O gün okul çıkışında yürütme kurulunun üçüncü toplantısını yaptık. Geriye sadece takvim üzerindeki son kontroller ve ön hazırlıklar kaldığı için işimiz çabuk bitti. Sonunda yarın büyük gündü, top turnuvası başlayacaktı. Kurul üyesi olarak hakemlik yapmak, maç programını koordine etmek, sınıfları organize etmek gibi bir sürü sorumluluğum vardı.
Koridorda yürüyen biz birinci sınıfların yanında Mei çekingen bir sesle, “Natsuki, bugün biraz daha pratik yapabilir miyiz?” diye sordu.
“Olur, uyar bana. Zaten bugün antrenman yapmayı planlıyordum. Sonuçta yarın büyük gün,” diye karşılık verdim.
Beklenmedik bir şekilde Miori söze karıştı. “Pekâlâ, ben de takılayım peşinize. Zaten yapacak başka bir işim yok.”
Tek kaşımı kaldırdım. “Antrenmanın yok mu?”
“Bugün izinliyiz. İki haftada bir dinlenme günümüz oluyor.”
“İzin gününü yine basketbol oynayarak mı geçireceksin yani?”
“Bu sefer senden daha iyi olduğumu kanıtlayacağım.”
Omuz silkerek gülümsedim. “Boş bir çaba ama takdir ettim doğrusu.”
Miori ters ters baktı. “Ne dedin sen?”
“Affedersiniz, acaba ben de gelebilir miyim?” diye araya girdi Funayama-san. “Basketbol turnuvasına katılmadığım için pek faydam dokunmaz ama hepinizi antrenman yaparken izlemeyi çok isterim.” Açıkça söylemiyordu ama herkes asıl amacının Mei ile biraz daha vakit geçirmek olduğunu biliyordu.
“Elbette gelebilirsin. Değil mi Mei?” dedim.
“E-Evet, tabii ki!” Mei kafasını coşkuyla defalarca salladı.
Sakin ol şampiyon. “Güzel, hep birlikte geçelim o zaman.”
Bugün şehir salonunun sahasında antrenman yapmaya karar vermiştik. Bireysel kullanım için oldukça ucuzdu ve hafta içi akşamları pek kimse olmazdı. İstasyonu geçip salona vardık. Tahmin ettiğimiz gibi etrafta in cin top oynuyordu.
Saha zeminine adım atmadan önce spor ayakkabılarımızı giydik. Geçen gün aldığımız top Mei’deydi ama salonda ödünç alınabilecek başka toplar da vardı. Verimli bir antrenman için tek top yetmeyeceğinden bir tane daha kaptık.
Miori topu parmağında çevirirken sordu. “Yarın basketbolda oynuyorsun, değil mi? Nasıl hissediyorsun?”
“Formumdayım. Kendi kendime çalışıyordum zaten,” diye cevap verdim. Mei ve Miori ile parkta yaptığımız antrenmanları da sayarsam toplam üç kere sıkı çalışmıştım. Beden eğitimi derslerinde de sürekli basketbol oynadığım için eski esnekliğimi ve hissimi büyük ölçüde kazanmış durumdaydım.
“Bayağı ciddiye alıyorsun bu işi,” dedi.
“Öyle. Ama biliyorsun, altı üstü bir okul turnuvası deyip geçenler de var.”
“Hey, her şeyini ortaya koymak tam da senin tarzın. Bence böylesi çok daha eğlenceli zaten.” Miori kusursuz bir kavisle topu potadan geçirdi.
Harika oynuyordu. Şut formu her zamanki gibi pürüzsüzdü.
Sahanın diğer yarısında ise Mei ve Funayama-san flörtleşmekten antrenman yapmaya fırsat bulamıyordu.
Mei sevinçle bağırdı. “G-Girdi!”
“Vay canına! Harika bir atıştı! Muhteşemdin!” Funayama-san, Mei her şut attığında kenardan coşkuyla tezahürat yapıyordu.
“Nasıl anlaşacaklar emin değildim ama işler tıkırında gidiyor gibi,” dedim.
“İkisi de birbirinin ne hissettiğini anladı çünkü. Kesinlikle sevgili olacaklar. Sene ve Hikari-chan’a yardım etmekten çok daha kolay oldu bu iş,” dedi Miori son derece kendinden emin bir tavırla.
Süper danışmanımdan da bu özgüven beklenirdi! Yani, eski danışmanımdan.
“Bırak şimdi onları da teke tek maçımıza bakalım.”
“Aslında Mei’ye taktik vermem gerekiyordu,” dedim. “Neyse, ona sonra yardım ederim.”
Miori ile peş peşe birkaç maç yaptık. Karşılaşmaların yüzde yetmişini ben kazandım.
Yenilgilere hırslanan Miori, “Bir daha!” diye bağırdı. Ama tam o anda salonun kapıları açıldı. “Ha?” Şaşkınlıkla gözleri açıldı.
İçeri Reita, Okajima-kun, Hino ve Hikari girdi.
Reita gülümsedi. “Selam Miori.”
“R-Reita-kun? Sizin ne işiniz var burada?”
“Natsuki çağırdı. Futboldan sonra enerjin kalırsa birlikte antrenman yapalım demişti. Ben de basketbol turnuvasındayım ya,” diye açıkladı Reita. “Gelirken Hino ile Okajima’yı da taktım peşime.”
“Sonuçta hepimiz futbol takımındayız! Reita geliyorsa ben de varım!” Okajima-kun bembeyaz dişlerini göstererek sırıttı ve başparmağını kaldırdı.
“Bugün yapacak bir işim yoktu, hem şehir salonu bizim eve çok yakın.” Hino gamsız bir kahkaha atıp omuz silkti.
Hikari tatlı bir tebessümle araya girdi. “Edebiyat kulübünden sonra onlara rastladım, moral desteği vermek için geldim.”
Tam bir melek. Her zamanki gibi dünyadaki en sevimli kızsın.
“Bu arada, Tatsuya nerede?” diye sordum.
Reita iç çekti. “Ders çalışmak için eve gitti. Okul turnuvası için kendini parçalamaya gerek olmadığını söyledi.”
Okajima-kun öfkeyle mırıldandı. “Pislik herif son zamanlarda birden inek öğrenci kesildi başımıza. Son quizden yüz aldı bir de.”
Hino kafasını yana eğip düşündü. “Gariplik var bu çocukta son zamanlarda. Eskiden de böyle miydi ki?”
“Boş verin, o olmadan da antrenman yapabiliriz,” dedim.
Mei’yi de işin içine katarak üçer kişilik bir gösteri maçı yapmaya karar verdik. Ben, Mei ve Okajima-kun bir takım olduk; Miori, Reita ve Hino karşı takıma geçti. Funayama-san ve Hikari ise saha kenarında sohbet ederek bize tezahürat yapıyordu.
“Sen Funayama-san’sın, değil mi? Ben Hoshimiya Hikari,” dedi bizimki.
“E-Evet,” diye karşılık verdi Funayama-san. “Adımı bilmene şaşırdım. Son zamanlarda bir sürü ünlü insanla tanışıyorum sanki.”
“Ne? Ünlü müyüm ki ben?”
“Elbette. Okulun idolüsün sen.”
Hikari kıkırdadı. “İlahi! Yok canım, değilim!”
İyi anlaşıyor gibi görünüyorlardı. Hikari’nin muazzam iletişim becerilerinden daha azı beklenemezdi zaten.
“Mei, pas vermeden önce etrafına bak. Nereye atacağından emin olamazsan topu bana geri çıkar.”
“T-Tamam! Öyle yapacağım!” Gerçek maç formatında pratik yaptıkça sahadaki duruşu gözle görülür şekilde gelişiyordu.
“Geliştiğini fark edebiliyorsun, değil mi? Şimdi tek yapman gereken tüm bu çalışmalarının karşılığını yarınki maçta göstermek,” dedim.
“Gerçekten öyle mi düşünüyorsun?”
“Harika iş çıkaracaksın. Kendine güven biraz.” Sırtını sıvazladım. Boş laf etmiyordum, gerçekten de çok çabalıyordu. Duymama göre dördüncü sınıfta basketbol takımından Kijima-kun da oynayacaktı. Kesinlikle dişli bir rakip olacaklardı.
“Ama ilk turda sizin sınıfla karşılaşıyoruz,” dedi Mei buruk bir sesle.
Doğru. Ne yazık ki 1-2 sınıfı ilk maçta 1-4 ile eşleşmişti. “Kura şansı işte.”
“Ha ha ha... Lanet olsun şansıma...”
Üçe üç maça devam ettik ama işi fazla uzatmadık.
“Bugünlük bu kadar yeter,” diyerek noktayı koydum.
Okajima-kun hâlâ enerjikti. “Bitti mi yani? Ben daha saatlerce oynayabilirim.”
Reita müdahale etti. “Yarına yorgun çıkmak istemeyiz. Natsuki’yi dinleyelim.”
Bizim grubu bir kenara bırakırsak, Reita ve diğerleri zaten kulüp faaliyetlerinden çıkıp gelmişti. Kondisyon ve zaman açısından antrenmanı uzatmamak en doğrusuydu. Aşırı yüklenip sakatlanırsak kaş yapayım derken göz çıkarırdık.
“Pekâlâ o zaman. Ben gidip bir yüzümü yıkayayım.”
Şehir salonundan çıktığımda dışarısı zifiri karanlıktı. Soğuk esinti terli bedenime çok iyi geldi. Musluğu çevirip kana kana su içtim, ardından yüzümdeki teri yıkadım. “Oh be. Kendime geldim.”
İşim bitince diğerlerinin yanına dönmek üzere doğruldum. Yolda yürürken karanlığın içinden gelen sesler duydum. Arka kapıda biri mi vardı? Gayriihtiyari köşeden kafamı uzattığımda Funayama-san ve Miori’nin konuştuğunu gördüm. Ne yapıyorlardı orada?
Funayama-san içtenlikle, “Yardımların için çok teşekkür ederim,” diyordu.
“Lafı bile olmaz, pek bir şey yapmadım ki. Sadece yanında durup seni izledim,” diye karşılık verdi Miori.
“Yine de bana ihtiyacım olan cesareti verdin. Artık tek yapmam gereken yarın ona açılmak.”
“Bol şans. Eminim her şey çok güzel gidecek.”
Sadece kopuk kopuk cümleler duyabiliyordum ama konuşmalarının özü buydu. Ben Mei’ye nasıl yardım ediyorsam Miori de Funayama-san’a yardım ediyordu demek ki. Funayama-san da bunun için teşekkür ediyordu herhalde... Bir dakika, yarın Mei’ye ilan-ı aşk mı edecekti? Vay be, aralarındaki ilişki ne kadar da hızlı ilerlemişti.
Funayama-san tereddütlü bir sesle, “Yanlış anlamıyorsam eğer, küçük bir şey sorabilir miyim?” dedi.
“Hmm? Tabi, istediğini sorabilirsin.”
Funayama-san kelimeleri toparlamakta zorlanarak duraksadı. Sormadan önce kendini toplamak için bir an durdu. “Miori-san... sen Haibara-kun’u seviyorsun, değil mi?”
Zaman durmuş gibiydi. Hafif bir rüzgâr esti, dökülen yapraklar havada uçuştu.
Ha? Olamaz. İmkânı yok.
Funayama-san’ın bu çıkarımı o kadar damdan düşer gibiydi ki beynim bir an durakladı. İşin daha da garip yanı, Miori’nin sessiz kalmasıydı. Normalde böyle bir yorumu güler geçerdi... Büyütmeden kestirip atardı. Neden hiçbir şey demiyordu ki? Bu durum sanki—
“Seni sevdiğimi söylesem... ne yapardın?”
Miori kendini zorlayarak gülümsedi. “Hadi ama Shizuki-chan. Bu hiç hoş bir şaka değil. Reita-kun ile çıktığımı bilmiyor musun?”
Evet. Funayama-san durumu tamamen yanlış anlamıştı. Zaten insanlar genelde Miori ile benim aramızdaki yakınlığı yanlış yorumlamaya meyilliydi.
Derken Hino’nun sesi duyuldu. “Haibaraaa! Orada mısın?”
Hay aksi, diğerleri beni arıyordu!
Hemen havluyla yüzümü kurulayıp salonun ışıklı girişine doğru yürüdüm. Beni orada, lambanın altında bekliyorlardı.
“Ah, işte burada!”
“Kusura bakmayın, yüzümü yıkıyordum,” dedim. Diğer ikisi de yakında aramıza katılırdı zaten.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.