Hayaller ve umutlarla dolu o yaz tatiline balıklama daldım... En azından planım buydu ama ilk hafta pek de özel bir şey yaptığım söylenemezdi. Tabii ki her Allah'ın günü işe gidiyordum ama bu bile beni meşgul tutmaya yetmiyordu.
Daha çok insanla vakit geçirmek için plan yapmalıydım aslında... Neyse, eskiden yalnız bir otaku olduğum için kendi başıma keyifli vakit geçirme konusunda ustayımdır. Hayal ettiğim o ışıl ışıl gençlik tablosuna pek benzemese de, günlerimi kendimce dolu dolu geçiriyordum.
Ve böylece bir sabah daha kapıyı çaldı. Kahvaltımı yaptıktan sonra antrenmanımı yaptım; plaj sezonuna hazırlık olsun diye özellikle karın kaslarıma yüklendim ve sporumu kısa bir koşuyla noktaladım. Öğle sıcağına kıyasla hava daha serindi ama yaz ortasının o yakıcı harareti yine de kendini hissettiriyordu. Güneş çarpmasına yakalanmamak için mesafeyi makul tuttum ve eve döner dönmez terimi atmak için duşa girdim.
Sabah rutinimi tamamladıktan sonra artık boş zaman bölgesine giriş yapmıştım. Hoshimiya’nın önerdiği bir romanı okudum, kiraladığım bir filmi izledim ve YouTube’da rastgele ilginç videolar aradım. Çok geçmeden sabah bitip gitti.
Öğle yemeklerini genelde kendim hazırlardım. Annem de babam da tam zamanlı çalışıyordu (babam görevlendirme nedeniyle başka bir şehirde olduğundan zaten pek ortalarda yoktu), bu yüzden yaz tatili boyunca evde sadece Namika ve ben vardık. Yemek işini Namika’ya bıraksam her gün sadece ramen yerdik, o yüzden mutfağa girmekten başka çarem kalmıyordu. Tamam, marketten hazır paketli yemekler de alabilirdik ama kendim yapınca hem daha ucuz hem de daha lezzetli oluyordu. Zaten bu kavurucu sıcakta alışveriş için dışarı çıkmak tam bir eziyetti.
“Eline sağlık abiciğim. Çok nefis görünüyor!”
“Hey, kim sana yiyebilirsin dedi?”
“Ama burada besbelli iki porsiyon var.”
“Aşçıya zerre saygın yok, değil mi?”
“Ama ilk söylediğim şey teşekkür ederim oldu ya!”
Beklemeden yemeğe yumulduğu için Namika’yı azarlıyordum ama o beni hiç takmıyordu. Hemen hemen her günümüz böyle geçiyordu. Namika yemeğini bitirir bitirmez arkadaşlarıyla oynamak için fırlayıp gitti.
“Kız kardeşim abisini hiç umursamıyor...” diye dert yanarak iş için hazırlanmaya başladım.
Çoğu gün öğleden sonraları vardiyam olurdu ve her seferinde o cayır cayır yakan sıcakta trenle Café Mares’e giderdim. Okul zamanı kafe yol üstünde kaldığı için gidiş geliş pek koymazdı ama evden gitmem gerektiğinde yol gözümde inanılmaz büyüyordu. Belki de çalışmak için burayı seçmekle hata ettim...
“Merhaba Haibara-kun.”
Nanase’nin belirmesiyle bütün negatif düşüncelerim bir anda dağılıp gitti.
“Bir sorun mu var?” diye sordu.
“Yok, bir şey yok. Bugün senin de nöbetçi olduğunu unutmuşum,” diye cevap verdim. Nanase’yi iş yerinde görebiliyorum ya, sırf bu bile sıkı çalışmam için yeterli bir sebep.
“Hı-hı. Bugün elimizden geleni yapalım.” Bana bakıp gülümsedi.
Keşke o gülümsemeni öyle uluorta, pervasızca bana yöneltmesen. Vallahi sana aşık olacağım! Nanase gerçekten benim huzur kaynağım. Beni sadece Nanase kurtarabilir. Bugün de sana şükranlarımı sunuyorum. Ben içimden dualar edip fan enerjimi Nanase’ye gönderirken, Kirishima-san kulağımı çimdikledi.
“Öyle dikilip durma! Çabuk hazırlan,” diye azarladı.
“Üzgünüm,” dedim asık bir suratla. Ona içimden dua ettiğimi ya da kafamdan geçen diğer saçmalıkları anlatamazdım, bu yüzden kuzu kuzu özür diledim. Hemen üniformamı giyip kartımı bastım.
Okul hayatım için para biriktirmenin bir zararı olmazdı. Sırf param yok diye hiçbir gençlik fırsatını kaçıramazdım. Dolayısıyla çalışmak, yaşanabilecek en iyi gençliği yaratmak için bir araçtı! Başka yapacak işim olmadığı için çalışmıyor değildim! Kesinlikle hayır! Bulaşıkları yıkarken bir yandan da kendimi buna ikna etmeye çalışıyordum.
“Haibara-kun, bir dakikan var mı?” diye sordu Nanase. O anlık salon kısmındaki işlerini bitirmiş gibiydi. Biraz su içip rahatlamış bir tavırla içini çekti.
Dürüst olmak gerekirse Nanase burada olmasa bile bu iş yine de keyifli olurdu. Mutfakta çalışmayı seviyorum, Kirishima-san ve diğer çalışanlarla da artık aram iyi. Yani mevcut durumdan bir şikayetim yok. Gerçi dürüst olmak gerekirse Hoshimiya’yı hiç görmediğim için kendimi biraz yalnız hissediyorum. Ama daha sadece bir hafta oldu! Sanırım her gün okulda onu görmeye alıştığım için böyle hissediyordum.
Uta’nın yüzü birden zihnimde canlandı. Uta’yı da görmek istiyorum, diye geçirdim içimden ve sonra hemen kendimi payladım. Bu yarım yamalak duygularla Hoshimiya’ya yaklaşmam ya da bana bakmanı sağlayacağım diye cesaretle ilan eden Uta’yla randevuya çıkmam hiç samimi olmazdı. Bunun farkındaydım.
“Beni dinliyor musun?” Nanase parmağıyla yanağımı dürttü.
Bana öyle dokunma hemen! Seni şeytan kadın... Harbi aşık olacağım bak! Yok yok, eğer Nanase’ye de tutulursam iç dünyam tam bir kaosa dönecek. Zaten yeterince derdim var, lütfen acı bana! Şaka bir yana, gerçekten de dalıp gitmişim ve Nanase’nin ne dediğini tamamen kaçırmışım.
“Kusura bakma, benim hatam. Dalmışım. Ne diyordun?” dedim.
“Önemli bir şey değil aslında,” diye söze başladı ve sordu: “Haibara-kun, işten sonra biraz vaktin var mı?”
Hmm... Bugün saat yedide çıkıyorum, değil mi? Nanase ile vardiyalarımız aynıydı, o yüzden sorun olmazdı. “Evet, bugün vaktim var,” diye yanıtladım.
Bunu duyunca biraz rahatlamış göründü. “Yakındaki alışveriş merkezine gitmek istiyorum. Benimle gelir misin?”
“Alışveriş merkezi mi? Tabii, seve seve gelirim.”
Bölgedeki en büyük alışveriş merkezi Café Mares’ten on dakikalık yürüme mesafesindeydi. Ne yapacağımı bilemediğim zamanlarda uğradığım kullanışlı bir yerdi, günlük ihtiyaçları almak için de birebirdi. Nanase ilk kez beraber oraya gitmeyi teklif ediyordu. Eskiden okuldan işe geçerken ya da iş çıkışı eve dönerken krepçiye veya CD dükkanına gelmemi isterdi.
“Almak istediğin bir şey mi var?” diye sordum.
“Yakında plaja gideceğiz ya. Eksiklerimi tamamlamak istedim,” dedi.
“Doğru, hazırlıklara başlasak iyi olur.” Gezi daha çok ileride olduğu için üzerinde pek düşünmemiştim ama benim de kesinlikle almam gereken şeyler vardı, bu yüzden ona eşlik etmek benim için de iyi bir fırsat olurdu. Ayrıca Nanase ile alışverişe çıkmak harika olurdu. “Tamamdır! Hadi gidelim o zaman!” diye bilerek olabildiğince heyecanlı bir karşılık verdim.
Hafifçe gülümsedi. “Peki, sonra görüşürüz o zaman.”
Salona dönerken adımları sanki daha bir neşeliydi.
Kafeden çıktığımızda akşam ağustos böcekleri ötüyordu. Saat yediyi çoktan geçmişti ama güneş henüz ufukta tamamen kaybolmamıştı. Bulutlar alacakaranlığın rengiyle yanıyordu. Gökyüzü her an karanlığa teslim olacakmış gibi duruyordu.
“Hava şimdi çok daha serinlemiş,” dedi Nanase yanımda yürürken, neşeli bir tonla.
“Hep böyle serin olsa dışarıda durulurdu,” diye karşılık verdim.
“Haklısın. Bugün işe gelirken öleceğim sandım.” Öğle sıcağını hatırlayınca bile fenalık gelmiş gibi bezgin bir tavırla başını öne eğdi. Üzerinde sade beyaz bir tişört ve siyah pileli bir etek vardı.
İş üniformasıyla harika görünüyor ama kendi kıyafetleri de çok tatlı. Yaz tatili olmasa onu böyle sivil kıyafetlerle her gün göremezdim. Gözlerim bayram ediyor resmen!
“Peki, tam olarak ne alman gerekiyor?” diye sordum.
“Hmm. Güneş kremi, şapka, plaj çantası...” Nanase çeşitli eşyaları saymaya başladı.
Yan yana yürürken adımlarımı onunkilere uydurdum. Kendi başımayken diğer insanlardan çok daha hızlı yürürdüm. Bu yüzden arkadaşlarımla olduğumda bilinçli bir çabayla yavaşlamam gerekiyordu. Beş arkadaşım arasında en çok vakti Nanase ile geçirmiştim. Artık bu küçük detaylara bir dereceye kadar dikkat edebildiğim için, karnımda kelebekler uçuşmadan onunla sohbet edebiliyordum.
“Bir de yazlık kıyafetlere bakmak istiyorum,” dedi.
Eski halim, bir kızla hiç heyecanlanmadan vakit geçirebileceğim bir günün geleceğine asla inanmazdı.
“Ve bir de,” dedi Nanase sanki yeni hatırlamış gibi, “mayo.”
N-Nanase’nin mayosu mu?! Şimdi mi seçeceğiz?! O-o... Anlıyorum. Neden aniden heyecanlandım ki? Ellerim neden titriyor?!
“Bugün bir mayo almak istiyorum gerçekten... Ama sakın bana pis pis sırıtarak bakma, tamam mı?”
“T-tabii ki bakmam. Biliyor musun, ben de kendime bir tane bakmayı düşünüyordum zaten!” dedim, sesim çatallanarak.
Nanase, sesimdeki bu ani ve ince heyecandan şüphelenerek bana ters bir bakış attı ve omzuyla omzuma vurdu. Bu bana güvenmediğin anlamına mı geliyor şimdi?
Alışveriş merkezine girdiğimiz anda hava birden soğudu. Klima son ayarda çalışıyordu ve aksine beni üşütmüştü. Tam akşam yemeği saati olduğu için restoran katı insan kaynıyordu. Yaz tatili nedeniyle etrafta her zamankinden çok daha fazla çocuklu aile var gibiydi. Ayrıca bizim yaşlarımızda sivil kıyafetli pek çok genç de gelip geçiyordu.
“Şu markete bir uğrayalım,” dedi Nanase, her zamankinden daha canlı bir sesle.
Kuzu kuzu peşinden gittim. Bir kız alışveriş yaparken ona muhalefet etmek hiç akıllıca bir fikir değildi. Asla ve asla “Burada çok kalmadık mı?” ya da “Hadi gidelim artık,” gibi cümleler kurmamalıydım. Bu hayati dersleri Namika ve annemden öğrenmiştim.
Markette dolanıp gezi için çeşitli şeyler aldık. Nanase ayrıca bir giyim mağazasına girdi ve şapka, sandalet, yazlık kıyafet, plaj çantası falan seçti. Sanki plajla alakası olmayan birkaç şeyi de araya sıkıştırdı gibi ama... Neyse, keyfi yerinde görünüyor ya, önemli olan o.
“Ha? Onu almayacak mısın?” diye sordum. Nanase az önce baktığı kıyafetleri yerine bırakıp mağazadan çıkmıştı.
"Sınırsız kaynağım yok maalesef. Bugün önceliğim plaj ihtiyaçları... Şimdilik kendimi tutacağım. Hmm. Mağazaları gezerken hep bir şeyler alma dürtüsüne kapılıyorum. Pek iyi bir alışkanlık değil," diye açıkladı efkarlı bir tavırla.
Son durağımız olan mayo reyonuna doğru ilerledi. Benim sinirlerim birkaç kademe birden zıplamışken, Nanase hiç istifini bozmadan rafları karıştırmaya başladı. Sınıfın en güzel kızlarından biriyle mayo bakarken heyecandan titrediğim için tek deli ben miydim acaba?
"Bu nasıl sence?" Bir mayo seçip üzerine tutarak boydan boya ölçtü. Sade tasarımlı bir üçgen bikiniydi bu.
Kıyafetlerinin üzerinde tutuyordu ama... Onu o bikininin içinde hayal edince... Zihnimde canlanan görüntü yüzünden dilim tutuldu. Nanase, aniden gelen sessizliğim karşısında şaşırıp kafasını yana eğdi. Sonra elindeki mayoya bakınca yüzü yavaş yavaş kızarmaya başladı.
"B-Bana öyle pis pis sırıtarak bakma dememiş miydim?" dedi, durumun ne kadar utanç verici olduğunu o an fark ederek huzursuzca.
"B-Bakmıyorum! Pis pis falan bakmıyorum!"
"G-Gerçekten mi?"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.