“Broşu buraya mı asmaya karar verdin? Rengi ne kadar da güzel parlamış,” diye iltifat etti Fuyuka. Spor festivalinin ertesi günüydü, cumartesi. Fuyuka, dün kararlaştırdıkları saatte Asahi’nin kapısındaydı.
Kapıdan içeri adımını attığında, girişteki broşu fark etmesi bir anını almıştı. Asahi, kolayca görülebilecek bir yere bırakmanın en doğrusu olacağını düşünerek onu ayakkabılığın üzerine yerleştirmişti. Ne var ki hepsi boşunaydı; Fuyuka broşu yakın zamanda geri almayı hiç mi hiç düşünmüyordu.
“Gerçekten bende kalmasında bir sakınca yok mu?” diye sordu Asahi, hayretle. “Bana kalırsa çok değerli. Hem ben onu iyi bir şekilde kullanmayacağım ki.”
“Ben de aynısını söyleyebilirim. Bu yüzden sana heediye etmenin en doğrusu olacağını düşündüm.”
“Peki, madem öyle diyorsun...”
“Yine de aklına saçma sapan şeyler getirme sakın; hediyemin o efsane masalıyla uzaktan yakından alakası yok.”
“Evet, anladım. Merak etme,” diye yatıştırdı Asahi onu. Asla bencil biri değildi; bir sınıf arkadaşının cömert bir jestini, basit bir iyilikten başka bir şey sanmazdı.
Yine de Fuyuka, broşla ilgili söylentiler konusunda sakinleşmiş gibiydi. Bir gün önceki gibi yanakları al al olmuyor, sesi de o kadar telaşlı gelmiyordu.
“Masan bugün epey dağınık,” diye mırıldandı Fuyuka, oturma odasına doğru ilerlerken.
“Üzgünüm, hepsini toplamaya vaktim kalmadı,” diye mırıldandı.
“Boş ver. Derslerine bu kadar ciddiyetle sarılman beni sevindiriyor.”
“Sen öyle diyorsan. Anlaşılan onca özel ders işe yaramış, öyle değil mi, öğretmenim?”
“L-Lütfen bana öyle demeyi bırakır mısın? Dediğin kadar iyi falan değilim ben,” diye kekeledi, sesi telaşlıydı.
“Gerçekten mi? Bence sen mükemmel bir özel öğretmen olursun.”
“Böyle devam edersen, ben de sana öğretmenim demeye başlarım. Profesör Kagami...”
“Tamam, dediğin oldu. Ama hangisi daha kötü, bilmiyorum; o mu, yoksa Şef Kagami mi...” dedi.
Onunla dalga geçmeyi bırakıp masayı toplamaya koyuldu. Kitaplarını bir araya getirirken, Fuyuka’nın gözüne bir kitap adı takıldı. Diğer akademik ders kitaplarının aksine, bu kitabın kapağı oldukça renkliydi.
“Aa, bu bir okul ders kitabı değil. Yoksa bir yemek kitabı mı?” diye sordu Fuyuka. Kitabı eline alıp sayfalarını karıştırdı. Her yeni sayfada iştah açıcı tarifler beliriyordu.
“Evet. Bugün yemek dersinde bunu kullanacağız, o yüzden ortalıkta bırakmıştım,” diye yanıtladı.
Söylemeye gerek yoktu, bir yemek kitabını kullanmanın akla gelebilecek tek bir yolu vardı. Ancak bu durum, Fuyuka’nın onunla ne yapacaklarını merak etmesine engel olmadı.
“Bu kitaptan yararlanarak bana yemek yapmayı mı öğreteceksin?”
“Plan bu. Benim için sekizinci sayfayı açar mısın?”
“Sekizinci sayfa, sekizinci sayfa... Ah, buldum. Köri resmi olan mı?”
“Evet. Bugün onu sen yapacaksın.”
Kısa bir sessizlik oldu, ardından şaşkınlık içinde pat diye sordu: “Affedersiniz?”
“Bugün köri yapacaksın,” diye yineledi Asahi, onu ilk seferde tam duymadığını düşünerek. Aldığı tek yanıt, kitabın parmaklarının arasından kayıp yere küt diye düşme sesi oldu.
“Ben mi? Köri mi yapacağım...?” diye mırıldandı kendi kendine, gözleri kocaman açılmıştı. Bu cümleyi birkaç kez daha fısıldadı, durumu tam olarak kavrayamadan. Titreyen dudaklarını nihayet kontrol altına almayı başardığında, telaşla Asahi’ye yaklaştı. Belki de bir hata yapmıştı; bu telaşlı hali, dün sergilediği davranışları anımsatıyordu. “B-Bunu ilk kez duyuyorum!” diye itiraz etti.
“Mantıklı. Daha yeni söyledim ya,” diye karşılık verdi.
“Bana yemek yapmayı öğretecek olan sen değil miydin?!”
“Anlaşma buydu, evet. Ama yeteneklerin konusunda nerede olduğunu görmenin önemli olduğunu düşündüm.”
“Ne demek istediğini anladım, ama...”
“Aması maması yok. Şimdi mutfağa. Tüm malzemeler zaten masanın üzerinde hazır.”
Biraz ısrarcı davrandığını kabul etse de, bunun gerekli bir kötülük olduğuna inanıyordu. Ne de olsa, bir acemiye ileri teknikler öğretmenin bir anlamı yoktu; tersi de geçerliydi. Öğretmeni olarak, ona ihtiyacı olan rehberliği sunabilmek için en çok zorlandığı alanları tespit etmenin kendi sorumluluğu olduğunu düşünüyordu.
“Bunu bana gerçekten yaptıracak mısın?” diye itiraz etti.
“Evet. Kendin söylemiştin, yemek yapmada o kadar da kötü olmadığını, değil mi?”
“Tam bir zorbaya benziyorsun, biliyor musun?”
“Öyle miyim? Şahsen ben kendimi oldukça iyi bir adam olarak görürüm.”
“Kendini pohpohlama,” diye mırıldandı, buz gibi ters ters bakarak.
Konu hakkındaki düşünceleri ne olursa olsun, Asahi’nin ona karşı nazik davrandığı inkâr edilemezdi. Doğru, onu önceden uyarmadan aniden bir görevin ortasına atmıştı; ama ondan köri yapmasını istiyordu ki bu, tamamen acemi birinin hazırlayabileceği en kolay yemeklerden biriydi.
Özellikle o yemeği seçmesinin başka bir nedeni daha vardı. Spor festivalinden hemen önce, onu mağazada köri için gerekli temel malzemeleri alırken görmüştü. Bu da ona, Fuyuka’nın köri hazırlama konusunda biraz tecrübesi olması gerektiğini düşündürmüştü.
Yine de onun için endişelenmediğimi söylesem yalan olurdu, diye düşündü içinden. İsteksiz Fuyuka mutfağa doğru ilerlerken onu izledi. Önündeki malzemelere birkaç saniye boş boş baktıktan sonra bir mutfak bıçağı eline aldı. Bıçağı tutuşu inanılmaz derecede titrek ve tehlikeli görünüyordu; öyle ki Asahi konuşmaktan kendini zor tuttu.
Önce sebzeleri yıkaman gerekiyor, diye geçirdi içinden. Sonunda kendini dizginlemeyi başardı. Ne de olsa, bu deneyin asıl amacı Fuyuka’nın gerçek yemek yapma yeteneklerini değerlendirmekti.
Asahi kararını vermişti; bu yüzden, Fuyuka’nın her hareketini takip edebileceği tezgâhın yanına oturdu.
Mutfak bıçağını tutuş şekli, yemek pişirirken izlediği genel yöntem ve tüm malzemeleri doğru şekilde kaynatmak için gereken zamanı yanlış hesaplaması... Bunlar sadece birkaç hatasıydı. Yeteneği – ya da daha doğrusu yeteneksizliği – en çılgın beklentilerini bile aşmıştı. Söylemeye gerek yok ki, tüm süreç boyunca midesi kasım kasım kasılmış, birkaç kereden fazla müdahale etmekten kendini zor tutmuştu.
Teselli bulabildiği tek şey, boş elini bıçağın etrafında Asahi’nin gösterdiği gibi doğru konumlandırmasıydı. Sadece bu bile, ona pençe tutuşunu öğretmek için harcadığı zamanı boşa çıkarmamıştı. Hareketleri oldukça beceriksiz olsa da, sol elini bıçağın sadece sebzeleri keseceği şekilde kıvırmayı başarmıştı. Ne yazık ki, doğru yaptığı tek şey de buydu.
Bir saat geçmiş, köri ve pilav nihayet bitmiş, servis edilmeye hazırdı. Kısacası, Asahi’nin sürecin her adımında neredeyse saçlarını yolmasıyla kolay bir süreç olmamıştı. Yine de ikisi de yemeğe başlamadan önce şükretmek için ellerini birleştirdi.
Fuyuka düşünceli düşünceli çiğnedi, sonra nihayet ağzından kaçırdı: “Bu pek lezzetli değil.”
“Kesinlikle en iyisi değil,” diye onayladı, kendi tabağından bir kaşık aldıktan sonra. Tek bir lokma bile körinin ne kadar sulu ve az baharatlı olduğunu anlamasına yetmişti. İkinci lokmasında ise, düzensiz kesilmiş sebzelerin çok az pişmiş olduğunu fark etti. Genel olarak tam bir başarısızlık sayılmazdı, ancak ona “vasat” demek bile hafif kalırdı.
“Sana tamamen katılıyorum, ama bu kadar dobra olmanı beklemezdim doğrusu...” diye homurdandı.
“Belki de lafı dolandırmalı mıydım? Ya da ne olursa olsun seni övmeli miydim?”
“Hayır, başka türlüsünü istemezdim. Boş yere iltifat, kimsenin gelişmesine fayda sağlamaz sonuçta.”
“Kesinlikle. İşte bu yüzden, bu gibi durumlarda dürüst fikrimi söylemenin en doğrusu olduğuna inanıyorum,” diye açıkladı.
Asahi’nin, ev yapımı yemek ikram eden herkese iltifat etme alışkanlığı vardı; minnettarlığını belirtmek için onlara “çok lezzetli” derdi. Bu sefer farklıydı tabii. Fuyuka ile onun mutfak becerilerini geliştirmek için uğraşıyorlardı, bu yüzden Fuyuka’nın iyiliği için dürüst olması şarttı.
Bununla birlikte, bir yemeği sertçe eleştirmek herkesin yapabileceği bir şeydi; Asahi’nin asıl rolü, bu sürecin kritik kısmı olacaktı. Fuyuka’nın yemek yapışını nasıl geliştireceği konusunda öneriler sunması ve gelecekte başarılı olabilmesi için ona rehberlik etmesi gerekecekti. Bunun gerçekleşmesi için, her bir eksikliğini tek tek ele almalıydı. Açıkçası, bu sadece yemek pişirme yöntemlerindeki devasa sorun yığınıyla sınırlı değildi; aynı zamanda son ürünün tadındaki problemleri belirlemeye kadar uzanıyordu.
Asahi yemeği tatmaya devam etti ve körinin nasıl daha iyi hale getirilebileceği üzerine kafa yordu. Nihayet başını kaldırdığında, Fuyuka’nın ona özür diler gibi bakan gözlerle baktığını gördü.
“Hepsini yemeye kendini zorlamak zorunda değilsin, biliyorsun,” dedi, yarım kalmış tabağına imayla bakarak.
“Hm? Kendimi zorladığımı da nereden çıkardın?” diye sordu.
“Daha yeni söyledin ki... lezzetli değildi,” dedi. Her zamanki kayıtsızlığının yerini oldukça titrek bir ses ve buna uygun kasvetli bir ifade almıştı. İlk denemesinin planlandığı gibi gitmemesi, muhtemelen üzerinde ağır bir yük oluşturmuştu. Neredeyse anlaşılmaz bir değişimdi bu, ama Asahi son zamanlarda onun ince ipuçlarını yakalamayı öğrenmişti.
“Benim duygularıma göre hareket edip hepsini bitirmek zorunda değilsin,” diye devam etti. “Bir şeyler sipariş edebiliriz, ya da belki senin yerine bir şeyler yapman için henüz çok geç değildir. Elbette masrafları ben karşılarım.”
“Doğru. Bu köri en iyisi olmaktan çok uzak,” diye onayladı.
“O zaman neden—”
“Ama yine de yaparken çok emek verdiğin bir yemek bu. Öylece çöpe atamam,” diye karşı çıktı. Yiyecek israf edilmemeliydi; çoğu insana küçük yaşta öğretilen aşikar bir gerçekti bu. Yine de Fuyuka’ya durumu anlatmak için söylenmesi gerekiyordu. Bu, damak zevkine uymadığı ya da çok tok olduğu için yemeği yarım bırakmak gibi bir durum değildi. Her yemeğin kendi hikayesi ve onu hazırlamak için tüm emeğini veren bir insanı vardı. Asahi, hele ki yemeği pişiren kişi tam karşısında duruyorken, onların çabalarını çöpe atarak hafife alamazdı.
“Sana ilk tavsiyemi vereyim,” dedi. Boğazını temizlemek için durakladı, sonra devam etti: “Yemek yapmak, sonunda ne kadar lezzetli olduğuyla ilgili değildir. Önemli olan, içine ne kadar sevgi kattığındır.”
“Ne kadar... sevgi mi katmak?” diye tekrar etti.
“Yemek hazırlarken sevgi en önemli malzemedir. Demek istediğim... yemeğine çok özen gösterdiğinde, bu yiyenlere de geçer. Yemeği çok daha fazla takdir etmelerini sağlar. Herkesin öğrenebileceği bir şeydir, ama şaşırtıcı derecede ustalaşması zor olan temel bilgilerden biridir,” diye açıkladı.
Annesi de çocukken ona tamamen aynı şeyi söylemişti ve o zamanlar kulağına ne kadar tuhaf geldiğini hatırlıyordu. Hatta Chiaki de çok da uzun zaman önce, tuhaf bir tesadüfle aynı şeyi söylemişti. Muhtemelen kız arkadaşını etkilemek için öylesine söylemiş olsa da, Chiaki’nin kendisi için hazırladığı öğle yemeğinin harika olduğu bir gerçekti.
Belki de “romantik” türden sevgi, bazı yemeklere eşsiz lezzetini veren özel malzemeydi, diye düşündü Asahi. Durum ne olursa olsun, bu yine de Fuyuka’nın mevcut seviyesinin çok ötesinde bir teknikti. Ona temel bilgileri öğretmeye odaklanması gerekiyordu.
“Herkes bir yerden başlamak zorunda,” diye nazikçe güvence verdi ona. “Ben de başladığımda en az senin kadar kötüydüm, hatta belki daha kötüydüm. O yüzden çok fazla endişelenme, tamam mı? Ne kadar sürerse sürsün, senden iyi bir aşçı çıkaracağım.”
Tamamen farklı bir seviyede gibi davranan kibirli bir öğretmenin her öğrenci için itici olacağını biliyordu. Bir öğrencinin cesaretinin kırılması veya hayal kırıklığına uğraması alışılmadık bir durum değildi, bu yüzden onları cesaretlendirmek ve güvence vermek önemliydi. Bu da ailesinden ders alırken öğrendiği başka bir püf noktaydı.
“Sadece emin olmak istiyorum, ama yemek yapmada gerçekten daha iyi olmak istiyorsun, değil mi?” diye sordu Asahi.
“Gerçekten de istiyorum. Bu yüzden sana tam bir beceriksizliğimi gösteriyorum,” diye yanıtladı.
“Kendini böyle küçümsememelisin.”
“Bu noktada saklamanın bir anlamı yok. Bunda iyi değilim, açıkça gördüğün gibi. Ama bana bu konuda yardım edeceksin, değil mi?” diye sordu, Asahi’nin gözlerinin içine bakarak.
“Bana bırak,” diye ilan etti. “Yarından itibaren tüm gücümle çalışacağım, o yüzden hazır olsan iyi edersin.”
“Lütfen bana tüm bildiklerini öğret! Ama seni uyarayım, ben de sana kolaylık göstermeyeceğim,” diye coşkuyla söyledi.
“Of... Bana çok yüklenme, tamam mı?” diye gergin bir ifadeyle rica etti. Önlerinde uzanan yoğun haftaları dört gözle beklediği söylenemezdi, ama bu durum özellikle tatsız da gelmiyordu. Tuhaf bir şekilde, köri bile bir an öncekinden daha iyi gelmeye başlamıştı. Tabağını bitirmeyi başardığında, Fuyuka’ya baktı ve “Yemek için teşekkürler. Çok—” dedi.
Harika. Refleksle neredeyse bunu ağzından kaçıracaktı, ama bir yudum su içerek kendini çabucak durdurdu. Övgüsünü doğru zamana saklaması gerektiğini çok iyi biliyordu. Yine de, her zaman yaptığı gibi, yemeği hazırlayan kişiye minnettarlığını ifade etmeye özen gösterdi.
“Yemeğimin lezzetli olduğunu söyleyeceğin o gün gelene kadar çok çalışacağım,” diye ilan etti, pembe dudakları hafif bir gülümsemeyle yumuşarken. Asahi’nin gözleri onu yanıltıyor muydu, yoksa teni hafifçe kızarıyor muydu? Durum ne olursa olsun, kesin olan bir şey vardı: “Buz Kraliçesi” ona gülümsüyordu, başkasına değil.
Keşke hep böyle gülümseydi, diye hayran kaldı Asahi.
Fuyuka tabakları lavaboya taşıdı ve her zamanki soğuk tavrıyla yıkamaya başladı. Asahi’den hafif bir kıkırdama kaçtı. Apartman dairesini ne kadar çok ziyaret ederse, o tipik soğuk ifadesinin bile yavaş yavaş erimeye başladığını hissediyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.