Sonsuz Işıkta Kavuşma

Her zamanki gibi, Xie Lian yine bir yığın ıvır zıvır toplamıştı. Yakın zamanda biriktirip aldığı öküzün çektiği arabaya bunları tepeleme yüklemiş, dağa doğru yol almıştı.

Akçaağaç ormanından geçen yolda yarıya kadar ilerlemişken, Xie Lian dönüp gece göğünde parıldayan ışıkları gördü. Baka kalmıştı; bunlar Sonsuz Işık Bereket Fenerleri’ydi.

"Demek bugün Shangyuan Festivali," diye mırıldandı kendi kendine.

Şimdi, Üst Mahkeme’nin göksel görevlileri muhtemelen yine bir fener savaşı veriyordu. Kendini tutamayıp dizginleri çekti, olduğu yerde durup Bereket Fenerleri’ni dalgın bir şekilde seyretti.

Öylece dururken, Hua Cheng ile ilk kez Shangyuan sırasında tanıştıklarını hatırladı.

O yıl, yüzü hırpalanmış, kirli küçük bir çocuk kalabalığın arasından sıyrılıp şehir surlarından aşağı bakmıştı. On yedi yaşındaki Xianle Veliaht Prensi parlıyordu. Yukarı baktığında düşen bir figür gördü ve hiç düşünmeden havaya sıçradı.

İlahi Kudret Büyük Caddesi’ndeki uğurlu Shangyuan Festivali ve yüzyıllar sürecek bir özleme yol açan o hayranlık uyandıran ilk izlenim…

Geçmişi düşünürken Xie Lian’ın yüzüne bir gülümseme yayıldı. Sonunda, düşen sadece Hua Cheng olmamıştı.

Xie Lian arkasını döndü, başını öne eğip dağ yoluna devam etti. Araba gıcırtılarla, takırdılarla ilerlerken, yol gittikçe aydınlanıyor gibiydi. İleride, uzaktan bir yerden ışık geliyordu.

Xie Lian bir kez daha başını kaldırdı, gözleri büyümüştü.

Işık, fenerlerden geliyordu.

Milyonlarca balığın boğazlardan denize yüzmesi gibi, sayısız Bereket Feneri dağ zirvesinden ağır ağır süzülüyordu. Karanlık geceye karşı pırıl pırıl parlıyor, ışıldıyorlardı. Muhteşem, güzel bir rüya, yolunu aydınlatmıştı.


Xie Lian bu manzarayı daha önce de görmüştü. Şimdi yeniden gördüğünde, nefesi ve kalbi duracak gibi oldu. Dağ yolundaki bir viraja geldiğinde, araba dönerken tekerlekler gıcırdadı. İnşa ettiği küçük, harabe kulübe görüş alanına girdi.

Ve orada biri vardı.


Kırmızı giysili bir adam, eğri büğrü küçük kulübenin önünde duruyordu. Uzun ve ince bir figürü vardı, belinde gümüş bir pala asılıydı. Sırtı Xie Lian’a dönüktü; son Bereket Feneri’ni kaldırıp gökyüzüne salarken, fener kıvrıla kıvrıla yükseliyordu.

Olduğu yerde donakalmış, Xie Lian hâlâ rüyada mı olduğunu, bunun bir halüsinasyon mu olduğunu merak etti. Arabanın tekerlekleri dönüyor, onu gittikçe yaklaştırıyordu. Adam döndü ve Xie Lian’ın görüşünde, yüzü gittikçe netleşti.

Kendisine gözlerini diken adamın arkasında üç bin Bereket Feneri geceye yükseliyordu. Akçaağaçtan daha kızıl giysiler, kar kadar beyaz ten. Öyle yakışıklı bir yüz ki, uzun süre bakmaya kimse dayanamazdı. Hâlâ vahşi bir yanı, kaşlarında yırtıcı bir aura ve asla yıkılamayacak bir gurur vardı.

Siyah bir göz bandı taksa da, kalan tek gözü yukarıdaki yıldızlar kadar parlaktı; gözlerini kırpmadan Xie Lian’a dikmişti.

Xie Lian aceleyle arabadan indi.


Sözlere gerek yoktu. İkisi de birbirlerine doğru yürümeye başladı.

Bir adım, bir adım daha, her biri bir öncekinden daha hızlı. Sonra, nihayet koşmaya başladılar.

İleri koşarken, gözyaşları dökülüyor, arkasında kalıyordu.

Kalbinde, Xie Lian bir kez daha yemin etti: İnanıyorum.

İnanıyordu ki bu adam onun için defalarca ölecek, defalarca yeniden doğacaktı; cehennemin derinliklerine düşse bile, inancının adına uçurumu yarıp geçecekti.

Geçen sefer, birbirlerine doğru koşmak için sekiz yüz yıl harcamışlardı.

Bu kez ise, birbirlerinin kollarına düşmeleri yalnızca anlık bir meseleydi.


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.