BAŞLIK: Sınıflar Arası Karşılaşma
İçeriye pek açık biri gibi durmuyordu ama Mei’nin aksine son derece sakin bir duruşu vardı. Tavırları rahat, adımları ölçülüydü; daha doğru bir ifadeyle, üzerinde asil bir hava taşıyordu.
"Ben birinci sınıflardan Motomiya Miori. Madem aynı komitedeyiz, iyi geçinelim!" dedi Miori, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle.
Funayama-san kısa bir duraksamanın ardından, "Sizi tanıyorum... Elbette. İkiniz de popülersiniz," dedi.
"Hadi canım, gerçekten mi?" diye karşılık verdi Miori. "Bu çocuğun okul festivalindeki o çılgınlığından sonra neden meşhur olduğunu anlıyorum da, ben niye?"
"Şuna 'çılgınlık' deyip durmasan olmaz mı?" diye araya girdim.
"Serika, sizin gibi rockçılar için bunun iyi bir şey olduğunu söylemişti," diye yapıştırdı cevabı.
"Lütfen Serika’nın tuhaf zevklerini normal insanlarınkiyle bir tutma."
"Bir erkek için amma ince eliyip sık dokuyorsun. İşte bu yüzden popüler değilsin... Ah, dur bir dakika, galiba zaten popülersin."
"Yahu, böyle saniyesinde fikir değiştirince insan ne diyeceğini bilemiyor."
Miori ile ben böyle şakalaşırken, Funayama-san ve Mei tuhaf bir şekilde göz göze geldiler.
"Onlar... epey yakın görünüyor," dedi kız.
"Girişken kızlarla erkekler genelde böyle kaynaşır," diye yanıtladı Mei.
Bu ikisi birbirini tanıyor muydu?
Mei, kafamdaki soru işaretini hemen giderdi: "D-Daha önce birkaç kez konuşmuştuk, yani... Değil mi?"
"Elbette. Seni unutmadım Shinohara-kun." Funayama-san ona tatlı bir şekilde gülümsedi.
Anlaşılan araları fena değildi. En azından kız, benimle veya Miori ile konuşurken sergilediği o gergin tavrı Mei’nin yanında göstermiyordu. Yine de Mei, kızın kendisini hatırlayıp hatırlamadığı konusunda endişelenmişti. Gerçi onun da kendine güvendiği tek konu, adeta görünmez bir varlığa sahip olmasıydı.
Üçüncü sınıflardan bir çocuk, herkesin dikkatini çekmek için hafifçe el çırptı. "Herkes geldi, değil mi? Harika, o zaman hemen başlayalım da bir an önce evlerimize dağılalım!" dedi. "İlk iş olarak sıraları yuvarlak oluşturacak şekilde dizelim."
Sohbeti kesip onun dediğini yaptık ve sıraları toplantıya uygun şekilde, dairesel bir düzene soktuk. İşimiz bittiğinde tüm komite üyeleri yerlerine oturdu. Sınıf sessizliğe bürününce üçüncü sınıftaki çocuk yeniden konuşmaya başladı.
"Herkesin dershanesi ya da kulüp çalışmaları vardır elbet, o yüzden lafı hiç uzatmayalım. Komiteye öncülük edecek birini seçmemiz gerek, ne dersiniz, ben üstlensem olur mu?"
Yakışıklı bir çocuktu; yüz ifadesinden ve hareketlerinden öz güven akıyordu. Sesi salonda yankılanıyor, soruyu her ne kadar yumuşak bir tonla sormuş olsa da insanları doğal olarak peşinden sürükleyen bir karizma taşıyıyordu.
Onu tanıyordum. Üçüncü sınıflardan Yanagishita Yugo-senpai idi. Basketbol takımından yeni ayrılmıştı ama takımın eski as oyuncusu ve kaptanıydı.
Diğer üçüncü sınıflar, "Yine her zamanki gibi sabırsızsın," diye ona takıldılar ama bunu kötü bir niyetle yapmadıkları belliydi.
Herhangi bir itiraz olmadığını gören Yanagishita-senpai, konuyu hemen sadede getirdi. "Güzel. Ben Yanagishita Yugo, sınıflar arası spor müsabakaları yürütme komitesinin yeni başkanıyım. Angarya işlerle uğraşmayı pek sevmem ama üstüme kalan işi de sonuna kadar götürürüm. Gerçi bu görevde pek de bir numara yok ya, neyse."
Konuşurken hemen yanında oturan kızla göz teması kurdu. Onun işaretiyle kız, hazırladıkları broşürleri dağıtmaya başladı. Tıpkı ilk seferimdeki gibi, her zamanki gibi titizce hazırlanmıştı.
"Bu toplantının amacı, her branşın kurallarını ve müsabaka takvimini gözden geçirmek. Oyunların kurallarını zaten bildiğinizi düşünebilirsiniz ama turnuvanın sorunsuz ilerlemesi için kurallar basitleştirildi ve süreler kısaltıldı. Örneğin, basketbol maçları onar dakikalık iki devre halinde oynanacak. Komite üyeleri olarak sizin göreviniz, bu değişiklikleri kendi sınıflarınıza aktarmak."
Gerekli tüm bilgileri tek bir kelimeyi bile israf etmeden net bir şekilde aktardı. Benim az önceki o acemi liderlik çabamla arasında dağlar kadar fark vardı. Yanagishita-senpai’nin her ortamda liderlik yapabilecek bir yetenek olduğu apaçık ortadaydı. Basketbol takımında da hep böyle çalışırdı; gereksiz ayrıntılardan nefret eder, verimliliğe önem verirdi.
"Bu kağıtlarda her branşın kuralları özetlendi. İster sınıfta sözlü olarak anlatın, ister bunları doğrudan dağıtın, keyfiniz bilir. Karıştırılması kolay olan detaylar kırmızıyla belirtildi."
Kağıtları şöyle bir inceledim. Gerçekten de son derece anlaşılır hazırlanmışlardı! Sınıf mevcudu kadar fotokopi çekip dağıtırsam bu iş tereyağından kıl çeker gibi hallolurdu.
"Kurallar konusu bu kadar. Sorusu olan yoksa bir sonraki maddeye geçiyoruz."
Toplantımız yaklaşık otuz dakika içinde bitti. Yanagishita-senpai’nin pratik yaklaşımı sayesinde, sadece yarım saatte inanılmaz miktarda konuyu karara bağlamıştık.
"Komite başkanı gerçekten de... harika biri," dedi Mei hayranlıkla.
"Yanagishita-senpai mi?" dedi Miori. "Çok yeteneklidir. Basketbolda da üstüne yoktur."
Ayrıca çok da zekidir. Sanırım kendi döneminin en başarılı öğrencisiydi diye içimden geçirdim ama bu bilgiyi nereden bildiğimi açıklamak zor olacağından kendime sakladım. Bunun yerine geçiştirici bir yorum yaptım: "Onun sayesinde bize hiç iş düşmedi, toplantı rüzgar gibi gelip geçti."
Arada bir biz birinci sınıfların da fikrini soruyordu ama bunun dışında kararlarda pek bir rolümüz olmamıştı. Zaten dahil olmak gibi bir niyetim de yoktu, bu yüzden durumdan gayet memnundum; muhtemelen Yanagishita-senpai de ne hissettiğimizi anlamıştı. Onun karakterindeki biri, eğer işi üstlenmek isteyen hevesli ve yetenekli başka biri olsaydı liderliği hemen ona devrederdi.
Normalde yürütme komitesi turnuvaya kadar en az beş kez toplanırdı ancak Yanagishita-senpai’nin "Herkesi defalarca buraya toplamak çok daha sinir bozucu, o yüzden elimizden gelen her şeyi tek seferde kararlaştıralım" felsefesi sayesinde, ciddi miktarda işi tek bir oturuma sığdırmıştık. Bu gidişle sadece iki kez daha toplanmamız fazlasıyla yeterli olacaktı.
Zaman alacak tek şey, müsabaka gününün programını planlamak ve sınıf sıralamalarını belirleyecek puanlama sistemini netleştirmekti. Bu sistem, adet olduğu üzere her yıl ufak tefek değişikliklere uğrardı.
Yanagishita-senpai bir sonraki toplantıya kadar kesin bir çözüm yolu bulurdu.
"Sizler hangi branşlarda yarışacaksınız?" diye sordu Miori.
Biz dört birinci sınıf öğrencisi sınıftan çıkıp koridorda yürümeye başladık. Hepimizin kendi sınıflarımıza dönmesi gerektiği için aynı yöne doğru ilerliyorduk.
Onun sorusuna ilk cevap veren ben oldum. "Basketbol. Ya sen?"
"Ben futboldayım. Aslında basketbol oynamak istiyordum ama kızların futbol oynamasına karar verdik." Miori kollarını kibirli bir tavırla göğsünde kavuşturdu. "Reita-kun bana koçluk yapacak, o yüzden bu duruma pek de içerlemedim."
Yüzünde adeta "Kıskandın mı?" der gibi bir ifade vardı ama zerre umrumda değildi.
Reita tam bir dahi olduğundan insanlara bir şeyler öğretme konusunda berbattır, haberin olsun. Tabii bu durum sadece dersler için geçerliydi. Acaba futbolda da kötü bir hoca mı olacaktı? Neyse, kendi aramızda konuşup diğerlerini dışlamayalım şimdi.
"Sen ne yapıyorsun Mei?" diye sordum.
"Ben de basketbol oynayacağım... Nasıl olduğunu anlamadan kendimi listede buldum..." Mei’nin etrafını bir anda kara bulutlar kapladı. "Sınıftakilere ayak bağı olmamak için çok çalışmam lazım... Yoksa o popüler tipler beni çiğ çiğ yer."
Tavırlarına bakılırsa sporla arası pek iyi değildi. Oynamayı gerçekten hiç istemediği her halinden belli oluyordu.
"Ah!" diye haykırdı aniden. "Sahi ya Natsuki! Senin basketbolun çok iyi değil miydi? Lütfen bana da biraz bir şeyler öğretsene!"
"Olur, öğretirim tabii," dedim. "Ama antrenman konusunda gerçekten ciddi misin?"
Öğrencilerin sadece çok az bir kısmı sınıflar arası turnuva için kendi başına çalışma zahmetine girerdi. Ve ben de kesinlikle o azınlığın içinde yer almayı planlıyordum.
"Birazcık olsun pratik yapmazsam sahada tam bir rezalet olacağım..." diye içini çekti Mei.
Yanında yürüyen Funayama-san, gözlerini dikmiş dikkatle onu izliyordu.
Mei, kızın kendisine baktığını fark edince telaşlandı. "B-Bir şey mi isteyeceksin?"
"Ah, hayır... Özür dilerim." Kız bakışlarını kaçırıp hafifçe eğilerek selam verdi.
Cidden tuhaf bir diyalog dönüyordu aralarında.
"Peki ya sen, Funayama-san?" diye ona da sordum.
"Ben... voleybola katılıyorum. Geçmişte az çok oynamışlığım var," diye yanıtladı.
"Öyle mi? Ortaokulda falan mı?"
"Evet... Her ne kadar yarım yıl sonra bırakmış olsam da."
Eyvah, hassas bir konuya basmıştım. Sohbeti canlı tutmak istiyordum ama Funayama-san’ın benimle konuşmak isteyip istemediğinden bile emin değildim. Ses tonu hiç değişmediği için bunu kestirmek epey güç oluyordu.
"Hey, şu kucağında taşıdığın kitaplar da neyin nesi?" diye sordu Miori, Funayama-san’ın göğsüne doğru bastırdığı belgelere bakarak.
"Bunlar geçmiş turnuvalara ait belgelerin bir derlemesi. Yürütme komitesine seçildiğim için önceden biraz hazırlık yapmanın iyi olacağını düşündüm..."
"Vay canına, harikasın. Gerçekten çok çalışkansın," dedi Miori şaşkınlıkla.
Funayama-san başını iki yana salladı. "Diğer insanların aksine ben biraz ağır kanlıyım ve işleri kavramakta zorlanıyorum, bu yüzden benim için bu bir mecburiyetti."
İşte tam da çalışkan bir insanın kuracağı türden bir cümle.
"Benim aklımdaki tek şey ise bu işin bir an önce bitmesiydi, tam bir baş belası."
"Zaten senin başka bir şey düşüneceğin yoktu," diye lafı gediğine koydu Miori.
"Ne dedin sen? Bunu senin gibi toplantı boyunca yarı uykulu gezen birinden duymak istemezdim doğrusu!"
"Neee? Ayaktaydım ben, yani en azından uyanıktım. Lütfen uydurmayı kes!"
Biz böyle şakalaşarak ilerlerken grubumuz ikiye bölündü; önde Miori ve ben, arkada ise Mei ile Funayama-san kalmıştı.
Böyle olacağı zaten belliydi; Miori ile ben yol boyunca durmadan konuşmuştuk. Kendimi biraz kötü hissettim. Acaba arkadakiler ne alemdeydi?
Arkamdan adeta sonu gelmez, can sıkıcı bir sessizlik yükseliyordu. Mei’nin bakışlarıyla yalvarırcasına "Kurtar beni!" diye sessizce çığlık attığını hissedebiliyordum.
Benden ne yapmamı bekliyordun ki?
Durumu görmezden gelip önüme döndüm.
"Hey, beni dinliyor musun?" diye sordu Miori.
Başımı salladım.
"İşte ben de onlara seninle benim sadece çocukluk arkadaşı olduğumuzu, aramızda başka hiçbir şey olmadığını söyledim. Sonra biraz sinirlendim tabii; yani sonuçta öyle çok yakın falan da değiliz. Ne saçma bir durum! Hem zaten artık hayatında Hikari-chan var. Hıncını benden çıkarmanın ne alemi var şimdi?"
Miori her zamanki gibiydi. Daha az önce aramızda o kadar tuhaf bir hava esmişti ki şimdi çenesi açılınca durmak bilmedi. Yine de halinden memnun göründüğü için hiç bozmadım, yorum yapmadım. Başka çarem olmadığından, dinlediğimi belli etmek için arada bir kafamı sallayıp kısa tepkiler vermekle yetindim.
Bu sırada, arkamızdaki ikili de nihayet iletişime geçme konusunda bir adım atmıştı.
Affedersiniz, Shinohara-kun, dedi Funayama-san. Okul festivalindeki konserinizi izlemiştim.
Ha? Ah, şey, çok teşekkür ederim, diye karşılık verdi bizimki.
Shinohara-kun... Enstrümanlar hakkında pek bir şey bilmem ama bas gitar çalıyordun, değil mi?
E-Evet! Aynen öyle! Hani şu düm düm diye ses çıkaran alet! Mei heyecanla kafasını salladı.
Şu konuşma tarzını biraz daha düzeltip sakin olamaz mısın sanki?
Şey, o zaman. Funayama-san da kendi çapında bir savaş veriyordu. Konuşacak bir şeyler bulabilmek için gözlerini koridorda gezdirdi. Sırf sohbeti devam ettirmek için çabaladığını sanmıştım ama çok geçmeden yanıldığımı anladım. Sen... çok... havalıydın. Seni destekliyorum, derken yanakları kıpkırmızı kesilmişti.
Bu sözler o kadar beklenmedikti ki Mei gözlerini fal taşı gibi açıp olduğu yerde taş kesildi.
Ben... Senin de benim gibi sessiz sakin biri olduğunu düşünürdüm ama o kadar göz önünde olan bir sahnede elinden gelenin en iyisini yaptın. Oradayken gerçekten inanılmaz ve çok havalı göründüğünü düşündüm, diye devam etti Funayama-san. Sesi titriyor, yüzü hâlâ alev alev yanıyordu.
Şey, yani, ııı, t-teşekkür ederim...?
Ş-Şey yapma lütfen. Sadece öyle düşünmüştüm... Özür dilerim.
Hey, neler oluyor burada? Bu da neydi şimdi? Ne duydum ben az önce? Göz ucuyla Miori’ye baktım, o da omuz silkti. Arkama hızlıca bir bakış attım; ikisi de yüzleri kıpkırmızı, tek kelime etmeden yürüyorlardı.
Bu nasıl bir hava böyle? Bu kadarı benim bile tahminlerimin çok ötesindeydi, şimdi ne yapmam gerekiyor? Sanki bir aşk mangasındaki o ilk kıvılcım anına canlı canlı şahit olmuştum.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.