Cumartesi.
Nanase’nin piyano yarışmasının günüydü. Bugünü, tören alanına geçmeden önce Hikari ile alışveriş yaparak geçirmeyi planlamıştık.
Her zamanki gibi, Japonya’nın en pahalı özel demiryolu hattıyla Takasaki İstasyonu’na gittim. Hikari, JR bilet gişelerinin önünde beni bekliyordu. Beni fark ettiği an yüzünde güller açtı ve el salladı.
“Natsuki-kun!”
Civardaki yaşlı teyzeler ona, haliyle bana da, sevecen gözlerle bakıyordu. Bu durum biraz utanç verici olsa da Hikari artık pek oralı olmuyordu. Bu iyiye mi işaret yoksa kötüye mi, karar veremiyorum. Aşkın gözü kördür dedikleri şey bu olsa gerek.
“Hadi gidelim!” diyerek koluma girdi.
Oha... Şimdiye kadar çok kez el ele tutuşmuştuk ama bu bir ilkti. Dibime kadar girmiş olması içimi bir mutluluk dalgasıyla doldurdu. Yazın olsa bu sıcak çekilmezdi belki ama kışın böyle sıcacık olması harikaydı. Ayrıca, bir yerleri de çok yumuşaktı. Gerçekten çok hoş. Evet.
“Önce baharlık kıyafetlere bakalım mı?” dedi.
“Sonrasında bir müzik dükkanına göz atabilir miyiz?”
“Tabii ki.”
Böyle yürümek biraz zor olsa da Hikari mutlu göründüğü için halimden şikayet etmeyecektim.
Bir süre ona eşlik ederek baharlık kıyafet arayışına katıldım. Annem ve kız kardeşim sayesinde kadınların alışverişte ne kadar uzun vakit harcadığına antrenmanlıydım. Çoğu zaman bir şeyleri incelemek, onları satın almaktan çok daha önemliydi zaten!
Günün sonunda Hikari hiçbir şey almadı. Gözüne kestirdiği birkaç parça olsa da onları sonra değerlendirmeye karar verdi.
Ardından bir müzik dükkanına geçtik. Oradan pena ve klavye susturucusu gibi birkaç gitar aksesuarı aldım. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık, saat zaten öğle olmuştu bile. Öğle yemeği için aklımda birkaç fikir vardı ama bu sefer Hikari’nin denemek istediği bir Fransız restoranına gittik.
Kararsız bir adam olduğum için birinin “Şuraya gidelim!” demesi benim için hayat kurtarıcı oluyor. Cidden, yalnız olsam hiçbir işi beceremezdim.
Tahmin ettiğim gibi, hafta sonu öğle vakti restoran epey kalabalıktı. Yaklaşık on dakika bekledikten sonra masamıza geçebildik. Ben makarna menüsü, Hikari ise salata ve krep menüsü sipariş etti. Yemeklerimizi beklerken Hikari söze girdi.
“Yuino-chan’ın konseri için çok heyecanlıyım!”
“Yanlış hatırlamıyorsam dördüncü sırada çıkacaktı, değil mi?”
Yarışma alanı bu restorana yakın bir konser salonuydu. Performanslar öğleden sonra başlayacağı için önümüzde epey vakit vardı. Detayları tam bilmiyordum ama anladığım kadarıyla küçük, bölgesel bir yarışmaydı. Nanase, ilkokul kategorisinde ödül alan piyanistlerin bulunduğu klasmanda yarışacaktı.
“Evet. Sabah bölümü ilkokul ve ortaokul seviyesindekiler içindi.”
“Yani lise öğrencileri öğleden sonra mı başlıyor?”
Bir yandan sohbet ederken bir yandan da garsonun getirdiği makarnama yumuldum. Hikari ise salatasını yerken kafasını merakla yana eğmişti. Tadı pek beklediği gibi gelmemiş olmalıydı. Benim makarnam ise şahaneydi! Sanırım doğru tercihi yapmıştım.
“Güzeldi,” dedim yemeğim bittikten sonra.
“Evet, öyleydi. Seninkini beğendin mi?”
“Epey lezzetliydi. Ya seninki?”
“Krep biraz meh işte... Biraz kuruydu sanki.”
Yemeği bitirip havadan sudan konuşarak konser salonuna geçtik. Bugün biraz resmi giyinmekle doğru kararı vermişiz. Buradaki atmosfer biz lise öğrencileri için biraz fazla ağır kaçıyordu ama yapacak bir şey yoktu.
Seyirci yaş ortalaması epey yüksekti. Yarışmacıların aileleri de oradaydı. Yarışma henüz başlamadığı için içeride hala bir uğultu vardı. Numaralı koltuk sistemi yoktu, biz de orta sıralara yakın bir yere oturduk.
“Hikari-chan, görüşmeyeli uzun zaman oldu.”
Koridordan bir çift bize seslendi. Elli yaşlarında görünen bu adam ve kadın, etraflarına huzurlu bir hava yayıyordu.
“A, Yuino-chan’ın annesi ve babası! Merhaba, görüşmeyeli çok oldu!” Hikari ayağa kalkıp önlerinde eğilerek selam verdi.
Nanase’nin ailesi demek? Dikkatli bakınca benzerliklerini seçebiliyordum. Hepsinin üzerinde o nazik ve zarif duruş vardı.
“Bize en son geldiğinde yaz mevsimiydi... Yani yaklaşık yarım yıl olmuş,” dedi Nanase’nin annesi.
“Şey, evet, haklısınız,” diye karşılık verdi Hikari. “Haber vermeden öyle kapınızı aşındırdığım için üzgünüm.”
“O ne demek, hiç sorun değil. Yuino’ya her zaman böyle harika bir dost olduğun için asıl biz teşekkür ederiz.” Kadın çok nazik bir tonla konuşuyordu. Sonra çapkın bir gülümsemeyle bana baktı. “Bu arada, bu genç adam erkek arkadaşın mı?”
“Ha?!” diye nida attı Hikari. “E-evet... Öyle...” diye fısıldadı.
Daha demin diğer kızları kaçırmak için koluma asılan kız gitmiş, yerine arkadaşının ailesine erkek arkadaşını tanıştırırken utançtan yerin dibine giren biri gelmişti. Utanma kriterlerinin nasıl çalıştığını merak ederek hafifçe eğilip selam verdim.
“Tanıştığımıza memnun oldum. Ben Haibara Natsuki.”
“Aha! Demek Haibara-kun sensin. Kızım senden sık sık bahsediyor. Oldukça ilginç biri olduğunu söylüyor,” dedi Nanase’nin babası. Gözlerini merakla üzerime dikmişti.
“İ-ilginç mi? Öyle mi diyor?” Nanase, ailesine hakkımda neler anlattın sen?
“Tavrının ve yaptıklarının gösterişli, kendine has olduğunu, bu yüzden seninle vakit geçirmenin eğlenceli olduğunu söyledi. Kızım daha önce hiçbir erkek çocuk hakkında böyle konuşmamıştı, o yüzden fırsat bulursam seninle muhabbet etmeyi çok istiyordum.”
“Ç-çok teşekkür ederim... Ha ha ha...”
“Bey, çocuğu böyle sıkıştırma! Eşim kusuruna bakma lütfen,” diyerek Nanase’nin annesi duruma el koydu.
“Yok, sorun değil.” Kararsız bir şekilde güldüm. Böyle anlarda yapılacak en iyi şey gülüp geçmekti! Zaten elimden başka bir şey de gelmiyordu.
“Sizi bugün Yuino mu davet etti?” dedi Nanase’nin annesi. İsmi Miwako-san’dı sanırım.
Hikari ile birlikte başımızı salladık.
“Evet. Biletleri bize Yuino-chan verdi.”
“Onu desteklemeye geldiğiniz için sağ olun. Sahneye çıkmayalı epey zaman olduğu için endişeleniyorum ama arkadaşlarını davet edecek kadar kendine güvendiğine göre her şey yolunda gidecektir,” diye mırıldandı Miwako-san, gözleri sahneye çivilenmiş gibiydi. “O iyi olacak.”
O iyi olacak derken takındığı ifade Nanase’ye o kadar çok benziyordu ki. Sanki içindeki huzursuzluğu saklamaya çalışıyordu.
“Eyvah. Başlamak üzere,” dedi Nanase’nin babası saatine bakarak. “Umarım kızımla iyi arkadaş kalmaya devam edersiniz.”
Bunun üzerine yanımızdan ayrıldılar. Hikari ile birlikte onaylayıp başımızı eğdik. Nanase’nin ailesi bizden iki sıra öne oturur oturmaz, hoparlörden yükselen anons sesi yarışmanın başladığını duyurdu. Salondaki uğultu bir anda kesildi, yerini derin bir sessizlik aldı.
Kısa bir bekleyişin ardından ilk yarışmacı sahneye çıktı. Sol taraftan yürüyerek merkezdeki kuyruklu piyanoya doğru ilerledi. Piyanonun önüne geldiğinde seyirciyi derin bir selamla selamlayıp tabureye oturdu. Parmaklarını tuşların üzerine yerleştirip gözlerini kapadı. Derin bir nefes alıp yavaşça verdi.
Ve performans başladı. Tanıdık bir melodiydi. Bu yarışma ön eleme ve final seçmeleri olmak üzere iki aşamadan oluşuyordu ve çalınabilecek belirli bir parça listesi vardı.
Sanırım bu bir Beethoven sonatı? Hiçbir şey bilmeden dinlemek zor olur diye biraz dersime çalışmıştım. Tabii çalışmak dediysem, internetten birkaç video izlemekten ibaretti.
Klasik müzik bilgim sıfır olduğu için, en çok izlenen profesyonel piyanist videolarına tıklamış ve kendimi o performanslara kaptırmış bulmuştum. Bir bakmışım ki şarkının sonuna kadar pür dikkat dinlemişim. Profesyoneller gerçekten inanılmazdı.
Ancak benim fikrime göre, Nanase’nin çocukluk performansını izlediğim o MeTube videosu, profesyonel bir piyanistinkinden hiç de aşağı kalmıyordu. Belki de biraz yanlı davranıyordum ama ne yalan söyleyeyim, şu anki yarışmacı beni onun kadar içine çekemiyordu. Sesi biraz mekanik, sert ve soğuk geliyordu. Nanase çaldığında daha yumuşak, hassas ve inanılmaz etkileyici bir dokunuşu vardı.
Performans nihayet sona erdi ve salonda hafif bir alkış koptu. Hikari ile birlikte diğer yarışmacıları sessizce dinlemeye devam ettik. Gösteri sırasında konuşmak yasaktı ama Hikari, yarışmacılar arasındaki o kısa boşluklarda bana çalınan parça hakkında minik bilgiler veriyordu. Piyanoyu sadece kısa bir süre çalışmış olsa da aile terbiyesi ve Nanase ile geçirdiği vakit sayesinde klasik müzik konusunda oldukça bilgiliydi. Kültürlü yetişmek böyle bir şey olsa gerekti.
Açıkçası, birbirine benzeyen performanslar devam ettikçe uykum gelmeye başlamıştı ki sonunda sıra Nanase’ye geldi. Sahneye çıkacak olan ben değildim ama nedense mideme kramplar giriyordu.
“Sıradaki Nanase, değil mi?” diye fısıldadım.
Hikari gülümseyerek başını salladı. “Evet, çok heyecanlıyım.”
“Doğru... Şansın bol olsun Nanase.” Umarım içimdeki bu tekinsiz his bir an önce dağılır gider.
Tam o sırada, kalbimden geçen bu dua eşliğinde Nanase sahnede belirdi. Güzel ve ince fiziğini ön plana çıkaran siyah bir elbise giymişti. Uzun siyah saçlarını arkadan toplamıştı. Piyanonun önünde durup seyirciye döndü. Aslında o noktada görgü kuralları gereği selam verip yerine oturması gerekiyordu ama öylece, hareket etmeden kalakaldı. Benzi solmuştu, yüzünde acı çeker gibi bir ifade vardı.
“Yuino-chan?” Bir terslik olduğunu sezen Hikari, endişeyle kaşlarını çattı.
Nanase’nin bu tuhaf tavrı seyirciler arasında bir fısıltıya neden olunca nihayet başını eğip selam verdi. Ardından piyanonun başına geçip derin, uzun bir nefes aldı. Az önce fısıldaşan kalabalık bir anda sustu.
Nanase uzun, ince parmaklarını tuşlara yerleştirip bastı. O tek nota anında diğer seslerle bağlandı ve bir melodiye dönüştü. Her bir nota kendi başına gururla yükseliyor, kulağa şahane geliyordu. Ardından peşi sıra gelen uzun akorlar salonu doldurdu.
Beethoven’ın 21 Numaralı Do Majör Piyano Sonatı’nı, namıdiğer Waldstein’ı çalıyordu. Salondaki hava bir anda değişti. Kimse ağzını açıp tek kelime etmese de herkesin Nanase’nin parmaklarından dökülen o melodiye kilitlendiğini biliyordum.
Hepimiz büyülenmiştik. Odağım Nanase’nin kendisinden çıkıp müziğine kaydı. Tam duygu patlamasıyla dolu ilk tema sona erdiği sırada, ördüğü o dünya aniden sustu. Müzik kesilmişti. Ne olduğunu anlayamadan piyano taburesinin devrildiğini gördüm.
Nanase yerde yığılıp kalmıştı. Olan biteni idrak etmem birkaç saniyemi aldı.
“Yuino-chan?!” Hikari, yüzü kireç gibi bir halde ayağa fırladı.
Nanase’nin ailesi de sahneye doğru koşturuyordu.
“Yuino?!”
“Yuino! İ-İyi misin?!”
Salonda bir anda uğultu koptu. Bu kargaşanın ortasında Hikari ile birlikte Nanase’nin yanına koştum. Yarışma görevlileri Nanase’yi zaten sedyeye almış, dışarı taşıyorlardı.
Nanase’nin yüzü bir ceset kadar solgundu, nefes alışları ise kesik kesikti.
“A-Ambulans çağırın!”
Sesler etrafımda uçuşurken elimden gelen tek bir şey bile yoktu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.