Boğulmak üzere olan birinin saman çöpüne sarılması gibi, Xie Lian da tanıdığı hemen herkese, ya da en azından düzgün bir yanıt almayı umduğu herkese sormuştu. Quan Yizhen altın külçeleri tıkıştırmaktan başka bir şey bilmezdi; Hua Cheng’in ise paraya ihtiyacı yoktu. Pei Ming sadece kadınlara hediye vermekten anlardı, bir erkeğe ne hediye edileceği sorulduğunda ciddi hiçbir fikir üretemezdi. Ling Wen ise… Her ne kadar pek çok yüksek rütbeli göksel yetkilinin kefil olması ve Yukarı Saray’da kesinlikle yeri doldurulamaz oluşu sayesinde hapisten kurtulmuş olsa da, üzerine yığılan parşömen denizinde öyle bir boğulmuştu ki, tüm duyusunu yitirmişti. Bu noktada raporları incelemekten başka hiçbir şey bilmiyordu. Hapishane hayatı çok daha az stresli olurdu.
Kimseden işe yarar bir fikir alamayınca, Xie Lian’ın seçeneği kalmamıştı.
***
Hua Cheng’in doğum gününe sadece iki gün kalmıştı. Xie Lian gözleri açık bir şekilde yatakta uzanmış, bütün gece bunu düşünmüştü. Nihayet, kan çanağına dönmüş gözlerle şafağı karşılarken, ne hediye edeceğine karar verdi.
Net bir hedefle, yatakta usulca, yavaşça doğruldu. Yanında derin bir uykuda olan Hua Cheng’e bir an baktı.
Hua Cheng’in saçları kuzgun tüyleri gibi parlak siyahtı, uzun kirpikleri mürekkep kadar koyuydu. Gözleri sıkıca kapalıyken, birinin artık orada olmadığı belli olmuyordu. Yakışıklı hatları ve ifadesindeki doğal saldırganlık uykusunda yumuşamıştı. Şimdi, sonsuz bir narinlik yayılıyordu.
Xie Lian yataktan kalkmaya fırsat bulamadan, belinde ani bir sıkılaşma hissetti, ardından bir el onu geri çekti.
***
“Gege, bu kadar erken ne işin var?” diye sordu arkasından tembel bir ses.
Hua Cheng uyanmıştı! Sesi alçak ve biraz hırıltılıydı, sanki hâlâ yarı uykuda gibiydi.
Suçüstü yakalanıp yatağa geri çekilen Xie Lian, suçluluk duygusunu bastırıp sakin bir sesle yanıtladı. “Ah, cevaplanması gereken bir dua var.”
Hua Cheng daha da sokuldu ve kulağının dibine bir öpücük kondurdu. “Gökyüzü henüz aydınlanmadı,” dedi. “Sabahın bu erken saatinde kim tapınağa dua etmeye gider? Ölümüne mi susamışlar?”
Belki de suçlu vicdanı yüzündendi ama Xie Lian’ın yüzü, kulağının dibindeki sesi dinledikçe giderek ısınıyordu.
“Hayır, şimdi gelmedi. Bir süredir bekletiyorum zaten…”
Konuşurken tekrar kalkmaya çalıştı, zira o pozisyonda normal konuşmak dürüst olmak gerekirse zordu, ancak Hua Cheng onu dik pozisyonda takip etti. Kollarını arkadan Xie Lian’ın omuzlarına doladı ve başını onun boyun girintisine yasladı.
“Madem bekletiyorsun, biraz daha bekletsen ne olur? Gege, dün gece çok yoruldun. Biraz daha dinlensen olmaz mı?”
Yapışkan kolları ve baştan çıkarıcı sesine karşı koymaya çalışırken, Xie Lian büyük bir isteksizlikle, “Ben… Ben zaten çok uzun süre beklettim. Daha fazla erteleyemem…” dedi.
“Oh,” dedi Hua Cheng. “O zaman ben de seninle geleyim mi?”
“Hayır, sorun değil,” Xie Lian hemen reddetti. “Çok uzun sürmez; çok yakında dönerim. Sen dinlen yeter!”
“Benim gelmeme gerçekten ihtiyacın yok mu?” Hua Cheng teyit etti.
“Hayır!” Xie Lian diye haykırdı. “Gelemezsin. Kesinlikle gelemezsin!”
Hua Cheng tek gözünü araladı. “Neden olmasın?”
Xie Lian kısa bir an şaşkınlık yaşadı, sonra hızla döndü ve Hua Cheng’i omuzlarından yakaladı. “Sen… yazı pratiği yapmalısın,” diye emretti ona sertçe, gözlerinin içine bakarak.
Hua Cheng ona masum bir ifadeyle baktı. Gözlerini kırptı.
“Bugün bütün gün tapınakta kalıp pratik yapmalısın,” Xie Lian kendini zorlayarak söyledi. “Döndüğümde çalışmalarını kontrol edeceğim!”
Bu emir verilirken, Hua Cheng’in ifadesi daha da masumlaştı ve başını yana eğerek çok itaatkâr bir şekilde yanıtladı. “Peki.”
***
Hayalet kralı nihayet ikna edebildiğine göre, Xie Lian telaşla uzaklaştı. Sunak yataklarında yarı uzanmış halde, Hua Cheng gözlerini kısarak kaçan sırtını izlerken gülümsedi. Kollarını başının altına yastık yapıp tekrar uzandı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.