sen tembihlemişsindir diye düşündüm. O kızın yapısı böyle. O yüzden buraya geldim."

"O aptal da harbiden çok dürüst. Seni anladım da, neden bana bu kadar bağlı ki? Hepiniz hayran olunacak tiplersiniz... Ben de Nagi gibi hastalığa yakalansaydım, belki bu kadar acı çekmek zorunda kalmazdım. Hiçbir zorluk görmeden yaşamış benim gibi birinin bunu söylemesi de saçma ya, neyse."

"Söylediklerinin tek bir kelimesini bile anlamıyorum. Şu doktor çocuğu havalarını bırak da bir salağın bile anlayacağı dilde anlat."

"İyi o zaman, şu bahanelerimi bir dinle bakalım."

Keiji yerinden kalkma zahmetine bile girmeden, güneşin altındaki çatının tam ortasında, bir zamanlar Hibari ile öğle yemeği yediği su kulesinin gölgesine bile sığınmadan, sanki tüm günahlarını gün ışığına seriyormuş gibi olan biteni tek tek anlatmaya başladı.

Kız kardeşinin Hibari ile aynı hastalığa sahip olduğunu. Bu yüzden okul çıkışlarını hep hastanede geçirdiğini. Kardeşini kurtarmak için yeni ilaca denek gerektiğini. Yeni ilacın etkilerinin kestirilemez olduğunu. En başından beri gözünü Hibari’ye diktiğini. Kasuka’ya 'muska' adı altında bir şeyler vererek Hibari’nin dengesini bozdurduğunu. Masaomi ile Hibari’nin arasını yapmasının nedeninin, Hibari için hem bir sevgili hem de bir kurban anlamı taşıyan bir ceza oyunu olduğunu...

Hepsi mide bulandırıcı hikayelerdi ama en beteri, Hibari’ye yeni ilacı çoktan vermiş olmasıydı.

Yani Hibari... Bunu reddetmeden kabul etmişti.

Masaomi, son bir umut kırıntısına tutunarak sordu.

"Yeni ilaç ne kadar ağır olursa olsun, başarısız olsa bile en azından ölmez, değil mi?"

"Sadece bir kabuk olur."

Keiji, Masaomi’nin son umudunu hiç tereddüt etmeden kesip attı.

"Tartışmasız bir kabuk. Eğer ilaç başarısız olursa, bir daha asla uyanmaz. En azından şimdiye kadar tek bir istisna bile olmadı. Eğer sırf ölmüyor diye kendini kandırabiliyorsan, dediğin doğru."

Masaomi'nin dili tutuldu. Şaka gibi bir durumdu ama karşısındaki adamın şaka yapar gibi bir hali yoktu. Ses tonu o kadar ciddiydi ki, her şey berbat bir hal almıştı.

"İyileşme ihtimali de vardı. Öyle olsaydı şu an burada olmazdın. Sen, Kisaki'yle Manatsu'dan bile daha ateşli bir sevgili modunda takılıyor olurdun, bense Nagi'ye ilacı verme kararı almış, hayatımda yeni bir sayfa açıyor olurdum... Böyle bir gelecek de mümkündü. Ama sen geldin. İşte o an anladım. Kisaki'nin durumu kesin kötüleşti."

İlacı henüz içmemiş olabilir... Bu düşüncenin verdiği gazla, Masaomi bir an önce oradan fırlayıp gitme dürtüsüne kapıldı.

Ancak gözlerini Keiji'den alamıyordu.

Dünyada yapayalnız bırakılmışçasına keder ve umutsuzluk içinde kıvranan çocukluk arkadaşına bakıyordu.

Masaomi, 'Bu herif hep bizimle takılıyormuş gibi görünse de aslında hep yapayalnızdı galiba,' diye düşündü.

"Ama bak, Masaomi."

Keiji, kendisine tepeden bakan Masaomi'nin bakışlarını dosdoğru karşıladı.

"Ama özür dilemeyeceğim."

Keiji ayağa kalktı. Masaomi'den daha uzun olan boyuyla, bu kez o arkadaşına tepeden bakarak devam etti:

"Özür dilemeyeceğim. Beni dövsen de, benden iğrensen de özür dilememem gerek. Kisaki'yi öyle geçici bir hevesle seçmedim. Ben kendi önceliğimin peşinden gittim ve en doğrusu olduğunu düşündüğüm şeyi yaptım."

Bu, kız kardeşi için Keiji'nin kendi adalet anlayışı, kendi samimiyetiydi.

"Sarsılmaması gereken bir inanç meselesi bu."

Tabii ki Masaomi'nin de bunu affetmeye hiç niyeti yoktu. Yüzünü bile görmediği, hiç tanışmadığı bir arkadaşının kız kardeşindense; gördüğü, buluştuğu ve dokunduğu Hibari'nin çok daha önemli olduğu gün gibi ortadaydı. İşte bu yüzden, okulun açıldığı ilk günde çatı katında birbirlerine dikleniyorlardı.

Sonuçta Keiji'yi görmezden gelemedi.

"Öyleyse o inancını kırıp eline vereceğim, uzun saçlı ateşböceği."

"Gel de yap bakalım, ateşli ana karakter."

Masaomi pat diye yumruğu yedi. Hem de iki tane.

"Hastalığı yeni atlatmış, kulübe falan gitmeyen sıska bir adamın, sert ve yalnız birine karşı koyabileceğini mi sandın?"

Sanki bir gençlik filminin içindeymiş gibi bir ortamdı ama ne yazık ki gerçekler o kadar ferahlatıcı değildi. Yumruğu yiyince canı yanıyordu, az önce vurduğu yumruğun acısı da hala elindeydi. Oyunculuk yaparak bunu gizlemesi imkansızdı. Ayrıca bir gençlik filminde başrolü kapmak için, eve giden sıradan bir iç mekan insanı olmak yetmiyordu; çıta o kadar düşük değildi.

Masaomi sızlayan yanağını tutarak yavaşça ayağa kalktı ve tekrar Keiji'ye dik dik baktı.

"Burada böyle kalsak da yollarımızın hiçbir zaman kesişmeyeceğini anladım. Canım yandı be geri zekalı."

"Bunu duyduğuma sevindim. Ben sert biriyim ama kavgacı değilim. Yumruklaşmaya devam etmek gibi bir niyetim yok. Zaten ilk vuran sendin. İki katıyla karşılık almam gayet doğal."

Normalde birkaç kez yumruklaşıp karşılıklı darbe almaları, sonra ikisinin de çatıya uzanıp 'Güzel yumruktu' diyerek gülüştüğü o bayat sahnelerin yaşanması gerekirdi. Ancak sıradan lise veletleri sandıklarından daha zekiydiler ve sanki önceden anlaşmış gibi konuyu konuşarak çözmeye karar verdiler. Hiç de sinematik bir görüntü değildi.

Eğer birbirlerinden biraz daha güçlü sinyaller alıyor olsalardı, o ruhani boyutta böyle şiddetli ve hararetli bir gelişme yaşanabilirdi belki.

Ancak Masaomi'nin şu an almak istediği tek sinyal Hibari'ninkilerdi.

Kızın sinyalleri dünyayı kurtarıyordu. Buna o kadar odaklanmıştı ki başka hiçbir şeyi görmüyordu.

İşte bu yüzden, onun dünyasını kurtarmak için farklı bir sinyal parazitine ihtiyaç vardı. Ne normal ne de kronik olan, fazlasıyla 'akut' bir sinyale.

Masaomi, bu işi nasıl yapacağına dair az çok bir fikir yürütüyordu.

"Yollarımız paralel madem... Seni ikna etmeye uğraşmayacağım, kendi başımın çaresine bakacağım."

"Ne diyorsun be sen?"

Keiji'nin yüzünde, gerçekten hiçbir şey anlamadığına dair bir ifade oluştu. Oysa ipucunu veren bizzat kendisiydi.

Eğer kız kendi başına geri dönemiyorsa, Masaomi'nin de onun düştüğü yere kadar inmesi gerekiyordu. Aslında gayet 'normal' bir mevzuydu.

"Hibari'yi ben kurtaracağım. Sen de o kız kardeşin midir nedir, onun sorumluluğunu alıp bir şeyler yap. Olması gereken bu, değil mi?"

Bu yüzden Masaomi, sadece onun dünyasına ulaşmanın yolunu arayacaktı.

"Sana tek bir sorum var. Hey, Keiji... O yeni ilaç dediğin şeyden hala var mı?"

O an Keiji'nin yüzünde beliren, şaşkınlık mı yoksa gıpta mı olduğu belirsiz ifade görülmeye değer bir şaheserdi.

"Hibari'nin annesi. Ben Hibari'yi geri getirene kadar lütfen bizi odada yalnız bırakın."

"Olmaz."

Cevabı veren Hibari'nin annesi değil, beklenmedik başka biriydi.

"Baba..."

"Bana baba demene henüz izin verdiğimi sanmıyorum."

Odaya yeni giren kişi, yani Hibari'nin babası, hafif huzursuz bir tavırla konuştu.

O kadar acele etmiş olmalıydı ki, o entelektüel yüzü ter içindeydi ve bitkin görünüyordu.

"Annen haber verince işten izin alıp geldim."

Hibari'ye olan sevgisini sonuna kadar hissettiren bir cümleydi bu.

"Yüzündeki o yara..."

"Bunu sonra konuşsak da olur bence. Önemli olan ben değilim, Hibari, değil mi?"

Sözü kesilen baba biraz tereddüt etse de Masaomi'nin dediğine uydu. Belki de itiraz etmenin faydasız olduğunu anlamıştı.

Aslında Keiji'nin attığı yumruktan kalan morluk şu an zerre umurunda değildi. "Guardian" olarak aldığı diğer yaralarla kıyaslandığında devede kulak kalırdı.

Keiji'nin kız kardeşi de aynı hastalıktan muzdaripti ve Keiji, bu durumun gerçekliğe olan etkisinin tüm hastaneyi saracak kadar güçlü ve şiddetli olduğunu söylemişti.

Ancak Hibari'nin uyuduğu bu oda, tek bir hava akımı bile olmadan o kadar sakin ve durgundu ki.

Bu demek oluyordu ki Hibari, her şeyi kendi içine atıyordu. O fırtınalı nefeslerin içinde, tayfun gibi kopan duyguların arasında hiçbir şey yokmuş gibi davranıp uyuyan güzeli oynuyordu. İstese hırsını gerçeklikten çıkarabilirdi, orada Masaomi gibi bir salağı iyice azarlayıp içini dökebilirdi ama yapmıyordu. Aptalca bir dürüstlükle, aşırı bir ciddiyetle her şeyi kendi iç dünyasında çözmeye çalışıyordu. Bu yüzden de derinlere batıyordu.

Böyle bir şey hiç de "normal" değildi. Sıradan da değildi. Keiji'nin bir iblis gibi fısıldadığı ve kızın da muhtemelen arzuladığı o "sıradan" sevgili durumu bu olamazdı.

İşte bu yüzden Masaomi'nin bir şeyler yapması gerekiyordu.

Aşırı güzel olan, sinyalleri vızır vızır işleyen, insanın burnunu kanatacak kadar kusursuz bacakları olan, oyun oynamayı seven, şakadan anlayan, küsse de kızsa da gülse de her haliyle tatlı olan ve Masaomi gibi birini erkek arkadaşı olarak kabul eden o kızı kurtarmalıydı.

"Şu an Hibari, CCD için yeni geliştirilen ilacın klinik deneyine katılıyor ve bu yüzden hastalığı geçici olarak ilerlemiş durumda."

Masaomi, yalanın da bazen gerekli olduğuna kendini inandırarak Hibari'nin ailesini ikna etmeye çalıştı.

"Bu ilaç müthiş etkili görünüyor ama insanı geçici olarak çok derinlere daldırdığı için, birinin gidip onu oradan uyandırması gerekiyormuş."

Böyle anlarda, "dümdüz" olarak adlandırılan karakteri işine yarıyordu.

En azından görünüşte; sakin, doğal ve yalandan da öte bir yalanı gayet ciddi bir şekilde söyleyebiliyordu.

Sinyalleri bozuk bir kıza yakışır, sinyalleri bozuk bir erkek arkadaş açıklamasıydı bu.

"Bu yüzden ben de Hibari'nin dünyasına gidip onu sarsıp uyandıracağım. Yalnız kalmak istememin sebebi bu. Kesinlikle edepsiz bir niyetim yok."

Keiji'den yarı zorla aldığı, ne bir ambalajı ne de bir etiketi olan o tatsız tuzsuz hapı gösterdi.

"Gitmeme... lütfen izin verin!"

BAŞLIK: Bir Başka Dünyaya Açılan Kapı

İçinde bulunduğum durumun mantığına bakarsak, oraya gidebiliyor olmam lazımdı.

Hibari bir keresinde, geçmişte bir sebeple bilincini kaybettiğini söylemişti.

Keiji'nin kız kardeşinin de bir zamanlar bilincini kaybettiği bir döneme girdiğini duymuştum.

Keiji'den zorla öğrendiğim diğer denekler de, bir şekilde en az bir kez koma benzeri bir duruma düşmüştü.

Beynin bir kez uyku modundan uyanmasıyla, uykudaki beyin fonksiyonlarının aktifleşmesi... Keiji, bunun mangalardaki o aşırı güçlenme sahnelerine benzer bir fenomen olabileceği hipotezini ortaya atmıştı.

Buna kumar oynamaya değerdi.

Masaomi'yi can sıkıntısının en dibine fırlatan o kaza, belli ki tam da bu an içindi.

Zaten böyle bir şey yapmazsam, Hibari uyansa bile onun yüzüne bakamazdım.

Bir kez komaya girmiş olan beyin dokusunu, bu ilaç denilen ateşleyiciyle zorla uyanmaya teşvik edecektim.

'Ben Hibari'nin koruyucusuyum. Yapacağım bu işi.'

— Şe-Şey, Masaomi-kun. Sen öyle diyorsun ama klinik testler, yeni ilaçlar, karşı tarafa gitmek falan, gerçekten...

— Anladım.

— Hayatım!?

Kuşku dolu gözlerle bakan Hibari'nin annesini durduran, beklenmedik bir şekilde Hibari'nin babası oldu.

Hibari'nin babası, sanki gözleri kamaşıyormuş gibi bir ifadeyle Masaomi'ye bakıyordu.

— Seninle bu ikinci görüşmemiz ama yüzünde ilk defa böyle bir ifade görüyorum. Böyle bakabildiğine göre ciddisin demektir. Zaten kafana koymuşsun bir kere. Seni durdurmak beyhude olur. Bu yüzden ben, sadece Hibari için bir şeyler yapabilirsin ümidiyle konuşacağım. Kızım... sana emanet.

— Teşekkür ederim. Döndüğümüzde, Hibari ne kadar mızmızlanırsa mızmızlansın, ona babasına omuz masajı yaptıracağım.

Hibari'nin babası, "Bunu dört gözle bekliyor olacağım," diyerek gülümsedi.

Bu sefer ona "baba" diye hitap ettiğimde beni azarlamamıştı.

Gözleri kızını ne kadar çok merak ettiğini haykırsa da, Masaomi'ye güvenmişti.

Bu yüzden kesinlikle, ne pahasına olursa olsun.

— Hibari hemen uyanacak. Hatta hiçbir şey olmamış gibi karnının acıktığını falan söyleyecek, göreceksiniz.

— ...Peki o zaman. Yemekleri yeniden ısıtıp bekleyeceğim.

İçten içe ikna olmadığına emindim ama kocasının kararına ve Masaomi'nin saçmalıklarına boyun eğerek odadan ayrıldı Hibari'nin annesi.

Muhtemelen durumun farkındaydı.

Masaomi'nin elinde sadece bir temenni olduğunu, ortada kesin bir kanıt bulunmadığını biliyordu.

— Masaomi-kun. Hibari'nin dünyasına gideceğini söyledin, değil mi?

— Evet.

— Döndüğünde, oranın nasıl bir yer olduğunu bana mutlaka anlatmanı istiyorum. Kızımla sohbet edecek bir konu olur belki. Artık anne-kız sohbetlerine dahil olamayan o baba figüründen emekli olmanın vakti geldi sanırım.

— Mutlaka anlatacağım.

— Bir saat. Daha fazla beklemem. Erkeksen verdiğin süreyi tut, son teslim tarihini kaçırma.

Masaomi sertçe kafa salladı. Hibari'nin babasının odadan çıkışını izlediği an, hiç tereddüt etmeden ilacı ağzına attı, çiğneyerek yuttu. Ruhlar dünyasına gitmeden önce bedeni ölecekmiş gibi hissettiren bir acılık yayıldı ağzına. Hibari'nin çektiği acıların yanında bunun lafı bile olmaz diyerek kendine telkin verip dayandı.

— Sana güveniyorum, yeni ilaç bozuntusu. Beni Hibari'nin yanına götür, tamam mı?

Erkeklik vitesi çoktan iki üç kademe yukarı kaymıştı bile.

Hafif durumdaki biri içerse boş bir kabuğa dönerdi. Bir daha asla uyanmazdı. Şimdiye kadar istisnası olmamıştı. Bir başarısızlıktı.

Ne olmuş yani?

Keiji'nin verdiği uyarıların kırıntısını bile umursamadı.

Sanırım beş dakika kadar sadece Hibari'nin uyuyan yüzünü izledi.

Derken beyni sanki bir bez gibi bükülüp sıkılıyormuşçasına nahoş bir dürtü geldi.

Ayaklarındaki his kayboldu; yerine güçlü bir coşku, sarhoşluk ve her şeyi yapabileceğine dair o mutlak güç hissi tüm vücudunu ele geçirdi.

Şimdi olsa her yere, her uzaklığa gidebilirdi. Artık 'normal' olmasa bile.

Evet. Bu yer sevdiği kızın zihnindeki dünya olsa dahi.

'Söylesene, ideallerin var mı?'

Doğrudan beynine fısıldayan bu soruya karşı Masaomi...

Yavaşça havalanan bilincinin köşesinde, bir köpük gibi sönüp giden uyuyan güzelin o büyüleyici yüzüne son bir kez baktı.

Ardından, orada unutulan şeyi sakince eline aldı. Başka bir dünyanın kapısını açacak olan, anahtar formundaki o parazit ses.

— O zaman gidip şu kızın sinyallerini kurtarayım bari. Hadi bakalım Masaomi, göster erkekliğini.

Bunu gerçekten fısıldayıp fısıldamadığından emin değildi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.