Yoo, tam olarak öyle değil, dedim. Bak, aslında şöyle yapman gerekiyor.
Anladım. Şöyle mi?
Hayır, tamamen yanlış.
Ne?!
Mei'nin temel pas verme hareketini iyice kavraması için bu deneme yanılma sürecini defalarca tekrarladık. Birkaç kez hevesi kırılsa da benim de basketbola ilk başladığımda pek yeteneğim yoktu. Düzenli bir çalışmayla zamanla kesinlikle daha iyi olacağına emindim. Bazen sıradan bir insanın çabası, bir harika çocuk efsanesini bile geride bırakabilirdi.
Tatsuya'yı yendiğim o anki gibi...
Güzel. Pasların artık rayına oturuyor. Bu oyunla maçta epey faydan dokunacaktır, dedim.
Ç-Çok teşekkür ederim! diye haykırdı Mei. Hepsi senin sayende!
Rica ederim, şimdi sırada şut çalışması var.
Efendim? Bugünlük... bitmedi mi yani?
Ne diyorsun sen? Funayama-san'a ne kadar havalı olduğunu gösterecektin, değil mi?
Ha... Ha ha ha... Evet, haklısın. Normalde motivasyonla dolup taşması gerekirken nedense gözlerini kaçırıp duruyordu.
Zamanımı aldığı için kendini kötü mü hissediyordu acaba? Bunu hiç dert etmesine gerek yoktu oysa.
Böylece Mei'ye şutun temel duruşunu da göstermeye başladım.
Basketbolun neredeyse tüm inceliklerini ona kabaca anlatıp bitirdiğimde gökyüzü çoktan zifiri karanlığa bürünmüştü. Sahadaki ışıklar açık olsa da biraz kenara çekilince göz gözü görmez oluyordu.
Ben... Ben artık bittim. Tüm gücü tükenen Mei kendini banka bıraktı.
Normalde hiç spor yapmayan biri için gerçekten elinden gelenin en iyisini yapmıştı. Yarın her yerin tutulacak, değil mi?
Natsuki, sen nasıl hâlâ bu kadar enerjik kalabiliyorsun?
Çünkü spor yapıyorum. Vücuda iyi gelir. Çalışmak insana hayat verir.
Ne? Kulağa nedense biraz korkunç geliyor...
Mei artık tamamen devre dışı kaldığına göre tek başıma çalışmaya devam ettim. Turnuvadan önce top hissimi yeniden kazanmam gerekiyordu. Mevcut seviye ile üst sınıflardaki çocukları alt etmem imkansızdı.
Topu hafifçe sektirip potaya doğru fırlattım. Parmaklarımın ucundan çıkarken açıyı tam ayarlayamamış olmalıyım ki top çembere çarpıp dışarı sekti.
Biraz daha mı yukarıdan atmalıyım? diye mırıldanıp içimi çektim ve topun peşinden koştum.
O sırada birinin yuvarlanan topu yerden aldığını gördüm. Karanlığın içinden, üzerindeki okul üniformasıyla bir kız belirdi; Motomiya Miori'ydi bu.
Böyle bir yerde ne arıyorsun? Elinin altına adeta yapışan topu ustaca sektirdi, sonra da parmağının ucunda döndürmeye başladı.
Spor turnuvası için antrenman yapıyoruz, dedim.
Senden beklerdim de Shinohara-kun da mı burada?
Funayama-san'a ne kadar havalı olduğunu göstermek istiyormuş.
Biraz sana benziyor. Çabalamak için bulduğunuz sebepler çocukça. Miori kıkırdadı.
Sessizlik lütfen! Gerçi birbirimize benzediğimiz konusunda haklıydı. Peki ya sen? Bu park senin eve dönüş yolunun üzerinde değil.
Hmm... Canım biraz yürümek istedi. Sonra da seni gördüm işte.
Her zamanki gibi davranmaya çalışıyordu ama bunun sadece bir maske olduğuna emindim. Besbelli bir şeyler olmuştu. Bunu sesinin tonundan bile anlayabiliyordum. Yine de bir şey anlatmadığı için konuyu açıp açmamak arasında kararsız kaldım.
Hey, Natsuki. Miori sahanın ortasına geçip topu bana fırlattı. Çalışırken sana eşlik edeyim, diyerek savunma pozisyonu aldı.
Anlaşılan anlatmayacaktı, ben de sormayacaktım. Bire bir yapıyoruz, üç sayı alan kazanır.
Tamamdır, bu benim ikinci galibiyetim, dedim.
H-Haksızlık bu! Başlama işareti vermemiştim ki! Yeniden başlıyoruz! diye çıkıştı Miori.
Harika, bu sefer kusursuzdu. Artık itiraz etmezsin herhalde?
Öfke... Rövanş istiyorum! Bir el daha, hadi!
İyi, madem bu kadar istiyorsun...
Olamaz! Şaka yapıyor olmalısın. Tamamen şans eseriydi bu! diye isyan ettim.
Şans eseri de olsa galibiyet galibiyettir. Yenilen pehlivan güreşe doymazmış işte! diye benimle dalga geçti Miori.
Diğer tüm elleri kaybettin zaten. Tek bir galibiyetle ne diye böbürleniyorsun ki...?
Otomattan su alıp kana kana içtim. Oh be! Dünyaya yeniden gelmiş gibi hissettim. Pestilim çıkmıştı, parmağımı oynatacak halim kalmamıştı.
Güya sadece üç sayıya kadar tek bir el oynayacaktık ama Miori her kaybettiğinde mızıkçılık yapıp durdu... Yorgunluktan ölüyordum. Saat kaç olmuştu acaba? Telefonumu kontrol ettim; çoktan saat on olmuştu, vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştık. Şimdi trene binsem eve varmam on biri geçerdi.
Bu arada Mei yorgunluktan bittiği için çoktan eve gitmişti. İlk başlarda bizi beklemişti ama maçlarımız uzayıp gidince izlemekten sıkılmıştı. Onu böyle kendi haline bıraktığım için biraz suçluluk hissettim.
Otomattan aldığım içeceklerle Miori'nin yanına döndüm. Parktaki çimlerin üzerine boylu boyunca uzanmıştı. Gecenin bu saatinde buralarda ikimizden başka kimse yoktu gerçi ama yine de ne yapıyordu böyle?
Üniforman kirlenecek, dedim.
Zaten kirlendiği kadar kirlendi. Hem bugün cuma, hafta sonu yıkarım olur biter, dedi.
Sana içecek getirdim.
Ne aldın?
Çilekli portakal suyu. En sevdiğin şey, değil mi?
Teşekkür ederim demek isterdim ama şu an sadece su içmek istiyorum.
Böyle diyeceğini bildiğim için su da aldım.
Ooo, bak sen! Gerçekten harika bir iş çıkardın. Büyümüşsün sen. Miori doğruldu, ben de su şişesini ona uzattım.
Yalnız, ben ondan biraz içmiştim, diye ekledim.
Öhö! Hey! S-Sen... Suyu yutmaya çalışırken boğazına kaçmış olacak ki şiddetle öksürmeye başladı.
Normalde böyle şeyleri hiç umursamazdın oysa. Şaşkın suratına gülerek yanına oturdum.
O çocukken maziydi. Şimdi durum farklı! Yani... Kız erkek farkı var sonuçta, anladın mı? Sesi biraz çekingen geliyordu, yüzü de kızarmıştı.
Onu pek böyle görmezdim. Ama haklı olduğu noktalar da vardı elbet. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Ben, Miori, etrafımızdaki insanlar... Her şey değişmişti.
Bulutsuz gece gökyüzüne doğru baktım. Yıldızlar gökyüzüne birer inci gibi serpilmişti, çok güzellerdi. Hey, ilk tanıştığımız günü hatırlıyor musun? Bugün bile net bir şekilde hatırlayabildiğim tek an oydu.
Özel bir şey miydi ki? Pek hatırlamıyorum, diye yanıtladı.
Senin için özel bir yanı yoktu tabii.
Miori için muhtemelen sıradan günlerinden birindeki ufak bir sahneden ibaretti. Ancak benim için paha biçilemez bir anıydı.
Hey, orada ne yapıyorsun? Gelsene, beraber oynayalım!
İlkokul birinci sınıfın ilkbaharıydı. Hiçbir arkadaş grubuna uyum sağlayamadığım o günlerde Miori elimden tutmuştu. Onun sayesinde güzel arkadaşlıklar edinmiştim.
Takuro acaba şimdi ne yapıyordur, dedim, Miori ve benimle aynı grupta olan eski bir arkadaşımızı hatırlayarak.
Bayağıdır duymadığım bir isim. Eğlenceli çocuktu.
Benim tanıdığım dönemlerde Takuro biraz toplu, çabuk parlayan ama yüzünden gülümseme eksik olmayan neşeli bir çocuktu.
Osaka'ya taşındıktan sonra bir daha ondan haber alamadık. O zamanlar iletişimde kalabileceğimiz yollarımız yoktu tabii, dedim.
Sahi, ne zamandı o? Beşinci sınıf mı, altıncı sınıf mı? diye sordu Miori.
Beşinci sınıftı. Okul gezisi zamanı geldiğinde o gitmişti bile.
Doğru ya. O zaman sadece sen, ben... bir de Shuto kalmıştık.
Ah, Shuto. Farklı bir ortaokula gidince onunla da bağımız koptu.
Yine nostaljik bir isim daha. O çocuğu tarif etmek için aptal kelimesinden daha uygun bir tanım olamazdı herhalde. Shuto, her daim neşe saçan, yerinde duramayan enerjik bir çocuktu.
Ben de öyle tahmin etmiştim zaten, dedi. Arada bir onunla görüşürdüm aslında. Şimdi Minsta üzerinden takipleşiyoruz. Arada gönderi paylaştığını görüyorum. Higashi Lisesi'nde hâlâ futbol oynamaya devam ediyor.
Gerçekten mi? İyi olmasına sevindim.
O zamanlar Miori, Shuto, Takuro ve ben, dört kişilik sıkı bir gruptuk.
Kim en uzağa taş sektirecek yarışması yapıyoruz! Nehre kadar ilk koşan kazanır! diye ilan etmişti Miori.
İşte bu be! Kaybetmeye hiç niyetim yok! Yaşasın! Oraya ilk ben varacağııım! diye bağırmıştı Shuto.
Durup dururken bu da nereden çıktı şimdi? diye homurdanmıştım ben de. Miori ile Shuto çok hareketli. Onlara yetişemiyorum.
Ha ha ha! Her zamanki gibi kafalarına göre takılıyorlar işte! Hadi Natsuki, biz de koşalım!
Grubumuzda üç erkek olmasının hiçbir önemi yoktu, liderimiz her zaman Miori'ydi.
Birlikte yaptığımız tüm o şeyleri bir bir hatırladım. Öğretmenimize şakalar yapıp feci azarlar işitmiştik; Miori saklambaçta o kadar iyiydi ki hava kararana kadar onu arayıp bir türlü bulamamıştık; gece vakti okula gizlice sızmıştık. Hatta bir keresinde bisikletlerle Tokyo'ya gitmeye çalışmış, Saitama civarında yorulup geri dönmüştük. Ertesi gün dördümüzün de her yeri tutulduğu için yerimizden kalkamamıştık.
O zamanlar ne kadar da aptaldık... Şimdi düşününce bile yüzüm kızarıyor.
Çok eğlenceliydi, diye mırıldandı Miori. Muhtemelen o da benimle aynı anıları zihninde canlandırıyordu.
Uslanmaz bir gruptuk belki ama yine de harika vakit geçiriyorduk.
Dördümüzün sonsuza dek bir arada olacağını düşünürdüm hep, diye devam etti.
Ben de öyle. Sizden başkasıyla arkadaşlık edeceğimi hiç hayal etmezdim, dedim.
Yine de zaman acımasızdı; hiçbir şey sonsuza dek aynı kalamıyordu. Takuro da Shuto da artık kendi yollarında ilerliyordu. Miori ile benim şu an hâlâ iletişimde olmamız bile bir mucizeydi aslında. Sonuçta, yaşadığım ilk hayatta bu zamanlarda birbirimizle olan bağımız tamamen kopmuştu.
Ve tıpkı bunun gibi, şu anki altı kişilik grubumuz da zamanla değişecekti. Bir zamanlar kendimi huzurlu hissettiğim o yer, artık beni biraz boğuyordu.
O günlere geri dönmek isterdim, dedi Miori. Çünkü o zamanlar her şey çok eğlenceliydi ve hiçbir derdim tasam yoktu.
Bir şeyleri mi dert ediyorsun? Artık Reita ile birliktesiniz, istediğin şey gerçekleşmedi mi yani? diye sordum.
Kafamı kurcalayan çok şey var. Henüz yetişkin değiliz belki ama sonsuza kadar çocuk da kalamayız. Hayat sadece mutlu olmak ya da üzülmek gibi basit duygulardan ibaret değil sonuçta. Bana baktı. Senin için de durum aynı değil mi?
Nereden çıkardın bunu?
Sonunda Hikari-chan ile çıkmaya başladın ama yüzün sanki hiç gülmüyor.
Miori'nin gözünden de hiçbir şey kaçmıyordu. Bu sefer hiçbir pişmanlık yaşamamak adına sadece son sürat ileriye doğru koşmuştum. Şu an içinde yaşadığım bu günü kendi ellerimle değiştirmiştim; bu yüzden şikayet etmeye hiç hakkım yoktu.
Peki... Seçtiğin yoldan pişman mısın? diye sordu.
Başımı iki yana salladım. Bu durumu çözmenin başka yolları da vardı elbette. Arkadaşlık ilişkilerime zarar vermeden de arzularımı gerçekleştirebilirdim, buna emindim. Yine de her şeyi bilmeme rağmen bu yolu seçmiştim. Benim için en dürüstçe seçenek buydu; bu yüzden sonu ne olursa olsun pişman olmayacaktım.
Miori, "Anlıyorum," dedi.
Gerçekten öyleydi... değil mi? İçimdeki bu his gerçekten pişmanlık değil miydi? İstediğim şeyleri elde etmiş olmama rağmen yine de emin olamıyordum.
"Ama biliyor musun, hemen pes etmene gerek yok." Birden doğrularak işaret parmağını burnuma doğru uzattı. "Kesin içinden, 'Gruptaki o huzursuzluğun sebebi benim, bu yüzden hiçbir şeye hakkım yok,' gibi şeyler geçiriyorsundur. Yine de bu dürüstlüğün senin iyi yanlarından biri. Yiğidi öldür hakkını yeme şimdi."
"Ama gerçekten benim suçum. Herkesi parmağımda oynattım."
"Öyle olabilir ama bu gidişle o hayalindeki gençliği yaşayamayacaksın, değil mi?"
"Evet, herhalde yaşayamayacağım..."
Miori, getirdiğim suyu içtiği yetmiyormuş gibi şimdi de sormadan çilekli portakal suyuma yumuldu.
"Hey, birini seç barı," diye homurdandım.
"Çok geç, ikisi de benim artık!"
Meyve suyunu öyle iştahla içiyordu ki içimdeki öfke bir anda uçup gitti.
"Bence benim gibi biraz daha bencil olmanda hiçbir sakınca yok," dedi. Sözleri göğsümün derinliklerine işledi. "Geriye dönüp baktığında pişman olmak istemiyorsun, değil mi?"
Haklıydı. Zaten lise hayatımı sırf pişmanlıklarla dolu olduğum için en baştan yaşamak istememiş miydim? Ne olursa olsun o rengarenk gençliği yaşamayı her şeyin önünde tutmalıydım.
"Gerçi pişmanlıklar içinde yüzen biri olarak bunları benden duymak komik kaçıyor," diye ekledi.
Aramıza sessizlik çöktü. Yan yana oturmuş, gökyüzündeki karanlığı seyrediyorduk.
Bir süre sonra sessizliği bozup, "Neler olduğunu anlatmak ister misin?" diye sordum.
"Dünyada bunu anlatmayacağım tek kişi sensin. Ama bil ki hepsi senin yüzünden."
"Ne?!" Benim yüzümden mi?! Bu beni daha da çok telaşlandırıyordu. Ancak Miori'nin anlatmaya hiç niyeti yok gibiydi. Canını sıkan şey neydi acaba?
"Artık eve dönsek iyi olacak," dedi.
"Evet. Biraz daha gecikirsek son treni kaçıracağız."
"Ama ayağa kalkacak halim yok." Bunu söylese de yavaşça doğrulmaya çalıştı. "Aaa?"
Bacakları uyuşmuş olmalı ki birden dengesini kaybedip sendeledi. Yere kapaklanmadan hemen önce onu kollarımın arasında yakalamayı başardım.
"Ü-üzgünüm," diye kekeledi. "Bacaklarım söz dinlemiyor."
Benim aksime, takım antrenmanının üstüne bir de peş peşe teke tek maçlar yapmıştı. Bacaklarının iflas etmesine şaşmamalıydı. "Sana daha erken bırakalım demiştim."
"Olamaz, hayatta kabul etmem. Yenilgiyle bitiremezdim."
"Hâlâ bıraktığım gibi mızıkçısın." Hafifçe gülümseyip dengesini sağladığından emin olunca onu serbest bıraktım. "Şey, Miori?"
Geri çekilmedi, hiçbir şey söylemeden bana sarılmaya devam etti. Alnını göğsüme yasladığı için yüz ifadesini göremiyordum.
"Bir şey mi oldu?" diye sorup elimle başının arkasına hafifçe vurdum.
Kısık, ürkek bir sesle, "Hey, Natsuki," diye fısıldadı. Hemen ardından söylediği şey ise tam anlamıyla sarsıcıydı. "Sana aşık olduğumu söyleseydim... ne yapardın?"
Öyle hazırlıksız yakalanmıştım ki zihnim bir an durdu. Ne mi yapardım? Bir dakika, Miori... benden mi hoşlanıyordu? Peki ya Reita ne olacaktı? Olduğum yerde donakaldım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.