Geçmişin Yaraları ve Aynadaki Yabancı

"Şu Kusunoki var ya, hani eskiden kaza geçirip vücudu kıpırdayamaz hale gelmişti diye duymuştum."

Zamanı geriye, baharın bittiği o günlerden birinin öğle arasına sararsak; Masaomi, normalde pek bir bağı olmayan sınıf arkadaşı Takei'den böyle bir laf işitmişti.

Bu alışılmadık yaklaşıma karşı içinde bir şüphe uyanmıştı ama geçen yıl tam da bu zamanlar benzer şeyleri pek çok kişiden duymuş, aynı hikayeyi bir stand-up gösterisi gibi defalarca anlatmıştı. Bu yüzden ağzı, sanki otomatiğe bağlanmış gibi açıklamaya başladı.

"Yani, öyle sayılır. Bilincimi kaybetmişim, gözümü açtığımda hastanedeydim. Belden aşağım pek hareket etmiyordu işte."

"Hadi canım, resmen Anka Kuşu gibisin ha!"

Muhtemelen "mucizevi bir geri dönüş" anlamında bir şey söylemek istemişti ama kelime dağarcığı biraz kısıtlı olduğundan yorum yapmakta zorlanıyordu.

"Belden aşağının tutmaması nasıl bir şey peki?"

"Zordu tabii. Rehabilitasyon canına okuyor insanın. Tuvalete gitmek bile ayrı bir dert."

Tam o sırada yan koltuğa, sanki nadir bulunan bir yaratığı görmeye gelmiş gibi bir edayla Keiji katıldı. Gerçekten de Masaomi, Keiji ve Kasuka dışında kimseyle pek konuşmadığı için bu durum muhtemelen ilgi çekici gelmişti.

Onu gören Takei’nin yüzü biraz asılsa da Masaomi'ye olan merakı o an için ağır basmış gibiydi.

"Harbiden sorsana, o işler... Yani kalkıyor mu?"

"Yoo, his yoktu ki."

"Vay anasını, bu büyük mesele işte!" diyerek abartılı bir kahkaha patlattı Takei.

Nedenini bilmediği bir şekilde yüzünü ekşiten kişi Keiji oldu. Dirseğiyle Masaomi'yi dürterek, "Kes artık şunu," dedi.

"Kendi işini kendin göremiyorsan cehennemden farkı yoktur oranın. Ama hemşire ablalar nazikçe el veriyorsa o başka tabii, tadından yenmez."

"Hemşire teyzeler nazikti ama öyle şeyler olmadı hiç."

"Tam bir hayat memat meselesi desene!"

Kendi çapında espri yaptığını sanarak "Gyahaha" diye seviyesizce bir kahkaha patlattı. Sesi koridora kadar gitmiş olacak ki bazı öğrenciler şaşırarak duraksadı.

"Masaomi, yeter artık. Sen de Takei, başkasının başına gelmiş diye işi gırgıra vurup kafana göre konuşma. Bu anlatılanlar fıkra değil."

Görünüşü tam bir serseriye benzeyen Keiji tarafından terslenince, Takei’nin yüzü gözle görülür bir şekilde düştü. Masaomi, Keiji'ye "Ne diye bu kadar ciddiye alıyorsun ki?" der gibi bir bakış attı; belli ki Takei de aynı fikirdeydi.

"N-ne diye ciddileşiyorsun Orito? Ben sadece ortam yumuşasın diye şey ettim..."

"Ortamın yumuşadığı falan yok. Aşağılık bel altı şakalarıyla milleti eğlendirdiğini mi sanıyorsun, kafan yerinde mi senin?"

"Y-yerinde tabii. Sanki Kika mıyım ben de..."

Kika ismi bir an için zihninde canlanmadı ama biraz düşününce hatırladı. Kika Hibari. Masaomi’lerle aynı sınıfta olan, "tuhaf güzel" diye hakkında dedikodular dönen kız.

"Yüzü güzel olsa ne yazar, akıl olmayınca insanın şeyi bile kalkmaz. Kız resmen oyuncak bebek gibi. Şişme bebekten farkı yok. O tuhaf dünyasındaki ses kayıtlarıyla adamın kafasını yakar resmen."

Burada bile olmayan, üstelik konuyla hiçbir alakası bulunmayan birine bu kadar hakaret yağdırılması, Masaomi’nin bile kaşlarını çatmasına yetti.

"Benimle dalga geçmen neyse de, tanımadığın bir kızın arkasından böyle konuşman hiç yakışık kalmıyor."

Araya kaynayıp hedef tahtasına oturtulduğu için ona acıdığından değil de, üzerinde pek düşünmeden, hiç konuşmadığı bir kızı savunmuştu. Bir sebep arayacak olsa; dışlanmanın ve üzerine titrenen bir sorun gibi görülmenin ne kadar sinir bozucu olduğunu en iyi Masaomi biliyordu, belki de bu yüzdendi.

"...Ne o, o boş bakışlarla Kika taraftarı mı oldun başımıza? O kız harbiden kafayı yemiş. Yüzüne kanıp da başına iş almadan uzak dur ondan."

Söylenerek ve arkasından laf yetiştirerek Takei oradan uzaklaştı.

"Neye geldi ki bu herif şimdi?" dedi Keiji yan taraftan haklı bir serzenişle.

"Sen de bir alemsin Masaomi. Öyle boktan kışkırtmalara ne diye tek tek cevap veriyorsun? Kika’yı geçtim, adam eski yaranı deşip seninle dalga geçiyor, az önce patlaman gereken yerdi orası."

"Çok kana susamışsın Keiji. Sorun değil ya. Zaten benimle uğraşabileceği başka bir şey de yok herhalde."

"Sabır ya... Asıl sırf seninle uğraşmak için gelmesine sinirlenmen lazım."

Keiji, sanki ona laf anlatmak boşunaymış gibi bıkkın bir ifadeyle baktı. Masaomi için bunlar artık geride kalmıştı ve muhtemelen Takei ile bir daha yolları kesişmeyecekti. Keiji gibi tiplerden haz etmediği sürece, onun yanındaki Masaomi'ye yaklaşması için bir sebebi de kalmamıştı.

Bu arada, yaz tatiline girmek üzere oldukları şu günlere kadar, o zamanki Takei'nin asıl amacının ne olduğunu hala anlayabilmiş değildi.

Ancak bu olay, Kika Hibari isminin Masaomi’nin zihnine kazınmasına neden olan ilk kıvılcımdı, orası kesindi.

Zaman tekrar şimdiye döner.

"Öğğ, abi, cumartesi sabahı bu saatte kalkıp ne diye böyle süsleniyorsun? Uyuşturucu falan mı aldın?"

Sabahın köründe banyoda kardeşi Hinata tarafından resmen tiksintiyle karşılanmıştı. Neredeyse aynı DNA'ya sahiplerken bu nasıl bir laftı böyle? Masaomi, öz kardeşi Hinata’ya ters bir bakış atarak;

"Şakayı bırak da dürüstçe bir yorum yap. Bir kız gözüyle, böyle bir erkek nasıl sence?"

"İmkansız. Şakası bile olmaz."

Anında reddedilmişti. Ama bu kadar çabuk pes ederse, bu sivri dilli kızın abisi olmayı beceremezdi.

"Neyin imkansız olduğunu detaylıca açıklama hakkı tanıyorum sana. Buyursunlar Hinata Hanım."

"Birincisi, çok fazla jöle sürmüşsün. Yağlanmış hamam böceği gibi duruyorsun, eksi bir puan. O şok pembe tişörtün zevksizliği ne öyle? Yardım konserinde koro falan mı yöneteceksin? Eksi iki. Bu devirde kuru kafa kolyesi takmak mı kaldı? Ne zamandan beri punkçı oldun sen, ayrıca onu hala saklıyor olman bile saçma, eksi üç. Üstüne bir de yüz tipin benim tarzım değil, eksi on."

"Sonuncusu konuyla alakasızdı ama neyse. En azından fikir vermiş oldun. Tamam, gidebilirsin Hinata Hanım."

"Yoo, burası benim de evim. Asıl sen çabuk çık da üstümü değiştireyim."

"Sanki o çelimsiz vücudunda saklayacak bir şey varmış gibi... Değiştir işte, bana ne."

"Gelişme çağındaki on beş yaşında bir kıza söylenecek laf mı bu? Kocaman bir eksi puan daha. Hah, yarabbim, neden bu kadar anlayışsızsın ki? Sonra gelişimimi tamamladığımda önümde diz çökeceksin bak, söyleyeyim. Endamlı biri olacağım ben! Geber git hadi."

Bunu söylerken bir yandan üstünü çıkarmaya başlaması, bu utanma duygusundan yoksun kardeşin geleceği hakkında endişelenmesine sebep oluyordu. Bu arada "endamlı" olması için daha kırk fırın ekmek yemesi gerekiyordu.

Sürekli birbirlerine laf sokuyorlardı ama araları kötü sayılmazdı. Eskiden beri böyle oldukları için dışarıdan bakıldığında kavga ediyorlarmış gibi görünebilirdi ama böyle şeylere her seferinde sinirlenilseydi Kusunoki ailesinde sağ kalmak mümkün olmazdı. Daha açık konuşmak gerekirse, kavgayla gürültü çıkarırlarsa anında yemekten mahrum bırakılırlardı. İş ciddiye binerse cüzdan ve harçlıkla bağların koparılması töreni gerçekleştirilirdi. Gelişme çağıymış, ergenlikmiş; ana-baba olan Kusunoki çifti için hiç fark etmezdi, asla acımazlardı.

"Saç yapmanın dergideki fotoğraflara bakıp şak diye hallolacak bir şey olduğunu sanmıştım ama bayağı zormuş... Her gün bu işlerle uğraşanlar sabah kaçta kalkıyor acaba? Mazoşist falanlar mı?"

Aklına özellikle Keiji geliyordu. Doktor ve eczacı kırması olduğu için onun yeteneklerini ayrı bir yere koymuştu ama düşününce saç yapmanın ne tıpla ne de ilaçla bir alakası vardı. O zaman ya doğuştan yetenekliydi ya da çok sıkı çalışmıştı. Vay be Keiji, helal olsun. "Sert erkek" diye yazılır, "mazoşist" diye okunur.

"Eee, moda demek, azimle stilini korumak demektir."

Güya akıllıca bir laf etmiş gibi burun kıvırıp ukala bir tavır takınmıştı kardeşi. Gerçekten iflah olmaz bir kızdı bu.

"Ne zahmetli işmiş ya. Jöle neymiş arkadaş, yerleri mi parlatıyoruz sanki?"

[AI CENSORSHIP BLOCKED THIS CHUNK - RAW ENGLISH RETAINED]

「お兄うっさい。自分ビルドくらい黙ってやれ。男下げるよ? ストップ安よ?」

部活にでも行くのか、手早く運動着とハーフパンツを装着し、ささっとトレードマークのショートポニーを束ねた妹が苦情を入れてくる。男なんぞ知らないくせにしたり顔なのが腹立つが、概ね指摘は間違いなかった。

シカトをキメこんでなおもむーむーと唸っていると、日向が隣から顔を覗き込んできて、

「ほんで? もしかしてお兄、女の子と会うん? そんで背伸びしちゃうん?」

「ま、そんなとこだ。そうでもなけりゃ土曜の朝からこんなことするかよ」

ですよねー、と鼻から息を抜くような甘ったるい声を出す。気色悪いことこの上ない。

「一応身なりを整えようという気持ちはあんのね。加点一。そーゆーフトゥーな感性が残っていたことにあたしは安心するってもんよ。どんな相手かはおいおい聞くとして、やるときゃやるじゃない。見直したわ。だったらそうねー」

おもむろに手を伸ばした妹がうんしょと背伸びをしつつ、手早く髪をセットしてくれる。抵抗しても無駄なので、気持ち頭の高さを下げて、されるがままにいじくり回されておく。どうせ自分がやってもゴキブリなら、それ以下にはならないはずだ。

「うん、ま、お兄そこそこタッパあるんだから、清潔感ある感じにまとめとけばオーケーオーケー。あと服はあれよ、Vネックの白シャツ持ってたじゃん。そそ。首元ダレてないやつ。あれにこの前アウトレットで買ってたサマージャケットでも合わせて。──いや違う七分袖のほう。記憶にないだとバカ兄。ほら、めちゃくちゃ渋ってたのをあたしが見てやったじゃん。え? 暑い? 暑かったら脱ぎゃいいでしょーが。いいのこういうのは持ってっとけば! パンツは……無難にチノパンでいいかなー。シュッとしてればいーよシュッとしてれば。ダボってるのはNG。クソだわクソ。ま、初回から気合入れすぎてもねー。どうせ高校生ごときが夜景の見えるレストランに行くでもなし」

アクセはないからなし。はいよっ! と言われるがままに身なりを整えれば、なるほど、それなりに見違えたような気がする。中三女子がいいと言ってるのだから、まあいいのだろう。

「啓ちゃんみたいなイケメン枠じゃないからここらが限界でしょ。かすかちゃんみたいな奇抜な変化球を投げられるのは才能と実績ある人じゃないと無理なんだから、お兄はオシャレ感じゃなくて清潔感アピール。分かった? 分かったら頷けよ? モリモリ頷けよ?」

一度偶然会っただけの兄の友人達を勝手にちゃん付けするその強心臓はさておき、頷く。

「はいはいサンキュー」

「あと髭剃りと鼻毛チェックと歯磨き。ハンカチ持ってー財布持ってーはい出陣!」

「わーったわーった。んで────何が望みだ、言うてみい」

「ハーゲンダッツ。期間限定の。あたし今月小遣いピンチ! でも暑いしアイス食べたい!」

「はいよ。帰りにスーパーで見繕ってきてやる」

パーン、とハイタッチ。契約成立。専属スタイリストにしては破格の値段と言える。

口は悪いがそれなりに仲良くやっていると、こういう時に頼りになる。妹の貧相な裸なんぞに欲情しようはないが、黙ってさえいればそれなりにいい女になるんじゃないかと身贔屓するくらいには可愛がってもいるのだ。

さて、と気合を入れる。約束の時間は十時に医療大駅前。電車で二駅行けばそれなりに遊ぶスポットがあるので、そこらを散策する予定になっている。

人生初の女子とデートだ。緊張していないと言えば噓になる。たとえ相手が電波系女子と名高い貴家雲雀であってもだ。

むしろ貴家雲雀だから、かもしれない。

あの吸い込まれるような黒瞳を思い出す。自分を変人だと突き放した態度を取りながら、それでもあの瞳はひたすらに真っ直ぐで、そういう瞳をする相手が、考えもなしに適当なことを言うとも思えない。──何の取り柄もない、半端な将臣とは違って。

上手く行けば、恋人。おまけに美人だ。そう思えばやる気を出したって罰は当たらない。

「んじゃ、行ってくる。お前も部活頑張れな。この暑い中屋外で陸上とか正気を疑うけど」

「言われんでもずっと頑張ってきたし。走るの好きだからいいんさ。お兄もフラレんなよ?」

「敏腕スタイリストの手腕を無駄にしないように頑張るよ。次はお前からデート報告でもしてもらいたいもんだな。ま、部活一辺倒じゃしばらくは無理そうだが」

「うわウゼェ。たった一回デートにこぎつけたくらいでプロ気取りかよ。夏の大会終わったら引退して彼氏くらい作るし──ま、俯いてプルプルしてるよりゃマシか。ぐっどらっく!」

兄の威厳を保つため、せいぜい余裕そうな顔をして手をひらひらさせておく。

デート一回で舞い上がって振られているようでは確かにカッコつかない。

妹よりも先駆者として、デート経験値を上げておくに越したことはないのだ。

「言い忘れてたけど、クマ。寝てないのバレバレだから、マッサージして血行良くしとけ。あととにかく笑顔だかんね! お兄、全然目が笑ってない!三白と淡泊通り越して無だわ!」

本当に、頼りになる妹だった。

楠木将臣はファミレスが好きである。

思い起こせば小学校低学年の頃、偏食が激しかった将臣は、ファミレスならば和洋中どんなものでもその時食べられるものが大体揃っているというシステムにいたく感動し、その魂は偏食がある程度おさまった高校生時分でもさして変わらない。無駄に舌の肥えてきた妹なぞは、久々の外食にファミレスをリクエストした日には強打者を敬遠したピッチャーへのブーイングばりの文句を吐き捨てるが、好きなものは好きなのだ。

現在はどちらかといえばドリンクバー一択による金銭・時間的コストパフォーマンスが重視されがちだが、それなりに区切られたスペースで他愛もない会話をし、気軽に時間を潰せるという環境はなかなか得難いものだと思う。スタバ? ドトール? オサレ語は知りませんね。

まあ例えば付き合いたての高校生カップルなんかが、二人の今後を左右するような、腰を据えた重要な会話をしようというのなら、そこそこリーズナブルなスポットではないだろうかと思う。それが果たしてモテ線なのかどうかについては、将臣からはコメントしかねるところだ。

「いやー参った参った。まさかこんなに暑いとは」

「猛暑日らしいわね。梅雨も終わったから仕方ないけど、運が悪いというか、憂鬱だわ」

クーラーが効いているというだけでそこはもう聖地認知してもいいくらいの外気温。待ち合わせた十時の段階で既に天を仰ぐのも嫌になるくらいだったが、昼を過ぎてより一層殺人的な陽射しが窓の外を貫いている。部活にせよ仕事にせよ、あんな灼熱の世界にわざわざ飛び出していくなんて、およそ正気の沙汰とは思えない。

たったったっ、と小気味良いリズムで走る何年か前の妹の姿を思い出しながら、しかし今日に限っては将臣も同類なので何も言うまい。このクソ暑い中を、わざわざお出かけしにきたというのだ。男女が互いに正気を保ったままでは、デートなぞやってられないのかもしれない。

Öğleden önceki ana savaş meydanımız, Tıp Üniversitesi istasyonundan trenle iki durak mesafedeki Kutsuna İstasyonu'nun önünde bulunan alışveriş merkeziydi. Normalde dönüp bakmayacağım genç kız markalarının vitrinlerine göz atmak, süslü püslü hediyelik eşya dükkanlarını gezmek gibi, elimdeki kısıtlı "popüler çocuk" potansiyelini artırma planlarını devreye soktum. Bu arada, o dükkanların hedef kitlesiyle yakından uzakta alakası olmayan Masaomi’nin eğlenebileceği tek bir şey bile raflarda dizili değildi. Alınabilir diye düşündüğüm tek şey olan lacivert çift montunu ise Hibari, "O renkten nefret ederim," diyerek sertçe reddedince ganimet listemiz sıfırda kaldı. Hibari ise kendi payına, üzerinde karmaşık işlemeler olan bir tokayı bir süre özlemle süzdü ama ya halihazırda taktığını çok sevdiğinden ya da cüzdanındaki durumdan dolayı almaktan vazgeçti. Çaktırmadan fiyat etiketine bakıp dehşete düştüğüm ise aramızda bir sır. Kızların çektiği çilenin küçücük bir parçasına şahit olduğum o anlıktı işte.

Yine de ne genç bir kız ne de süslü eşya meraklısı olan Masaomi için bu gezi tamamen verimsiz sayılmazdı.

"Yalnız sahiden de hanımefendiymişsin Kigiye. Girdiğimiz her dükkandaki kıyafetlerin fiyatları soyluların özel dikimi gibiydi resmen. Hep mi oralardan alışveriş yapıyorsun?"

"Olamaz. Öyle bir şey yapsam param anında suyunu çeker. Ben sadece sık sık gider, onlara yapışmış gibi bakarım ve sadece o çok özel an geldiğinde gerçek bir parça seçerim."

O tek parçayı alabiliyor olması bile büyük başarıydı ama bu konudaki algıları Masaomi’den farklıydı herhalde. Masaomi için alışveriş, ucuz yollu çok sayıda parçayı bir araya getirmekti ve bu düşüncesinin yıkılması öyle kolay olmayacaktı.

"Yani şu an üzerindeki, o seçilmiş gerçek parçalardan biri demek. Bir erkek olarak gururum okşandı."

"Öyle. İlk randevumuz sonuçta. Süslenip gelmeseydim saygısızlık olurdu. Ayna karşısında epey kararsız kaldım. Tadını çıkar, olur mu? Şaka yapıyorum."

Havalı görünmeye çalışsa da biraz utanmış mıydı ne, gözlerini kaçırıyordu. Beklenmedik bir yönünü görmüş gibiydim; alışverişten elimiz boş dönsek de sonuç olarak kâra geçmiş hissediyordum.

Madem öyle, ben de tadını çıkarayım bari.

Yaz mevsimine uygun, açık mavi bir elbise ve üzerine beyaz, ince bir hırka... Karın bölgesindeki küçük koyu mavi kurdeleyle hareket kazandırılmış, gösterişten uzak bu duruluk, güzel yüzüne çok yakışıyordu. Uzun saçlarını belli ki sıcak yüzünden tek bir at kuyruğu yapmıştı; sırtından aşağı ipekten bir nehir gibi akıyordu. Bu arada, saçları doğalından hafif açık kahverengiydi.

"Çok güzelsin" ya da "Sana çok yakışmış" diyemeyip de "O renkle okulun saç kontrolünden geçmek zor olmuyor mu?" gibi bir yorumdan ötesini yapamayan kişi tabii ki Masaomi’ydi. Hinata burada olsaydı en az on bin puanımı kırardı.

Şimdi Masaomi’nin bakışlarını biraz daha aşağı kaydıralım. Kesinlikle art niyetle değil, tamamen tatil günündeki Hibari Kigiye’yi yakından tanımak isteyen bir belgeselci titizliğiyle yapıyorum bunu.

Şu an masanın altında kaldığı için görünmüyordu ama giydiği şeyin boyu okul eteğiyle hemen hemen aynı olmasına rağmen, porselen gibi bacakları olağanüstü derecede ön plana çıkıyordu. Uzun, ince ve bembeyaz! Üçte üç, tam puan. Sivil kıyafetli bir kızın yıkım gücü gerçekten muazzamdı. Bu arada, aşırı gereksiz bir bilgi olsa da; Masaomi bacak tutkunuydu.

"Dürüst bir yorum yapmam gerekirse, bu yaptığın saygısızlık. Bakışlarını biraz daha gizlemen daha beyefendi ve hoş bir izlenim bırakırdı."

"Ben de dürüst olacağım, bir erkeğin kız arkadaşına dik dik bakmasının nesi kötüymüş? Ben sadece kendi kazandığım bir ayrıcalığı kullanıyorum. Hayır yani, cidden güzel bacakların var. Nobel En Güzel Bacak Ödülü'nü sana verebiliriz."

"Buna sevinmeli miyim bilemedim... Nobel şu an mezarında ters dönüyordur."

Bıkkınlıkla karışık iç çekse de keyfinin kaçmış gibi bir hali yoktu.

En azından bu tarz havadan sudan konuları şak diye konuşabilecek kadar aramızdaki duvarların yıkıldığını hissediyordum. Hibari, sessizce ve sakince inceleyerek alışveriş yapan tiplerdendi; vitrinlere bakarken asıl olayın "sohbet etmek" olduğu bir tarzı vardı. Dükkanın kendisiyle ilgilenmese bile, Hibari’nin günlük yaşamından bir kesit görmek sıkılmamı engellemeye yetmişti. Aslında Winnie the Pooh gibi sevimli şeyleri sevdiğini öğrenmemiz, oradan da "o zaman hadi şu süslü dükkana gidelim" mevzusuna bağlanmamız falan...

Tabii ki, aşılması gereken psikolojik engellerin daha niceleri önümüzde dikilmeye devam edecekti.

"Neyse, ben içecek bir şeyler alıp geleyim. Ne istersin?"

"Ben kendim alırım, o kadar da değil."

"Bırak da ben gideyim işte."

"...Peki o zaman, sıcak bir çay rica edeyim. Teşekkürler."

"Lafı bile olmaz."

Hemen içecek makinesine gidip ona sıcak çay, kendime de kola doldurdum. Yaz günü sıcak içecek ha? Tecrübesiz Masaomi, bunun kızlara has bir durum mu yoksa Hibari’ye özel bir tercih mi olduğuna karar veremiyordu.

Kolanın asidi fıs diye boşalırken, günün sabahını zihnimde tarttım.

Tıpkı o asit sesi gibi, bir beklenti boşluğuna düşmediğimi söylesem yalan olurdu. Bu his hâlâ devam ediyordu.

İkimiz de normal bir çifttik. Ne doğaüstü bir sinyal ne de bir manyetik alan vardı; her yerde görebileceğiniz sıradan bir çift.

Böyle olmasını istediğim bir yanım vardı ama bir yandan da "böyle olmamalıydı" diye düşünüyordum. Sıkılıyor değildim, bir felaket çıksın da istemiyordum; sadece kendi içimde bile tam olarak tanımlayamadığım, huzursuz edici bir histi bu.

Konuya girmeli miydim acaba?

"Buyur, beklettim."

"Yemek için teşekkürler."

Hibari, aldığı terbiyenin her hareketinden belli olduğu o zarif tavrıyla ucuz çay fincanını dudaklarına götürdü.

Aynı sınıfta olmamıza rağmen onda hissettiğim bu tuhaf çekicilik, Masaomi’nin içini biraz kıpır kıpır etti.

"Eee... O zaman sadede gelelim mi?"

"Haklısın. Erteledikçe sadece birbirimizin ağzını arayıp duracağız."

Aslında böyle de eğlenceliydi, ağzını aramaya devam edebilirim, diyebilseydim tecrübeli ve yakışıklı bir tip olabilirdim ama ne yazık ki Masaomi o kadar cesur değildi.

"Bu sefer beni düzgünce dinlersen sevinirim?"

Hibari’nin duruşu zaten en başından beri dik ve zarifti ama şimdi bakışlarını daha da kararlı bir şekilde Masaomi’ye dikmişti. Fazlasıyla sakindi; sanki daha önce defalarca izlediği bir filmi seyrediyor gibiydi. Bu özgüveni biraz sinirime dokunuyordu.

Masaomi de oturuşunu düzeltti. 'Ne gelirse gelsin hazırım' diyerek içinden kendini hazırladı.

"Ruhsal Dünya diye bir yer var."

Söze, "Biliyor musun?" ya da "Hiç duydun mu?" diye sormadan, doğrudan bir gerçeklik olarak başladı.

"Ben 'Ruhsal Ayrışan' denilen bir varlığım. Ruhsal Dünya'ya dalış yaparak oranın düzenini koruyan bir kurtarıcı olarak, asıl benliğimle orada yaşıyorum. Senin açından bakarsak, evet... Bir nevi isekai, yani başka dünyaya geçiş gibi bir şey sanırım. Buradaki maddi dünya ise benim için sadece geçici bir yaşam alanı. Yani özüm orada, burada gördüğün ben ise asıl ben değilim. Kısacası seninle çıksam bile, buradaki her şeyi göz ardı etmek pahasına Ruhsal Dünya’ya öncelik veririm. Okulda olsam da, randevuda olsam da, hatta banyoda olsam bile... Sen böyle bir kızla gerçekten çıkmak istiyor musun?"

Bir anda yağan bu özel terimler sağanağı karşısında şaşkına döndüm. Hatırladığım kadarıyla Masaomi eskiden böyle romanlar okumuştu. Dünyayı açıklamak için en baştan özel terimleri arka arkaya dizen, sanki sözlük okuyormuşsun hissi veren ve okuyucuyu geride bırakıp biten o romanlar gibi... Ayarlarla dolu bir hız trenine binmiştik sanki. Hibari Hanım’ın doğaüstü temalı lunaparkı açılmıştı.

Bir kez geride kalırsan, bir daha geri dönüşü olmaz. Kafam daha en başından tam kapasite çalışmaya başladı bile.

— Yani özetle; senin hobin mi artık her neyse, öncelik vermek istediğin bir şey var ve ona daldığın zamanlarda benimle ilgilenemeyeceksin, üstelik bu durum oldukça sık yaşanacak... Yani benimle neredeyse hiç vakit geçiremeyeceksin ama yine de ilişkiye devam etmek istiyor muyum, konu bu değil mi? Doğru anlamış mıyım?

— Öyle denebilir. Hobi değil de, bir görev ya da... Bir tür alınyazısı gibi.

— Mübalağa ettiğini düşünmek isterdim ama pek öyle görünmüyor. Çünkü şu an tamamen ciddi bir suratla konuşuyorsun.

— Evet. Seninle aynı ciddiyetteyim, son derece dürüstüm. Ben yalancılardan nefret ederim.

— Vay canına... Demek yalancılardan nefret ediyorsun.

— Söyleyecek bir şeyin mi var?

— Yok canım, ne münasebet. Yalancılık, palyaçoluğun başlangıcıdır sadece.

— Eğer dolaylı yoldan bana palyaço demek istiyorsan, bunu açıkça söylemende bir sakınca yok?

Dalga geçmiyordu. Hibari'nin ifadesi her zamankinden daha ciddiydi.

Bu bakışlar kesinlikle 'Dün gece uyumayıp düşündüğüm yeni romanımın kurgusunu gizlice sana anlatıyorum' diyen türden bir bakış değildi. Şu an ihtiyacı olan şey bir eleştiri, bir izlenim, hatta bir fikir bile değildi; ihtiyacı olan Masaomi'nin seçimiydi.

— Peki... O neydi, Ruhani Dünya mı? Oraya gitmek nasıl oluyor peki?

— Bilincimi odakladığımda gidebiliyorum. Ya da bazen zorla çağrıldığım veya birileri tarafından çekildiğim de oluyor.

— O sırada sana ne oluyor? Başka bir dünyaya falan ışınlanıp yok mu oluyorsun?

— Bedenimi ruhani dünyaya götüremem. Sadece ruhani kısım, yani irade, kalp gibi o şekilsiz şeyler yüksek bir boyuta yükselebilir. Bu yüzden oraya Ruhani Dünya deniyor ya zaten.

Anlıyorum, tam bir 'kafadan çatlak' muhabbeti. 'Buralarda video izleyen falan varsa çekim kalitesi düşüyordur herhalde' şeklindeki iğneleyici düşüncemi, yarı açık ağzımdan dışarı sızmadan zorlukla geri yuttum.

Ardından Ruhani Dünya denilen yerin dünya görüşüne dair açıklamalar dur durak bilmeden devam etti. Ruhani bir gezgin olarak uyanış, dikkat edilmesi gerekenler, dünyanın kaderini belirleyecek savaşlar... İlk kız arkadaşınla çıktığın ilk randevuda, karşına geçip böyle şeyler anlatılmasına herhalde pek rastlanmazdı.

Odaya tepeden tırnağa yayılan aşırı kuvvetli klimanın soğuğuna rağmen, kafamın içindeki sıcaklık hala dinmemişti. Bu kadar yoğun bir 'sinyali' alabilmek için tam kapasite çalışan beynimi zorla sakinleştirmeye, bir bekleme süresine sokmaya çalıştım.

Masaomi de oyun ve mangalarla haşır neşir biri olduğu için, bunları 'böyle bir kurgusu olan bir hikaye' gibi düşündüğünde anlaması pek de zor değildi. Hatta bir tür nostalji bile hissettiriyordu. Ama tabii ki gerçeklik payı yoktu. Burası olmayan 'gerçek' bir dünya daha var... Ortaokul yıllarında olsa belki heyecanla bu macera gemisine atlayabilirdi ama şu devirde, kliması bile olmayan öyle bir gemiye binemezdi. Çünkü gerçekçi değildi, normal değildi.

— Ama yine de, Ruhani Dünya ha...

— Bana inanmana gerek yok. Sadece ben buna inanıyorum, o kadar.

Bir şeyi bastırmaya çalışır gibi saç tokasına dokunarak bunları söyledi.

Bu mesafeli tavrı gerçek miydi yoksa yalan mı, tam olarak kestiremiyordu. Ancak Masaomi'ye göre Hibari'nin yüzünde hafif bir yalnızlık ifadesi var gibiydi. Sanki 'Nasılsa kimse beni anlamayacak, elden bir şey gelmez' diyerek kendini ikna etmeye çalışıyor gibi.

Aşkın gözü kördür derler. İnsan bir şeye inandı mı, siyah beyaz bile görünebilir; bu da bir nevi zihinsel dünyadır. Hibari kendi hayal dünyasına nasıl sonuna kadar inanıyorsa, Masaomi de Hibari'ye sonuna kadar inanabilirse, o zaman bu işin doğru ya da yanlış olması pek de önemli olmayabilirdi. Böyle düşününce, meseleyi biraz daha basitçe kavrayabildiğini hissetti.

— Peki, bir kanıtın var mı? O dalış mı ne dediğin şeye dair.

— Yok. —Hayır, var diyebilirim aslında ama... Sonuçta bu bir güven meselesi.

— Tamam, hadi göster bakalım.

Masaomi anında cevap verdi.

Eğer bir yolu varsa, ne olursa olsun görmeden karar veremezdi. Her şeyin sadece kafasının içinde bittiği söylenirse yapacak bir şey yoktu ama yalandan nefret ettiğini söyleyen Hibari bunun imkansız olmadığını iddia ediyorsa, 'güven' denilen teminatı Masaomi pekala üstlenebilirdi. Buraya kadar düşündükten sonra, "Hoop, bir dakika?" diyerek içinden bir şüpheye düştü.

Ben neden sonuçta yine olumlu yaklaşıyorum ki?

Başlangıçta bu sahte itirafı nasıl bitireceğini düşünürken, şimdi Hibari'nin hayal dünyasına inanmak için yollar arıyordu. Sadece Hibari öyle dediği için, bu kadar belirsiz, tutarsız ve açıklarla dolu bir mantık silsilesinde inandırıcılık arıyordu.

Nasılsa imkansız demek yerine, nasıl imkanlı kılarım diye mi bakıyorum yani?

İş ne tarafa dönerse dönsün çok da umurunda olmadığı, kalbinin derinliklerinde bir gerçekti. Zaten başlangıç hatalıydı, her şey sıfırlansa bile sadece en başa dönülmüş olacaktı. Masaomi o sıkıcı ve sıradan dünyasına dönecek, Hibari ise ruhani ve hayali dünyasına dalacaktı. Birbirlerine paralel çizgiler çekip veda edeceklerdi.

Ancak Hibari'nin bu ceza oyunu saçmalığını açıklama niyeti olsaydı, dün okul çıkışı konuştuklarında yapardı. Hatta Hibari, 'cayma hakkı' gibi alışılmadık bir teklif bile sunmuştu. Bunu bir kenara itip, o anı orada bitirmemeyi seçen kişi zaten Masaomi'ydi; o halde sonuna kadar bu çabayı sürdürmeliydi. Üstelik Hinata'ya kadar gidip durum değerlendirmesi bile yaptırmıştı. Bir erkeğin şerefinin yarısı verdiği sözü tutma inadıysa, diğer yarısı da gösterişten ibaretti. Bu inat ve gösteriş, Masaomi'ye göre bir gencin gençliğini harcaması için gayet makul sebeplerdi.

İşte bu, sıradan bir lise öğrencisi olmaktı.

— Sen gerçekten hiç normal değilsin.

— ...Ayıp ediyorsun. Benim kadar normal olmaya çalışan başka bir adam daha yoktur herhalde.

Bu gerçekten de gücüne gitmişti.

Böyle hissettiği için mi ona normal olmadığını söylüyordu acaba? Normallik ne zor işti.

— Genelde sırıta sırıta yaklaşıp, "Anlatsana biraz" falan diyerek hiç düşünmedikleri şeyleri söylerler; iş ciddiye bindiğinde ise iğrenerek bakarlar. Randevu gibi bir şeyler de yaşadık ama hepsi anlattıklarımı duyunca ya kafasını tuttu, ya "Böyle olacağını bilseydim..." diyerek üste çıkmaya çalıştı, ya da tuvalete gitme bahanesiyle çekip gitti. Dün de bugün de sen hep aynı ciddi ifadeyle kaldın... Şu an bile beni adamakıllı dinliyor olman... Neresinden bakarsan bak tehlikeli birine "Hadi kanıtla" diyebilecek bir mantığa sahip olman, gerçekten hiç normal değil.

Anlattığı o parlak savaş geçmişi muhtemelen gerçekti. Sevgili ya da hayal dünyası meselelerinden önce, sıradan bir insanın yapmaması gereken tepkiler listesi gibiydi bunlar. Tam anlaşılamasa da, bir nevi övgü mü alıyordu acaba?

— Beni asılmak için ya da zorla ayartmak için değil de, yanına çağırıp itiraf etmek gibi bu devirde nadir görülen o dürüst yöntemle tavlamaya çalışan ilk kişi sensin ama, neyse...

Hibari bir an tereddüt eder gibi göründü. Ancak Masaomi'nin ne dalga geçtiğini ne de onunla eğlendiğini anlayınca, endişe ve rahatlamanın iç içe geçtiği derin bir iç çekti.

— O zaman, şimdi birazdan sanki bayılmışım gibi görüneceğim ama sakın endişelenme. Muhtemelen... On dakikaya kadar dönerim. O zamana kadar sessizce bekle.

— Anlaştık.

— Bir de, bir şey daha var. Bu çok önemli. Bu gerçekten bir güven meselesi, sana güvendiğim için bunu yapıyorum, anladın mı?

Gözlerini kaçırarak yukarıdan bir bakış atması ve bir şeyleri söylemekte tereddüt etmesi Masaomi'nin kalbini hızlandırdı. Öyle ya da böyle, Hibari kesinlikle güzeldi. Ama şu anki hali güzelden ziyade, sevimliydi.

Eğer böyle bir ifade görebilecekse, bu yaz sıcağındaki deliliğin hiç de fena olmadığını düşünecek kadar sevimli.

— Ne oldu şimdi durup dururken?

— ...Ben dalış yapmışken, sakın saçma sapan bir şey yapmaya kalkma, tamam mı?

"Şeytanı bile donduracak bir gülümsemeyle bunu söyler söylemez, Hibari'nin vücudu sarsılarak yana eğildi.

Masaomi neye uğradığını şaşırmışken, Hibari yavaşça masanın üzerine kapandı ve o andan itibaren adeta taş kesildi. Bir kuyruk gibi sarkan saçlarının örttüğü sırtı, sanki bir atlet var gücüyle koşuyormuşçasına sık aralıklarla inip kalkıyordu ama yüzündeki o uyur hal (?) son derece huzurluydu. Tabii ki nefesi kesilmemişti. Kendi beyan ettiği üzere, bu 'dalış' dedikleri durum olmalıydı.

Dışarıdan bakıldığında, Klasik Japonca dersinde stratejik bir uykuya dalan Keiji'den veya güneşin altında kestiren Kasuka'dan hiçbir farkı yoktu. Sadece buna dayanarak zihinsel dünya denilen şeyi kanıtlamak biraz zor değil miydi? Yoksa başka bir 'öyle olduğuna dair' kanıt mı ortaya çıkacaktı?

Bunun yanı sıra Masaomi için bir erkeğin onuruyla ilgili kaçınılmaz bir sorun daha vardı.

"Bir çift olarak aile restoranına gelip de sevgilisinin horul horul uyumasına izin veren erkek profili dışarıdan nasıl görünüyor acaba? Normal... değildir herhalde, muhtemelen."

Yoksa bu utanç verici durumu öngördüğü için mi 'Sana güveniyorum' demişti?

Kiya Hibari. Kelimenin tam anlamıyla dişli bir kadındı.

Eğer okulda teneffüs vaktinde olsalardı bir göz kırpma süresinde geçerdi ama sadece orada durmanın yettiği bir zaman dilimi beklediğinden çok daha uzundu. Hibari'yi bu halde bırakıp tuvalete gitmek de pek doğru olmayacağından, üzerine ceketini örttükten sonra sessizce onu izlemekten başka çaresi kalmamıştı. Kendi içinde o dalış denilen şeyle ne yaptığı meçhul olsa da, dış dünyada yani Masaomi ve aile restoranında hiçbir değişiklik yoktu.

Elden bir şey gelmez diyerek akıllı telefonundan bir haber uygulaması açıp göz gezdirmeye başladı. Hinata'nın "Başarılı erkekler güncel haberleri takip eder!" şeklindeki gizemli gazlamasıyla gönülsüzce yüklediği bir uygulamaydı ama bu tarz vakit öldürmeler için biçilmiş kaftandı.

Haberlere göre; bu yazın moda akımı 'Shinobi' imiş! Geleneksel kıyafetlerle o kıza sadakatini göster!

Haberlere göre; gizemli bir yaralama olayı gerçekleşmiş. Gün ortasındaki bu trajediyle FBI'ın psişik dedektifleri tüm detaylarıyla ilgileniyormuş.

Haberlere göre; enfes tatlılar! Şurup üzerine şurup eklenmiş, mide yakacak kadar şekerli bir yaz sizi bekliyor!

Haberlere göre; vakaları artış gösteren CCD. Bir tıp fakültesi hastanesi araştırmacısı, hastalığın oluşma eğilimlerini ve klinik ilaçlarını sundu.

Haberlere göre; o olayın üzerinden bir yıl geçti. O davanın izini sürün. Faili meçhul dosyalar serisi iki: Trafik kazası bölümü.

Haberler, haberler, haberler...

Haberden ziyade magazin dergisi köşe yazılarını andıran şeyler de araya karışmıştı ancak ikinci başlıktaki olay yerlerinden biri şaşırtıcı bir şekilde burası, Kutsuna Şehri—'nin hemen yanındaki Hahaki Şehri'ydi. Keiji ve Kasuka'nın oralarda bir yerde yaşadığını hatırlıyordu, yani pek de yabancı sayılmazdı. Bir ara onlara sorsam mı diye düşündü ama psişik dedektiflere bıraktılarsa herhalde sorun çıkmazdı. Ne de olsa 'psişik' güçler söz konusuydu. Belki de Hibari'nin bahsettiği zihinsel dünyadan daha gerçekçiydi; en azından Masaomi'nin burnunu sokması için bir sebep yoktu.

Sıradaki tatlı görseli ise resmen mideyi dağlayan bir şekerli yiyecek terörüydü; pankekler adeta şurup banyosunun tadını çıkarıyordu. "Kız dediğin tatlı sever, belki Hibari de hoşlanır..." diye umut etmesi bir anlığına saçma geldi. Kızı şeker hastası yapacak bir erkek arkadaş olmaya niyeti yoktu. Reddedildi.

Faili meçhul trafik kazası özel dosyası. Mağdur ailelerin acı dolu yakarışlarıyla birlikte, kazadan kalan sakatlıklar için rehabilitasyon görenlerin görüntüleri yer alıyordu. Masaomi de liseye girmeden hemen önce bir arabanın çarpması sonucu hastaneye yatmıştı, bu yüzden bu haber keyfini iyice kaçırmıştı. Zamanlama olarak bu dosyada Masaomi'nin şapşal suratı bile yer alabilirdi ama neyse ki onun durumunda çarpan kişi kaçmamıştı da ucuz kurtulmuştu. Gerçi Masaomi'ye göre bu, hayata bakış açısını kökten sarsan bir olay olduğu için çoktan 'kaybedenler' kulübündeydi.

— Ah, acıyor...

Akıllı telefonunu tutan sağ elinin sırtında ani bir acı hissetti. Bir an cihazı elinden düşürecek gibi olsa da telaşla yakaladı. Trafik kazasını düşündüğü için mi eski yaraları sızlamıştı, yoksa randevu sırasında dükkanın keskin bir yerine mi çarpmıştı? Tam acıyan yeri kontrol etmek için gözlerini telefondan ayırmıştı ki o an...

— Ihh...

Doğrudan beynini titreten o şehvetli iç çekişle irkildi. Bakışlarını çevirdiğinde, tam o anda Hibari masadan başını kaldırıyordu.

Telefonun dijital saatine baktığında on bir dakikanın geçmiş olduğunu gördü. Aşağı yukarı planladığı gibiydi.

Hibari, yolunu kaybetmiş bir çocuk gibi başını ve bakışlarını oraya buraya gezdirdikten sonra nihayet Masaomi'ye odaklanabildi ve acı acı gülümseyerek yüz hatlarını gevşetti.

"Dalış sonraları duyularım bir türlü yerine oturmuyor, kötü oluyor. Yeni uyanmış gibi hissettiriyor, utanç verici."

"Oyun bağımlıları gibi konuşma. Hem zaten resmen uykudan uyanmış gibisin."

"Ve... bu, teşekkür ederim. Sayende üşütmedim."

Hibari üzerinden yazlık ceketi çıkarıp geri verdi. Klima açıkken bile terleyen Masaomi, masanın üzerinde uyuyan (?) Hibari'nin omuzlarına çaresizlikten bu ceketi örtmüştü ama anlaşılan iyi bir izlenim bırakmıştı. "Hava sıcak olsa bile yanına al, gerekirse çıkarırsın" diyen Hinata'nın tavsiyesine şükrederek, eve dönerken alacağı dondurma sayısını ikiye çıkarmaya karar verdi.

"Eee, şimdi bununla neyi anlamış olduk?"

"Dünyayı kurtardığımı söylediğimi hatırlıyor musun?"

Daha dün olmuştu, unutması imkansızdı.

Hibari'ye ceza oyunu itirafı yapmaya kalkıştığında, kesinlikle böyle bir şey söylemişti.

"Zihinsel dünyada, seni yaraladım."

Masanın kenarına çekilmiş olan çatal bıçak takımının arasından bir bıçak aldı ve havada gösterdi. Sanki koldan ele doğru boydan boya bir kesik atıyormuş gibi bir hareket yaptı.

"Zihinsel dünya ve fiziksel dünya birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Bu yüzden o tarafta veya bu tarafta bedenin veya zihnin aldığı bir his ya da hasar, karşı dünyayı da etkiler. Senin açından bakarsak, zihninin kesilmiş olması fiziksel bedeninde bir çeşit etki yaratmış olmalı. Hiç acı hissettiğin bir yer var mı?"

Acı. Hatırlamaz olur muydu hiç?

Telaşla sağ elinin sırtına baktı. Orada, yaklaşık dört santim uzunluğunda, tıpkı bir çıyan izi gibi kabarmış bir iz net bir şekilde duruyordu. Kan çıkmamıştı ama orada kesinlikle bir yaranın kalıntısı vardı.

Gözlerini dikip o 'yara izini' adeta incelemeye koyuldu. Acı sadece ilk andaydı ama durumun ürkütücü olduğu kesindi. Basit bir sıyrık olsa neyse, ama böyle yanık izine benzer bir yara bırakan bir kaza kesinlikle hatırlamıyordu.

Bu demek oluyordu ki, Hibari'nin zihinsel dünyadaki müdahalesi, Masaomi'nin elinde vücut bulmuştu—

"Hayır ama bekle bir dakika. Sen zihinsel dünyaya gidebiliyorsun ama ben gidemem, değil mi? Orada olmayan beni nasıl kesebiliyorsun? Ayrıca az önceki hareketine bakılırsa bu kadarcık değil, beni resmen biçmiş olman gerekirdi. Ona kıyasla bu çok hafif bir yaralanma... yani, ağır yaralanmak istediğimden değil de."

"İnsan zihni derin katmanlarda birbirine rezone olur, bu benim bildiğim dalgıçların görüşü. Yani zihinsel dünyaya dalış yapmamış olsan bile, bir insanın bilinci orada mevcuttur. Dalgıçlar tam teşekküllü bir 'oyuncu karakter', diğer insanlar ise 'NPC' gibidir, böyle bir fark var tabii. Üstelik sen bir 'Muhafız' olduğun için benim bilincimle arandaki bağ güçlendi. Bu yüzden oradaki etkiler senin üzerinde daha büyük olmaya başladı. Muhtemelen durum böyle."

'Bir NPC'yi bile parça parça edersem fiziksel dünyayı etkileyebilirim' gibi korkunç bir şeyi gayet ciddi bir şekilde anlatan bir lise öğrencisi tam karşısında duruyordu.

"Muhafızlar, kurtarıcıların zıttı olan varlıklardır. Oyun tabanlı düşünürsek; Shikigami ya da çağrılan canavarlar gibi, ana karaktere yardım eden destek birimleri yani. Ruhu bedeninden ayrılanlar, fiziksel dünyadaki herhangi birini Muhafız yapıp ruhsal dünyaya çağırabilirler. Tecrübelerime dayanarak söylüyorum; aynı anda sadece tek bir kişiyi Muhafız yapabilirsin ama bu kişinin illa sevgilin olması gerekmiyor."

Masaomi, kızın "Bu kişinin illa sen olmana gerek yok" demek istediğini ve onu sözsüz bir şekilde kendisinden uzaklaştırdığını hissetti.

"Muhafız olarak seçilen kişi, NPC’lerden çok daha sağlam bir şekilde ruhsal kopyası oluşturularak diğer tarafa yerleştirilir. Bizim aksimize, buradaki asıl bedenlerimizin hareket edebilme sebebi de budur. Ancak, gördüğün gibi öteki tarafta Muhafız'ın başına bir şey gelirse, burada da somut zararlar ortaya çıkar. Bu yüzden normalde ya çok güvenilen biri seçilir ya da..."

Orada bir an duraksadı ve sanki onu sınıyormuş gibi bir ses tonuyla devam etti:

"Ya da senin için hiçbir önemi olmayan biri seçilir. Kelimenin tam anlamıyla üzerine sıçrayan kıvılcımlardan korunmak için kullanacağın, kim olduğunu bile bilmediğin, feda etsen de umurunda olmayacak yabancı biri."

Kurtarıcı denilen şeyin ruhsal dünyada tam olarak ne tür faaliyetler yürüttüğü, sadece bu kısa açıklamayla pek anlaşılmıyordu.

Fakat en azından bir şekilde yaralanmaya veya hasar almaya sebep olacak işler yaptıkları ortadaydı. Bu durum Muhafız için de bir istisna değildi ve Hibari de bunun gayet farkındaydı.

Buna rağmen, Masaomi'yi Muhafız olarak seçmişti.

"Kendini korumak için bir kalkan... Muhafız demek bu mu yani?"

"Fiziksel dünyaya geri dönerken oluşan geri tepmenin şiddeti kişiden kişiye değişir. Bazıları neredeyse aynı derecede yaralanırken, bazıları çok daha hafif sıyrıklarla atlatır. Bunun, kişilerin arasındaki duygusal bağın derinliğiyle alakalı olduğuna dair söylentiler de var. Her halükarda, ikincisi yani daha 'dayanıklı' olanı, iyi bir Muhafız sayılır. Senin durumun ise... Şimdilik fena değil, biraz başarılı sayılırsın herhalde."

"Böylesine korkunç bir şeyi anlatırken nasıl bu kadar sakin olabiliyorsun?"

"Şu ana kadarki tecrübelerim böyle, ama tüm bunları ciddiyetle düşünen senin de benden aşağı kalır yanın yok. Ayrıca eğer yalan söylediğimi düşünüyorsan tekrar bir deneme yapabiliriz. Bu sefer diğer elini mi kullansak?"

Gözlerini bir milim bile kaçırmadan bunları gayet rahat bir tavırla söyleyiverdi.

Masaomi sertçe yutkundu.

Zihninde, Hibari'nin şimdiye kadar muhtemelen defalarca maruz kaldığı, sorgulama mı yoksa suçlama mı olduğu belli olmayan bir sürü kelime belirdi. Dürüst olmak gerekirse, yarısı ağzından kaçmak üzereydi.

Buna rağmen, o kelimeleri güçlükle acı bir yutkunmayla beraber midesine indirdi. Boğazından aşağı süzülen kelimelerin harareti ve ağırlığı o kadar muazzamdı ki, magazin dergilerindeki tatlı incelemelerinden çok daha fazla içini yakıyordu.

Masaomi kendisinin bile tahmin edemeyeceği kadar sakindi. Belki ceketini çıkardığı için ferahlamasından, belki de haberleri okuyup biraz daha objektif bir bakış açısına geçmesinden kaynaklanıyordu bu.

— Yanlış anlamamalıyım.

Kanıtlamasını isteyen Masaomi'nin kendisiydi. Hibari, Masaomi'ye bu işi bitirmesi için defalarca fırsat vermişti ama o inatla reddetmişti. Şimdi sırf biraz canı yandı diye şikayet etmek... Bir erkeğin onuru bu kadar ucuz olmamalıydı.

Düşünülmesi gereken daha önemli şeyler vardı. Ruhsal dünyada Masaomi yaralandığında, gerçek dünyadaki bedeninde de yaralar oluşmuştu. Zamanlama açısından şüpheye yer yoktu. O halde Hibari'nin söyledikleri kulağa ne kadar uçuk gelse de, tamamen gerçekti.

Bu kadar yalan gibi duran bir fenomen, onun gerçeğiydi.

Hibari'nin ifadesi değişmedi. Dün okul çıkışından bugüne kadar birkaç kez gösterdiği o aynı yüzdü bu. Gülümsemesinin ardında pusuya yatmış bir vazgeçmişlik ve bitmişlik hissi. Tam yakınlaştıklarını düşündüğü anda, Masaomi'yi yine böyle itip kakıyordu.

Sanki "Nasılsa sen de diğerleri gibisin" der gibi...

"Gördüğün gibi ruhsal dünya ve fiziksel dünya birbirini etkiliyor. Ruhsal dünyadaki bir sorunu çözmek, doğrudan fiziksel dünyayı —yani burayı— akort etmek anlamına geliyor. Ruhsal dünyanın düzeni, fiziksel dünyanın düzenine doğrudan bağlıdır. Bu yüzden ben, ruhsal dünyayı kurtararak bu dünyayı kurtarıyorum—"

Hibari o zarif elini kaldırıp, Masaomi'yi yanına çağırır gibi salladı.

Elinin hareketinden sanki bir zorlama gücü almış gibi Masaomi bu sözlere başıyla onay verecekken—

"—dememi bekliyor olabilirsin ama belki de bunların hepsi birer hezeyandır? Sana bunu gerçek anlamda kanıtlamamın hiçbir yolu yok."

Ters çevirdiği elinden uzanan porselen gibi bembeyaz parmağı, saç tokasına dokundu. Sanki bir ayrılık işareti gibiydi.

"Biraz daha iğrenmiş bir surat yaparsın sanıyordum ama beklediğimden daha sakinsin."

Hiç de şaka kaldıracak hali yoktu. Artık yeterdi. Ne biçim bir kızdı bu? Dalga mı geçiyordu?

"Ama artık anlamışsındır. Ben sonuçta böyle bir kadınım. Saçma sapan hayaller yayan, bir çeşit numarayla seni yaralayıp tehdit eden ve böylece yanına yaklaşan erkekleri kovalayan o 'maymuncuk' kızlardanım. Bu kadarını ilk kez senin üzerinde denedim ama şimdiye kadar birçok erkek tarafından böyle 'iade edildim' ve hakkımda bir sürü dedikodu çıkarıldı. Sen de biliyor olmalısın. Bu yüzden böyle bir 'kusurlu malı' seçmene hiç gerek yok."

"Kes şunu, böyle konuşma."

"Afedersin... Seni suçlamıyorum. Sadece kendi kendime söyleniyorum işte. Unut gitsin."

İğrenç kadın. Beni işine karıştırma. Acındırmaya mı çalışıyorsun? Bu nasıl bir senaryo, anime mi bu?

— Muhtemelen şimdiye kadar, o adamların tek taraflı ve anlamsız hakaretlerine defalarca maruz kalmıştı.

"Mesele o değil."

Masaomi sözünü kesti. Bu Kige Hibari denilen kadın hiçbir şeyden çakmıyordu.

Kendisinin, Kusunoki Masaomi için taşıdığı değeri, ağırlığı, hiçbir şeyi anlamıyordu.

"Böyle 'asla anlaşılamayacağım' diye kestirip atmayı bırak artık. Sürekli diğer erkeklerin senin peşinden koştuğunu söyleyip durma. Sevgilimin bu kadar popüler olması beni kıskandırıyor. Gerçi, bu konuda senin için bir 'ilk' olmak fena bir his değil. Biraz acıtıyor ama herhalde bu işler böyledir."

Hibari'nin bakışları hâlâ Masaomi'ye kilitliydi ama gözlerini alışılmadık bir hızla, şaşkınlıkla kırpıştırmaya başladı. "Neden bahsettiğini anlamıyorum" der gibi bir hali vardı.

Asıl anlamayanın kendisi olduğunu haykırmak istiyordu Masaomi.

"Ben senin erkek arkadaşınım. Kız arkadaşım ne diyorsa ona inanırım. Bugün bu dünya 'canım sıkkın' dermişçesine bu kadar sıcakken, bu yüzden randevuya çıkmadık mı biz?"

"Öyle ama, yine de..."

"Aması maması yok. İnanacağım diyorsam inanırım. Tabii ki ben o ruhsal dünyayı göremiyorum, bu yüzden seninle aynı şeyleri hissetmem veya tam olarak empati kurmam imkansız. Ama bu, senin tüm kişiliğini reddetmem için bir sebep değil. Ruhsal dünya merkezdeymiş... Tamam, öyle olsun. O zaman senin geri kalan her şeyini bana ver. Gereksiz olduğunu düşünüp bir kenara attığın o gerçek seni, ben seveceğim."

Tek nefeste, tüm hızıyla söyleyiverdi her şeyi. Bir kez durursa, düşünceleri birbirine girecek ve söyleyecekleri boğazında düğümlenecek gibi hissetmişti çünkü.

"Neden...? Anlamıyorum. Neden bana bu kadar takıyorsun? Alt tarafı bir sınıf arkadaşıyız. Sadece yarım gün randevulaştık. Sen gerçekten tuhafsın. Devrelerin yanmış senin."

Bu tespit Masaomi'ye göre son derece haksızdı. Kendi mantığıyla bakınca, vardığı sonuç gayet doğaldı.

Çünkü;

"Sırf dış görünüşün tam tipim olduğu için desem, bu yeterli bir sebep olmaz mı?"

"Böyle bir sebep—!"

"O zaman başka şeyler de sayayım. Kediler hakkında konuşurken o heyecanlı ifaden çok tatlı oluyor. Havalı görünmeye çalışıyorsun ama aslında muzip ve eğlenceli bir yanın var. Sanki 'erkekler pek de bir işe yaramaz' der gibi bir surat ifaden olsa da, böyle gözlerinin içine bakılıp etkileyici sözler söylendiğinde yanaklarının kızarması seni acayip desteklenesi birine dönüştürüyor, daha neler neler."

"Bun-bunların neredeyse tamamı dış görünüşle ilgili değil mi! Hem bilerek böyle utandırıcı şeyler söylediğinin farkında olman karakterinin bozuk olduğunu gösterir. 'Desteklenesi' ne demek onu bile anlamıyorum! Ayrıca ben... kızarmadım!"

Tabii ki kızarmıştı. Hatta kafasından buhar çıksa veya bir gayzer fışkırsa yeridir.

"Bak gördün mü, gayet normalsin. Sadece kendi dünyan biraz güçlü ve aşırı derecede güzelsin, hepsi bu. Diğer yönlerinle sıradan bir kız olduğunu düşünüyorum. Hiç de tuhaf değiliz. Ne ben, ne de sen. Öyleyse bu iki 'normal' insanın sevgili olması da garip değil. Bu durum, senin için bir yalandan daha mı kötü?"

".........."

Hibari, yanakları hâlâ kıpkırmızı bir halde kollarını göğsünde kavuşturup sustu. Şimdiye kadar kaç erkeğin havlu atıp gittiğini bilmiyordum ama herhalde peşini bırakmadan buraya kadar gelen tek kişi Masaomi'ydi. Kızın üzerinde o ana kadar asılı duran 'tekrardan ibaret hayat' havası tamamen dağılmış, ilk kez böyle bir ifade takınmıştı. Bunu görmek, kendi seçimimle gurur duymamı bile sağladı.

Masaomi de her şeye öyle körü körüne inanmış değildi. Hibari'nin dediği gibi, o yara izleri bir şekilde kurgulanmış olabilirdi ya da Hibari bu tür sanrılara tüm kalbiyle inanan bir hastalık pençesinde olabilirdi. Sırf ihtimaller üzerinden gidersek her şey söylenebilirdi.

Dürüst olmak gerekirse, olayın asıl yüzüyle pek ilgilenmiyordum.

Eğer ilgilendiğim bir şey varsa, o da artık bağışıklık kazandığım bu can sıkıntısından nasıl kurtulacağımdı. 'Boş ver' deyip bir kenara ittiğim günlük hayatın, 'zaten sıkıcı' diyerek vazgeçtiğim huzurun, 'kolayca yıkılıyor' diye hayal kırıklığına uğradığım ideallerin ötesinde yatan şey...

Sıradan bir adam olan Masaomi'den, bu saatten sonra dramatik bir değişim beklemek yersizdi. Ama gidip bütün bagelları satın almak gibi küçük şeyleri Masaomi bile yapabilirdi. Yalan gibi görünen bir gerçeği kendine çekmek için gösterilen çaba. Aktif olarak yapabileceği bir şey; Hibari'ye aşık olmak. Onun frekansına dahil olmak.

Ruhsal alem. Ruhsal kaçaklar. Kurtarıcı. Duydukça her şey kulağa daha da uydurma geliyordu. Ama Masaomi'nin yanında Hibari gibi dünya güzeli bir kız arkadaşı vardı. İnanılırlık açısından bakarsak bu durum da en az diğeri kadar imkansızdı. O halde hangi yalanın daha huzurlu bir ihtimal olduğunu kıyaslamaya bile gerek yoktu.

En azından karşımdakine sadece önyargıyla bakmak istemiyordum. O hissin ne demek olduğunu, geçmişte bu duruma defalarca maruz kalan biri olarak iliklerime kadar biliyordum. Kesinlikle hoş bir duygu değildi. Söylediği şeylerin başkalarıyla uyuşmaması yüzünden hissedilen o yabancılaşma duygusunu Masaomi anlayabilirdi.

Ayrıca, diye düşündü Masaomi.

Ruhsal alem denilen o sıra dışılık ve "Gardiyan" olma misyonu; bir oyun veya hikaye kurgusundan ziyade, dinledikçe nedense ona daha mantıklı gelmeye başlamıştı. Bu saçma sapan dünya görüşü, sanki bir zamanlar hissettiği o boşluk duygusunu yerle bir edecek muazzam bir dejavu gibiydi.

"...ekten mi?"

"Efendim?"

Bir süredir başı önde suskun duran Hibari, o ana kadarki dimdik duruşunu bozup neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle bir şeyler fısıldadı.

"Gerçekten, benim gibi biri olur mu...? Değişmesem de, sıradan biri olmasam da, olur mu...?"

"Evet. Ben Kige Hibari'yi istiyorum. Ne bu dünyada ne de ruhsal alemde bir eşi benzeri olmayan, o kendine has kişiliğinle seni istiyorum."

Sonradan düşündüğünde bunun tam bir 'bitirici vuruş' olduğunu fark edip kendiyle gurur duyacaktı.

Çünkü muhtemelen şimdiye kadar hiç kimse Kige Hibari'nin o tuhaf frekansını onaylamamıştı.

O kaza yüzünden dümdüz olan psikolojisi, belki de bir bakıma işe yaramıştı. Karşısındaki kişi ne kadar girintili çıkıntılı olursa olsun, darbeleri emip onu olduğu gibi kabul edebiliyordu.

Böyle bir "normal" insan, kesinlikle bir "anormal" için biçilmiş kaftandı.

Hibari de öyle düşünmüş olmalıydı.

Bu yüzden, şimdiye kadar hiç göstermediği, yaz gökyüzünden bile daha parlak bir gülümsemeyle:

"O zaman, tekrardan benim 'Gardiyan'ım ol— Masaomi-kun."

"Hop hop, dünden beri zaten senin 'Gardiyan'ınım ya. Kovulduğumu falan hatırlamıyorum."

"—Teşekkür ederim."

İşte tam o an, Kusunoki Masaomi'nin dünyasının gerçek anlamda renklerini geri kazandığı an diyebilirdim.

Nasıl olsa bir gün ölecektik. İnsanlar kolayca ölüyordu. Üstelik çok da büyük bir sebep olmasına gerek kalmadan ölüveriyorlardı. O zaman bir şeyler için kasmak saçmalıktı. Elinden geldiğince sıradan yaşamak yeterliydi. Geçen yılın ilkbaharında ölümden dönen Masaomi'nin zihnine kazınan dünyanın kuralı buydu. Bu kural, can sıkıntısı denen o siyah-beyaz renge boyanmış, dümdüz bir dünyanın gölge oyunundan ibaretti.

Ama şimdi bak... Hibari'nin gülümsemesini gördüğü an, Masaomi'nin duran zamanı sanki yeniden akmaya başlamıştı. Jetlag olmuş beyni gerçekliğin renk tonlarına yetişemiyor, yazın o canlı uyaranları karşısında başı dönerek sarhoş oluyordu.

Kalbi hızla çarpıyordu. Avuç içleri yanıyordu. Nefesi daralıyordu. Kız... göz kamaştırıcıydı.

Klima, tüm gücünü harcayarak dünyayı soğutmaya çalışsa da, bulundukları bu köşenin o muazzam sıcaklığı etraftaki müşterilerin sıcak çarpması geçirmesine sebep olabilirdi. Hele ki olayın içindekiler için durum çok daha vahimdi. Nitekim Masaomi'nin beyni kaynama noktasına gelmiş gibi ısınıyordu.

Sıkıcı günlük hayat denilen o ılık suyun aksine, yakıcı bir gençlik zamanıydı bu.

"Hadi, randevumuza kaldığımız yerden devam edelim. Zaten yeterince ateşler içindeyim, bu klimanın altında durursak bu güzel hararetimiz sönecek. Öyle değil mi, Hibari?"

"...Evet. Haklısın. Ben de şu an dışarı çıkmak istiyorum."

Asfaltın ilerisinde yükselen serabın içine doğru, gerçeğin ortasındaki bu iki genç beraber atıldılar.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.