İkinci müzik odasında gitarımın tellerine dokundum. Okul festivalinin o alışılmadık, curcunalı atmosferinde her zamanki halini koruyan tek yer burasıydı. Bu tanıdıklık içimi biraz olsun rahatlattı. Gitar elimde her zamanki gibi tanıdık bir his bırakıyor, bildik melodisini fısıldıyordu. Bugünkü konser için akorları defalarca baştan çalışırken kapı açıldı.
"Anlaşılan hepimizin aklına aynı şey gelmiş."
"Bugün son günümüz ne de olsa. Hadi, hemen çalışmaya başlayalım."
Konsere daha vakit vardı ama Mei ile Iwano-senpai gelmişti bile. Çok geçmeden Serika da kapıda belirdi. Hepimizin toplandığını görünce gözleri açıldı.
"Erken gelmişsiniz," dedi.
"Ne duruyorsunuz? Sahneye çıkmadan önce baştan sona en az bir kere geçelim istiyorum. Çabuk kurun aletleri," diye sıkıştırdı Iwano-senpai.
"L-Lütfen bir dakika bekleyin. Daha akort yapıyorum," dedi Mei.
"Ben hâlâ 'Monochrome' şarkısının nakaratındaki akorları kaçırıyorum. Üstünden bir kez daha geçmem lazım," dedim.
Her birimiz ayrı bir şeyden dert yanarken Serika'nın yüzüne hafif bir tebessüm yerleşti. "Pekala. Şöyle baştan sona bir çalalım bakalım."
Dördümüz bir araya geldik. Ortaya çıkan o yüksek sesler kenetlenip ilk şarkımıza dönüştü. Bu anın biraz daha uzun sürmesini ne çok isterdim. Bunu isteme sebebim seyirci karşısına çıkmaktan korkmam değildi; sadece sonun gelmesini istemiyordum. Müzikle birbirimize bağlandığımız bu zamanı kaybetmeye tahammülüm yoktu.
Ancak dualarıma rağmen zaman acımasızca akıp gitti. Ne olduğunu anlamadan güneş yavaşça batmaya yüz tutmuştu bile. Serika'nın akıllı telefonu çaldı. Arayan, okul festivali komitesinden biriydi. Festivalin sonu yaklaşıyordu, yani bizim sahne vaktimiz de gelmişti.
"Hafif müzik kulübünün çıkma vakti geldi. Dışarı çıksak iyi olacak," dedi Serika.
Gerekli enstrümanları ve ekipmanları toplayıp avluya geçtik. Kulüp başkanımızın direktifleriyle açık hava sahnesi çoktan kurulmaya başlanmıştı. Başkanın grubu ikinci sırada çıkacaktı ama o an ilk açılışı yapacak olan Clock Ups adlı beş kişilik birlerin grubuyla konuşuyordu. Onları sadece simaen ve isimden tanıyordum. Sahnenin üzerinde gergin yüz ifadeleriyle dikiliyorlardı.
"Görünüşe göre Clock Ups'ta klavye de var," diye belirtti Serika.
"Popüler şarkıları temcit pilavı gibi çalıyorlarmış işte," dedi Iwano-senpai her zamanki ketumluğuyla.
Diğerleri sahne kurulumunu bitirdikten sonra seyirciler yavaş yavaş toplanmaya başladı. Kulüp başkanı, desteğini göstermek için en ön sırada duruyordu. Etrafında, muhtemelen kulübü bırakmış olan üçler vardı. Sahneye çıkacak olanların birkaç arkadaşı da orada kümelenmişti.
Diğer öğrenciler ise avludaki çadırların etrafına ya da gölgeliklere dağılmıştı. Çoğu sadece boş vakti olduğu için dinlemeye gelmiş gibiydi; öyle coşkuyla, yakından destek vermek isteyen pek fazla öğrenci yoktu.
"Bir lise festivali için bu kadar kalabalık normal," dedi Iwano-senpai pragmatik bir edayla.
"Sonuçta herkes hafif müzik kulübüyle ilgilenecek diye bir kural yok," diyerek onu onayladı Serika.
Yine de sıradan bir okul festivaline göre oldukça kalabalıktı. Sahnenin önündeki arkadaşlar ve aileler bayağı gaza gelmiş durumdaydı. Sunucu kısa bir konuşmayı aradan çıkardı ve ardından Clock Ups ilk şarkısına başladı.
Dürüst olmak gerekirse pek de iyi değillerdi. Ritimleri darmadağındı, gitar sesi bir türlü öne çıkmıyordu. Enstrümanların ses dengesi öyle ayarsızdı ki vokalistin sesini neredeyse hiç duyamıyordum. Heyecandan bacaklarının titrediği kilometrelerce öteden belli oluyordu.
Biz sahnenin arkasındaki çadırda sıramızı beklerken ve bir yandan da hazırlanırken kız bir öğrenci koşarak yanımıza geldi.
"Hey, Kengo! Görüşmeyeli uzun zaman oldu!" diye bağırdı. Siyah saçlarına perma yaptırmıştı ve gözünün altında belirgin bir ben vardı.
Onu daha önce hiç görmemiştim. Iwano-senpai ile böyle samimi konuştuğuna göre muhtemelen bir üst sınıftı. Belki de kulüpten ayrılan üçlerden biriydi?
"Selam, Koç," dedi Iwano-senpai.
"Ahaha! Sana defalarca söyledim, şu lakap çok utanç verici, kes artık şunu!" Dirseğiyle Iwano-senpai'nin karnına hafifçe vurdu.
Yakın arkadaş olduklarını o an anladım. Sonuçta Iwano-senpai'nin karnına dürtmeye cüret edebiliyordu. Yoksa onun davul hocası mıydı?
"Asano-senpai, merhaba," dedi Serika, benim için çaktırmadan ismini araya sıkıştırarak.
Anlaşıldı, Asano-senpai.
"Sizin takımı duydum. İşler yolunda gidiyor gibi," dedi Asano-senpai.
"Evet, hepsi senin sayende," diye karşılık verdi Iwano-senpai, yüz ifadesi her zamanki gibi odun gibiydi.
Kız rahat bir nefes aldı. "Biliyor musun, senin için gerçekten çok endişelenmiştim. Suratın öyle meymenetsiz ki birler tırsıp seninle grup kurmaktan kaçınır sanmıştım. Neyse ki korkularım boşa çıkmış!"
Aslında korkuları hiç de boşa çıkmış sayılmazdı ama geri kalanımız ortamın nabzını tutup çenelimizi kapalı tuttuk.
"Sen Serika-chan'sın, değil mi? Böyle korkunç bir adamı gruba davet ettiğin için teşekkürler!" diyerek Iwano-senpai'nin sırtına birkaç kez sertçe vurdu.
"Onu davet ettim çünkü davul çalış tarzını beğeniyorum," dedi Serika.
"Oho, çok güzel. Sanki beni de övüyormuşsun gibi hissettim." Asano-senpai ardından bakışlarını bana ve Mei'ye çevirdi. "Siz ikinize de teşekkürler. Bu odunla uğraşırken kesin çok çekmişsinizdir."
Mei başını şiddetle iki yana salladı. "N-Hakkınızı helal edin! Iwano-senpai bana çok iyi baktı!"
Onun bu tepkisini komik bulan kız kıkırdadı. "Sen de Haibara-kun olmalısın?" diye sordu bana. "Çalacağını duymak için sabırsızlanıyorum." Yumruğunun tersiyle göğsüme hafifçe vurdu. Garip bir şekilde bu hareketi bana cesaret vermişti. "Pekala o zaman, size kolay gelsin."
Tam bizleri gaza getirip gidecekti ki Iwano-senpai onu durdurdu. "Koç. Havadisi aldım. Sonunda muradına ermişsin, manitanı yapmışsın."
Asano-senpai olduğu yerde çakılı kaldı. Ardından paslı, bozuk bir robot gibi kaskatı hareketlerle ona doğru döndü. "K-Kimden duydun bunu?! Gizlemeye çalışıyordum ben onu!"
"Shikano söyledi."
"O pislik! Onu söylememem gerektiğini biliyordum!" Yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi.
Shikano mu? Şu anki başkan yani?
"Tebrik ederim." Iwano-senpai'nin ses tonu sonuna kadar ifadesizdi.
Asano-senpai mahcubiyetle yanağını kaşıdı. "Sınavlardan hemen önce ayaklarımın yerden kesilmesi sence de aptallık değil mi?"
"Üstüne vazife olmayan bir karamsarlık içindesin. Ne kadar mutlu olmak istiyorsan ol."
"K-Kes sesini! Zaten yeterince mutluyum!" Ona bir kez daha geçirdi ama Iwano-senpai'nin çelik gibi vücudunda yaprak bile kıpırdamadı.
Şu an garip bir şekilde çenesi düşüktü.
"Erkek arkadaşınla bizi izle. Seni sahnede tebrik edeceğim," dedi.
"Zaten niyetim oydu ama madem öyle, tamam. Geleceğim."
"Lütfen izleyin. Sizi tatmin edecek bir performans sergileyeceğim." Iwano-senpai'nin bu sözleri, her zamanki umursamaz tonunun aksine son derece kararlı çınladı.
Onun bu hallerini hiç beklemeyen Asano-senpai'nin gözleri şaşkınlıkla açıldı. "Dört gözle bekliyorum," dedi ve seyircilerin arasına katılmak üzere yanımızdan ayrıldı.
Geri dönerken erkek bir öğrenciyle buluştu. Kısa siyah saçlı, gözlüklü, nazik bir gence benziyordu. Yan yana yürüyüş şekillerinden sözü edilen erkek arkadaşın o olduğunu anladım. Iwano-senpai onlar uzaklaşırken arkalarından bakakaldı.
"Sanki kalabalık biraz daha artmış."
Gözlerimi Serika'nın işaret ettiği yere çevirdim. Dediği gibi, avluda giderek daha fazla seyirci toplanıyordu.
"Hey, hafif müzik kulübü sahnedeymiş."
"Pek de iyi değiller ama. Mishle ne zaman çıkıyor?"
"En son onlar çıkacak. Önlerinde iki grup daha var."
Başka bir okuldan birkaç erkek öğrenci aralarında laklak ederek yanımızdan geçti.
"Mishle birazdan çıkar mı?"
"Bir yarım saati daha var herhalde. O zamana kadar sıkıntıdan patlayacağız anlaşılan."
"'black witch' şarkısına bayılıyorum. Canlı dinlemek için sabırsızlanıyorum!"
Okul binasının içinde de bizim hakkımızda konuşan bir grup kız öğrenci vardı. Açık hava sahnesinin arkasındaki çadırdaydık ama üzerimizdeki yoğun ilgiyi iliklerime kadar hissedebiliyordum.
"T-Teşekkür ederiz dinlediğiniz için!" dedi sahnede bocalayan vokalist.
Sonuç olarak Clock Ups, kalabalığı gerçekten gaza getiremeden performansını noktaladı. Grup üyelerinin hepsinin yüzünde tespiti imkansız bir burukluk vardı. Arka planda isteksizce çalınan alkışlar eşliğinde tek tek sahneden indiler.
"Kahretsin."
"Hiç iyi gitmedi ya."
"Of, millet özür dilerim. Ritimde acele etmeseydim her şey daha farklı olabilirdi..."
"Neyse... Sağlık olsun. Yalan yok, elimizden gelenin en iyisi buydu zaten."
"Yeterince çalışmadık ki. Biraz daha asılmalıydık."
Beşli kendi aralarında buruk bir şekilde gülüştü ama kahkahaları havada asılı kaldı.
"Elinize sağlık," dedi Serika onlara.
"Ş-Şey, sağ ol," diye karşılık verdiler ezilip büzülerek.
Pekala, bizler hafif müzik kulübünün artıklarıydık. Bizimle iletişim kurmak onlar için zor olsa gerekti. Iwano-senpai'den muhtemelen ödülleri kopuyordu, Mei'nin varlığını bile hatırlamıyorlardı muhtemelen. Ben ise hiçbirini tanımıyordum. Serika'dan bile çekinip uzak duruyorlardı.
Clock Ups arkalarında boğucu bir atmosfer bırakarak çadırdan çıktı. Bu sırada kulüp başkanının ikincilerden oluşan grubu sahneye geçti.
"Cık cık. Ses deneme," dedi Başkan mikrofona doğru. Seyircilere doğru hafifçe eğildi. "Millet selam, biz Armadillo Tank."
En ön sıradakiler avazı çıktığı kadar tezahürat yapmaya başladı; büyük olasılıkla grubun yakın arkadaşlarıydı.
"Çoğunuzun buraya Mishle'ı izleme heyecanıyla geldiğini biliyorum ama bizi onların ön grubu olarak görün ve tadını çıkarın. Geldiğiniz için teşekkürler! Pekala, ilk şarkıyla başlıyoruz!"
Bizim sahneye çıkma vaktimiz yaklaştıkça etraftaki tüm gürültü yavaş yavaş silindi. Moda giriyordum. Ses tellerim iyi durumdaydı, parmaklarım da gayet rahat hareket ediyordu. Bu işi kıvıracaktık. Kendimi gaza getirirken biri omzuma dokundu. Yanıma döndüğümde Mei'nin bembeyaz kesildiğini ve tir tir titrediğini gördüm.
"H-Heyecan bastı... Eyvahlar olsun, bittim ben..."
"N-Ne oldu? Birkaç saniye önce gayet sakin görünüyordun," dedim.
"Her şeyin bu tek performansa bağlı olduğunu düşününce... Bir anda... E-Ellerim... Ellerim titremeye başladı."
Bende de acayip bir heyecan vardı ama onun benden çok daha fazla paniklediğini görünce birden yatıştım. Clock Ups’ı izlemek bizi bayağı etkilemişti sanırım. Yalan yok, yaptıkları performansa pek başarılı diyemezdim. Böyle söylemek hoş değil belki ama onlar gibi olmak istemiyordum.
"S-Sadece bu da değil... Baksana, buradaki insanların çoğu sırf bizi izlemek için gelmiş," diye devam etti.
Kulüp başkanının grubu performanslarının ikinci yarısına geçmişti. Seyirci sayısı katlanarak artmış, kalabalık artık bir lise festivaline sığmayacak boyutlara ulaşmıştı.
Armadillo Tank bir BUMP OF CHICKEN şarkısı çaldığı, başkanın vokal yeteneği de harika olduğu için coşku tavan yapmıştı. Üstelik onların icrasıyla Clock Ups’ınki arasında dağlar kadar fark vardı.
Pek prova yapmamalarına rağmen bu kadar iyi çalabiliyorlar mıydı gerçekten? Serika’nın yeteneklerini boşa harcadıklarını söylerken neyi kastettiğini şimdi anlıyordum. Özellikle başkan tam anlamıyla karizmatik bir auraya sahipti. Kapanışı bu grup yerine bizim yapacak olmamız üzerimizdeki baskıyı iyice artırıyor, midemdeki kelebekleri daha da canlandırıyordu. Yine de...
"Endişelenme. Hallederiz!" diyerek Mei’nin titreyen sırtına sertçe vurdum.
"Ah!"
Kusura bakma, biraz fazla kaçtı galiba. Görüyorsun değil mi? Heyecandan gücümü bile ayarlayamıyorum! "Üzgünüm, üzgünüm. Hadi gel, derin bir nefes al."
Mei sözümü dinleyip üst üste derin nefesler alıp vermeye başladı. "Ü-Üzgünüm... Şimdi biraz daha iyiyim galiba."
"Ben Super Beaver'ın 'Deep Breath' şarkısını çok severim," diye söze girdi Serika. Armadillo Tank'ın performansını her zamanki soğukkanlı ifadesiyle izliyordu.
"Şarkı seçimini anlıyorum da konuyla ne alakası var şimdi?" dedim. "Sen hiç heyecanlı değil misin?"
"Heyecanlıyım. Sadece dışarıdan belli olmuyor," diye karşılık verdi. Yüzündeki tek bir kas bile kıpırdamıyordu.
Doğruya doğru, normalden daha da ketum görünüyordu.
"Ritmi kaçırırsanız hiç dert etmeyin. Arkanızda ben varım, siz sadece yardırın," dedi Iwano-senpai.
Bunu duymak içimi rahatlatmıştı. Söyleyen kişi o olunca insan ister istemez güveniyordu.
Mei başıyla onayladı. Birlikte geçirdikleri zamandan sonra Iwano-senpai’ye olan inancı tamdı.
Böyle anlarda üst sınıfların gerçekten daha yaşlı ve tecrübeli olduğunu hissediyordunuz. Teknik olarak Mei’den yedi yaş büyük bir senpai olmama rağmen ona zırnık kadar faydam dokunmamıştı.
"Işığını yansıtmak istiyorsun, değil mi? O zaman şimdi onlara ne kadar muazzam olduğumuzu gösterelim," deyip Mei’yi omuzlarından tuttum ve birlikte ayağa kalktık.
"E-Evet!" diye haykırdı.
Armadillo Tank son şarkısını tam zamanında, kusursuz bir şekilde bitirdi. Seyirciler çılgına dönmüştü. Grup sahneden inerken ortalık coşkulu tezahüratlarla inliyordu.
"Açılış grubu için hiç fena iş çıkarmadık, değil mi?" dedi başkan, terli saçlarını bir havluyla kurularken.
Serika başını salladı. "Fena değildiniz. Benden geçer not aldınız."
Başkan kıkırdadı. "Büyük şeref."
"H-Hondo-san... Bir senpai ile böyle konuşulmaz," diye cılız bir sesle araya girdi Mei.
Iwano-senpai omuz silkti. "İş işten geçti artık. Ben daha bir kere bile saygılı konuştuğunu duymadım."
" N-Ne?"
Günün yirmi dört saati saygıda kusur etmeyen Mei’nin gözünde Serika, farklı bir boyuttan gelmiş bir yaratık gibi görünüyor olmalıydı.
Kulüp başkanı elini ağır bir şekilde omzuma koyup gülümsedi. "Sıra asıl gösteride," dedi dişlerini göstererek. Üç şarkı çaldıktan sonra avuç içi kor gibi yanıyordu. "Birkaç hata yapsanız bile bu kalabalık coşmuşken çaktırmadan kapatabilirsiniz. Salın gitsin, tamam mı?"
İyi çocuktu aslında. Heyecanlı olduğumuzu görüp rahatlatmaya çalışıyordu. Clock Ups sahneye çıkmadan önce de onları cesaretlendirmişti. Alt sınıflarını gerçekten umursadığı belliydi. "Elimden geleni yapacağım."
Sahneye doğru tırmandık. Gruplar arasındaki geçişte perdeler inmişti. Kapalı perdelerin arkasından seyirciler görünmediği için alan bana beklediğimden daha küçük geldi. Tam ortadaki mikrofon sehpasının önünde yerimi aldım.
Üst sınıfların bıraktığı ekipmanların başında hazırlıklara başladık. Serika amfileri ve diğer ayarları hallediyordu. Dudaklarının kenarı bugün hafifçe aşağı bükülmüştü. Seyirciler arasında gerçekten çok insan vardı. Ses çok düşük kalırsa hiçbir şey duyamazlardı ama enstrümanlar aşırı yüksek çıkıp benim vokalimi bastırırsa da hiçbir anlamı kalmazdı. Sesi vokallerle dengeleyip olabildiğince yüksek tutacak o en ideal ayarı bulması gerekiyordu.
Gitarımın akordunu son bir kez daha kontrol ettim. Serika titizlikle pedalıyla uğraşıyordu. Iwano-senpai davul setinin pozisyonunu defalarca gözden geçirdi. Mei ise derin nefesler alarak bas gitarının tellerini okşuyordu.
"Bencilliğime ayak uydurduğunuz için teşekkür ederim çocuklar," dedi Serika birdenbire.
"Bunu senin için değil, kendi keyfim için yapıyorum," diye kestirip attı Iwano-senpai.
"B-Ben de," diye kekeledi Mei. "Hondo-san, üzgünüm ama başkası için bu kadar çabalayacak kadar iyi biri değilim ben. Bas gitarı kendim için çalıyorum."
Serika’nın bakışları bana döndü.
Omuz silktim. "Bende de durum aynı. Sadece sevdiğim kıza havalı tarafımı göstermek istiyorum." Bütün bunları gerçekten Serika için yapıyor sayılmazdım... Ama benim çabam onların da hedeflerine ulaşmasına yardımcı olursa ne ala.
"Hepimizin kafası ayrı telden çalıyor," dedi gülümserek.
Biz sağdan soldan toplanmış artıkların oluşturduğu bir gruptuk ve amaçlarımız gerçekten birbirinden bambaşkaydı. Birlikte geçirdiğimiz zaman topu topu bir buçuk aydan ibaretti. Bu grubun varlığı bile bir mucize gibiydi. Normal şartlarda bir araya gelmesi imkânsız dört kişiydik.
"Tek bir noktada aynı sayfadayız, o da bu konseri hayatımızın en iyi konseri yapmak. Burası benim topladığım kişilerden oluşan bir grup," diye devam etti.
Haklısın. Burası senin yarattığın bir yer. Senin müziğinden ilham alan insanların oluşturduğu bir topluluk. Bu yüzden bunu kanıtlayacağız: Dördümüzün birlikte geçirdiği zaman, şüpheye yer bırakmayacak kadar değerliydi.
"Hiçbir pişmanlık kalmayacak şekilde her şeyimizi ortaya koyalım."
Serika kenarda bekleyen görevli öğrenciye dönüp kollarıyla bir çember işareti yaptı. Kız onaylayarak başını salladı ve gürültüyle sahne arkasına koştu.
"Ve şimdi, günün son grubu! Huzurlarınızda: karışık artıklar!" diye duyurdu sunucu hoparlörlerden. Kalabalığın uğultusu buraya kadar geliyordu.
Perdeler açıldı ve önümüzdeki dünya yavaşça gözler önüne serildi. İlk gördüğüm şey, sahnenin önüne yığılmış devasa kalabalıktı. Öğrenciler ve dışarıdan gelenler birbirine karışmıştı. Armadillo Tank çalarken çok insan olduğunu düşünmüştüm ama şimdi katbekat fazlası vardı. Festivalin son performansı olduğumuz ve sosyal medyada yaptığımız reklamlar düşünülecek olursa, bu durum pek de şaşırtıcı değildi.
Perdeler tamamen kalktığında, gün batımının kızıllığına bürünmüş gökyüzü ortaya çıktı. Sahnenin göz alıcı ışıkları okul bahçesine bambaşka bir hava katıyordu. Sahne önünde biriken seyircilerin yanı sıra, yemek stantlarının etrafından bize bakanlar, hatta okulun pencerelerinden kafasını çıkaranlar bile vardı. Başlangıçta bizle hiç ilgilenmeyen bir sürü insan olduğu kesindi ama çıkan yaygara meraklarını uyandırmış olmalıydı. Aksi takdirde bu kadar kalabalık toplanması imkânsızdı.
Kalabalığın ortalarına doğru 1-2 sınıfından öğrencileri fark ettim. Kafe alanını kapatmış olmalılar ki neredeyse tüm sınıf arkadaşlarım oradaydı. Nanase, Hino ve Fujiwara da gelmişti. Hoshimiya tam sınıftakilerin ortasında duruyordu. Ellerini göğsünün üzerinde birleştirmiş, gözlerini bana dikmişti. Biraz uzakta olmasına rağmen onu net bir şekilde görebiliyordum. Ona doğru hafifçe başımı salladım, o da aynı şekilde karşılık verdi.
Namika ve arkadaşları en ön sıradaydı. Kız kardeşim elindeki ışıklı çubuğu sallayarak haykırıyordu: "Abiciğim! Bol şans!"
Canım kardeşim benim... O ışıklı çubukları nereden buldun sen?
Hafif müzik kulübünün daha önce hiç muhatap olmadığım diğer üyeleri de merkezlerinde başkanla birlikte gaza gelmişlerdi. En arkada, bir ağacın altındaysa Reita ile Miori duruyordu.
Bunca kalabalığın içinde bile bütün arkadaşlarımı hiç zorlanmadan bulabilmiştim. Uta ve Tatsuya hariç... Hiçbir yerde görünmüyorlardı. Aniden Uta’nın söyledikleri aklıma geldi. "Sabırsızlıkla bekliyorum. En ön sıradan el sallayacağım!"
Başımı iki yana salladım. Bu benim seçtiğim yoldu.
Dördümüz göz göze geldik ve birbirimizi onayladık.
Hayı boşluğunu dolduran ilk ses, zil tipinin o keskin vuruşu oldu. Bagetler trampete vurarak ritmi tutmaya başladı. Gürültülü kalabalık kademeli olarak tam bir sessizliğe bürünürken, Iwano-senpai’nin davul solosu kulakları sağır edercesine yankılanıyordu.
Açılışı beceriksiz bir konuşma çabasıyla yapmak yerine, seyirciyi doğrudan performansımızla büyülemeye önceden karar vermiştik.
Iwano-senpai davulun tepesinde tüm vücuduyla devleşiyor, öne doğru dalgalanan seyircileri adeta büyülüyordu. Onun tutku dolu tınısı, kulaklardan süzülüp insanların ta midelerinde yankılanıyordu. Bu ezici ve yorucu solo finale ulaştığında, ritim gittikçe hızlandı.
Baskı tavan yaptığı anda, Serika çarpıcı gitar solosuyla havayı yardı. Sahnenin ön kordonuna doğru bir adım attı ve gitarı adeta kükredi; kalabalık çılgına dönmüştü. Rifi bir bıçak kadar keskindi ve yankılandıkça Iwano-senpai tekrar davulla katıldı. Mei ve ben de birkaç saniye sonra nefeslerimizi senkronize edip olaya dahil olduk; o tek tabanca melodi tam teşekküllü bir şarkıya dönüştü.
Listemizdeki ilk şarkı "black witch"ti. Çaldığımız giriş bölümünün bu şarkıya evrildiğini anlayan seyircilerden bir coşku patlaması daha yükseldi. Ayaklarımın altındaki zemin, onların kükremelerinden sarsılıyordu. O kadar yüksek ses çıkarıyorlardı ki bizi bastıracaklar sandım.
Oha. Neden bu kadar coşkulular? Konser denen şey... Böyle bir şey miydi gerçekten? Onların sıcaklığıyla içim kıpır kıpır olsa da teller arasında gezinen ellerim buz gibi ve sakindi. Sert bir rüzgâr eserken, engin ve açık gökyüzünde süzülen melodi adında bir kuş yarattık. Sahneden dakikada iki yüz vurumu aşan bir hızla coşan nota seli, tüm seyirciyi yuttu.
"Haydi!" diye bağırdı Serika mikrofona, gitarında şarkıyı parçalarcasına çalarken. Kalabalığın hayranlık dolu bağırışları kulaklarımıza ulaştı. Onların bu arzusu bizim azmimizi daha da körüklüyordu.
Ciğerlerimi havayla doldurdum ve sesimi karnımın en derininden söküp çıkarırcasına söylemeye başladım.
Bunca zamandır beni hayatta tutan tek şey müzikti. Müzik kurtarmıştı beni. Benim her şeyimdi. Ve bundan sonra da sadece müzik yapmak için yaşayacaktım. Gitar benimdi, sevgilimdi. Serika'nın bu sözlere döktüğü hisler tam olarak böyleydi. Birilerine ulaşmasını umarak, adeta feryat edercesine haykırdım bu dizeleri.
Zil coşkulu bir hırsla patladı. Serika, seri mızrap vuruşlarıyla melodiyi nakarata doğru tırmandırdı. Mei'nin sarsılmaz bas ritimleri arkamızda kale gibi duruyordu. Büyük bir tutkuyla bas akorlarına yüklenirken sesimin gücünü sonuna kadar açtım. Serika da vokale katılarak sesime güç verdi. Göz göze geldik.
Nasıl Serika? Eğleniyor musun? Dünyaya bakışın değişti mi?
Bunu ona sormama gerek bile yoktu. Eskiden duygularını ifade etmekte zorlandığını söylerdi ama şu an ne hissettiğini çok iyi anlıyordum. Gitarını sarsarak çalışı, bilmem gereken her şeyi fazlasıyla anlatıyordu zaten.
İkinci nakarat bitti ve kendimizi son kıtanın içinde bulduk. Serika ile aynı anda bağırdık. Öne doğru bir adım atıp benimle yer değiştirdi. Tüm vücudunu ritme kaptırıp sahnede sallanarak öyle ezici bir gitar solosu fırlattı ki ortalığa, etraftaki her şeyi yutup bitirdi.
Bir anda tüylerim diken diken oldu. Hayranlıktan dona kalmak tam olarak böyle bir şeydi işte. Onu defalarca dinlemiş, her seferinde aynı derecede sarsılmıştım. Dünyalarımızı değiştiren o tını, işte bu gitardı.
Nedenini bilmediğim bir şekilde, yüzümde gayriihtiyari bir gülümseme belirdi. Vücudumu saran o gerginlik uçup gitti. Ağlasak da gülsek sahnedeki bu performans bizim ilk ve son gösterimizdi. Serika eninde sonunda kendi seviyesinde grup arkadaşları bulacak ve bir dahakine çok daha büyük bir dünyayı değiştirecekti. O geleceğin gerçekleştiğini görmek için sabırsızlanıyordum.
İşte tam da bu yüzden, onunla aynı sahneyi paylaşabilmenin tadını çıkarıyordum. Son nakaratı da yıkıp geçtik ve şarkının sonu gelip çattı. Serika gitarın tellerini susturup şarkıyı noktalağı an, yer gök alkış ve tezahürat gürültüsüyle sarsıldı.
Üzerime birden ağır bir yorgunluk çöktü. Boncuk boncuk terlediğimi ancak o zaman fark edebildim. Bacaklarım titrese de mikrofonu kavrayıp sesimi zorla dışarı çıkardım.
"Ah... Ses, deneme..." diyerek mikrofonun seviyesini kontrol ettim. "Merhaba, biz Toplama Artıklar."
Kalabalığın arasından "Natsukiii!" ve "Haibara-kuuun!" diye bağıranları duyunca yüzümde engel olamadığım bir tebessüm belirdi.
"Size okul festivalinin en efsanevi konserini sunmak için toplanmış dört kişilik bir grubuz."
Tüm gözlerin üzerimde olması, üzerimde sonradan gelen garip bir şaşkınlık yarattı. Gençliğimi baştan yaşama fırsatını yakalamadan önce kimse adımı bile bilmezdi. Bir sürü şey yaşanmıştı ama gerçekten de çok uzaklardan buraya kadar gelmiştim.
"Bateride—Iwano Kengo!"
Tanıtımımla eş zamanlı olarak Iwano-senpai bagetlerini havada döndürdü ve davuluna sertçe vurarak yeri göğü inletti. Adamda en ufak bir heyecan belirtisi bile yoktu.
"Bas gitarda—Shinohara Mei!"
Mei bileklerini esnetti; bas gitarından çıkan ustaca tokat sesleri kulaklarda çınladı. Ölçüyü tamamladıktan sonra tüm cesaretini toplayıp yumruğunu göğe doğru kaldırdı. Kalabalıktan yükselen hayranlık dolu nidalara, ona katılan onlarca kalkan el eşlik etti.
"Lider gitaristimiz—Hondo Serika!"
Serika bir anda Led Zeppelin'in "Stairway to Heaven" parçasına doğaçlama bir yorum getirdi. İlk telden başlayıp sesi tizden basa doğru kaydıran nefes kesici bir tel bükme tekniği sergiledi. Sahne ışıkları Serika'nın üzerine kenetlendiğinde, kalabalığın coşkusu katlanarak arttı. Gitarı tek eliyle tutup diğer eliyle dinleyicileri azametle selamladı.
"Ve... Şey, ben de vokalist Haibara Natsuki. Um, özür dilerim galiba."
Ben neden özür diliyorum ki şimdi?! Seyircilerin arasından birkaç kişi de aynı soruyu sorarak bana laf attı. Komik bulmuşlardı herhalde ki durumu bozuntuya vermediler. Şaka yaptığımı sandılar sanırım. Ucuz yırttık! Böyle ezikçe davranmamam gerekiyordu. Bugün sevdiğim kıza karizmatik tarafımı gösterecektim güya.
"Dürüst olmak gerekirse grubumuzun öyle ahım şahım bir hikayesi yok. Adımızdan da anlaşılacağı üzere, sağdan soldan toplanmış bir artık yığınıyız. Yine de biz dört kişi, bu konseri şimdiye kadar gördüğünüz en muazzam konser yapmaya kararlıyız!" dedim biraz acemice.
Serika hemen araya girip durumu kurtardı: "Bize katılmaya var mısınız bakalım?!"
En öndekiler büyük bir coşkuyla "Evet!" diye bağırdı.
"Sesiniz çıkmıyor! Bize katılmaya var mısınız diyorum?!" diye tekrar haykırdı.
"Eveeeet!" Bu seferki bağırış yeri göğü inletecek kadar güçlüydü.
Serika bana bakıp gülümsedi. Lanet olsun, sahneye gerçekten çok alışkındı! Onunla yarışamazdım. Gözlerimi Iwano-senpai'ye çevirdim. Başını onaylar anlamda salladı ve düz bir ritimle bir sonraki şarkının startını verdi. Serika giriş melodisini çalmaya başlayınca seyirciler ritme uygun olarak tempo tutmaya başladı. Tempoları şarkının gerçek ritminden biraz daha hızlıydı ama bu durum Iwano-senpai'nin çizgisini bozmaya yetmedi.
"İkinci şarkımıza geçelim o zaman! 'Monokrom'!" diye bağırdım.
Akorlar ilk şarkıya göre çok daha karmaşıktı ama parmaklarım kendiliğinden hareket ediyordu. Parmaklarım kanayana kadar pratik yapmama değmişti; artık başım dik bir şekilde gitar çalabiliyordum. Fırtınalı bir deniz gibi çalkantılı geçen ilk kıta sona erdiğinde Serika araya serbest ritimli bir arpej soktu. Bir esin ardından, gece kadar karanlık ve soğuk ama bir o kadar da hırslı ve heybetli olan nakarat başladı.
"Artık pişmanlık duymak istemiyorum. O monokrom dünyayı ve solup giden günleri değiştireceğim," diye haykırdım. Bu sözleri bizzat kendim yazmıştım.
Her gün bıkmadan usanmadan çalışmıştım. Bu kez arzulağım o rengârenk gençliği kesinlikle söküp alacaktım. Kaybolduğum, ne istediğimden emin olamadığım zamanlar olmuştu. O renkli dünyayı arzuladıkça, bulamadığım için daha çok acı çektiğim anlar yaşanmıştı. Ama seçimimi yapmış, pes etmeden ilerlemiştim ve işte şimdi bu yolun beni getirdiği yerde duruyordum.
Dünkü halimden biraz olsun daha havalı olabildiğim sürece her şey yolunda demekti.
Seyircilerin coşkulu tezahüratlarına yenik düşmemek için sesimi daha da yükselttim. Boğazım yırtılacakmış gibi hissetsem de kendimi tutmayıp var gücümle haykırdım. Çıkardığım o ses ruhuma çok iyi geliyordu. İnanılmaz derecede huzurluydum. Herkes beni günün yıldızıymışım gibi destekliyordu. Teşekkürler çocuklar. Keşke kendimi bu müziğin akışına sonsuza kadar bırakabilseydim. Fakat bu isteğim karşılıksız kaldı çünkü zaman göz açıp kapayıncaya kadar aktı gitti ve şarkının son nakaratına geldik.
"Size teşekkür etmek istedim. Sizler yanımda olduğunuz için dünyam değişti," diye söyledim şarkıyı.
Çok çalışmış olabilirdim ama dünyamın böyle cıvıl cıvıl renklere bürünmesinin tek sebebi bu değildi. Şanslıydım; uğruna çabalamak istediğim insanlarla çevriliydi etrafım. Bu şarkı tam olarak bunu, onlara olan minnetimi iletme isteğimi anlatıyordu.
Müzik bir an için yankılandı ve hemen ardından üzerimize ölümcül bir sessizlik çöktü. Nefes nefese kalmışken, onlarca seyirci söyleyeceğim sözleri bekliyordu. Küt küt atan kalbim yatışıp nefesim düzene girince konuşmaya başladım.
"Sıradaki şarkı son parçamız olacak. Henüz hiçbir yerde çalmadığımız bir parça. Bestesi Serika'ya, sözleri ise bana ait."
"İşte bunu bekliyorduk!" diye gürledi birden fazla kişi. Kalabalığın enerjisi zirve noktasına ulaşmıştı.
Sessizlik sağlanana kadar bekledim ve ardından derin bir nefes aldım. Birazdan söyleyeceğim şey için cesarete ihtiyacım vardı. Nabzım hızla atıyor, göğsüm patlayacakmış gibi hissediyordum. Yine de özgüvenimi topladım ve heyecanımı kimse anlamasın diye havalı bir duruş takındım. "Bu şarkı, sevdiğim kıza armağanımdır. Lütfen dinleyin—'Yıldıza doğru'."
Kalabalıktan tiz çığlıklar yükseldi. Bu kez susmalarını beklemeden doğrudan üçüncü şarkıya girdim. İlk iki şarkımıza kıyasla daha yavaş tempolu ve daha dingin bir havası vardı.
Ortamı coşturacak bir parçadan ziyade dikkatle dinlenmesi gereken bir melodi olduğunu anlayan dinleyiciler, ritimle birlikte hafifçe sallanmaya başladılar. En ön sıradakiler kendilerini bu havaya çabucak kaptırmıştı; kollarını birbirlerinin omuzlarına atıp kendilerini müziğin akışına bırakmışlardı.
Kalabalığın ortasına doğru baktığımda, Hoshimiya'nın etrafında alışılmadık derecede geniş bir boşluk olduğunu fark ettim. Sınıf arkadaşlarım, onu kolayca görebilmem için muhtemelen düşünceli davranıp çekilmişlerdi. Oysa ben onun nerede olduğunu daha en başından beri biliyordum.
Hoshimiya Hikari, gözlerini bir an olsun üzerimden ayırmadan huzurlu bir tebessümle bana bakıyordu.
"Kiraz ağaçlarının altında, o sıradan sohbetimizi hatırlıyorum. 'Beceriksiz olsan bile bir şeyleri sevebilirsin' diyerek kurtarmıştın beni. Takındığım bu maskenin bir hata olmadığını göstermiştin bana."
Meseleyi mantık süzgecinden geçirince, Hoshimiya'dan bu şarkı sözlerini incelemesini isterken aklımı kaçırmış olmalıydım. Ama yine de hiç pişman değildim; ne de olsa onun sayesinde sözleri çok daha güzel bir hale getirebilmiştim.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.