Hikari ile bölgedeki en büyük devlet hastanesindeydik. Hava, o kendine has ilaç ve kimyasal kokusuyla ağırlaşmıştı. Bir görevli bize rehberlik etti ve önünde durduğumuz odanın kapısını çaldık.
“Girin,” diyen yumuşak bir sesin ardından kapıyı kaydırarak açtık.
Burası özel bir odaydı. Nanase, yatağın başlığına yaslanmış halde oturuyordu. Miwako-san da hemen yanındaki sandalyedeydi.
“Yuino-chan!” Hikari hızla yatağın yanına gitti.
“İkinizin de vaktini çaldığım için özür dilerim,” dedi Nanase, suçluluk duygusuyla gözlerini kaçırarak.
Hikari başını iki yana salladı. “Öyle söyleme. Asıl sen iyi misin, ondan haber ver?”
“Evet, gayet iyiyim. Sadece bayılırken kafamı yere çarpmışım, o kadar.” Nanase, alnındaki sargılara dokunarak zoraki bir gülümsedi. “Göründüğü kadar kötü değil aslında. Alt tarafı ufak bir morluk.”
“Anladım... Çok şükür! Ciddi bir hastalığın falan var sanıp çok korktum.” Hikari bitkin bir halde yanındaki sandalyeye çöküp başını yatağın kenarına yasladı.
“İyiyim ben. Bugün taburcu olacağım zaten.”
“Anemi falan yüzünden mi bayıldın?” diye sordum.
“Keşke öyle olsaydı,” diye yanıtladı Nanase acı bir tebessümle.
“O zaman tamamen psikolojik miydi?”
Şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. “Yoksa... Fark ettin mi?”
“İçime doğmuştu diyelim. Sende bir tuhaflık olduğu belliydi.”
Miwako-san söze girdi. “Yuino, seni izlemeye gelen arkadaşlarına durumu anlatmadın mı?” Sesi biraz sert çıkmıştı.
Nanase bakışlarını kaçırıp pencereden dışarı baktı. “Hiçbir şey söylemediğim için özür dilerim. Sizi endişelendirmek istemedim.”
“Yuino-chan, seni aptal!” Hikari, başını yataktan kaldırarak itiraz etti. “Bırak da senin için endişelenelim. Biz arkadaşız.”
Nanase, Hikari’nin saçlarını şefkatle okşayarak onu sakinleştirmeye çalıştı. “Özür dilerim. İyi olurum sanmıştım... Daha doğrusu iyi olduğuma kendimi inandırmak istedim. Sizi de bu yüzden davet ettim zaten. Arkadaşlarımın önünde başarısız olamazdım; üzerimde baskı kurarak kendimi zorlamak istedim.”
“Nanase. Neler olduğunu bize anlatacak mısın?” diye sordum.
Kısa bir sessizlik oldu. “Evet. Aslında öyle ahım şahım bir şey değil ama... Her şey ortaokul ikinci sınıfta başladı,” diye söze girdi ve Hikari ile benim şimdiye kadar kurcalamaya cesaret edemediğimiz geçmişini anlatmaya başladı. “Büyük piyano yarışmalarında defalarca çuvalladım. Normalde asla yapmayacağım hatalar yapıyordum... Doğal olarak büyük bir yarışmada hiçbir zaman dereceye giremedim. İlk kez kötü bir performans sergilediğimde moralim bozulmuştu ama geçmişte ön elemeleri bile geçemediğim zamanlar olduğunu bildiğim için pek üzerinde durmadım.”
Sonuçta kimse her zaman seyirci önünde en iyi performansını sergileyemezdi.
“Bir sonrakine daha çok çalışırsam düzelir diye düşünmüştüm... Gelgelelim, uyumadan önce seyircilerin o hayal kırıklığı dolu bakışları zihnime kazınıyordu... Kalbimin çarpıntısı bir türlü dinmiyordu.”
Büyük bir piyano yarışmasında salonda ne kadar çok insan olduğunu tahmin edebiliyordum. Okul festivalindeki konser sırasında sahnede rezil olduğumu düşününce... Sadece gülünç duruma düşmekle kurtulsam yine iyiydi.
“Kendimi övmek gibi olmasın ama pek çok kişinin benden beklentisi yüksekti. Buna rağmen o büyük sahnede feci şekilde çuvalladım. Herkesin hayal kırıklığına uğraması gayet doğaldı, mantıklı olan buydu. Mantıken bunu kavrıyor ve duygularımı dizginlemeye çalışıyordum,” diye devam etti. “Çabalamaya devam ettim ama o görüntüleri kafamdan atamadım. Bu negatif düşüncelerden kurtulup pratik yapmaya odaklanmak istiyordum. İşler ilk kötüye gitmeye başladığında, bir sonraki yarışmada iyi bir sonuç alırsam o anıyı silebileceğimi sandım. Sonuçta sadece bir kez başarısız olmuştum; hâlâ benden çok şey bekleyen insanlar vardı ve onların güvenini boşa çıkarmak istemiyordum.”
Nanase geçmişini anlatırken başı öne eğikti. Miwako-san’ın kızını sessizce dinleyişi garip bir şekilde dikkatimi çekti.
“Başarmaya kararlıydım, bu yüzden başka bir yarışmaya daha katıldım.” Bir an duraksadı.
“Sonra ne oldu?” diye sordu Hikari, çekinerek devam etmesi için cesaret vererek.
“Performansım başlamadan hemen önce bayılmışım, ambulansla götürmüşler.”
Aşağı yukarı böyle bir cevap bekliyordum zaten.
“O anları pek hatırlamıyorum. Sadece başlamadan önce seyirciyi selamlamak için eğildiğimde ve oradaki onca insanı gördüğümde nefesimin kesildiğini hatırlıyorum... Gözümü açtığımda hastane odasındaydım.”
Nanase, başından sonuna kadar sanki başkasının hikayesini anlatıyormuş gibi mesafeli ve donuk bir ses tonuyla konuşuyordu.
“Bunun tek seferlik bir olay olduğunu düşünmüştüm ama o günden beri ne zaman kalabalık bir dinleyici kitlesinin önünde piyano çalmaya kalksam benzer belirtiler baş gösteriyor... Sahneye çıkmayı bu yüzden bıraktım,” diyerek sözlerini bitirdi Nanase.
“Hayır Yuino, çalmanı ben yasakladım,” dedi Miwako-san usulca. “Beni affet. Senin acı çekmeni görmeye dayanamıyordum. Yine fenalaşmandan korktum. Doğrusu, bu sefer de sahneye çıkmanı hiç istememiştim.”
Bir ebeveynin böyle hissetmesi çok doğaldı. Nanase’nin sahnede aniden yığılıp kaldığını gördüğümde ben bile dehşete düşmüştüm. Miwako-san ve eşi buna ikinci kez tanık oluyordu. Neler hissettiklerini hayal bile edemiyordum.
“Yuino, sana piyanoyu ben öğrettim. Ama buna mecbur değilsin. Dünyada zevk alabileceğin başka pek çok şey var,” diye yalvardı Miwako-san. “Eğer aynı şey bir daha tekrarlanırsa, bu sefer ucuz kurtulamayacağından korkuyorum. Lütfen piyanoyu bir saplantı haline getirme. Sen bizim kıymetli kızımızsın.”
Sesindeki ve yüzündeki şefkatten her kelimesinde ne kadar samimi olduğu anlaşılabiliyordu. Nanase yarışma sırasında bayıldığında, anne ve babası hemen yanına koşmuştu. Nanase de ailesinden bahsederken her zaman sevinçten havalara uçuyor gibi görünürdü.
“Anne, teşekkür ederim. Seni endişelendirdiğim için özür dilerim.” Nanase’nin bakışları Miwako-san’a duyduğu derin güveni yansıtıyordu. Ancak konuşmaya devam etti. “Ama ben kendi özgür irademle piyano çalmak istiyorum. O yarışmaya da kendim istediğim için girdim. Bir kez daha o büyük sahnelerde çalabilmeyi her şeyden çok istiyorum.”
“Buna hobi olarak devam edemez misin?” diye üsteledi annesi.
Nanase başını iki yana salladı. “Ben senin başardığın o dünyada var olmak istiyorum.”
Annesi gibi profesyonel bir piyanist olmayı kastettiği belliydi.
“O dünya çok acımasız. Ben orada tutunamadım ve emekli oldum.”
“Biliyorum. Yine de bu benim çocukluktan beri hayalim.” Nanase’nin kararlılığı sarsılmaz görünüyordu.
“Öyleydi gerçekten. Ortaokul ikinci sınıfa kadar dilinden hiç düşürmezdin,” dedi Hikari, duyguları karmakarışık bir halde. Nanase’nin piyanoya tekrar ciddiyetle sarılmasına seviniyordu ama bir yandan da arkadaşının kendini bu kadar hırpalamasını istemiyordu.
Nanase hafifçe kıkırdadı. “Doğru, sana hep anlatırdım.” Hikari’nin başını okşadı.
“Yuino. Gerçekten devam edebilir misin? Bu haldeyken yola devam edebileceğine emin misin?” Miwako-san’ın yüzünde büyük bir keder vardı.
Nanase istifini bozmadan onaylar anlamda başını salladı. Gözlerinde en ufak bir tereddüt kırıntısı bile yoktu. “Bu sorunu aşmak zorundayım. Sonbaharda pratik yapmaya yeniden başladım, senin ve Haibara-kun’un önünde çalabiliyordum... İyi olacağıma kendimi inandırmıştım.”
Müzik odasında benim için çaldığı o anı hatırladım.
“Ama yanılmışım. Korkuyordum ve gerçeklerle yüzleşmekten kaçıyordum.”
Benim için çalarken zorlandığı belliydi ama sorunsuz bir şekilde bitirmeyi başarmıştı. Muhtemelen az sayıda izleyici önünde sorun yaşamıyordu. İzleyici sayısı arttıkça üzerindeki baskı da katlanarak artıyordu.
“Bugün nihayet anladım. Eğer bu sorunu kökten çözmezsem, hayallerime asla ulaşamayacağım.”
Miwako-san gözyaşları içinde başını sallarken bu kararı kutlamak pek mümkün değildi. “Dur artık. Ben buna destek olamam. Daha önce de söyledim, senin daha fazla acı çekmeni izlemeye dayanamam. Eğer devam edersen ruhun paramparça olacak.”
Annesinin endişelerini abartılı bulmuyordum. Hepimiz Nanase’nin sahnede, sanki onu ayakta tutan ipler kopmuş gibi yığılışını izlemiştik.
Yine de Nanase kararlıydı. “Anne, artık fikrimi değiştirmeyeceğim.”
“Neden?! Mutlu olmak için piyanoya ihtiyacın yok ki!”
Belki de bu, Miwako-san’ın kendi hayatından çıkardığı sonuçtu. Evlenmiş, çocuk sahibi olmuş ve profesyonel kariyerine son vermişti. Hayatı çok sevdiği o piyanodan ibaret olmadan da mutlu mesut yaşayabildiği için sözleri büyük bir ağırlık taşıyordu.
Tam Miwako-san kızına bağırırken kapı çalındı. “Affedersiniz.” Bir hemşire mahcup bir tavırla içeri girdi. “Sesinizi biraz alçaltabilir misiniz?”
“Çok özür dilerim,” dedi Miwako-san, nefesi kesilerek başını öne eğdi. “Ben biraz dışarı çıkıp sakinleşeyim. Ben yokken lütfen kızıma göz kulak olun.” Bunları dedikten sonra aceleyle odadan çıktı.
Odaya derin bir sessizlik çöktü.
“Çok iyi bir annen var,” dedim tüm samimiyetimle.
“Öyle gerçekten. Onun gibi bir annem olduğu için çok şanslıyım,” dedi Nanase, duygulanarak.
“Ama yine de geri adım atmayacaksın, değil mi?”
“Senin buradaki tek görevin bana destek olmak.” Nanase huysuzca bakışlarını kaçırdı.
Bugün Nanase’nin hiç görmediğim pek çok yönüne şahit oluyordum. Onun böyle çocuk gibi davrandığını nadiren görürdüm. Miwako-san’a karşı tavırları da alışılmadık bir manzaraydı. Normalde grubun annesi gibi davranan oydu.
“Elbette sana destek olmak istiyorum ama... ben de endişeleniyorum işte.”
“Ben de korkuyorum. Yine de, korkularımla yüzleşmeye karar vermem senin suçun.”
“Benim suçum mu? Benim sayemde demek istedin herhalde?”
“Hayır, tamamen senin suçun.”
Anlaşılan suçlu bendim. Nanase’nin hayatını değiştirdiğim bir gerçekti. İlk hayatımda nasıl biri olduğunu düşündüm. Hayallerinden vazgeçtiği andaki o bakışları hâlâ canlı bir şekilde hafızamdaydı. Her zaman sıkılmış ve bir miktar yalnız görünürdü. Mezuniyetimizden önce Tokyo Üniversitesi’ni kazandığında herkes büyük bir gürültü koparmış, onu övgü yağmuruna tutmuştu ama bana hiç de mutluymuş gibi gelmemişti. Onun bir kez daha aynı sona sürüklenmesini istemiyordum, bu yüzden...
“Pekâlâ, ama seni desteklemeyeceğim.”
“Ne?” Nanase’nin yüzü bir anda düştü.
Sırıttım ve başparmağımla onay işareti yaptım. “Onun yerine, sana yardım edeceğim.” Madem onu değiştiren bendim, biraz sorumluluk almalıydım.
Bunu duyunca yüzünün aydınlanacağını sanmıştım ama bana karanlık bir bakış fırlattı. “Çok sinir bozucusun. O ukala ifadenden zekice bir şey söylediğini sandığını anlayabiliyorum.”
“Ne?! Az önce gayet havalı değil miydim? Sen ne diyorsun Hikari?”
“Şey...” Hikari kaçamak bir şekilde mırıldandı.
Bir dakika, ürkütücü mü olmuştu yani? Aşk gözünü kör etmişken bile Hikari lafı dolandırıyorsa, durum gerçekten vahim olmalıydı!
“H-her neyse!” diye bağırdı Hikari, konuyu değiştirmek için bariz bir çaba sarf ederek.
Lise hayatına yeni adım atmış birinin heyecanına kapıldığım için kusura bakmayın!
“Yuino-chan, ben de yardım edeyim.” Hikari, kırılan kalbimi görmezden gelerek Nanase’nin ellerini avuçlarının arasına aldı.
“Siz ikiniz... Bu düşünceniz beni mutlu etti ama sizden bu kadarını isteyemem. Çabamı desteklediğinizi bilmek benim için yeterli.”
Hikari, Nanase’nin daha fazla konuşmasına izin vermeden sözünü kesti. “Bize güvenmelisin,” dedi. “Sana güç vermek istiyorum.” Bu, uzun zamandır söylemek istediği bir şeydi. Nanase hakkındaki hislerini bana bir telefon konuşmamızda anlatmıştı. “Ortaokulda piyanoyu bıraktığından beri tek umudum buydu... ama kimseye yük olmak istemiyordun, değil mi? Hâlâ da öylesin. Sorunlarınla tek başına yüzleşmek istiyorsun.”
“Ama sizin benim piyano çalışmalarımla bir ilginiz yok ki.”
“Ne olmuş yani? Ben senin arkadaşınım. Seni sadece kenardan izleyip alkışlamak istemiyorum.” Hikari’nin ses tonu her zamankinden çok daha kararlıydı.
“Katılıyorum. Hikari ile aynı fikirdeyim,” diye araya girdim.
Nanase teslim olmuş bir edayla içini çekti. “Haibara-kun, hiç değişmiyorsun.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Zorda kalan bir arkadaşına yardım etmek için her zaman öne atılıyorsun.”
“Bunu soylu bir amaçla yaptığım falan yok. Sadece pişmanlık duymak istemiyorum.”
“Bir insanın gerçek kişiliğinin sözlerinde değil, eylemlerinde saklı olduğuna inanırım.” Nanase kıkırdadı.
Çok tatlı! Şey... Şimdi bunları düşünmenin sırası değildi ama gülümsemesi gerçekten yıkıcı bir güce sahipti! Öte yandan Hikari gözlerini dikmiş, beni delip geçiyordu. Yapma şunu!
“Yine de Natsuki-kun’u sana yar etmem, tamam mı?” Hikari arkadaşına ihtiyatla bakarak koluma sarıldı.
Hikari’nin daha önce Nanase’ye karşı böyle tetikte olduğunu hiç görmemiştim. Arada sırada yabancıları korkuttuğuna şahit olmuştum, hatta bazen Uta veya Miori ile konuştuğumda gözlerinde huzursuz bir parıltı belirirdi; ama Nanase’ye karşı asla böyle davranmazdı çünkü ona güvenirdi.
“Eğer ona bu kadar değer veriyorsan, elini sıkı tuttuğundan emin olmalısın.” Nanase muzipçe gülümsedi.
Hikari dudak büktü. Görünüşe bakılırsa, Nanase sonunda her zamanki haline dönmüştü.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.