Benim yarım yamalak cevabımın aksine, Uta büyük bir panikle araya girdi. "N-Neler söylüyorsun Seri?! Sana henüz çıkmadığımızı söylemiştim!"
"Ah, doğru ya. Henüz çıkmıyorsunuz."
Uta, Hondo-san’ın bu sakin cevabını idrak eder etmez yüzü kıpkırmızı kesildi.
"Demek henüz çıkmıyorsunuz... Henüz, demek? Anlıyorum, henüz," diye tekrarladı Hondo-san.
"Seri?! Kes şunu!" Kulak memelerine kadar kızaran Uta, neredeyse ağlayacak gibi bağırıyordu.
Yalan söylemeyeceğim, ben de epey utanmıştım. Bırakın şu tatlı kızı kendi haline!
"Pardon, pardon. Biraz fazla eğlendim galiba," diyerek özür diledi Hondo-san, dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrılırken.
Hoshimiya, her zamanki gülümsemesiyle bizi izliyordu. Ne hissettiğini hiç kestiremiyordum ama şu an nedense biraz korkutucu görünüyordu. Neden acaba?
"Biliyor musunuz, sizi yaz festivalinde görmüştüm," diye açıkladı Hondo-san.
"Mesele anlaşıldı," diye mırıldandım. Tanabata festivali sırasında Uta ve beni birlikte gezerken gördüyse, sevgili olduğumuzu düşünmesi hiç de şaşırtıcı değildi. Epey cilveleşiyorduk da... Dışarıdan nasıl göründüğümüzün ben bile farkındaydım.
"Nasıl yani? Seri, sen de mi oradaydın?! Ben seni görmedim! Seslenseydin ya."
"Yok artık, hayatta seslenemezdim. Yani... Sizi evinizin önünde gördüm Uta."
Gerçekten mi? Bizi Uta’nın evinin önünde mi görmüştü? Bir saniye... Evin önünde mi?! O zaman...
"Natsu." Onun o fısıltısını hatırladım. "Ben böyle hissediyorum."
Yani tüm o olan biteni görmüş müydü?!
Hondo-san sessizce Uta ile benim aramda bakışlarını gezdirdi. "Şey, kusura bakmayın."
"Bir şey mi oldu?" diye sordu Hoshimiya, yüzündeki gülümsemeyi bozmadan.
"Ö-Önemli bir şey değil! Natsu beni eve bırakmıştı sadece," diyerek sıyrılmaya çalıştı Uta. Yardım istemek için bana baktı. "Değil mi?!"
Başımı sallayarak onu onayladım.
"Öyle mi? Demek öyle oldu. Tanabata Festivali'ne beraber gittiniz yani? Çok kıskandım," dedi Hoshimiya, camdan dışarı bakarak.
Hafızam beni yanıltmıyorsa, o sırada ailesiyle birlikte Kanagawa'ya gitmişti. Her halükarda, kalplerimiz deli gibi çarpsa da Uta ve ben bu fırtınayı dindirmeyi başarmıştık.
Dördümüz yeniden sessizliğe gömüldük, az önceki açmaz geri dönmüştü. Diğer gruptan kahkahalar yükselirken bizim tarafın havasızlığı iyice göze batıyordu. Ne yapmalıydım? Hem Uta ve Hoshimiya neden pek konuşmuyordu? Keyifsiz gibi görünmüyorlardı ama bir huzursuzluk vardı üzerlerinde. Neden acaba?
Ne olursa olsun, ortamı biraz canlandırmak istiyordum. Havadan sudan konuşmakta zaten hiçbir zaman iyi olmamıştım ama şimdi aramıza yeni biri katılmışken iyice tıkanmıştım. Hadi ama, sadece heyecan bu... Miori’nin tavsiyesini hatırla! İletişimin anahtarı, karşındaki kişiye ilgi göstermektir.
"Hondo-san, sen hafif müzik kulübündesin, değil mi?" diye sordum, onu daha yakından tanımayı umarak. Aslında sabahtan beri bana sorular sorup duruyordu, bu yüzden doğru hamle muhtemelen buydu.
"Evet. Bilmene şaşırdım," diye yanıtladı başını sallayarak.
"Miori bazen senden bahsediyor. Gitar çaldığını söylemişti." Konu müziğe gelince Hondo-san’ın ses tonu gözle görülür bir şekilde canlandı. Yüz ifadesi pek değişmese de bunu anlamak kolaydı. Müziği gerçekten çok seviyor olmalıydı. "Aslında ben de bir ara gitar çalmıştım."
"Aa, gerçekten mi?" Merakı ve heyecanı yüzünden okunarak öne doğru eğildi.
Yüzü yine rahatsız edici derecede yakınıma geldiği için refleks olarak geri çekildim ama bir şekilde konuşmayı sürdürdüm. "Öyle biraz tıngırdatıyordum işte. Sadece birkaç bareli akor basabiliyorum o kadar."
Üniversite yıllarında, tek başıma her şeyi denemeye çalıştığım o dönemi hatırladım. Büyük bir rock hayranıydım, bu yüzden doğal olarak bir grubun yıldız enstrümanı olan gitara da el atmıştım. Jimi Hendrix’e her zaman hayranlık duymuş, bu yüzden bir elektro gitar almıştım. Ancak pek yol kat edemeden hevesim kırılmış ve gitar odamın bir köşesinde tozlanmaya terk edilmişti.
Ah, eski günler. Belki birlikte grup kurabileceğim insanlar olsaydı çalmaya devam ederdim... Yok, bu sadece bir bahaneydi. Sonuçta üniversitemde de hafif müzik kulübü vardı. Sadece o adımı atacak cesaretim yoktu.
"Sahi mi? Sana öğretmemi ister misin?" diye teklif etti Hondo-san, ama sonra bir şey hatırladı. "Haibara-kun, sen hiçbir kulüpte değilsin, değil mi? Hafif müzik kulübüne katılmak ister misin? Yeni üyeleri her zaman bağrımıza basarız."
"Vay canına, çok hızlı giriş yaptın..."
"Ahaha! Seri müziğe bayılır zaten!" diye araya girdi Uta, geriye doğru çekildiğimi fark ederek.
"Ayrıca bana adımla hitap et lütfen. Soyadımın böyle resmi durmasından nefret ediyorum," dedi Hondo-san.
"Serika-san mı demeliyim?" diye sordum.
"Eki de at."
"Serika, o zaman?"
"Evet."
"Tamamdır, sen de bana sadece Natsuki diyebilirsin."
"Peki. Tekrar memnun oldum, Natsuki."
Vay canına... Birbirimize ne ara böyle samimi bir şekilde adlarımızla hitap etmeye başlamıştık? Dışa dönük insanlar aralarındaki bağı böyle mi kuruyordu? Sanki asırlar geçmiş gibi geliyordu ama Hoshimiya’ya hâlâ adıyla hitap edecek cesaretim yoktu. Serika’nın yanındayken çok fazla düşünmediğim için onun temposuna ayak uydurmak kolay oluyordu. Ama aynı şey Hoshimiya için geçerli olsaydı, sadece adını söylerken bile kızarabilirdim.
Hoshimiya... Yani Hikari... Hikari. Yok, bunu yapabileceğimi sanmıyordum. Uta ile en başından beri adlarımızla hitap ederek başlamıştık, bu yüzden bir sorun yoktu ama ona o kadar uzun zamandır "Hoshimiya" diyordum ki bunu değiştirmek gerçekten utanç verici hissettiriyordu.
İstemeden gözüm Hoshimiya’ya kaydı. Bana bakıyordu. Ben gözlerimi kaçıramadan o hemen kafasını çevirdi ve sanki hiçbir şey olmamış gibi tekrar telefonuna gömüldü. Bana mı öyle geliyordu, yoksa Hoshimiya bugün bir garip mi davranıyordu?
"Hey Seri. Natsu da rock sever," dedi Uta.
"Miori’den duymuştum. Özellikle kimleri seversin?"
"Benim favorim kesinlikle Alexandros!" diye cevap verdi Uta.
"Bana sorduğunu sanıyordum," diye araya girdim.
"Uta, senin en sevdiğin grubu zaten biliyorum," dedi Serika.
"Ahaha! Şaka yapıyorum canım, şakaydı. Yanlış hatırlamıyorsam Natsu, Bump ve Elle severdi!"
Aslında her türü severdim ama iş Japon rock müziğine geldiğinde o iki grup benim için başkaydı. Tabii One Ok Rock, UVERworld, Asian Kung-Fu Generation, Radwimps, The Oral Cigarettes, 04 Limited Sazabys, My First Story de vardı... Grupları saymaya başlarsam sonu gelmezdi!
"Ooo, güzel zevk. Ben de Elle severim. Kaze no Hi çok iyidir," dedi Serika.
"Evet! O şarkının sözleri harika," diyerek onayladım.
"Değil mi? Son zamanlarda beni gerçekten derinden etkileyen sözleri olan Japonca şarkılara yeniden sarmaya başladım."
"Ben de bugünlerde eski yabancı şarkılara takılıp kaldım."
Zaman çizgisinde yedi yıl geriye gittiğim için, bu aralar eski hitlere dönüş yaptığımı söyleyebilirdim. Benim bakış açımdan yeni sayılabilecek hiçbir müziği dinleyemiyordum ve şu an popüler olan her şeyi zaten bildiğim için, bilinmeyenin peşine düşüp eski şarkılara daha çok ilgi duyuyordum. Hayatımın bu dönemini ilk kez yaşarken klasiklerin derinliklerine pek inmemiştim ama kesinlikle rock müziğin zirvesi onlardı.
Önce rock müziğin çağını değiştiren grup olan The Beatles ile başlamış, ardından Jimi Hendrix, The Rolling Stones ve Bob Dylan ile devam etmiştim. Punk rock cephesinde Sex Pistols, hard rockta Led Zeppelin, heavy metalde Black Sabbath vardı ve tabii ki Nirvana’yı da unutamazdım. Rock müziğin uçsuz bucaksız tarihinde gömülü daha pek çok harika grup vardı ama şu ana kadar aklımda yer edenler bunlardı.
"Aa, seni çok iyi anlıyorum. Bir ara ben de Nirvana delisiydim," dedi Serika.
Bir lise kızı için epey sert bir zevkti bu. Görünüşe göre tahmin ettiğimden daha çok ortak dil konuşabiliyorduk.
"Nevermind albümünü de seviyor musun?" diye sordum. Nevermind, Nirvana’nın zamanında peynir ekmek gibi satan o efsanevi albümüydü.
Başını salladı. "O kadar ünlü ki sevmemek elde değil... Bayağı bilgilisin bu arada."
"Her şeyi dinlerim. Ne derler bilirsin, her telden çalarım."
Ve böylece Serika ile sohbete iyice daldık. Müzik hakkında konuşurken o kadar eğleniyordum ki farkına vardığımda Hoshimiya ve Uta’yı tamamen dışarıda bırakmıştık. Uta konuya biraz aşina olduğu için arada bir lafa giriyordu ama Hoshimiya tamamen yabancı kalmıştı. Tek yapabildiği arada bir başını sallamak ve kısa yorumlar yapmaktı.
Ona bakıp özür dilercesine ellerimi birleştirdim. "Kusura bakma. Biraz fazla kaptırdım kendimi."
"Önemli değil. Natsuki-kun, epey çok hobin varmış," diye yanıtladı.
"Hobilerim de müzik zevkim gibidir... Her şeyden biraz anlarım ama hepsi yüzeysel bilgidir." Geçmişte bu rastgele ilgi alanlarım pek işime yaramamıştı ama bu ikinci gençlik fırsatımda epey faydalı oluyor gibiydiler. Ne de olsa müzik tutkum, Serika ile yakınlaşmak için iyi bir yol olmuştu.
Sanırım bana epey ısınmıştı. Yine de yüz ifadelerini hâlâ hiç okuyamıyordum. Zamanla hallolurdu; Nanase’yi de zaman geçtikçe daha iyi anlamaya başlamıştım. Bir dakika... Belki de Nanase ilk tanıştığımızda sadece bana karşı mesafeli davranıyordu. Son zamanlarda duygularını epey belli ediyordu çünkü.
"Aa, neredeyse geldik. Bir sonraki durakta iniyoruz," dedi Hoshimiya.
"Hadi ya? Cidden mi?" diye sordum.
"İnsan eğlenirken zaman su gibi akıp gidiyor," diye ekledi Serika.
"Ahaha! Natsu ve Seri yol boyunca coştu zaten."
Her halükarda, Serika ile rahatça konuşabilme görevimi (eğer buna bir görev denebilirse) başarıyla tamamlamıştım. Ortamı germiş olsaydım çok kötü olurdu, bu yüzden yolculuğun hemen başında kaynaşabilmemize sevinmiştim.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.