“Bugün kimsenin kendini tutmasına gerek yok! Hadi yiyelim!” diye seslendi Shi Qingxuan.
Neşeli dilenciler içeri doluştu; avlu masalardan yere kadar insanla dolmuştu. Kocaman kaseleri kendilerine bastırıp höpürdeterek, şapırdatarak yiyorlardı.
Birden biri söze girdi: “Durun, bir şeyler yanlış. Kötü qi hissediyorum!”
Kalabalık başını çevirdi ve şikayeti dile getirenin Cennet Gözü ve arkadaşları olduğunu gördü.
Xie Lian’ın başı ağrımaya başladı. “Siz niye geldiniz?”
“Biz de yardım ettik, niye gelmeyelim ki?” Cennet Gözü, ciddi bir ifadeyle kasesini havaya kaldırdı. “Herkes! Beni dinleyin; kesinlikle yanılmıyorum! Yemekte kötü qi var! Son derece şüpheli, çok kuşkulu! Kaselerinizi bırakın, çabuk!”
Kimse onu takmadı bile. Dilenci kalabalığı zaten ilk turlarını bitirmiş, boş kaselerini kaldırmıştı. “Bir daha!”
Feng Xin ve Mu Qing, havai fişeklerden kalan kırmızı artıkları avludan temizlerken süpürgeleriyle didişiyorlardı. Ancak herkesi böylesine memnun ve keyifli yerken görünce, onlar da oturup birer kâse aldılar.
“Niye hiçbiriniz söz dinlemiyorsunuz?!” diye öfkeyle haykırdı Cennet Gözü.
Mutfağı kontrol etmek için ayağa kalktı ama Shi Qingxuan onu durdurdu.
“Dürüst olmak gerekirse, Daozhang, fazla kuruntu yapıyorsun. Burası Kızıl Yağmur Çiçek Peşinde’nin bölgesi; kötücül qi hissetmek gayet normal. Gerçekten bu kadar endişeli misin? Pekala, ben bir bakayım. Sen sadece otur ve fazla sinirlenme.”
Ardından ayağa kalkıp mutfağa yürüdü, perdeleri kaldırıp içeri göz attı.
“Gördün mü, ne var ki şüphelenecek…”
“Bekle, ben de bakayım…” dedi Xie Lian.
O, Shi Qingxuan, Feng Xin ve Mu Qing içeri kafalarını uzattıklarında, sersemlemişlerdi.
Mutfağın içinde, iri yarı bir domuz kasabı kesme tahtasına çılgınlar gibi vuruyordu; arkasında asılı duran domuz bacakları olmasaydı, insanları doğruyor sanırlardı. Mutfağın bir köşesinde duran dev bir kazanın altında ateş yanıyordu ve kazanın içinde uzun boyunlu bir horoz ruhu kendini ovuşturuyor, hayatının keyfini çıkarıyordu. Ancak yeni insanların onu banyo yaparken gördüğünü fark edince çığlık attı ve elleriyle göğsünü kapattı.
Tamamen şaşkına dönmüş Xie Lian, aceleyle içeri girip fısıldadı: “Bunu yapamayacağınızı söylememiş miydim?”
Horoz ruhu kahkahalarla gıdakladı ve göğsüne vurdu. “Büyük Amca! Buraya gelmeden önce banyo yaptık, çok temiziz!” diye söz verdi. “Hem bu et suyu ömrü uzatıcı etkilere sahip; yemek kimseye zarar vermez! Tamamen gönül rahatlığıyla tüketilebilir!”
“…”
Shi Qingxuan sessizce perdeleri indirdi. Feng Xin ve Mu Qing ise köpürerek kaselerini fırlattılar.
“Yemeği sizin yapmanızı tercih ederim!”
Xie Lian, hem eğlenmiş hem de üzgün hissederek alnını ovuşturdu. “Yardım etmekte o kadar ısrarcıydılar ki hayır diyemedim. Bunu iyi niyetlerinden yapıyorlar.”
Tam o sırada Cennet Gözü yaklaştı; zira onların gizlice dolaşmalarını görmezden gelemeyecek kadar şüpheli bulmuştu. Xie Lian, domuz kasabını ve diğerlerini görürse başka bir isyan çıkaracağından korkarak hemen onu durdurdu.
“Yardımcı olabilir miyim?” diye sordu Xie Lian.
Ancak beklenmedik bir şekilde Cennet Gözü mutfağı kontrol etmeye gelmemişti; onun yerine doğrudan Xie Lian’a yöneldi.
“Bu tuhaf…” diye kafa karışıklığı içinde mırıldandı, Xie Lian’ın etrafında birkaç kez dolandı.
“Ne tuhaf?” diye sordu Xie Lian.
Cennet Gözü gözle görülür şekilde şaşkındı. “Bu doğru değil, Xie-daozhang. Üzerindeki kötü qi neden yoğunlaştı?”
“…” Xie Lian hafifçe boğazını temizledi.
Mu Qing homurdandı. “Bütün gün bir Hayalet Kral’ın etrafında dolanırsa elbette kötüleşecek.”
“Hayır,” diye yanıtladı Cennet Gözü. “Öyle olsa bile, bu kadar olmamalıydı.”
“Ne gibi?” diye sordu Feng Xin.
Uzun bir tereddütten sonra açık sözlü olmaya karar verdi. “Kötü qi neden… içsel? O… vücudunun içinden geliyor.”
“…”
“Gerçekten işkence dolu bir şey yaşamış olmalısın. Ne yaptın? Neden bu kadar kötüsün?”
“…”
Xie Lian artık öksüremiyordu bile. Tüm yüzü patlayacak kadar kızarmıştı.
Feng Xin ve Mu Qing ilk başta anlamadılar ama anladıklarında sessizce Xie Lian’a bakakaldılar.
“…”
Shi Qingxuan ise bir türlü anlayamıyordu. “Ne oldu? Ne oluyor? Neler oluyor? Majesteleri, gerçekten hasta mısınız? Kızıl Yağmur Çiçek Peşinde biliyor mu? Size iyi bakmıyor mu?!”
Hayır, hayır, hayır. Xie Lian bu haldeydi çünkü Hua Cheng ona o kadar iyi bakmıştı ki!
“Şey. Aslında. Hayır. Yapmayın… Sanırım… neden siz… hmm…” Xie Lian kekeleyerek mırıldandı.
Zihnine bir sürü görüntü doluştu ve anlamsız, karmaşık kelimeler ağzından dökülüp duruyordu. Bu durum ancak sırtı birinin göğsüne çarptığında kesildi. Gümüş bir kolçak takan bir kol belini sardı ve tanıdık bir ses bariz bir sırıtışla konuştu.
“Sanırım hepiniz yerlerinize dönmeli, yemeğinizi yemeli ve başka hiçbir şeyi dert etmeyi bırakmalısınız. Nasıl olur?”
Mevcut durumu göz önünde bulundurunca, Xie Lian rahatlamış mı yoksa daha da garip mi hissetmesi gerektiğini bilemiyordu.
“San Lang!” diye haykırdı.
Feng Xin ve Mu Qing’in ifadeleri, Hua Cheng’in ortaya çıktığını gördükleri an çok karmaşık bir hal aldı ama Xie Lian’ın önünde pek bir şey söyleyemediler.
Sadece Shi Qingxuan ısrar etti, çok ciddi bir şekilde sorarak: “Kızıl Yağmur Çiçek Peşinde, Majestelerinin vücudunu son zamanlarda kontrol ettiniz mi?”
Xie Lian alnına vurdu, Shi Qingxuan’ın başka soru sormamasını umutsuzca umuyordu. Tam o sırada dilenci kalabalığı yüksek sesle şikayet etmeye başladı.
“Bir kâse daha!”
“Daha fazla et ekleyin!”
“Bu tavuk suyu çok yavan, daha fazla tuz ekleyin!”
Mu Qing buna daha fazla dayanamadı. “Hepiniz buranın bir tapınak olduğunun farkında mısınız? Tanrılara ibadet etmek içindir; biraz sesinizi kısar mısınız lütfen?”
Ancak dilenci kalabalığı bu azarı kabul etmedi. Bir zamanlar göksel memurlarla birlikte insan dizisini desteklemişler, o memurların çoğunun cesarette kendilerine yetişemediğini, tehlike karşısında titreyip kaçtığını kendi gözleriyle görmüşlerdi. Üstelik artık Shi Qingxuan ile de iyi tanışmışlardı. “Demek tanrılar gerçekten böyleymiş,” diye düşünmeden edemediler. Hayatları tehlikede olduğunda sıradan insanlardan pek de farklı değillerdi. Böylece, bir zamanlar dokunulmaz olan tanrılar artık o kadar kudretli ve kutsal görünmüyordu.
Birden mutfaktan şaşkın bir çığlık geldi. “Kim var orada?!”
Xie Lian gerildi ve mutfağa fırladı. Domuz kasabı ve horoz ruhu çığlık çığlığa bağırıyordu, Xie Lian aceleyle onları teselli etti.
“Sakin olun! Sakin olun! Ne oldu?”
Horoz ruhu o kadar sarsılmıştı ki tüyleri diken diken olmuştu. “Büyük Amca! Bir hayalet var! Bir hayalet hazırladığımız tüm yiyecekleri silip süpürdü! Başımı et suyunun altına daldırdım, geri çıktığımda tek bir kâse bile kalmamıştı! Bu bir hayalet!”
“Neyden bu kadar korkuyorsun?! Sen bir hayaletsin!” diye tısladı domuz kasabı.
Xie Lian hafifçe şaşırmıştı. “Nasıl olur? Az önce elli taze kâse yaptığınızı gördüm.”
“Evet!”
Ama gerçekten de, şimdi elli kâsenin hepsi boştu; et suyu bile tamamen bitirilmişti!
Xie Lian bu mesele üzerinde kafa yorarken, aklına özellikle biri geldi. Arkasını döndüğünde, Hua Cheng’i kapı pervazına yaslanmış gördü.
“San Lang, yoksa…?”
“Büyük ihtimalle,” diye sakin bir şekilde yanıtladı Hua Cheng.
“Evet…” diye düşünceli bir şekilde mırıldandı Xie Lian. “Bizi tebrik etmeye gelmiş olmalı. Elbette hoş geldi ama biraz fazla yemiş… Şimdi tüm yiyecekleri yediğine göre, ne yapmalıyız?”
Hua Cheng gülümsedi. “Hiçbir şey. Onun hesabına yazın.”
Hayalet Şehri’nin sorunlu mutfak hayaletleri grubu, sıfırdan yeni bir parti yemek pişirmeye razı oldu. Tam o sırada ana salondan ve avludan bir gürültü geldi; bir kavga başlamış gibiydi. Xie Lian arabuluculuk yapmaya gitmek üzereyken, Hua Cheng elini tuttu ve onu bir yan kapıdan dışarı çıkardı.
İkisi Puqi Tapınağı’ndan el ele çıktılar. Giderken ağaçlar yolu kapatıyordu ve ayrılsalardı yolu geçmek kesinlikle daha kolay olurdu. Ama ikisi de bırakmak istemedi, bu yüzden kıvrıla kıvrıla, dolana dolana, yoldan saparak ilerlediler.
Dolaşırken Xie Lian sordu: “San Lang, şimdi nereye gidiyoruz?”
“Çok gürültülü,” dedi Hua Cheng. “Bırak kargaşa çıkarsınlar. Biz önce gidelim.”
Xie Lian yürürken omzunun üzerinden arkasına baktı. “Onları gerçekten kendi hallerine mi bırakacağız?” diye sordu, sesi biraz endişeliydi. “Puqi Tapınağı daha yeni yeniden inşa edildi. Ya kavga sırasında tekrar çökerse?”
Hua Cheng böyle önemsiz şeyleri dert etmiyordu. “Çökerse çöker; başka bir tane inşa ederiz. Gege dilediği kadar tapınağa sahip olabilir. Sadece istemesi yeterli.”
“Ha ha ha ha ha ha…”
O gece, Bin Işık Tapınağı’nda, Xie Lian akşam banyosundan sonra üzerinde hafif, kar beyazı bir iç cüppeden başka bir şey olmadan divanın yanındaki yeşim masaya eğilmişti. Hua Cheng için bir hat defteri hazırlıyor, her vuruşu özenle yazıyordu.
Hua Cheng divanda tek başına uzanıyordu; o da yakası hafifçe açık, bir iç cüppeden başka bir şey giymiyordu. Yeşim kadar yumuşak bir lamba ışığıyla aydınlanmış, tüm bu süre boyunca Xie Lian’a bakıyordu. Belli ki ölümüne sıkılmıştı ve parmakları örgüsünün ucundaki kırmızı mercan incisiyle oynamakla meşguldü. Bir süre bu manzarayı seyrettikten sonra gözlerini kısarak, memnun bir ifadeyle baktı.
“Gege, yeter artık,” diye içini çekti. “Gel şimdi dinlen.”
Ama Xie Lian daha yeni Hua Cheng’in eziyetine katlanmıştı; bir daha kandırılmamaya kararlıydı. O ses tonu kulaklarının uçlarının yanmasına neden olsa da, yazmaya devam ederken kendini sakin kalmaya zorladı.
“Hayır. San Lang, bugün biri yine yazının çirkin olduğunu söyledi. Çok çalışman lazım, tamam mı?” diye sertçe söyledi. “Yoksa, sana benim öğrettiğimi kimsenin bilmesini istemem.”
Hua Cheng hafifçe doğrulup kaşlarını kaldırdı. “Gege, yazımı çok beğendiğini açıkça söylediğini hatırlıyorum.”
Hua Cheng ona döndükten sonra, Xie Lian uzun süre uysal ve itaatkâr davrandı, onun her hevesine boyun eğdi… Muhtemelen bu yüzden Hua Cheng’i şımartıp yoldan çıkarmış, onu bu kadar zorba yapmıştı.
Xie Lian yazmayı bitirip fırçayı bıraktı. Daha da sert bir sesle, “Bırak şimdi,” dedi. “Ben bitirdim; gel, pratik yap.”
Hua Cheng tembelce sürünerek Xie Lian’ın arkasına oturdu. Kollarını beline doladı ve hafifçe eğilip başını omzuna yasladı. Saçındaki kırmızı mercan incisini çıkarıp kağıdın üzerine koydu, Xie Lian’ın elini kovalamasını sağladı. Yuvarlanarak, Xie Lian’ın düzgün yazmasını kasten engelledi.
Ne kadar da yaramazdı ama aynı zamanda varlığını bu kadar güçlü bir şekilde hissettiriyordu. Xie Lian, Cennet Gözü’nün tüm vücudunun içten dışa kötü qi yaydığını söylediğini hatırladı – bu tamamen Hua Cheng sayesindeydi. Ve istemsizce kalbinin yumuşadığını, pır pır ettiğini hissetti.
Hafifçe çırpınırken, fısıldar, “…Düzgün yaz.”
“Pekala. Gege’yi dinleyeceğim,” dedi Hua Cheng.
Fırçasını kaldırdı ama sadece iki dize sonra geri bıraktı. Tek bir bakış, Xie Lian’ın başını sallamasına yetti ve içinden kaçıncı kez olduğunu bilmeden iç çeker, “Umutsuz vaka.”
Bir duraksamanın ardından, o da bir fırça kaldırdı ve Hua Cheng’e son iki dizeyi tamamlaması için yardım etti. İşi bittiğinde, Xie Lian hafifçe üfleyip kağıdı aldı, böylece ikisi de birlikte yazdıkları şiiri hayranlıkla inceleyebilecekti.
Kağıttaki mürekkep, cennet ve yeryüzüne yayılmış dört zarif dizeyi oluşturuyordu.
“Uçsuz bucaksız denizi gördükten sonra, hiçbir su ona denk olamaz;
Wu Dağı’nın zirvesinden dağılmış, başka bulutlar kalmaz;
Çiçeklerin arasından defalarca geçtim, yine de onlara bir bakış atmadım;
Çünkü kaderimin yarısı gelişimde, diğer yarısı ise sende.”
Masanın kenarında asılı duran Eming bile, geniş, kırpılmayan bir gözle eseri hayranlıkla izledi.
Hua Cheng güldü. “Olağanüstü. Gege, çabuk, adını imzala. Bu sözler gelecek nesilleri kesinlikle sersemletecek ve çağlar boyunca yankılanacak.”
Xie Lian zaten Hua Cheng’in adını altına imzalamıştı ama onun ısrarlarına rağmen, fırçayı alıp kendi adını eklemeye eli varmadı. Hua Cheng gülmeyi bitirip ciddi numarası yaptı.
“Gege, çok mu utandın? İzin ver, ben sana yardım edeyim.”
Xie Lian’ın elini tuttu ve kaba vuruşlarla iki karakter yazdı. Sayfadaki yerleri olmasa, tek bir kişi bile bunların karakter olduğunu anlayamazdı; hele ki Xie Lian’ın adının karakterleri olduğunu hiç anlayamazdı.
Saçma hissettiği için, Xie Lian sadece başını Hua Cheng’in göğsüne yaslayabildi ve kendi elinin bu şeyi yazmasını izledi. Ama aniden, o karakterler tanıdık geldi, sanki daha önce başka bir yerde görmüş gibiydi.
Bir an sonra hatırladı ve gözleri parladı.
“San Lang! Kolunda!” heyecanla bağırdı, Hua Cheng’in önkolunu yakalayıp kolunu sıyırdı. “Bu o!”
Eski Puqi Tapınağı’nda birlikte yaşadıkları zamanlarda, Xie Lian bir keresinde Hua Cheng’in kolunda bir dövme fark etmişti. Kelime, yabancı bir ülkenin karakterleriyle yazılmış gibi görünüyordu. O zamanlar bu konuyu zihninde evirip çevirmişti ama bunun hiç de “yabancı yazı” olmadığını asla tahmin edemezdi – meğerse, bu Xie Lian’ın kendi adıymış!
Hua Cheng de koluna bakış attı ve güldü. “Gege sonunda tanıdı mı?”
“Çoktan tanımam gerekirdi,” dedi Xie Lian. “Sadece…”
Sadece… Hua Cheng’in el yazısı gerçekten de şeytan işiydi. Hiçbir şey söylemesine gerek yoktu; Hua Cheng onun ne düşündüğünü tahmin edebildi ve içtenlikle gülmeye başladı. Bir koluyla Xie Lian’ın belini sararken, alnına nazik bir öpücük kondurdu.
“Endişelenme. Gege’nin el yazısı güzel olduğu sürece sorun yok. Bu beni, kendi el yazımın beni mutlu edeceğinden milyon kat daha mutlu ediyor.”
Xie Lian’ın eli, dövmenin olduğu yeri okşadı. Dövmenin mürekkebi derindi ve onu yaptırmanın ne kadar acı verici olduğunu hayal etmek kolaydı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.