Çatıya çıkan merdivenleri tırmandım. Kapıyı açtığımda, ileride arkası bana dönük, tek başına duran bir kız gözüme çarptı. Rüzgarda savrulan uzun siyah saçlarıyla kasabayı seyrediyordu.
Arkasını dönmeden, "Neden böyle oldu acaba?" diye mırıldandı. Yaklaşan ayak seslerimi duymuştu. "Tek istediğim, piyanomla insanların kalbine dokunabilmekti." Sesi titriyordu. "Hayalimden vazgeçmek istemedim. Hepsi bu."
Ayaklarının dibine bir damla yaş düştü. Nanase kızların en uzunuydu ama şu an gözüme o kadar küçük görünüyordu ki.
"İstediğim bu değildi... Üstelik Hikari de bana karşı çok anlayışlı davranıyor!" diye haykırarak arkasını döndü. Yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade vardı.
"Nanase..."
"Zayıf olduğum için tek başıma savaşmaktan korktum. Bana yardım edeceğini söylediğinde dünyalar benim oldu! Sana sırtımı dayayabileceğimi düşündüğüm an, seni kullanmaya başladım. Sana bağımlı hale geldim ve beni bırakıp gitmenden deli gibi korktum."
Yine mi her şeyi berbat etmiştim? Nanase için bu durumu halletmenin kesinlikle daha iyi bir yolu olmalıydı.
"Ve şimdi sen yanımda olmadan sahneye çıkıp piyano bile çalamıyorum!"
Onun pişmanlık duymasını istemiyordum. Tek dileğim buydu. Ama sonuç ortadaydı; bir kız tam karşımda hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
"Üzgünüm... Sana bağırmak istememiştim," diyerek gözyaşlarını kazağının koluyla sildi. Pişmanlık dolu bir sesle devam etti. "Sadece... Yöntemim yanlıştı. Günün sonunda bir piyanist sahnede tek başına savaşır, bu yüzden hiçbirinize bel bağlamamalıydım. Bana yardım etmeyi teklif ettiğinde bunu geri çevirmeliydim."
Yalnız ve korkmuş bir çocuk gibi görünüyordu.
"Şimdi başlamak için henüz geç değil," diye devam etti. "Bence aramıza mesafe koymalıyız, böylece sen yanında olmadan da piyano çalmayı öğrenebilirim. Seni peşimden sürüklediğim için üzgünüm ama..."
Bu cümleyi tamamlamasına izin vermemem gerektiğini hissettim.
"Şu an beni düşünmene gerek yok."
Tamam, sana güveniyorum Hikari.
"Hâlâ yalnız değilsin, Nanase." Elini yakalayıp sıktım, tıpkı o piyanonun başına geçmeden önce yaptığım gibi.
Yüzü acıyla buruştu, gözyaşları toprağı ıslattı. "Aptal... Böyle şeyler yaptığın için sana sığınmaktan kendimi alamıyorum zaten." Başını göğsüme yasladı.
"Sorun değil. Yardım edeceğimi söyleyen bendim. Henüz kendi ayaklarının üzerinde duramıyor olabilirsin ama artık herkesin önünde çalabiliyorsun. Zaten buraya kadar geldin, değil mi?" Bu kesinlikle somut bir ilerlemeydi. "Özel eğitimimiz yanlış değil."
Başını hâlâ göğsüme gömmüş halde, "E-Eğer böyle söylersen... Sana bel bağlamaya devam ederim..." gibi bir şeyler mırıldandı.
"Bunda ne yanlış var ki? Sonuna kadar bana yaslanabilirsin."
"Ne?!" Nanase kıpkırmızı kesilmiş bir yüzle, inanamayarak bana baktı.
"Sahneye çıkmadan önce elini tutmak o kadar da büyütülecek bir şey değil. Benim için hava hoş."
"Benim için değil! Hikari-chan'ın erkek arkadaşı olduğunun farkında değil misin sen?!"
Böyle söylüyordu ama bana sarılan kendisiydi. Gerçi bunun pek farkında gibi görünmüyordu. "Eğer beni hâlâ zihinsel bir destek olarak kullanman gerekiyorsa, bunu başarmak için sadece elimi tutma ihtiyacından vazgeç o zaman."
Şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Belli ki bunu hiç düşünmemişti.
"Nanase, yıllardır süregelen bir rahatsızlığı bu kadar çabuk veya kolay atlatabileceğini sanmıyorum. Yardım edeceğimi söyledim, bu yüzden sana çok fazla zaman ayırmam gerekmesi umurumda bile değil."
Uzun siyah saçları rüzgarda dalgalanıp boynumun altına değdi. Hafifçe gıdıkladı.
"Ne de olsa," dedim, "arkadaşız. Değil mi?"
Nanase başını göğsüme vurdu. Sonra kollarını arkama dolayıp bana sıkıca sarıldı. "Seni gerçekten affedemiyorum." Sözleri sertti ama ses tonu o kadar yumuşaktı ki.
Sakinleşmiş gibi görünüyordu. Çatıdan atlayacağını falan düşünmüyordum ama bulunduğu yer ve son zamanlardaki zihinsel istikrarsızlığı göz önüne alındığında, kalbim deli gibi çarpıyordu. Ucuz atlatmıştık, tehlikeli bir ikna oyunuydu. Aslında konuşmamızın tehlikeli olduğu söylenebilirdi ama şu anki durumumuz da fazlasıyla tehlikeli değil miydi? Bu saatte çatıya kimsenin geleceğini sanmıyordum ama biri bizi görecek olursa—
"Ha?"
Kapının açılma sesiyle birlikte birinin sesini duydum. İşte bu kötüydü! Yüzümdeki kanın çekildiğini hissettim. Nanase de birinin geldiğini fark edip kolları hâlâ bana sarılıyken donakaldı.
Kapı açıldığı an birbirimizden ayrılsaydık harika olurdu ama ikimiz de durumu bir anlık gecikmeyle kavrayabildik; artık çok geçti. Arkam çatının girişine dönük olduğundan kimin geldiğini göremiyordum. Nanase de başı göğsüme yaslı olduğu için göremiyordu muhtemelen.
Yalvarırım arkana dön ve git! Dualarım kabul olmadı; ayak seslerinin bize doğru yaklaştığını duyabiliyordum.
"Natsuki! Böyle yerlerde fingirdeşmeyi bırakmalısın, biliyorsun değil mi?" diyerek bana takıldı.
Bu Miori'nin sesiydi. İşte şimdi gerçekten sıçmıştık! Hem de ne sıçmak.
"Hikari-chan, bu senin için de geçerli. Daha ne kadar sarılacaksın ona?" Doğal olarak, sevgilime sarıldığımı sanarak yanlış bir fikre kapılmıştı. "Her neyse, siz ne konuşuyor... sunuz... Ha?"
Miori'nin ayak sesleri bıçak gibi kesildi. Nanase'nin siyah saçları rüzgarda yeniden dalgalandı. Hikari'nin saçları açık kahverengiydi, Nanase gibi simsiyah değil. Miori'yi kandırmanın imkansız olduğuna karar verip Nanase'yi omuzlarından hafifçe iterek kendimden uzaklaştırdım.
Arkamı döndüğümde, Miori'nin gözleri şaşkınlıktan kocaman açılmıştı. Göz ucuyla yanıma baktım; Nanase bembeyaz kesilmiş, boncuk boncuk terliyordu. O rahatsız edici sessizlik sanki bir sonsuzluk kadar sürdü.
Nanase durumu açıklamaya çalışarak, "Şey, Motomiya-san. Bu, şey, göründüğü gibi değil," dedi.
Nesi göründüğü gibi değildi ki?
Miori bir adım geri çekildi. "S-Sorun değil. Böldüğüm için üzgünüm. Şey. Ben... Şey... Ben hiçbir şey görmedim. Hiçbir şey görmedim... O yüzden beni bu işe karıştırmayın, tamam mı? Tek bir şey bile görmedim, anlaştık mı?"
"Dur bir dakika Miori. Burada çok büyük bir yanlış anlaşılma var," dedim.
"Anladım, anladım! Sizi çok iyi anladım! Görüşürüz!"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.