Elektrikli Bir Yazın Başlangıcı ve Saçma Bir İtiraf

"Benim dünyayı kurtarmam gerekiyor da."

"O da... Kötü oldu bak, vaktini aldım. Kısa keseceğim, dünyayı kurtarma işinin arasında bir ara dinleyiver."

Tabii ki bu bir ceza oyunuydu.

Öyle olmasın da ne olsun? Yoksa Masaomi’nin, artık kullanılmayan spor salonunun arkasındaki çöp yakma fırınının önünde dikilmesinin, değerli cuma günü okul çıkışını kargaların uğursuz gaklamaları eşliğinde geçirmesinin ya da zaten çatık olan kaşlarını daha da şüpheyle daraltıp kavuşturduğu kollarının üzerinde parmaklarını huzursuzca tıkırdatmasının başka bir açıklaması olamazdı.

Şurada yaz tatiline iki hafta kalmıştı. Liselilerin özgürlüğün tadını sonuna kadar çıkardığı mevsim geliyordu.

Bu yüzden, o sinir bozucu derecede yakıcı batan güneşine de, öğlene kadar bozulan saçlarını düzeltme çabasına da, ergenlik yağlarıyla karışıp ter kokan o hafif ekşimsi beyaz gömlek kokusuna da ve hatta dalıp gidince bilincini yitirecekmiş gibi hissettiren o aşırı sıkıcı rutinlere de bir şekilde katlanabilirdi. Ama...

"Seni çok uzun zamandır seviyorum, lütfen benimle çıkar mısın, rica ediyorum."

Tek nefeste ağzından dökülen bu boktan tiyatroya katlanması mümkün değildi.

—Pekala. Olur, madem öyle diyorsun.

Kanat motifli tokası, yandan vuran güneş ışığıyla parladı ve kızın onayı gerçeğe dönüştü.

Haziran yağmuru ihtimalinden bile daha kesin olan o "yenilgi" beklentisinin, felaket dozu çok daha yüksek bir yenilgiye dönüşeceğini, bu oyunu tezgahlayan Keiji bile tahmin edemezdi; Masaomi’nin kendisinden bahsetmiyorum bile.

'Başını mı sallıyorsun cidden? Orada normalde reddetmen gerekirdi.'

Kimsenin Masaomi’nin gerçek hislerini umursadığı yoktu. İçindeki duyguların yüzüne yansımasına engel olan o "artçı sarsıntıdan" kalma ifadesizliğine lanet ediyordu sadece.

"Madem öyle diyorsun, o zaman benim... bu Kazahana Dört Işıltısı’nın üçüncü sırasındaki 'Noble Lark'ın 'Guardian'ı olacaksın. Onur duy, tamam mı?"

"...M-memnuniyetle. Ç-çok mutluyum, harika bir şey bu, 'Guardian' falan."

Masaomi’de kendi itirafını geri alacak yürek yoktu; artık çok geçti. Geri adım atamazdı.

Şu an göğsünü bir neşterle boydan boya yarsalar, muhtemelen ellerini başına koymuş bir kalp çıkar ve "Bittik lan biz, ne yapacağız şimdi, bu iş çok sakat!" diyerek beti benzi atmış bir halde tir tir titreyerek küt küt atardı. O suratındaki beyazlık, kan akışıyla birlikte yavaş yavaş tüm çehresine yayılıyordu.

'Garip. Bu hiç ama hiç "normal" değil.'

Bunun bir ceza oyunu olduğu kesindi, kargalar aşırı gürültülüydü, çekik gözlerini kaçıracak bir yeri yoktu, hava sıcaktı, perçemleri gözünün önüne giriyordu ve ter kokuyordu... Lise ikinci sınıfın o yazı böyleydi.

Dönemin en büyük garibesi Kike Hibari’nin etrafa tuhaf sinyaller yaymaya devam ettiği o yaz.

Kusunoki Masaomi’nin hayatındaki ilk kız arkadaşının olduğu o "elektrikli" yaz işte böyle başladı.

Orito Keiji denince akla "sert çocuk" gelirdi.

Okul kurallarına aykırı boyalı saçları, yazın aşırı sinir bozucu duran uzun yelesi, kıpkırmızı küpesi ve fosforlu iç tişörtüyle bu görünümün neresinin "sert" olduğunu Masaomi pek anlamış değildi. Kasuka’nın dediğine bakılırsa; kız peşinde koşmaması, kantinden hep baget ekmeği alması, makarnayı illa sert sevmesi veya çikolata yerine pirinç patlağı tercih etmesi gibi sebepler vardı. Yani en başta kulağa havalı gelse de, aslında sadece sert yiyecekleri sevmesinden ibaret saçma bir durumdu bu.

İşte o çakma sert çocuk Keiji, yaz sıcağına rağmen inadına giydiği uzun kollu beyaz gömleğinin içindeki kollarını savurup, suratında arsız bir sırıtışla Masaomi’ye seslendiğinde öğle tatili henüz yeni başlamıştı.

"Masaomi, aklıma çok makara bir şey geldi."

"Şu an meşgulüm, sonra anlat."

Masaomi o sırada, gözüne kaçıp isyan başlatan bir kirpiği etkisiz hale getirmekle uğraşıyordu. Gözleri yaşarmış bir halde "Seni bir yakalarsam..." diye söyleniyor, parmaklarının sadece çapak toplayıp o firari kirpiği bulamamasına lanet ediyordu.

İyi ya da kötü anlamda dış görünüşüyle dikkat çeken Keiji ve yine iyi ya da kötü anlamda hiçbir belirgin özelliği olmayan Masaomi... Okula başladıkları ilk gün yan yana düşmüşler, yaşadıkları çeşitli olaylardan sonra bir şekilde kanları uyuşmuş ve beraber takılmaya başlamışlardı. Masaomi okula ilk başladığı dönemlerde, oldukça özel bir durumun içindeydi ve can sıkıntısını evcilleştirmeye çalışıyordu; Keiji de farklı bir kulvarda olsa da benzer bir durumdaydı.

İkinci sınıfta sınıfları ayrılsa da, Keiji her fırsatta yanına gelir ve böyle boş muhabbetlere dalarlardı. Birinci sınıfın ortalarında bir yerlerde Kasuka da onlara eklenmişti. Masaomi, üçü beraber böyle saçmaladıkları sürece, her ne kadar bunu yüksek sesle söylemese de, okul hayatının "yeterince sıkıcı ama eğlenceli" olduğunu düşünüyordu. Kısacası, tam bir sıradan lise öğrencisiydi.

"Kirpiklerin gereksiz yere uzun olduğu için bu haldesin. Bu devirde kirpikleri de asker tıraşı yapacaksın aslında. Bak o zaman görüş alanın nasıl açılıyor."

"Daha çok çöp kaçar be salak... Hah, yakaladım. Şuna bak, amma da gürleşmiş. Gözüme batması normal. Resmen kör noktada biten burun kılı gibi bir heybeti var. Keiji, şuna bak hele."

Keiji sert bir çocuk olduğu için, Masaomi’nin binbir emekle çıkardığı kirpiğe acımadan bir fiske vurdu ve devam etti:

"Kantine giden o enayi şimdi bizim yemekleri alıp gelecek ama yine gidecek o baget ekmekle tatsız tuzsuz simitlerden alacak. Yaz tatili kapıda, ama her günümüz aynı, aşırı baydı artık."

"Eee, salak işte. Rutini bozmakla uğraşmaz. Hem zaten biz öyle istedik diye gidip onları alıyor, başka bir şey alıp gelse asıl o zaman sorun olurdu."

Bahsettikleri "enayi" tabii ki Kasuka’dan başkası değildi. Kasuka saf biri olduğu için, Keiji’nin uydurduğu "Gruptaki en kısa boylu kişi, öğle tatili başlar başlamaz kantinden yemek getirmekle yükümlüdür" şeklindeki anlamsız kuralı ciddiye almış, her gün zil çalar çalmaz kantine depar atıyordu. Başta sadece bir şakaydı ama her gün ganimetlerini öyle mutlu bir gülümsemeyle getiriyordu ki, onlar da bozmamışlardı. Kendisi memnunsa sorun yoktu. Muhtemelen önceki hayatında sadık bir köpekti.

Birkaç dakika içinde kuyruğunu sallayan neşeli bir köpek edasıyla döneceği kesindi.

"O yüzden diyorum ya, ortama biraz aksiyon katayım. Gel şu can sıkıntımızı biraz dağıtalım."

"İç çeker... İyi, fark etmez de, ne yapacaksın?"

Masaomi, bunun yine Keiji’nin öylesine uydurduğu saçmalıklardan biri olduğunu düşünüp dinlemeyi bıraktı. Eğer bu oyunlar günlük rutinin bir parçasıysa, sınavların bitip yaz tatiline kadar olan o boşlukta vakit öldürmek de rutindi. Bir onaylama makinesine dönüşüp kafa sallarsa, Masaomi üzerine düşen görevi yapmış olurdu.

Zihnini bedeninden ayırıp, 'Bugün oyun salonuna mı uğrasam?' diye düşündü. Hayatı, tıpkı ne iyi ne kötü gelen sınav sonuçları gibi dümdüz ve olaysızdı. Dışarıdan bakınca ne kadar yüzeysel ve sıkıcı olduğunu görebiliyor ama bir yandan da 'Böylesi daha iyi değil mi?' diye kendine soruyordu. Cevabı da hazırdı: 'Evet, böylesi daha iyi. Böyle olmalı.'

Hep böyle olurdu. Masaomi hep o uçucu, silik günlük hayatın içinde süzülürdü. Bazen her şey o kadar belirsizleşirdi ki, sanki gerçek değilmiş gibi gelirdi. O sıkıcı rutinin üzerine kurulu olduğu zemin, aslında sadece bir milimlik fazla güçle çatlayacakmış gibi... Nedenini bilmediği bir huzursuzluğa kapıldığı, çelişkilerle dolu anlar yaşardı.

Bu kadar sıradan bir hayatı arzularken, bir yandan da her şeyi yıkıp dökme isteği, burada olmayan bir şeye çekilme dürtüsü sinsice başını kaldırır ve Masaomi’yi yanına çağırırdı.

Keiji’nin o sinsi teklifi, Masaomi’nin dalıp gittiği o boşluğun tam ortasına süzüldü.

"Git birine aşkını itiraf et."

"Haa... neyse, ne dersen de. Ee, planın ne?"

"Hedefi ben çağıracağım. Sen de tıpış tıpış gideceksin. İtiraf edeceksin. Basit. Eğer işler yolunda giderse koca yaz tatilini kızla kıkır kıkır, aşk meşk içinde geçirebilirsin. Başarısız olursan da ben karşında kahkahalarla gülebilirim. Kimsenin mutsuz olmadığı, dozunda heyecanlı, her iki tarafın da kazandığı bir denklem."

"Haa... neyse, ne dersen de. Ee, planın ne?"

"Hedef olarak 3. Gruptan Kige gayet iyi olur. Geçen gün Takei ona sataştığında onu korumuştun, değil mi? Fena sayılmaz ha? Haha! Merak ediyorum, acaba seni nasıl küfürlerle yerin dibine sokacak— hayır, eğer başarılı olursan, o kalitede bir kızla fiyaka satabilirsin. Neyse, ön hazırlıkları zaten yaptım, haber saldım bile. Okul çıkışı spor salonunun arkasında bekle. Malum, her devirde aşk itirafı dediğin böyle yapılır. Otantik bir havası var, fena mı?"

"Haa... neyse, ne dersen de... ha?"

Masaomi bir an dengesini kaybedip gürültüyle yerinden sıçrayınca, bir köşede sakin sakin bentolarını yiyen sınıf arkadaşları "ne oluyor" dercesine bakışlarını ona çevirdi. "Yok bir şey, yok bir şey, böldüğüm için kusura bakmayın hahah" diyerek durumu geçiştirirken, bir yandan da bu bomba itirafın sahibine keskin bir bakış fırlattı. Ancak karşısındaki durumdan gayet memnundu.

"Öyle ciddi bir surat asma hemen. Her zamanki halimiz işte."

Sert adam (gülerek), sert adam (tebessüm ederek) ve sert adam (pis pis sırıtarak) ifadelerini bir miksere atıp karıştırmışsınız gibi bir surat ifadesi takınmıştı. 'Bu herif kesinlikle sert biri falan değil, aptalın teki' diye geçirdi Masaomi içinden ve zihnindeki Kasuka, Keiji'nin suratına hafif bir tokat aşk etti. Nedense zihnindeki Kasuka, bunu yaparken harika bir gülümsemeyle burun kanaması geçiriyordu. 'Yaşasın!' falan deme be kızım, azıcık direnç göster.

Aslında Masaomi, itiraf oyunu kavramını tamamen reddediyor değildi. Yani, o da başlı başına bir saçmalıktı ama en kötü ihtimalle reddedip geçebilirdi. Asıl önemli olan konuşmanın ikinci yarısıydı; yarı uyku modundayken bile kulak ardı edilemeyecek o ismi duyduğunda, artık nezaket falan düşünecek hali kalmamıştı.

"Gide gide bulaşmaman gereken birini seçtin... Hayır, zaten mesele kim olduğu da değil. Şu yağmurlu mevsim fazla uzun sürdü diye beynin mi küflendi? Ne düşünüyorsun sen?"

"Enka şarkıcısı gibi ismi olmasına rağmen arkasından 'Japonca bilmeyen Japon' veya 'Yun-yun Hanım' diye atıp tutuyorlar ya hani. Ama kabul et, kız güzel. Notları şahane. Ailesi de zengin (rivayete göre). Kuantum seviyesindeki bir tünel etkisiyle onun sevgilisi olursan, sınıf hiyerarşisinde 'Sıradan Oğlu Sıradan' olan sen bile iki rütbe birden atlarsın. Heyecan verici değil mi?"

"O senaryoda ben çoktan ölmüş olurum. O tünel etkisi dediğin şey ne kadar etkili bilmiyorum ama özetle başarılı olma ihtimalimin sıfıra yakın olduğunu söylüyorsun, değil mi?"

"E tabii ki. Eğer başarılı olursan, kolunda dünya güzeli bir kızla sevinçten havalara uçan seni izlemek zorunda kalacağım. Bunun nesi eğlenceli? İşkence mi yapacaksın bana? Moralim bozulur, yaz tatilini çıkaramam valla."

Karşısında tam bir baş belası vardı.

"Eğer buna uyacağımı sanıyorsan aptaldan da öte bir geri zekalısın. Çabuk git ve 'Çağırmak hataydı, kusura bakmayın' diyerek özür dile, seni geri zekalı."

"Asıl aptallar bile bazen şans eseri turnayı gözünden vurur. O zaman şöyle yapalım: Sırf bugüne özel, eğer o kız sade bagel almadan dönerse, Kusunoki Masaomi-kun itirafını gerçekleştirecek. Hadi, bahse gir bakalım, ey sıradanlığın koruyucusu."

"Saçmalama... Benim bir kazancım yok, bu bahis bile sayılmaz."

"Haklısın. O zaman eğer o her zamanki gibi davranırsa, itirafı ben yaparım. Zengin kıza kapapağı ben atarım."

Masaomi soğukkanlılıkla hesapladı. Bu 'sert adam' maskesi altındaki aslında gayet çalışkan ve başarılı olan Keiji'ye yetişemezdi ama matematiği fena sayılmazdı. Ortaokuldayken 'çevre açı teoremi'ni, En Shuukaku adında bir Çinlinin bulduğunu sanacak kadar iyiydi matematiği.

Kasuka kantinden ekmek almaya başlayalı yaklaşık yarım yıl olmuştu ve bu süre zarfında Fransız ekmeği ile sade bagel ikilisi dışında bir şey aldığı zamanlar bir elin parmaklarını geçmezdi. Ya kantin kapalıyken markete gitmek zorunda kaldığı zamanlar ya da kantinde yeni ürünler yarı fiyatına satıldığında bento getiren tayfanın meraktan oraya üşüştüğü zamanlar falan...

Bugün kantinin açık olduğunu biliyordu, kampanya falan da yoktu.

Yani bu, kazanabileceği bir savaştı. En Shuukaku-san'ın da dediği gibi: 'Sadece kazanabileceğin savaşa girersin, kaybedeceğin savaşta işin ne?'— girer misin girmez misin karar ver artık ama sonuçta durum buydu.

Hepsinden öte, 'sert adam' Keiji'nin reddedilip yerle bir olduğu o eğlenceli ana tanıklık edebilirdi. Başarı mı? İmkansız. Çünkü daha önce de açıklandığı üzere, 3. Gruptaki Kige Hibari'nin Japonca anlamadığına dair söylentiler vardı.

Zafer ibresi Masaomi'yi gösteriyordu. Üstelik Keiji son darbeyi indirdi:

"Aşk meşk, itiraf falan... Tam 'sıradan' bir lise öğrencisinin yaz mevsimi gibi değil mi?"

Masaomi, bu kışkırtmanın kendi karakterini analiz edip yapıldığının farkındaydı. Ancak o kelimenin barındırdığı güce Masaomi ne yaparsa yapsın karşı koyamıyordu.

Başına 'sıradan' sıfatı eklenen her şeye, sanki bir mıknatısa kapılmış gibi çekiliyor, cazibesine kapılıyordu.

"...Pekala, kabul. Nasılsa bu kadar sıkıcı bir rutin kolay kolay sarsılmaz."

Öyle olmalıydı. Öyle kolayca sarsılırsa işi yaştı.

Yoksa Masaomi, okula yeni başladığı o aykırı günlere geri dönerdi.

"Heh heh heh, demek öyle. Ama..."

Sınıfın kapısı gürültüyle açıldı ve Kasuka iki elindeki ekmekleri sallayarak içeri daldı.

Her zamanki tasasız gülümsemesiyle bilinen o aptalın suratında, bu sefer hafif mahcup bir ifade vardı.

Tüm MP'nizi ve eşyalarınızı harcayarak zar zor bir patronu yendikten sonraki ara sahnede, patronun hiçbir ön belirti olmadan "Aslında bu benim gerçek formum değil" diye zırvalamaya başladığı andaki o berbat hisse kapıldı Masaomi.

"Sen de çok iyi biliyorsun. Sıradan hayatın sarsılması... pek de imkansız bir şey değil."

"Kusura bakma yaa, tükeneceği hiç aklıma gelmezdi. Al bakalım, yerine esmer şekerli bagel getirdim."

Kasuka'nın uzattığı şey, neresinden bakarsanız bakın sade olmadığı belli olan siyahımsı bir bagel idi. Beyaz saçlı Kasuka'nın elinde, o renk farkı daha da belirginleşiyordu. Ah, arasına jambon, peynir ve marul koysan nefret edilecek kadar lezzetli görünebilirdi.

Masaomi eline tutuşturulan şeye bakakalınca, Kasuka kızılacağını sanıp mahcup bir ifadeyle o minyon vücudunu iyice büzüştürdü. Uzun favorileri tıpkı fırça yemiş bir köpeğin kuyruğu gibi bitkince sarkıyordu. Üniformasının eteğinin ucunu huzursuzca çekiştirerek, "Olmaz mı?" der gibi alttan bir bakış attı. Maalesef bu hali ona o kadar yakışıyordu ki, Masaomi'nin cılız vicdanı adına bunu yapmayı hemen bırakmalıydı.

"Yok, takma kafana. Bunu sevmediğimden değil. Tükendiyse yapacak bir şey yok—"

—Tükendi, ha?

Cümlenin sonu boğazında düğümlenirken Kasuka'ya parasını verip Keiji'ye bir bakış fırlattı.

Keiji hala o pis sırıtışını koruyordu. İşte o an durumu çaktı.

"Sen... önceden ayarladın değil mi?"

"İşte benim kadim dostum. Hemen de anladın."

Sırasının yanındaki çantasını masanın üzerine koyup içindekileri boşalttı.

Çantadan bir, iki, üç... bir sürü sade bagel döküldü. Kantindeki teyze bile sabah sabah bu pek popüler olmayan üründen bu kadar çok alan o uzun saçlı, kumral genci görünce herhalde "ne ayak bu" diye düşünmüştür.

"Doktor oğlu seni... Paranın gücünü sonuna kadar kullanıyorsun ha. Beni bu kadar mı rezil etmek, beni bir palyaçoya çevirmek istiyorsun?"

"Hah, kullanabileceğim ne varsa kullanırım. Eğer bu benim yararıma olacaksa tereddüt etmek için bir sebebim yok. Ayrıca bir sirk palyaçosuna para ödemek gayet doğal değil mi? Seyircinin görevi budur."

Kasukas, "Neler oluyor? Aranız mı bozuk?" diyerek telaşlanırken, Keiji "Sorun yok," anlamında başparmağını kaldırdı. Kasukas saf olduğu için ne anlama geldiğini bile anlamadan, "Ha, tamam o zaman," diyerek o da başparmağını kaldırıverdi.

"Hadi bakalım, göster yakışıklılığını palyaço-kun. Sıkıcı hayatımızdaki bu pürüzü yaz tatiline kadar temizlememiz lazım. Neyse, afiyetle ye. Bu sade bagellar benim ısmarlamam."

Masaomi, üçü beraber böyle saçmaladıkları sürece okul hayatının sıkıcı da olsa eğlenceli geçtiğini düşünerek memnundu aslında ama...

"...Peki, öyle olsun. Nasılsa bir seferlik kullanılıp atılacak üçüncü sınıf bir soytarıyım."

Görünüşe bakılırsa bugün, oyun salonuna uğrayamayacak kadar olaylı geçecekti.

İşin aslı, bu sadece erkekler arasındaki aşağılık bir oyundan ibaretti. Masaomi’nin ruh hali ne olursa olsun, sevmediği bir kıza itiraf etmek "delikanlılığa sığmayan boktan bir hareket" olarak adlandırılabilirdi. Fakat sonuçta başarılı olmuştu ve lise ikinci sınıf bir gencin bu uçurumu kolayca kapatacak bir becerisi yoktu. Elbette kendi düşen ağlamazdı, arkasından "hak etti" denilerek parmakla gösterilmesi işten bile değildi.

"Şey... Bu arada, sorabilir miyim?"

"Ne oldu? Artık sevgiliyiz sonuçta, bu kadar resmiyete ya da çekinmene gerek yok."

"Neden kabul ettin? Birbirimizi neredeyse hiç tanımıyoruz bile."

"Birini tanımıyorsan onunla sevgili olamazsın diye bir kanun mu var yoksa okul kuralı falan mı?"

"Hayır, yoktur herhalde ama..."

"Dahası, benimle çıkmak isteyen sendin. Asıl sen neden sordun?"

—Çünkü bu bir ceza oyunuydu (İfadesiz bir gülücük).

Bunu söylemesine imkan yoktu. Sığ bir palyaço olsa bile seyircinin önünde makyajını silecek hali yoktu. Ne de olsa o sade bagellardan üç tane yemişti bir kere.

"Eee, şey, malum işte yaz geldi. Yanında dünya güzeli bir kız arkadaşla yürümek istersin bu mevsimde."

"Anlıyorum. Yaz geldiği için, demek... Ergenlikte böyle şeyler fena sayılmaz herhalde."

Okul sonrası yaşanan bu beklenmedik gelişmenin ardından, ikisi tıpkı bir çift gibi yan yana eve dönüyorlardı.

Çift gibi ne demek, zaten öyleydiler ama Masaomi’nin hissettiği şey, sanki kurumamış bir yalanın üzerine yeni bir kat boya sürmek gibiydi. Kafasının içi bir yağlı boya tablosu gibi karman çormandı, resmen şeytani bir birleşimle her şey birbirine girmişti. Haliyle yeni sevgili olmanın o cıvıl cıvıl heyecanını yaşaması imkansızdı. Aksine, iki kılıç ustasının düellosu, birbirinin mesafesini ölçmesi, ya av olma ya da avlama mücadelesi gibi sert bir hava vardı. Bu normal değildi. Çünkü karşısındaki kişi Kige Hibari’ydi.

Çaktırmadan yan gözle yanında yürüyen kıza baktı.

Batan güneşin ışığında parlayan kusursuz yüz hatları... Baktıkça ne kadar güzel olduğu daha iyi anlaşılıyordu. Makyajdan pek anlamazdı ama böyle bir güzellik karşısında makyajın sadece fazlalık gibi duracağını düşündü; o zaten tamamdı. Boyu, erkek ortalamasının üzerinde olan Masaomi'den pek de kısa sayılmazdı; uzundu. Yazlık üniformasından görünen kolları ve bacakları incecik, bembeyazdı ve hepsinden önemlisi duruşu asildi. Yalın, net, bariz... Evet, güzeldi. Resmen bir afetti.

"Bu kadarı artık biraz saygısızlık olmuyor mu? Yoksa yüzümde bir tuhaflık mı var?"

"Yok, sadece olağanüstü güzel olduğunu düşünüyordum."

Hibari nedense gözlerini kocaman açarak şaşırdı. Şaşıracak ne vardı ki? Güzeldi işte.

"Bunu bana yüzüme karşı bu kadar doğrudan söyleyen pek olmamıştı da."

"Ah, öyle mi... Kusura bakma."

"Yoo, duyduğum için kötü hissetmiyorum, sorun değil. Sonuçta erkek arkadaşımsın, değil mi?"

Demek kimse söylememişti ama kendisi de durumun farkındaydı. Öyle olmalıydı. Eğer çıkıp da "Dış görünüşüme güvenmiyorum" deseydi, diğer kızlar tarafından gece yarısı baskınına uğrayacağı kesindi.

Bundan sonra sohbet tıkandı. Maalesef evlerinin yönü aynıydı, üstelik istasyona kadar yürümeleri gerekiyordu ve mesafe de az değildi. Bir kızla yan yana yürürken neden cenaze evindeymiş gibi sessiz kalmak zorundaydı ki? Böyle bir mantıksızlığın olabileceğini kimse ona öğretmemişti.

Duyguları yüzünden okunmayan Bay Maske Masaomi bile, hayalindeki o ilk kız arkadaşla şen şakrak vakit geçirmek, flörtleşmek isteyen bir yaştaydı. Tekrar ediyordu; şen şakrak vakit geçirmek önemliydi. Bir çiftin hedefi kesinlikle bir cenaze sessizliği olmamalıydı.

'Düzenim bozuluyor,' diye içinden geçirdi Masaomi. Sadece bir palyaço olması gerekiyordu ama artık palyaço değil, bir sevgiliydi. Üstelik karşısındaki, laf anlatılamayan meşhur güzel Kige Hibari'ydi. Durum buydu, emindi. Emin olması gerekirdi.

—Ama bildiğin Japonca konuşuyor bu kız.

Masaomi'yi "ne var bunda, çok normal" diye suçlamayın.

Kige Hibari denilince, geçen yıl okula başladığından beri okulun bir numaralı güzeli olarak nam salmıştı ama aynı zamanda "sevgili olunmayacak güzel" olarak da bilinirdi.

Çünkü bu şöhretinin peşini hiç bırakmayan dedikodular vardı: "Sözleri ve davranışları o kadar eksantrik ve fantastikmiş ki, en iddialı çapkınlar bile anında pes edermiş." Dini inançları mı garip, kafa yapısı mı bozuk diyen çoktu; her kafadan bir ses çıkıyordu. Ama tüm söylentilerin ortak noktası şuydu: "İletişim kuramadıktan sonra, ne kadar güzel olursa olsun yanında bir vitrin mankeni gezdirmekten farkı yok." Yakınlarda koca bir üniversite hastanesi olsa bile, kendisiyle sağlıklı bir diyalog kurulamadıktan sonra tedavinin ne faydası olacaktı ki? En yetenekli doktorların bile havlu atacağı bir kızı sevgili yapmak, sıradan bir lise öğrencisi için aşılması zor bir engeldi; Masaomi de böyle düşünüyordu.

Masaomi kişisel olarak ne bir komisyonda ne de bir kulüpte yer alıyordu; başka sınıftan bir kızla durup dururken muhatap olması zaten imkansızdı. Bu yüzden sadece dedikodulardan ibaret olan o ön yargı kafasında büyümüştü.

Ve şimdi, sevgili olunmayacak o güzeli sevgilisi yaptığına göre; kelime oyunları mı dersiniz, elektromanyetik dalgalarla beyin yıkama mı dersiniz, öyle bir vaftiz töreni bekliyordu ki...

"...Bayağı normalmişsin işte."

"Bir şey mi dedin?"

Düşüncesini ağzından kaçırıvermişti. Hatt diyerek dikkatsizliğine küfretse de artık geri dönüşü yoktu.

Belki de bu bir fırsattı. Söylentiler yüzünden okulda yalnız kaldığını duymuştu; gerçek kişiliğini bilen öğrenci neredeyse yok gibiydi. Merak etmediğini söylese yalan olurdu. Zaten en başında reddedilmeyi göze alarak itiraf etmişti. Eğer burada puan kaybeder de ayrılırlarsa, sonuç artı eksi sıfır olurdu. Zaten hiç bağı olmayan bir kızın keyfini kaçırmaktan kaybedeceği bir şey yoktu... herhalde.

Bu kadar hesap kitaptan sonra atağa geçmeye karar verdi. Resmen gardını tamamen indirmiş, saldırıyordu.

"Yani, güzelsin falan ama sandığımdan daha normal biriymişsin."

"...Sen de mi benim bir tuhaf olduğumu düşünüyorsun? Bunu bilerek itiraf etmedin mi?"

"Tam tersi. Sadece tuhaf olduğun yönündeki dedikodular kulağıma geldiği için, şu an hiç de öyle bir izlenim vermemen beni şaşırttı. Dürüst olmak gerekirse, daha çılgınca hareketlerle beni peşinden sürükleyeceğini sanıyordum. Az önce 'gardiyan' falan demiştin ya, her anın öyle geçecek sanmıştım."

"Dürüstmüşsün. Bu kadar ciddi bir ifadeyle, doğrudan bunları söyleyebilmek de bir yetenek."

Sesi bıkkın geliyordu. Ama kızgın gibi de durmuyordu. Aksine, sanki Masaomi’den etkilenmişti.

Bir adım daha yaklaşıp aradaki mesafeyi daralttım. Eğer bir kılıç ustası olsaydı, beni tek hamlede ikiye böleceği bir mesafeydi bu.

— Okulda hakkında neler dendiğini biliyor musun?

Hibari, yüz ifadesini hiç bozmadan, "Elbette," diyerek başıyla onayladı.

— Okuldaki dedikodulardan haberim var ama bunları daha çok ayak takımını uzak tutmak için bir fırsat olarak görüyorum. Eğer okulun bir numaralı garibesi ve kaçığı olduğumu düşünürlerse, kimse canımı sıkacak şekilde yanıma gelip benimle konuşmaya çalışmaz.

— Ne yani? O zaman dedikodular sadece dedikodudan mı ibaret—

— —Aslında, gerçekten de o garip ve kaçık tiplemelerden biriyim.

Masaomi’nin iç dünyası, daha "Ha?" diyebilmesine fırsat kalmadan aldığı bu beklenmedik darbeyle sarsıldı.

Tokasına dokunarak mırıldanan Hibari ile göz göze geldi. O bulutsuz, berrak gözlerle bir anlığına çakıştı.

— Dedikoduların çoğu doğru. Bu yüzden bunlar haksız birer karalama değil, hak edilmiş birer değerlendirme. Şikayet etmeye hakkım yok, öyle değil mi, "Gardiyan"?

Sırtımdan aşağı buz gibi bir ürperti indi.

Masaomi’ye "Gardiyan" diye seslenen Hibari’nin yüzündeki ifade o kadar yapaydı ki, sahip olduğu o aşırı güzellik aksine cansız, ruhsuz bir soğukluğu tetikliyordu. Ancak bir kez kenetlenen gözlerimi ondan ayıramıyordum. Güzel bir gülün dikeni, güzel bir böceğin zehri, güzel bir kadının büyüleyiciliği gibi. Kısacası, korkunç olanı görme arzusu denebilir miydi buna?

Masaomi kaldırımın ortasında durakladı. Manzara sanki sepya bir tona bürünerek renklerini yitirmiş, sadece Masaomi ve Hibari’nin renkli kalmasına izin verilmişti. Geçen arabalar, gökyüzünde süzülen kuşlar, birilerinin konuşma sesleri, hatta ansızın esen rüzgar bile bu ikili dünyayı bozmaya yetmiyordu. Bilinçsizce ayakları mı bağlanmıştı, yoksa içgüdüleri mi titriyordu... Ya da sadece büyülenmiş miydi?

Hibari de birkaç adım ötede durmuştu. Aralarındaki o ince mesafe, aslında kalplerinin arasındaki mesafeyi de temsil ediyordu.

— Sana anlatayım. Benim gibi bir kadının "kafa yapısını". Eğer hâlâ istiyorsan, yeniden sevgili olalım. Ama sıkılırsan, bu da sorun değil. İade hakkı olan bir sevgili, kulağa oldukça müşteri dostu geliyor, değil mi? Nasıl olsa yıkılacak bir Jenga kulesiyse, en baştan hiç inşa etmemek çok daha verimli.

Sanki en başından sonunu biliyormuş gibi, insanın sinirine dokunan bir şekilde gülümsedi.

Hiç komik olmayan bir şakaydı bu. Bir an için bunun "sahte bir itiraf" olduğunu açıkça söyleme dürtüsüne kapıldım. Zaten farkında değil miydi? Sonuçta karşısındaki böyle bir afetti. Yakışıklılar veya güzeller dünyasının sağduyusunu ya da doğasını bilmeme imkan yoktu ama birileri, karşıdaki kişi biraz tuhaf davransa bile "şansımı bir deneyeyim" diyerek itiraf etmeye devam etmiyor muydu? Her seferinde bunları ciddiye almak sadece yorucu olurdu. O zaman en iyisi, ortaya fantezi dolu saçmalıklar döküp, karşıdakinin en baştan "bu imkansız" diyerek kendi rızasıyla vazgeçmesini sağlamaktı—

Zihnimdeki bu düşünce sarmalına gömülmüşken, birden "Ah, anladım," dedim içimden. Boğazımdaki o düğüm çözülmüştü.

Kendi deyimiyle "kafa yapısı bozuk" biri olmak. Normal sınırların dışındaki bir algıyla, bazen absürt yorumlarla, sıradan insanların ölçüp biçemeyeceği kendine has bir dünyaya sahip olmak. Doğal olarak, etraftaki sıradan insanlar bu sanrısal masalları hazmedemez ve kulaklarını tıkardı. "Bu beni aşar," diyerek kaçarlardı.

Yani Kika Hibari’nin namı, belki de böyle bir kurgudan ibaretti. Bilerek kaçık gibi davranıp, etrafına üşüşen o sinek sürüsünü kovalamak için tütsü yakıyordu. Bir kez kabul ettiği itirafı berbat ederse, reddedilen erkeğin o ucuz gururu bunu abartarak her yere yayardı. Önümüz yazdı; sıcağın etkisiyle çıldırmış böceklerin saldırısını öngörüp böyle bir önlem alması mantıklıydı.

O zaman, tam da istediği gibi hemen uzaklaşırsam bu aşk burada biterdi. Onun bu pürüzsüz teklifine uyar, birbirimiz için sadece yabancıya dönüşürdük. Tamam, palyaçoluk görevim başarıyla tamamlanmış olurdu.

Öyle olması gerekiyordu.

— Ben bir ruhsal kopuş yaşayan biriyim. Bu yüzden maddi dünyada olan seninle etkileşime girmemizin ikimiz için de iyi olmayacağını düşünüyorum. Ruhsal dünyada bir anormallik olursa, bir kurtarıcı olarak oraya öncelik vermeliyim.

Anladım, bu gerçekten de "kafa yapısı bozuk" dedirtecek türden bir dünya görüşüydü. Masaomi bunu inkar edemezdi. Sıradan bir sağduyuyla kolayca adım atılamayacak bir tür kutsal alandı bu. Öyle ha deyince anlaşılacak bir mevzu değildi ve yüzeysel bir empati çabasını hemen fark ederdi.

Ama— yine de.

Masaomi bir lise öğrencisiydi, yaşına kadar hiç sevgilisi olmamıştı, normal bir şekilde "sevgili" kavramına özeniyordu ve şu an karşısında (geçici olarak) bir dünya güzeli duruyordu. Hepsinden önemlisi, böyle devam ederse hayatı çok sıkıcı olacaktı.

Bazen günlük hayat sarsılabilir. Keiji’nin o "vahiyleri" böyle söylüyordu. Günlük hayatı sarsan şey, Keiji’nin bütün bagelları satın almak gibi kararlı bir eylemde bulunmasıydı.

O halde, eğer Masaomi de bütün bagelları satın alırsa, hayatı heyecanlı bir hal alabilirdi. Herkesin bunu yapacak gücü vardı, gereken tek şey birazcık cesaretti. Bir kıza itiraf etmekten ne farkı vardı ki bunun?

Bir küsur yıl önceki kazadan sonra Masaomi’de o cesaret yoktu. Bu yüzden sıkıcı bir günlük hayata karışmayı seçmişti. Gerçekten de Keiji ve Kasuka ile üçlü takılıp salaklıklar yaparken, sıkıcı olsa da okul hayatı eğlenceliydi. Bunun hâlâ su götürmez bir gerçek olduğunu düşünüyordu.

Ancak o an Masaomi, sanki ergenlik döneminin o öngörülemez dürtüleri tarafından bıçaklanmış gibi hissetti. "Kafa yapısı bozuk" bir sevgilisi olsa ne çıkardı ki? Bu da bir tür "normal" sayılabilirdi.

— "Gardiyan" olman ruhsal dünyadaki benim için avantajlı bir durum ama senin için değil. Bu yüzden sen burada, buraya layık bir sevgili bulmalısın. Ben iyiyim. Şimdiye kadar hep yalnızdım, bundan sonra da yalnız devam edebilirim. Bu yüzden bu sevgilicilik oyununu burada—

Birilerinin taktığı isimle "Günlük hayatın koruyucusu" olmaktan çıkıp, Kika Hibari’nin "Gardiyan"ı olmaya doğru atılan o ilk adım. Şöyleydi:

— O zaman, yarın randevuya çıkalım.

— ............ Efendim?

Hibari şaşkınlıktan donakalmış bir ifadeye büründü. Bu, gardının düşmesinden ziyade, tamamen hazırlıksız yakalanmış birinin o savunmasız ifadesiydi. "Vay be, böyle tatlı bir yüz ifadesi de yapabiliyormuş," diye düşündü Masaomi; bu beklenmedik hali zihnindeki Hibari imajını bir üst seviyeye taşıdı. Az önceki o soğuk ürperti anında dağılıp gitmişti.

Masaomi’nin elinden gelen tek şey, aklına gelen ilk kelimeleri dışarı kusmaktı.

— Yani, bunları konuşacak olsak bile böyle ayaküstü olmaz. Hem telefondan konuşmak da çok tatsız olur. İade hakkı falan, ne dersen de; seni tanımadan bu iş ilerlemez. O yüzden yarın buluşup konuşalım. Tam da Cumartesi zaten. Şu an hâlâ benim sevgilimsin, değil mi?

Tatil gününde randevuya çıkmak, tam bir çift hareketi değil miydi? Öyle bir şeyler söylediğini sanıyordu. Aslında daha sonra geri dönüp düşündüğünde, Hibari’nin o ana kadar tam olarak ne mırıldandığını veya kendisinin onu tam olarak nasıl davet ettiğini pek hatırlayamayacaktı.

— Sen... Beni dinliyor muydun? Kusura bakma ama, Japonca anlıyor musun?

— Bir şey mi dedin? Pardon. Karşımda dünya güzeli bir sevgili varken kafam durdu, sadece seni randevuya davet etmeye odaklandım. Eğer istersen yarın o anlattıklarını tekrar anlatır mısın? Bugün muhtemelen hiçbirini anlayamayacağım.

Çünkü Masaomi’nin kafasının içi, baharda çiçek açmış bir ergenlik tarlasından farksızdı.

Dili anlaşılmaz bir sevgiliye, "Japonca anlamıyor musun?" diye sorulan bir erkek arkadaş. "Tam birbirimize göreyiz," diye düşündü.

— Dışarıdan bakınca hiç de öyle afallamış gibi görünmüyorsun ama... Pekala. Sevgili, demek ha. O zaman öyle yapalım. Randevu... Bu da fena fikir değil.

— O zaman numaralarımızı da değişelim. LINE olur mu?

Yarı zorla akıllı telefonumu çıkarıp onu davet ettim. "Kike Hibari" ismi arkadaş listeme eklendiğinde, çerçeveyi boydan boya kaplayan tombul bir kara kedi ikonu belirdi.

"Kedi mi besliyorsun?"

"Evet. Hareketsizlikten aşırı kilo almış hali çok tatlı. Adı Mentsuyu. Siyah olduğu için böyle koydum."

"İlginç bir isimlendirme anlayışın varmış. Sevdim bunu, fena değil."

"...Anlıyorum. Teşekkürler."

Bu tarz havadan sudan konuşmalar eşliğinde dönüş yolunda ilerledik ve sonunda yol ayrımına geldiğimizde vedalaştık. Hibari, tren istasyonu tarafında akşam yemeği alışverişi yapıp öyle döneceğini söylediği için eski çarşı girişinin yakınlarında ayrıldık.

Okul üniformasının eteğini ve parlak uzun saçlarını savurarak uzaklaşan sırtını boş boş bir beş saniye kadar izledikten sonra kendime geldim. Bir yalanla başlayan sevgili olma oyunu... Bunu tekrar yalana mı dönüştüreceğim yoksa gerçeğin içine mi eriteceğim, her şey yarına bağlıydı.

— Belki de her şey beklenmedik şekilde yolunda gider.

Böyle bir beklentiye girmeye başladığım için kendi kendime şaşırsam da, bir yandan ayaklarımın yerden kesildiği de bir gerçekti.

Kendisi bir tuhaf olduğunu iddia ediyordu ama beklediğimden daha iyi iletişim kurulabiliyordu. Kim bilir, belki de ileride bu durum için Keiji'ye teşekkür edeceğim bir noktaya gelirdim.

Aniden akıllı telefona bir bildirim düştü. Daha demin ayrıldığım Hibari'den geliyordu.

Yarı umut, yarı korkuyla ekrana göz attım.

Zihnimin derinliklerinde kulak çınlamasına benzer bir ses yankılanıyordu. Sıkıntının gidişini haber veren ayak sesleri bu kadar gürültülü mü olurdu?

"Yarın görüşürüz Kusunoki-kun. — Sen gerçekten tuhafsın."

Sınıf hiyerarşisinde "Sıradanlığın Kendisi" olan ben... Galiba rütbe atlamam kaçınılmazdı.

Okulun en tuhaf kızı tarafından tuhaf ilan edilmek... Görünüşe göre oldukça sarsıcı bir yaz başlayacaktı.

Ceza oyunuyla yapılan bir sevgili... Bu sözü duyduğunda normal bir insan ne düşünür diye sorulsa;

Nasıl olsa yakında ayrılırız diye önceden kestirilmiş bir vazgeçmişlik hissettiğini, o anki Masaomi asla inkâr edemezdi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.