Ertesi haftanın pazartesi günü gelip çatmıştı. İçimdeki o kasvetli hava yüzünden dersler bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyordu. Sonunda okul bitti. Hemen eve dönmek istiyordum ama sınıf öğretmeni beni durdurdu.
“Haibara. Boş vaktin var, değil mi? Kusura bakma ama bana bir el atabilir misin?”
“Bir kulüpte olmamam, her an boş vaktim olduğu anlamına gelmiyor hocam,” diye karşılık verdim. “Ama tamam, yardım edeyim.”
Öğretmen hafifçe gülüp oldukça ağır görünen iki karton kutuyu işaret etti. “Doğru, haklısın. Şunlardan birini depoya taşıyabilir misin?”
“İçinde ne var?”
“Ders materyalleri. Yaz tatilindeki telafi dersleri içindi. Şimdilik ihtiyacımız kalmadı, o yüzden kaldırıyoruz.”
Ah, doğru ya. Dönem sonu sınavından kalanlar için yapılan telafi dersleri. Uta ve Tatsuya kıl payı geçmişti ama sınıfta kalan birkaç kişi vardı. Bu noktada hayır diyemezdim, bu yüzden öğretmenle birlikte birer kutu kucakladık.
Depo, okul binasının ikinci katının en ucunda, müzik odasının hemen yanındaydı. Sınıftan biraz uzaktı ama yoracak kadar da mesafe yoktu. En azından ben öyle düşünmüştüm. İkinci kata çıkarken sınıf öğretmenimin nefesi kesilmeye başlamıştı bile.
“H-Haibara, bayağı güçlüymüşsün,” dedi soluk soluğa.
“Hobilerim arasında spor yapmak ve koşmak var da ondan,” dedim.
Tam müzik odasının önünden geçerken, ilerideki sınıftan gelen bir ses duydum.
“İkinci müzik odasında döktürüyorlar galiba. Son zamanlarda hafif müzik kulübü orayı kullanıyor,” dedi yorgun öğretmen.
“Nasıl yani? Hafif müzik kulübünün kendi odası yok mu?” diye sordum.
“Tek bir kulüp odasının sadece bir grubun çalışmasına yettiğini falan söylediler.”
Kafamı sallayıp hafifçe mırıldanarak ikinci müzik odasına doğru yürüdüm. Çok iyi bildiğim bir elektro gitar rifinin tonunu duydum. Metallica'nın Master of Puppets şarkısının giriş melodisiydi. Kalın, sert notalar kısa kesiklerle havada yankılanıyor, şarkının o meşhur ezgisini oluşturuyordu. Ritim kusursuzdu, her notanın tınısı büyük bir hassasiyetle ayarlanmıştı ve seste muazzam bir baskı hissediliyordu. Bu görkemli rifi dinlerken bedenimden bir ürperti geçti. Bu kadar zor bir parça, böylesine kusursuz çalınıyordu.
“Müzikten pek anlamam ama gerçekten etkileyici,” diyerek hayran kaldı öğretmenim.
İstemeden adımlarım durdu, gözlerimi sesin geldiği yere diktim. Göz kamaştırıcıydı. Bir lise öğrencisinin bu kadar iyi gitar çalabildiğine inanmak zordu.
“Hmm? Ne oldu Haibara?”
Anlık bir dürtüyle elimdeki karton kutuyu yere bıraktım ve ikinci müzik odasının kapısını araladım. İçeride, gitarıyla duran kişi Serika'ydı. Kapının açıldığını fark etmeden, adeta bir iblis gibi pena darbelerini indirmeye devam ediyordu. Başını kaldırıp beni gördüğünde gözleri şaşkınlıkla açıldı.
“A? Natsuki? Ne haber?” diye sordu.
Müzik o an kesildi ve ben de nihayet kendime gelebildim. “Hiç. Çalmana öyle bir baka kaldım ki, bir an ne yaptığımı unuttum...” Ne yapıyordum ben böyle? Ne kadar merak edersem edeyim, kapıyı öyle pat diye açmamalıydım.
“Öyle mi? Bunu duymak güzel.” Gülümsedi ve gitara sertçe vurdu. Elindeki alet, siyah parıltısıyla göz alan bir Gibson Explorer'dı.
Öğretmenimin seslenmesiyle ona baka kalmayı bıraktım. “Hey, Haibara. Bunu şu işi bitirdikten sonra yaparsın!” Yüzünde sitem dolu bir gülümseme vardı.
Mahcup bir şekilde başımı eğdim. “Kusura bakmayın!”
Aklım bir anlığına durmuş gibiydi. Depoya gidip kutuyu yerleştirirken bile Serika'nın gitar sesini uzaktan duyabiliyordum. Bu kadar güçlü bir tını elde etmek için kim bilir ne kadar çalışmıştı?
“Oh be, yorduk seni. Çok büyük yardımın dokundu,” dedi öğretmenim.
Sıradan, geçiştirici bir cevap verdim. “Yok canım, lafı bile olmaz. Eve dönüş kulübü üyesi olduğum için vaktim bol zaten.”
“Ha ha. Az önce söylediğinle tamamen çelişiyor bu.” Koluyla alnındaki teri sildi ve meraklı bir ses tonuyla sordu. “Haibara, bir kulübe girmemenin özel bir sebebi var mı?”
“Pek sayılmaz. Sadece katılmak için bir neden bulamadım.”
“Anlıyorum,” diyerek başını salladı. “Sadece dikkatimi çekti. Derslerde ve sporda bu kadar başarılıyken hiçbir kulübe girmemen büyük kayıp bence. Ne işe elini atsan en iyi sonuçları alacağından eminim.” Ardından ekledi: “Neyse, hadi bana müsaade. Teşekkürler,” deyip gitti.
Bayağı yüksek bir değerlendirme olmuştu bu. Eğer her yaptığım işte mükemmel sonuçlar alabilseydim, bu kadar zorlanmazdım. Hayata ikinci kez lise sıralarından başlamanın avantajıyla herkes beni dahi sanıyordu ama bilmediğim sularda yüzmeye kalktığımda peş peşe hatalar yapmaktan kurtulamıyordum.
Geri dönerken tekrar ikinci müzik odasının önünden geçtim ve kapıyı açtım. Serika hâlâ tek başına çalışmaya devam ediyordu. Sınıfın düzeni normal derslikler gibiydi ama tüm sıra ve masalar arkaya doğru itilmişti. Ön tarafta sadece oturduğu sandalye, gitar sehpası ve amfisi duruyordu.
“Neden ikinci müzik odasındasın?” diye sordum.
“Diğerleri kulüp odasında çalışıyor.” Serika gitarını sehpaya bıraktı ve çantasından bir pet şişe çıkardı. “Bir grubum olmadığı için onlara katılamıyorum.”
Doğru ya, Shinohara-kun buna benzer bir şeyler anlatmıştı. Serika'nın çalma becerisi, hafif müzik kulübündeki diğer üyelerle kıyaslanmayacak seviyedeydi. Bir gruptayken fazla hırslı ve istekli olduğu için diğerleri ona ayak uyduramamış, sonunda o da tek başına kalmıştı.
Onu dinledikten sonra durumun neden böyle olduğunu daha iyi anlıyordum. Sıradan bir lise grubuna ait olmadığı her halinden belliydi.
“Çaldığın müziği çok seviyorum, Serika,” dedim tüm samimiyetimle. Nadir görülen bir şaşkınlıkla gözlerini bana dikti. Müziğine öyle bir kapılmıştım ki, kelimeler ağzımdan dökülüvermişti.
“Serika'yı mı seviyorsun?” diyerek takıldı bana.
“Lafı o kadar da dolandırmadım.”
“Aman, neyse ne. Eğlenceli değilsin hiç. Ama yine de teşekkürler.” Gözlerini kaçırıp şişeyi dudaklarına götürdü. Suyu iştahla kafasına dikti. Boynundan aşağı süzülen teri gördüm. Bir grubu olmasa da, yalnız kalsa da bunca zamandır büyük bir tutkuyla çalıştığı aşikardı.
“Gitar çalmaya nasıl başladın?”
“Başta sadece havalı göründüğü için heves etmiştim.”
Benimle aynı sebep. Genelde böyle başlardı zaten.
“Babam eskiden bir gruptaydı, o yüzden evde her zaman rock müzik çalardı. Böyle bir ortamda büyüdüm, doğal olarak evde birkaç gitar da vardı. Ben de birini elime alıp çalmaya başladım.” Serika bunları anlatırken gitarını tekrar kucağına yerleştirdi. “İlk başlarda o kadar zordu ki defalarca bıraktım ama yavaş yavaş kendimi geliştirdim. Ne zaman istediğim o sesi çıkarsam dünyalar benim oluyordu. Çok eğlenceliydi. Bu yüzden devam ettim.”
“Ben o noktaya gelemeden sinirlenip bıraktım.”
Ne kadar çalışırsam çalışayım, hayalimdeki o sesi bir türlü yakalayamamıştım. Parmaklarımı hayranı olduğum gitaristler gibi hızlıca hareket ettiremiyordum. Gerçekler ile hayallerim arasındaki o uçurum beni çileden çıkarıyordu. Hem zaten, etrafta vakit geçirmek için çok daha zahmetsiz ve eğlenceli hobiler vardı. Bu yüzden, büyük hevesle aldığım gitar zamanla odamda sadece bir süs eşyasına dönüşmüştü.
“Denemek ister misin?” Serika gitarını bana doğru uzattı.
“Senin için çok değerli değil mi bu?”
“Sorun yok. Ona kaba davranacak biri olmadığını biliyorum. Al hadi.” Gitarın askısını zorla boynumdan geçirdi.
Sandalyeye oturup sağ bacağımı sol bacağımın üstüne attım ve gitarı sabitledim. Sol elim tellere dokundu, sağ elim penayı kavradı. Gitara dokunmayalı uzun zaman olmuştu ama bu his beklediğimden çok daha tanıdıktı. Sağ elimle tellere hafifçe vurdum, gitar tatlı bir sesle inledi.
Bu kalın ton, benim eski elektro gitarımdan farklıydı; nasıl desem, daha dolgun ve ağırdı. Amfi ayarlarını da gerçekten çok iyi yapmıştı. Benim öyle kolayca taklit edebileceğim bir şey değildi.
Bildiğim akorları sırasıyla basmaya başladım.
“F akorun berbat. İşaret parmağını daha iyi basman lazım,” dedi bıyık altından gülerek.
“Kes sesini. Uzun zamandır çalmıyorum. Parmaklarım iyice hantallaşmış,” diye terslendim kaşlarımı çatarak. En iyi dönemimde bile bareli akorları zar zor bastığımı söyleyecek değildim.
“Ama yine de çalabiliyorsun.”
“Basit şeyleri evet.”
Hatırladığım bir rifi çalmaya başladım; altıncı telin birinci perdesine ve beşinci telin üçüncü perdesine bastım. Nirvana'nın Smells Like Teen Spirit şarkısıydı. Gitarı ilk aldığımda çalıştığım ilk parçaydı. Sadece basit güç akorlarından oluşuyordu ama acayip havalıydı.
Ben şarkıyı çalarken Serika da mırıldanarak eşlik etmeye başladı. Bir an kendimi gerçek bir konserdeymiş gibi hissettim, çok keyifliydi.
“Eğlenceliydi,” dedim.
“Evet, ben de eğlendim.” Serika nadiren gösterdiği o tatlı gülümsemelerinden biriyle yüzüme baktı, beni adeta büyülemişti. Ona gözümü ayırmadan baktığımı fark edince boğazını temizleyip hafifçe öksürdü.
“Seni daha önce hiç böyle gülerken görmemiştim.”
“Müzik hakkında konuşunca heyecanlanıyorum sadece.” Yanaklarına hafif bir pembelik çöktü, eliyle saçını düzeltti.
Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık, gökyüzü çoktan kararmıştı. Kendimizi kaptırmıştık.
“İnsanlar her zaman benim zor bir insan olduğumu söyler,” diye mırıldandı Serika, eve gitmek için gitarını kutusuna koyarken. “Yüz ifadem ve ses tonum pek değişmez. Garip bir çocuk olduğumu biliyorum.”
Doğru, Serika gerçekten de gizemli biriydi. Ne düşündüğünü kestirmek zordu. Yüzünün veya sesinin canlandığı tek an, müzikten bahsettiği zamanlardı. Onda bile değişim çok az olurdu. Ne diyeceğimi bilemeyerek onu sessizce dinledim. Zaten Serika da “Hiç de bile, öyle değilsin!” gibi yapay ve sıradan teselliler duymak istemezdi.
Duygularımı dışa vurmakta pek becerikli değilim, dedi, sanki sıradan bir gerçekten bahsediyormuş gibi dümdüz bir ses tonuyla. Ama başkalarının beni anlamasını istiyorum. Hislerimi. Duygularımı. İnsanların benim için anlaşılması zor biri demesinden hoşlanmıyorum. Kendimi anlatabilmemin tek yolu, gitarımdan çıkan tınılar. Müzikle herkese ulaşabileceğimi hissediyorum. Bir gün büyük bir sahneye çıkıp müziğimi binlerce insanla paylaşmak istiyorum. Bu yüzden çalmaktan hiç vazgeçmiyorum.
Gözlerini gökyüzüne dikmiş, benim göremediğim bir düşün peşinden gidiyor gibiydi. Yandan bakınca öylesine göz kamaştırıcı duruyordu ki.
Şimdilik tek başımayım ama bir gün harika bir grup kurup kendi bestelediğim şarkıları çalacağım.
Tokyo Dome’daki gibi mi, diye sordum.
Evet. Sana da bilet gönderirim.
Çok iyi olur. Popüler bir grubun konser biletini kapabilmek için çokça dua etmek ve şans gerekiyor. Onu bu odada çalarken dinledikten sonra zaten çoktan hayranı olmuştum. Müziğini daha çok duymak, onu o sahnede görmek istiyordum. Serika, umarım hayalin gerçek olur.
Şey, Natsuki...
Tam bir şeyler söylemek üzereyken kapı açıldı. Eşik heybetli bir kaya parçasını andıran, sert bakışlı, iri yarı bir çocukla gölgelendi. Benden hem uzun hem de kalıplıydı. Çevresine öyle bir baskı yayıyordu ki kapışacak olsak beni bir an içinde yere serebilirdi.
Aa, Hondo, dedi düz bir sesle. Sesi oldukça derinden geliyordu.
Iwano-senpai. Bir şey mi istemiştiniz, diye sordu Serika.
Yok... Çalışıyorsundur diye kapıyı açmıştım ama görünüşe göre erkek arkadaşınla berabersin. Böldüğüm için kusura bakmayın. Bunu söyler söylemez arkasını dönüp kapıyı kapattı.
Girmesiyle çıkması bir olmuştu.
Ona senpai dediğine göre bizden büyük olmalı. Hafif müzik kulübünde mi, diye sordum.
Evet. İkinci sınıflardan Iwano Kengo-senpai. Harika bir davulcudur. Gerçi herkes ondan tırsar.
Neden tırstıklarını anlamak hiç de zor değildi. Ben bile az kalsın gerim gerim gerilecektim.
Bir dakika... Onu düzeltmen gerekmiyor muydu?
Serika başını yana eğdi. Ne konuda?
Şey, erkek arkadaşınla flört ettiğini sandı ya.
Uzun bir sessizliğin ardından, Ammaaan, bana ne, dedi sonunda.
Ama bana ne değil işte, benim durumumu bir düşünsene.
Iwano-senpai dedikodu yapacak biri değildir, kafana takma.
Pek öyle bir tipine benzemiyordu zaten, bu yüzden durumu kabul etmekten başka çarem kalmadı.
Sahi, az önce bir şey söylemek üzereydin sanki?
Serika bir an düşündü, sonra başını iki yana salladı. Hmm. Üzerinde biraz daha kafa yorayım en iyisi.
Ne hakkında?
Merak etme sen. Sadece gününü doldurmaya bak.
Hapis mi yatıyorum ben, ne gün doldurması?!
Ha, yanlış kelime oldu. Zamanını kolla diyecektim.
Peki öyle olsun ama yine de merak ettim.
Şimdilik sır. Serika parmağını dudaklarına götürüp konuyu değiştirdi. Bu yıl Rock in Japan festivaline gittim.
Hadi canım, çok şanslısın! Ben son zamanlarda hiç konsere gidemedim.
Festivaller acayip eğlenceli oluyor. Her daldan insan bir arada, o kaosu çok seviyorum. Bu yılki sahne şovları özellikle çok gösterişliydi, tek kelimeyle kusursuzdu. Üçüncü gün havai fişekler patladı, sonra... Böylece istasyona varana kadar durmadan müzikten bahsettik.
Müziği, özellikle de rock müziği çok seviyordum. Ne de olsa gençliğimin o soluk ve gri günlerinde, bana yarın için yaşama cesareti veren şey şarkılardan başkası değildi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.