Gökkuşağı renklerinde bir gençlik de ne demekti? Durup dinlenmeden kafamı kurcalayan bir soruydu bu. Serika'ya net bir hedefimiz olması gerektiğini söylemiştim ama şimdi kendim bile neyin peşinde koştuğumu bilmez haldeydim. Ne komik ama.
Okul festivalindeki konser ve hemen ardından Hikari ile yaptığımız o konuşma... Şüphesiz her ikisi de arzuladığım o gökkuşağı renklerindeki gençliğin birer parçasıydı. Gelgelelim, şimdi nedense hedefimden sapıyormuşum gibi hissediyordum; üstelik aşık olduğum kızla, Hikari ile sevgili olmayı başarmışken.
Bunun sebebi, hayalimdeki o toz pembe gençlikte yeri olmayan, ayakları yere basan gerçek sorunlarla yüzleşmek zorunda kalmam mıydı acaba? Ondan mıydı dersiniz? Arkadaş grubumun içindeki o gerginlik, grubun geleceği... Hiçbirinin kolay bir çözümü yoktu. Belki de bunlar büyütülecek şeyler bile değildi. Hayatta böyle dertlerden bolca bulunurdu zaten.
Ben daha soyut bir şeylerin peşindeydim, kalbimin en derinlerinde resmettiğim bir şeyi arıyordum. Hayranlık duyduğum insanlarla dost olmak istiyordum. Aşık olduğum kızla randevu çıkmak istiyordum. Delicesine bağlanabileceğim bir şeylerin özlemini çekiyordum. Ve her günü dolu dolu yaşamayı diliyordum.
Eğer bütün istediğim bunlardan ibaretse, hedeflerime çoktan ulaşmıştım. Bu süreçte yoluma birkaç pürüzün çıkması da kaçınılmazdı. Öyleyse eksik olan neydi Allah aşkına? En başta, beni gökkuşağı renklerinde bir gençlik istemeye iten neydi? O bomboş, gri renkli gençliğimden, tüm o keşkelerimden önce... İlk seferinde beni lisede kendimi baştan yaratmaya zorlayan neydi?
Asıl istediğim şey...
"Hey! Hadi ama, Natsuki! Şu dağın tepesine ilk varan kazanır!"
Aniden zihnimde çocukluğuma dair bir anı canlandı. Kısa, erkek fatma saçlarıyla Miori beni sollayıp geçti, sırtı benden giderek uzaklaştı. "Bekle," dedim, çaresizce ona yetişmeye çalışarak...
"Hey, Haibara, uyan artık! Şu soruyu çöz bakalım."
Öğretmenin sesiyle birlikte yanağımda hissettiğim hafif acı, beni sonunda gerçeğe döndürdü. Gözlerimi açıp başımı kaldırdım. Matematik öğretmenimiz Murakami-sensei, kürsüden bana ters ters bakıyordu. Üstelik bütün sınıfın gözü üzerimdeydi. Yan tarafa baktım; anlaşılan Hikari parmağıyla yanağımı dürtüyordu. Nedense bana soğuk ve sitemkar gözlerle bakıyordu.
"Nihayet uyanabildiniz." Murakami-sensei bıkkınlıkla içini çekti.
"Şey... Günaydın," dedim.
"Benimle dalga mı geçiyorsun? Çabuk tahtaya kalk da şu soruyu çöz."
Görünüşe göre sınıfta soru çözme sırası bendeydi. Karatahtada bir düzine matematik sorusu yazılıydı; önümde oturan Okajima-kun ve onun önündeki Fujiwara, ellerinde tebeşirle tahtanın önünde dikiliyorlardı. Son soru bana kalmıştı herhalde.
Murakami-sensei'e hafifçe eğilerek selam verdim ve cevabı tahtaya yazdım. Birinci sınıflar için epey zor bir soru olmalıydı ki, işlemi bitirdiğimde sınıftan bir hayranlık mırıltısı yükseldi.
"Yarabbi şükür," diye mırıldandı Murakami-sensei bezgin bir tavırla. "Derste uyuyorsun ama cevap doğru."
Kusura bakmayın ama bu benim liseyi ikinci kez okuyuşum... Soruyu çözmeyi bilmiyormuş gibi yapmayı düşünmüştüm ama sonra vazgeçmiştim. Beni uyurken yakaladığı için muhtemelen daha çok öfkelenirdi. Murakami-sensei'den özür dileyip yerime döndüm. Oturduğumda Hikari'nin keyfi kaçmış gibiydi. Bana soğuk bir bakış fırlatıp kafasını çevirdi.
"Bir... Bir hata mı yaptım?" diye fısıldadım.
"Rüyanda ne görüyordun?" diye sordu kısık sesle.
Rüyam mı? Ne görüyordum ki sahi? Kesinlikle bir şeyler görüyordum ama ne olduğunu hatırlayamıyordum. İyi de bunun konumuzla ne alakası vardı?
Kararsız kaldım. "Bana kızgın mısın?"
"Yoo, değilim."
İşte başlıyoruz! Kızlar her zaman kızgın olduklarında bile olmadıklarını söylerler! Ne yaptım ki ben yine? Bunu tahmin edemeyecek kadar kalın kafalıyım... Öte yandan, Hikari canı sıkıldığında yanaklarını şişirince gerçekten çok sevimli oluyordu. Ne diyeceğimi bilemeyerek uslu uslu dersi dinlemeye koyuldum.
Aniden Hikari fısıldadı: "Uykunda mırıldanıp durdun, Miori-chan'ın adını sayıkladın."
Demek öyle... Şimdi anlaşıldı, meğer mesele buymuş. Düşününce, rüyamda tam da bunu görüyordum zaten... Eski anıları yeniden yaşarken Miori'nin adını ağzımdan kaçırmış olmalıydım, Hikari de bunu duymuştu. Sonuçta benim kız arkadaşımdı; uykumda başka bir kızın adını mırıldandığımı duymak hiç de hoş bir his olmasa gerekti.
"Şey," diye söze başladım. "Yani, özür dilerim."
"Gerek yok. Özür dilemeni gerektirecek bir durum yok, değil mi?" dedi mesafeli bir tavırla. Haklıydı ama özür dilemekten başka elimden bir şey gelmiyordu.
Ne yapmalıydım? Hiçbir fikrim yoktu.
Birden dudakları yukarı kıvrıldı. "Şaka yapıyorum. Gerçekten kızgın değilim." Çenesini ellerine yaslayıp bana baktı, keyifle kıkırdadı.
Böyle şakalar kalbime inecek, lütfen yapma şunu olur mu? Gerçi suç bende sayılır.
"Ama yine de merak ediyorum. Nasıl bir rüyaydı?" diye sordu.
"Çocukluğumu görüyordum. Miori ve diğer çocuklarla oyun oynadığımız zamanları."
O zamanlar dört kişilik bir arkadaş grubumuz vardı. Ne zaman buluşsak Miori'nin canı ne isterse onu yapardık. Ben de hep arkasından koşarken onun adını seslenirdim. Rüyamda, o çok uzaklarda kalmış çocukluk günlerimizden sıradan bir kesit canlanmıştı işte.
"Anlıyorum. Ne de olsa çocukluk arkadaşısınız." Hikari anlayışla başını salladı. "Küçükken yaşadığınız şeyler demek... Sonra bana bunları detaylıca anlatmanı istiyorum."
"Pek öyle ilginç şeyler değiller ama," diyerek uyardım.
"Yine de bilmek istiyorum. Kendinden pek bahsetmiyorsun." Bu tespiti beni hazırlıksız yakalamıştı.
Geçmişteki halimden hoşlanmadığım için kendimle ilgili şeyleri pek anlatmazdım. Üstelik zamanda yolculuk yaptığımı da kimseye söyleyemeyeceğime göre, anlatabileceğim pek bir şey yoktu. Ama kız arkadaşımın beni merak etmesi hoşuma gitmişti. Ben de Hoshimiya Hikari adındaki bu kız hakkında daha çok şey öğrenmek istiyordum.
Fısıldaşırken Murakami-sensei'nin ters bakışlarının üzerimize çevrildiğini hissettim. Hemen Hikari'den uzaklaşıp dikkatimi ders kitabıma verdim. Tek vasfı notlarının iyi olması olan sorumsuz bir öğrenci olduğum için üzgünüm...
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.