Reita'nın Miori'nin evine gittiği günden ertesi gündü.
Her zamanki trenle okula gelmiştim. Bahçe kapısından girerken gözümün ucuna bir atkuyruğu takıldı. Uzun zamandır görmediğim o tanıdık saçlar dalgalanıyordu. Miori okula dönmüştü. Gayriihtiyari adını seslenip ona doğru koşacaktım ki adımlarım olduğu yerde kilitlendi.
Şu an onunla konuşmamalıydım. Yanına gitmem dedikoduları daha da alevlendirmekten başka işe yaramazdı. Demek Reita bir yolunu bulup onu ikna etmeyi başarmıştı. Benim tek kelime edemediğim o gün, Reita'nın söyledikleri Miori'nin kalbine dokunmuş olmalıydı. Çocukluk arkadaşı olarak içten içe hafif bir kıskançlık hissetsem de okula döndüğü için üzerimden devasa bir yük kalkmıştı. Sonunda gelmişti ya, önemli olan buydu.
Miori ile arama bilinçli bir mesafe koyarak giriş katında ayakkabılarımı değiştirdim, merdivenleri çıkıp koridorda yürümeye başladım.
"Aaa? Şu gelen Motomiya değil mi?"
"Ay, sorma. Şu meşhur kız... Bir daha hiç gelmez sanıyordum."
Miori daha ilk adımdan itibaren meraklı gözleri, özellikle de kızların delici bakışlarını üzerine çekmişti.
"Hiçbir şey olmamış gibi nasıl da gelebiliyor anlamıyorum. Önüne gelen erkekle fingirdeştiği ortaya çıkmamış mıydı?"
"Çok haklısın. Basketbol takımında ya hani, duyduğuma göre kendi senpai'sinin sevgilisini bile ayartmaya çalışmış."
Dedikodular çığ gibi büyümüş, aslı astarı olmayan detaylarla süslenmişti. Olay artık Miori’nin sadece bana asılması boyutuyla kalmamış, Wakamura-senpai ile aralarındaki o gerginlik de kötü niyetli insanların elinde yoğrularak çirkin bir iftiraya dönüştürülmüştü.
"Zevk için sevgilisi olan erkeklerin peşinden koşuyormuş herhalde."
"Olamaz, tam bir sürtük! Zaten yüzünde de meymenet yok. Benden uzak dursun."
Midemin bulandığını hissettim. Miori’ye karşı bu kini besleyenler, sadece bu dedikoduları uyduran o kızlardı. Şu an konuşanların çoğunun sadece merak ve dedikodu açlığıyla hareket ettiğini biliyordum ama yine de gidip hepsinin ağzını o an susturmak geliyordu içimden.
Uzaktan öylece izlememe rağmen fısıltılar kulağıma kadar geliyordu. Miori her adımda iğneli fıçıda yürüyor gibi hissediyor olmalıydı. Bakışlarını mağrur ama hüzünlü bir şekilde yere dikmiş, sınıfa doğru ilerledi.
Miori'nin arkasından bakarken Nanase yanımda bitti. "Haibara-kun, bana bir an ayırabilir misin?" sesi buz gibiydi. Keyfinin son derece kaçık olduğu her halinden belli oluyordu.
"Tabii." Arkasından yürüdüm. Derslik binasıyla spor salonunu birbirine bağlayan, kimsenin uğramadığı o tenha geçitte durduk.
Nanase sert bir ifadeyle bana döndü. "Bana bak. Hikari’nin sevgilisi olduğunun farkındasın, değil mi?" Sorduğu ilk soru, hiç beklemediğim bir yerden gelmişti.
"Şey, elbette farkındayım... En azından öyle olduğumu sanıyordum."
"O zaman onun duygularına biraz daha saygı göstermeni beklerdim," dedi suçlayıcı bir tonla. "Dedikodulardan haberim var. O gün yaşananların tamamen bir kaza olduğunu da biliyorum. Hikari bana her şeyi anlattı."
O zaman sorun neydi ki? "Durumu açıkladığımı sanıyordum ama..."
"Motomiya-san için endişelenmene bir şey demiyorum ama Hikari’nin de içinin içini yediğini göremiyor musun? Sana inansa bile, bu rezalet ortada seninle bu kadar içli dışlı olan ve böyle kazalara zemin hazırlayan bir kız olduğunu gösteriyor. En başta, Hikari o gün Motomiya-san ile buluştuğundan haberdar bile olmadığını söyledi bana."
Haklıydı. Hikari'ye o geceden bahsetmemiştim. Ama bunun tek sebebi Miori ile tamamen tesadüf eseri karşılaşmış olmamızdı. Sadece geç saatlere kadar basketbol oynamıştık, başka hiçbir şey olmamıştı. Üstelik o benim çocukluk arkadaşımdı, aramızda romantik bir durum olamazdı... Değil mi? Bu gerçekten doğru muydu? Emin değildim. En azından Miori’nin böyle düşünmediği kesindi.
"Kendini Hikari’nin yerine koy. Sen ne hissederdin?"
Sözleri göğsüme bir taş gibi oturdu. Hikari’nin çok yakın olduğu erkek bir çocukluk arkadaşı olduğunu hayal ettim. Benim haberim olmadan, gizlice onunla buluştuğunu düşündüm. Nanase haklıydı. Kıskançlıktan delirir, Hikari’nin beni gerçekten sevip sevmediğinden şüphe ederdim.
"Bu dedikodu yüzünden Hikari de okulda abuk subuk laflara maruz kalıyor. İnsanlar ona senden ayrılmasının daha iyi olacağını, senin güvenilmez ve uçarı bir herif olduğunu söylüyor. Ama Hikari her seferinde seni savunup o insanları tersliyor."
Tahmin ettiğim gibi... Benim hakkımda da çirkin fısıltılar dönüyordu. Hasegawa’nın asıl hedefi Miori olsa da, bu çamur yan kollardan bize de sıçramıştı.
"Senin de üzerinde büyük bir baskı olduğunun farkındayım ama beni asıl deli eden senin bu umursamaz tavrın. Hikari’nin neler çektiğini görmezden gelip sadece Motomiya-san’ın okula gelmemesine kafa yoruyorsun."
Verecek tek bir cevabım bile yoktu. Nanase baştan aşağı haklıydı. Hikari’nin güçlü duruşuna aldanıp onun iyi olduğunu varsaymıştım ama bu sadece benim bencilce bir avuntumdan ibaretti. O maskenin ardında ne fırtınalar kopardığını hiç düşünmemiştim.
"Kötü bir niyetin olmadığını biliyorum. Ben de Motomiya-san için endişeleniyorum. Çok nazik birisin, ona yardım etmek istemen çok doğal... Ama kendi sevgiline destek olmayı da ihmal etme," diyerek uyardı Nanase.
"Anladım. Söylediğin iyi oldu, teşekkürler Nanase."
Hikari’nin sevgilisiysem, her şeyden önce onun duygularını gözetmek zorundaydım. Bir ilişki yaşamanın getirdiği asıl sorumluluk buydu. Birinin sevgilisi olmanın ne demek olduğunu, omuzlarımdaki o ağır yükü nihayet kavrayabilmiştim.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.