Ait Olduğum Yer

Orada ne kadar zamandır oturduğumu hatırlamıyordum ama kendime geldiğimde sırılsıklam olmuştum. Ağaçların arasından süzülen yağmur damlaları beni dövüyordu. Soğuğun bedenimdeki tüm sıcaklığı emip götürdüğünü fark etmem zaman aldı.

Kımıldayacak gücüm yoktu. Yine de öylece yerde oturup durmanın bir anlamı yoktu. Ağırlaşan kalçamı kaldırıp doğruldum. Natsuki’nin gittiği yönün aksine, geldiğim yoldan geri dönmeye başladım.

Her şey yoluna girecek. Natsuki ne yapıp edip Miori’yi bulacaktır. Garip bir şekilde ona inancım tamdı. Artık arkalarından gitmemin hiçbir anlamı yoktu. Hepsinden öte, Miori’nin yüzüne bakmaya bile hakkım yoktu.

Dağ ve orman boyunca sinsice kıvrılan patikayı takip ederek geniş bir yola çıktım. Sırılsıklam halimle kesin dikkat çekiyordum ama bu zerre umurumda değildi. Şimdi nereye gidecektim?

Eve dönemezdim artık. O kapıdan içeri adım attığım an kendimi daha da berbat hissedecektim. Gelgelelim, sığınacak başka bir yerim de yoktu. Ayaklarım gitmiyordu çünkü gidecek hiçbir yerim kalmamıştı. Bu dünyada ait olduğum tek bir yer bile yoktu. Kendime ait yegane yuvayı bulduğumu sanmıştım ama oraya layık değildim.

Miori’yi kırmıştım. Sadece kendini düşünen o en berbat insan tipinin tekiydim. Bu kafayla diğerlerinin yanında kalmaya devam edersem, tıpkı bugün yaptığım gibi aramızdaki tüm bağı mahvederdim.

Öylece dikilmiş dururken cebimdeki akıllı telefon titredi. Gelen bir RINE bildirimiydi. Bizimkilerin grup sohbeti hareketlenmişti. Görünüşe göre Miori sağ salim bulunmuştu. Natsuki bir yolunu bulup onu ikna etmiş ve kurtarmıştı.

Buna sevindim. Natsuki’nin bunu başaracağına zaten inanıyordum. Fakat bu düşüncenin hemen altında, ruhumu bir gölge gibi kemiren o his belirdi. Neden orada olan ben değildim?

Artık kendimi kandırmama gerek yoktu. İçimdeki bu karanlık duygu düpedüz kıskançlıktı. Natsuki’nin Miori ile arasındaki o özel güven bağını kıskanıyordum. Sırf bu yüzden arkalarından koşmuştum. Onu durdurmak ve yerine ben gitmek istemiştim. Kafamdan bu düşünceler geçip duruyordu ama hiçbirinde Miori’nin iyiliğine dair gerçek bir endişe yoktu.

“Varsa yoksa kendinden bahsediyorsun.”

Natsuki’nin de yüzüme vurduğu gibi, sadece kendimi düşünmüştüm. Geçmişten bugüne hiçbir şey değişmemişti. Hep kendi çıkarım için hareket etmiş, diğer insanları ise birer araç olarak görmüştüm. Bu halimden tiksindiğim için düşünce yapımı değiştirmeye çalışmıştım. Demek ki insanın mayası neyse o kalıyordu, değişmiyordu.

Miori’nin güvende olduğunu öğrenen gruptakiler peş peşe mesaj yazıyordu.

“Çok endişelendik!”

“İyi olmana çok sevindim!”

“Of, nihayet derin bir nefes aldık!”

“Hoş geldin.”

Miori bu sıcak mesajlara karşılık verdi. “Sizi endişelendirdiğim için üzgünüm.”

Ben de o grubun bir üyesiydim, benim de bir şeyler yazmam gerekirdi ama ona söyleyecek yüzüm var mıydı? Sohbet ekranında akıp giden kelimeler gözümde anlamını yitirirken ıslak telefonumu tekrar cebime tıktım. Bulutlu gökyüzüne doğru baktım.

Birden önümde bir karaltı belirdi. Gelenin kim olduğunu görünce yüzüm kasıldı.

Ryomei yakınlarındaki Kakiwari Lisesi’nin üniformasını giymişti. Siyah, dik yakalı ceketinin tüm düğmelerini açmış, altına giydiği kırmızı tişörtü gözler önüne sermişti. Bu kadar rüküş giyinen bu çocuk, Tatsuya’dan bile daha kalıplıydı. Kısa sarı saçları ve sert çehresiyle tam bir serseri gibi duruyordu.

“Koya...” Bu ismi uzun zamandır ağzıma almamıştım.

Beni duyunca burnundan soludu. Eskiden arkadaştık. Benden bir yaş büyük olmasına rağmen aramızda resmiyet olmayacak kadar yakındık. Gerçi epeydir görüşmüyorduk.

“Reita, seni buralarda göreceğim aklıma gelmezdi. Ne o suratındaki aptal ifade?”

“Seni ilgilendirmez.”

“Cevap vermeyeceksin yani? Neyse, fark etmez. Tam zamanında karşıma çıktın.”

“Tam zamanında derken?” Ne demek istediğini anlamayarak kaşlarımı çattım.

“Ryomei’de okuyorsun değil mi? Kız kardeşimle aynı okuldasın.”

Ona adıyla hitap ediyor olsam da Koya benden bir yaş büyüktü ve lise ikinci sınıfa gidiyordu. Kız kardeşi ise benim hemen yan sınıfım olan bir-bir sınıfındaydı.

“Ne olmuş yani?” diye sordum şüpheyle. İçimde kötü bir his vardı. Zamanlama ve şu an devam eden kayıp araması düşünülürse, ne söyleyeceği az çok belliydi.

Koya telefonunu çıkarıp bana bir fotoğraf gösterdi. “Bu kız seninle aynı okulda, aynı dönemdeymiş. Kayıpmış galiba. Bir bilgin var mı?”

Fotoğraftaki kız, siyah saçlarını arkadan at kuyruğu yapmış bir hergeleydi. Elbette onu tanıyordum; hatta herkesten daha iyi tanıyordum. İlişkimiz yalanlarla örülü olsa da bir dönem çıkmıştık.

“Onun kim olduğunu bilmeme ihtimalin yok, değil mi? Çevrenin ne kadar geniş olduğunu biliyorum.”

“Evet, tanıyorum. Kayıp olduğunu da biliyorum.”

“Kız kardeşim onun için çok endişeleniyor, bu yüzden bütün arkadaşlarım aramaya yardım ediyor. Buralarda görüldüğüne dair duyumlar aldık... Yoksa suratındaki o salak ifadenin bununla bir ilgisi mi var?”

“Endişeleniyor mu?” Ne saçmalıyordu bu? Kız kardeşinin başkaları için endişelenecek biri olmadığını çok iyi biliyordum. O da tıpkı benim gibiydi.

“Dilini mi yuttun? Bana öyle geliyor ki bir şeyler biliyorsun, ha?”

Miori’nin güvende olduğunu biliyordum. Nerede olduğunu ona asla söylemeyecek olsam da güvende olduğunu belirtmekte bir sakınca görmeyebilirdim. Ancak Koya’ya söyleyeceğim her şeyin anında kız kardeşine ulaşacağını biliyordum. Bunu düşününce konuşma isteğim tamamen yok oldu.

“Bir şey bilsem bile sana söylemem,” dedim.

Kaşlarını çattı. Yer sarsacak kadar kısık ve tehditkar bir sesle, “Ne dedin sen?” diye mırıldandı.

Onu damarına basıp delirttiğimi biliyordum. “Çok öğrenmek istiyorsan, zorla ağzımdan almayı dene. Eskiden yaptığın gibi,” dedim. Bu kışkırtıcı ses tonu sanki bana ait değildi.

Koya ile karşılaşmak, içimde uyuyan o hırçın tarafı uyandırmıştı. Ama umurumda değildi. Hiçbir şeyin önemi yoktu artık. Bundan sonra bana ne olacağını zerre umursamıyordum. Şu an tek istediğim, içimdeki bu can sıkıcı öfkeyi bir yerlere kusmaktı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.