Xie Lian huzursuz bir uyku çekmiş, aniden sıçrayarak uyanmıştı. Uykulu gözlerini ovuştururken, aslında o kadar uzun uyumadığını ve üstelik güzel bir rüya bile görmediğini fark etti. En azından göğsüne bir şeyin batıp onu uyandırması iyiye işaretti. Bir süre sessizlik içinde oturduktan sonra, giysilerinin içinde el yordamıyla aranıp bir şey buldu. Avucunu açtığında, Cennet Köşkü’ndeki zarların aynısı olan iki zar ortaya çıktı.
Zihninde kızıl bir deniz canlandı. Sahne bulanıktı ama o kızıl figür, ona kıpırtısızca dik dik bakarak son derece belirgindi. Xie Lian içini çekti.
“San Lang’ın Cennet Köşkü’nden ne kadarı kaldı acaba? Eğer tekrar sürgün edilirsem, ona geri ödemek için ne kadar ıvır zıvır satmam ya da ne kadar zaman harcamam gerekecek kim bilir… On yıllar, yüzyıllar sürer. En kötü ihtimalle, ömrümün sonuna kadar öderim.”
Xie Lian zarlara bir süre dik dik baktıktan sonra, ellerini dua eder gibi birleştirdi; zarları avuçlarında sallayıp yere attı. Zarlar şıkırdayarak yuvarlandı ve sonunda durdu.
Beklendiği gibi, Hua Cheng’den ödünç aldığı tüm şans tükenmişti. Yine iki altı gelmesini umuyordu ama zarlar birer gelmişti. Xie Lian pişmanlıkla içini çekmeden edemedi ve başını salladı.
Aniden arkasından gelen ayak seslerini duydu. Gerildi ve hem gülümsemesini hem de zarları sakladı.
Ayak sesleri Jun Wu’nunkine benzemiyordu. Jun Wu’nun adımları istikrarlı, sakindi ve hiç de telaşlı değildi. Benzer şekilde, Hua Cheng umursamazca ve görgü kurallarına uymadan, çoğu zaman tembel ve uyuşuk yürüse de, özgüveni ve kesinliği Jun Wu’nunkiyle aynıydı. Bu ayak sesleri ise aksine, biraz havai denebilirdi.
Xie Lian başını çevirdi ve şaşırdı. “Sen misin?”
Gelen kişi siyahlara bürünmüştü, yüzü solgun ve dudakları inceydi. İfadesi kayıtsızdı, kıyaslanamayacak kadar mesafeli görünüyordu. Bir savaş tanrısı olmasına rağmen, daha çok bir sivil tanrıya benziyordu. MuQing’den başkası olamazdı.
Xie Lian’ın şaşkın ifadesini görünce kaşlarını kaldırdı. “Kimi bekliyordun? Feng Xin’i mi?”
Cevap beklemeden, siyah cübbesini kaldırıp kapının eşiğini geçti. “Neyse, Feng Xin muhtemelen gelmez.”
“Senin ne işin var burada?” diye sordu Xie Lian.
“İmparator seni alıkoydu ve Tai Hua Hazretleri’nin buraya gelmesini yasakladı. Ama benim gelemeyeceğimi söylemedi,” dedi MuQing.
Xie Lian’ın sorusunu cevaplama zahmetine girmedi. Pekala. Xie Lian zaten pek meraklı değildi, bu yüzden daha fazla soru sormadı. MuQing, yepyeni Xianle Sarayı’nın etrafına bakındı, ta ki gözleri sonunda Xie Lian’da durana kadar. Onu baştan aşağı süzdükten sonra, aniden ona bir şey fırlattı. Havada mavi bir bulanıklık parladı; Xie Lian onu sol eliyle yakaladı ve avucunu açtığında küçük, mavi bir porselen şişe buldu.
Bir ilaç şişesiydi. MuQing kayıtsızca, “O kanlı kolu sürüklemek oldukça çirkin bir görüntü,” dedi.
Xie Lian şişeyi tuttu ama hareket etmedi. Bunun yerine, yüzünde hesapçı bir ifadeyle MuQing’i izledi.
Üçüncü yükselişinden beri, MuQing’in ona davranışını tanımlayacak tek bir ifade vardı: pasif-agresif. Sanki Xie Lian’ın üçüncü kez kovulmasını bekliyormuş gibiydi ki alaycı yorumlar yapabilsin. Ama şimdi Xie Lian gerçekten üçüncü kez kovulabilecekken, aniden hoşgörülü olmuştu; hatta özellikle ilaç getirmeye gelmişti. Tutumundaki bu tam tersine dönüş, Xie Lian’ı oldukça şaşkına çevirmişti.
Xie Lian’ın hareket etmediğini gören MuQing hafifçe gülümsedi. “İstersen kullan. Nasıl olsa başka kimse sana bir şey getirmeye gelmez.”
Samimiyetsiz bir gülümseme değildi; o an gerçekten harika bir ruh halinde olduğu açıktı. Xie Lian sağ kolunda hiçbir acı hissetmese de, yaraları öylece bırakmak için bir sebep de yoktu. Jun Wu’nun o dokunuşu hızlı, acil bir çözümdü ama ilaçla iyileştirmek daha iyi olurdu. Böylece, küçük mavi şişeyi açtı ve içeriğini pek umursamadan koluna döktü. Şişeden çıkan ne toz ne de hap, aksine hafif mavi bir dumandı. Duman uyuşukça dolaşıp kolunu sardı, kokusu serin ve ferahlatıcıydı. Kesinlikle yüksek kaliteli bir iyileştirme eşyasıydı.
MuQing aniden sordu: “LangQianqiu’nun söylediklerinin hepsi doğru muydu? Gerçekten o Yong’an kraliyet ailesini mi öldürdün?”
Xie Lian başını kaldırdı ve gözlerini onun gözlerine dikti. MuQing zorla saklamaya çalışsa da, Xie Lian yine de gözlerinde kontrol edilemez bir heyecan izi sezdi. Xie Lian’ın Yaldızlı Ziyafet’teki katliamının ayrıntılarıyla çok ilgili görünüyordu; başka bir soruyla devam etti.
“Onları nasıl öldürdün?”
Tam o sırada, arkalarından başka ağır ayak sesleri geldi. İkisi birden başlarını çevirdiğinde, yeni gelenin Feng Xin olduğunu gördüler. İçeri girdiği an, ana salonda MuQing’i fark etti; hatta çömelmiş Xie Lian’ın yanında dururken gülümsüyordu. Feng Xin endişeyle kaşlarını çattı.
“Senin ne işin var burada?”
Xie Lian elindeki küçük şişeyi salladı. MuQing ifadesini düzeltti. Az önce Feng Xin’in gelmeyeceğini söylemişti, şimdi ise bir saniye sonra gelmişti; hiç de komik değildi.
“Burası senin sarayın değil. Sen gelebilirsin de ben gelemez miyim sanıyorsun?” diye karşı çıktı MuQing.
Feng Xin onu görmezden geldi ve Xie Lian’a döndü. Henüz ağzını açmamıştı ki Xie Lian söze girdi.
“İkiniz de aynı soruyu sormaya geldiyseniz, size aynı cevabı vereceğim. İnanmamak için bir sebep yok. Bugün İlahi Kudret Sarayı’nda söylediğim her kelime doğruydu.”
Feng Xin’in beti benzi attı. MuQing onun bu ifadesinden en çok nefret ederdi ve sinirle, “Tamam, o suratı bırak. Her şeyden sonra, kimin için bu kadar acı çekiyorsun?” dedi.
Feng Xin ona ölümcül bir ters ters baktı. “Senin için değil! Defol git buradan!”
“Sen kim oluyorsun da bana defol diyorsun?” diye karşılık verdi MuQing. “Sanki çok sadıkmışsın gibi konuşuyorsun. Kaç yıl dayandın ki sen, bir daha söylesene? Sen de kaçıp gitmedin mi?”
Feng Xin’in alnında damarlar belirdi. Xie Lian bu tartışmanın yanlış yöne gittiğini sezebiliyordu ve elini kaldırdı.
“Durun. Durun.”
Sanki MuQing duracak tipti. Alaycı bir şekilde sırıttı. “Herkes, eski ustasının gözden düşüşünü görmeye dayanamadığın için ayrıldığını söylüyor. Ne güzel bir bahane. Günün sonunda, ömrünün geri kalanını bitik bir adamın peşinden koşarak harcamak istemedin, hepsi bu.”
Feng Xin yumruğunu savurdu. “Sen ne bok bilirsin?!”
Küt! Feng Xin’in yumruğu MuQing’in yüzüne tam isabet etti. MuQing hoş hatlara sahipti – standart bir yakışıklıydı – ve Feng Xin’in güçlü yumruğunun etkisiyle, yüzüne bir cennet elması ezilmiş gibi, kanlı ve perişan bir hale geldi. Yine de yerinden kıpırdamadı ve inlemeden bile, hemen karşılık olarak bir yumruk savurdu.
İkisi yükseldiğinde, kendi ruhani silahlarını edinmişlerdi. Ama yine de öfke duyularını ele geçirdiğinde, gazaplarını boşaltmak için en iyi araçlar hala yumrukları ve ayaklarıydı. Feng Xin ve MuQing sekiz yüz yıl önce dövüştüklerinde, dövüş yetenekleri aynı seviyedeydi ve sekiz yüz yıl sonra bile bir fark yoktu. Savrulan her yumruk isabet ediyordu; yumruklaşma dağınıktı ve vahşiydi, her biri kendi başının çaresine bakıyordu.
Feng Xin öfkeyle bağırdı: “Kötü düşüncelerini bilmediğimi sanma! Ne kadar çok suç işlerse, o kadar mutlu oluyorsun!!”
MuQing tükürdü: “Bana her zaman tepeden baktığını biliyordum! Ne şaka ama! Kendine bakıyor musun?! Bana tepeden bakmaya ne hakkın var? Tencere dibin kara, seninki benden kara!”
LangQianqiu ve Xie Lian düellolarına başlama fırsatı bile bulamamışlardı ki Feng Xin ve MuQing zaten kavga ediyorlardı. Kinleri uzun zamandır birikiyordu; kavga kontrolsüz ve gürültülüydü, birbirlerine küfür ediyor, karşılığında söylenenleri duymuyorlardı ve Xie Lian’ın söyleyeceği hiçbir şeyi dinleyecek halleri yoktu. Xie Lian, üçünün genç olduğu zamanları hala hatırlıyordu: MuQing nazik ve terbiyeliydi, Feng Xin birine vurduysa bu sadece Xie Lian’ın emriyle olurdu ve Xie Lian dur dediğinde dururdu. Bu artık doğru değildi.
Yaralı kolunu sürükleyerek kapıya doğru koştu, yakındaki görevlilerden yardım istemeyi umuyordu. Ama ana salonun dışına tek bir adım bile atmadan önce, ön kapıdan muazzam derecede yüksek bir GÜM! sesi patladı. Feng Xin ve MuQing, gürültülü sesle şaşkına dönüp hareketsiz kaldılar, gözleri tetikte, sesin geldiği yere bakıyorlardı.
Xianle Sarayı’nın ön kapıları tekmelenerek açılmıştı. Kapının ötesinde Cennet Sarayı’nın geniş İlahi Kudret Bulvarı değil, aksine zifiri bir karanlık vardı.
Ve o karanlığın içinden, sayısız ürpertici gümüş kelebek onlara doğru fırladı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.