İngilizce dersini tamamen irade gücümle atlatmayı başardım, hemen ardından beden eğitimi vardı. Bugünden itibaren turnuvaya kadar her branş için ayrı ayrı antrenman yapacaktık. Bizim beden eğitimi derslerimiz 1-1 sınıfıyla ortaktı, 1-3 ve 1-4 ise birlikte yapıyordu. Bu da demek oluyordu ki, 1-2 olarak 1-1 sınıfıyla karşı karşıya gelecek ve yan yana çalışacaktık.
Beden eğitimi öğretmeninin talimatıyla koşu ve ısınma hareketlerini bitirdikten sonra, herkes kendi kafasına göre şut çalışmaya başladı. Eğer herkesi kendi haline bırakırsam, bu gidişle bütün zamanı öylesine şut atarak harcayacaktık.
Birinci sınıfın lideri Murakami-kun yanıma geldi. "Planın ne?"
Neden bana soruyordu ki? Muhtemelen sınıfın beyni olduğumu düşünüyordu. "Hmm... Zor karar. Pratik yapmak istiyoruz ama nereden başlayacağız?"
Ben ne yapacağımı kara kara düşünürken Tatsuya araya girdi. "Maç yapmak en basiti, değil mi? Temel antrenmanlar da yapabiliriz ama çoğu kişi buna ayak uyduramaz."
Tamamen haklıydı. Her şeyden önce, maç yapmak çok daha eğlenceliydi. Ayrıca amatörleri alıştırmanın en hızlı yolu onları doğrudan gerçek bir oyunun içine atmaktır.
"Doğru aslında. O zaman birinci sınıfa karşı ikinci sınıf, bir hazırlık maçı yapalım," diye önerdi Murakami-kun.
"Olur," dedi Tatsuya.
Böylece ne yapacağımız kesinleşti. Reita, Hino ve Okajima-kun, Tatsuya ile benim etrafımda toplandı.
"Pozisyonları seçelim mi?" diye sordu Reita.
"Ben gardları besleyip pas dağıtacağım. Reita, sen bana destek ol. Okajima, pota altında kal." Tatsuya parmağında topu çevirirken talimatları dağıtıyordu.
Ne demek istediğini anlamıştım. Reita kendisinden istenen her şeyi kusursuzca yapabilirdi ve görüş alanı genişti, bu yüzden destek için en uygun kişiydi. Okajima-kun ise uzun boylu ve kalıplıydı, ribaundlar için güçlü bir aday olacaktı.
Tatsuya aniden parmağında dönen topu bana doğru fırlattı. "Natsuki, sen de ortalığı dağıt."
Topu havada yakaladım. "Rolleri değişiriz sanıyordum. Sen daha iyi bir forvet olmaz mıydın?"
"Oğlum, ben basketbol kulübündeyim. Tüm gücümle oynamam çocukça kaçar. Geride kalıp pas dağıtmak benim için en iyisi." Ağzından yorgun bir esneme kaçtı.
"Bekle, ya ben? Hey, Nagiura! Beni unutma!" diye bağırdı Hino.
"Ha? Hino, sen kafana göre takıl, zaten kazanırız," diye yanıtladı Tatsuya.
"Neden bir tek ben dışlanıyorum?!"
Onların bu komik atışmalarını izlerken aklımdan bir düşünce geçti. Tatsuya’nın ne demek istediğini anlıyorum. Alt tarafı bir turnuva; basketbol takımı üyesinin işi ciddiye alıp yeni başlayanları ezmesi çocukça olurdu. Buna katılacak pek çok kişi olduğuna eminim. Ama bunu hesaba katsam bile, ondan bunları duymayı beklemiyordum. Tatsuya bana bu tarz etkinliklerde başrol olmak isteyecek biri gibi geliyordu.
Reita da benimle aynı fikirde görünüyordu, birbirimize bakıştık. Ancak yorum yapma fırsatımız olmadı, hava atışı zamanı gelmişti. Top havaya süzüldü. Okajima-kun topa yükseldi ve onu Tatsuya’nın önüne doğru tokatladı.
"Güzel, o zaman ilk sayıyı biz atalım." Tatsuya driplingle ilerleyip Reita’ya pas verdi.
Reita’nın pası sağ kanatta aldığını görünce köşeye doğru hareketlendim. "Reita!"
Pasını yakalayıp kaleye döndüm. Üzerinde dört numara yazan antrenman yeleği olan bir öğrenci önüme dikildi. Gözlerimiz kilitlendi. Bakışlarımı Reita’ya çevirip aynı anda sağ ayağımla çizgiyi geçecek şekilde bir adım attım.
"Ne?!" Ben onu geçip giderken şaşkınlıkla bağırdı öğrenci.
Kolumu potaya doğru uzatarak turnikeye yöneldim ama altı numaralı yeleği giyen öğrenci önümü kapatmak için geldi. Elimi geri çekip topu boşta kalan Hino’ya aktardım.
"A-Aman?!" Topun aniden kendisine gelmesiyle Hino’nun afalladı.
"Şut at! Boştasın!" diye bağırdım.
Hino denileni yaptı ve şutunu çekti; top temiz bir şekilde çemberden geçti.
"Güzel iş. Her zamanki gibi harikasın, Natsuki." Reita bembeyaz dişlerini göstererek benimle çak yaptı.
"Haibara, çok iyisin!" diye gürledi Okajima-kun, yüzünde şaşkınlık okunuyordu.
Reita ve Tatsuya yeteneklerimi zaten bildikleri için rahattılar ama diğer herkes için bu durum şoke edici olmalıydı, değil mi?
Hino sırtıma vurdu. "Oha Haibara, senin basketbolda böyle bir patron olduğunu bilmiyordum!" Genişçe sırıttı ve başparmağını kaldırdı.
"Güzel şuttu, Hino," dedim ve savunmaya döndüm.
"Pekala! Bunu savunalım!" diye coşkuyla bağırdı Okajima-kun.
Bu çocuk da her zamanki gibi çok gürültülüydü. İster istemez yüzümde buruk bir tebessüm belirdi. "Adam adama yeterli mi?" diye sordum Tatsuya’ya savunma stratejimizi teyit etmek için.
"Sorun olmaz. Ben Murakami’yi alırım," diye yanıtladı.
Birinci sınıfın hücumu Murakami-kun’un topu getirmesiyle başladı. Basketbol takımında değildi ama hareketleri kesinlikle deneyimli bir oyuncununki gibiydi. Dripling yaparken top adeta eline yapışıyordu. Yine de takımın aktif bir üyesi olan Tatsuya’ya karşı oynamak omuzlarına büyük bir yük bindiriyordu.
"Kahretsin... Onu geçemiyorum!"
Savunmamız karşısında hüsrana uğrayan birinci sınıf, çaresizce bir şut attı ve kaçırdı. Top çembere çarpıp yukarı sıçradı.
"Raaaaaah!" Okajima-kun havaya sıçradı, devasa gövdesi adeta havada süzüldü. İki eliyle topu sıkıca kavrayıp yere indi. Ribaundu aldıktan sonra Tatsuya’ya pas verdi. "Tamam! Tatsuya!"
"İnanılmaz bir dikey sıçramaydı," diyerek takdir etti Reita.
"Bizim kulüpte de kale önündeki hava mücadeleleri en güçlü yönümdür," dedi Okajima-kun.
Doğru ya, ikisi de futbol takımındaydı.
"Güzel, bir sayı daha kapalım." Tatsuya topu kendi yarı sahamızdan rakip yarı sahaya sürdü.
"Tatsuya!" diye seslendim kanattan. Topu bana doğru gönderdi. Yakaladım ama önüme baktığımda Murakami-kun’un beni savunduğunu gördüm. Hmm? Tatsuya’yı tutması gerekmiyor muydu?
Murakami-kun yüzümdeki soruyu okudu ve cevapladı: "Pek ciddi oynuyor gibi görünmüyor, bu yüzden önce seni durduracağım."
Tatsuya’nın sadece geriden pas dağıtma niyetinde olduğunu şimdiden anlamış mıydı? Oldukça hızlı bir muhakeme yeteneği. Üstelik savunmasında hiçbir açık da yoktu. Onu geçmek zor olacaktı.
"Demek eskiden basketbol oynuyordun, Haibara? Bunu bilmiyordum." Murakami-kun dudaklarını yaladı, gözleriyle her hareketimi takip ediyordu.
Yeniden pozisyon almak için topu Tatsuya’ya geri vermeliydim ama... "Eh, bir şansımı deneyeceğim." Onu geçip geçemeyeceğimi test etmek istedim.
Hafifçe sallandım. Sağ mı? Sol mu? Pas mı? Şut mu? Bilerek hareketlerimi rahat tuttum ve elimdeki topla oynayarak fake attım. Benim için en önemli şey tempoydu; durgunluktan bir anda harekete geçmek. Birden adımımı atıp sağa doğru yüklendim.
Murakami-kun bir anlık gecikmeyle de olsa tepki verdi ve hemen yanıma yapıştı. Zorlamaya devam edip turnikeye gidebilirdim ama beklenmedik bir şey yapıp topu bacaklarımın arasından geçirdim ve geri adım attım. Aniden durmam aramızda bir mesafe açtı.
"Ne?!"
Murakami-kun’un dengesi bozulurken dengemi koruyup jump shot attım. Top havada süzüldü; çembere çarpsa da zar zor fileden içeri girdi.
"Ciddi misin?" Murakami-kun ağzı açık bir şekilde kıçının üzerine düştü.
"Biraz daha güç lazımdı..." diye mırıldandım. İkinci golü bulmuştuk ama uzun zaman olduğu için top kontrolüm zayıflamıştı. Daha fazla oynamam gerekiyordu, aksi takdirde bunu düzeltemezdim. Dokunuşlarımı geri kazanmak için kendi başıma çalışsam iyi olacaktı.
"Güzeldi Natsuki. Oldukça havalıydı," dedi Tatsuya.
"Teşekkürler," diye karşılık verdim.
Beni överken ses tonu her zamanki gibiydi. Özellikle farklı davranıyor gibi görünmüyordu ama bu aslında daha da tuhaf hissettiriyordu. Tatsuya basketbol oynarken daha...
"Tatsuya, bir sorun mu var?" diye sordum.
"Ha? Yok, pek sayılmaz." Kaşlarını çattı. "Garip bir şey mi var?"
Gerçekten aklında hiçbir şey yokmuş gibi göründüğünü görünce başımı salladım. "Yok, boş ver."
Bir şeylerin ters gittiğini hissediyordum ama görünürde hiçbir sorun yoktu. Bu durumda araya girmeye hakkım yoktu. Şimdilik vardığım sonuç buydu.
Hazırlık maçına gelince, birinci sınıfı darmadağın ettik ve skorlarını tam ikiye katladık.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.