Zihnimdeki o sözüm ona berraklık ne kadar da kırılgammış; onu gördüğüm an tuzla buz oldu.
Üzerinde kırmızı bir yukata vardı. Göz alıcı kırmızı kumaşın üzerinde her renkten çiçekler açmıştı. Kısa saçlarını gevşekçe örmüş, yan tarafına büyük bir çiçek tokası iliştirmişti. Uta genelde sadelikten yana olurdu ama bugün etkilemek için giyinip kuşanmış, tüm sevimliliğini gözler önüne sermişti.
Huzursuzca etrafına bakındı. Gözleri beni bulduğunda çekingen bir tavırla el salladı. Aklım başıma gelince telaşla yanına koştum.
Uta saçlarıyla oynayarak gözlerini kaçırdı. "Şey, ımm... E-günaydın?" Sesi her kelimede biraz daha kısıldı.
Ağzından çıkan o ürkek seslere inanamıyordum. "Ş-şey, evet. Günaydın," diye kekeledim kaskatı bir halde. Boğazımdan çıkan ses resmen hırıltılıydı. Bu da ne? Kafamın içinde bir yerlerde elbet mantıklı düşünen bir hücre kalmış olmalıydı ama beynimin geri kalanı tam bir panik halindeydi.
Zihin berraklığı mı? O çocuk çoktan öldü! Ayrıca biz ne diyoruz ya? Günaydın mı? Akşam oldu be! Bak, gökyüzü çoktan kızıla dönmüş!
Yine de ikimiz de bu saçma selamlaşmamız üzerine bir şey söylemedik, etrafta bizimle dalga geçecek kimse de yoktu. Kelimeleri bir araya getiremiyordum; ağzımdan tek bir laf çıkmıyordu. Karşı karşıyaydık ama gözlerimiz bir türlü buluşmuyordu. En sonunda Uta'ya kaçamak bir bakış attım, o sırada yere diktiği gözlerini kaldırmasıyla bakışlarımız bir an kilitli kaldı. Hemen yine gözlerini kaçırdı, ben de aynı şekilde başımı çevirdim.
"Ben..." diye fısıldadı alçak bir sesle. "Yukata giydim! Na-nasıl olmuş?" Sorusunun ortasında sesi birden yükselivermişti; belli ki ses tonunu ayarlayamıyordu.
Ona dikkatle baktığımda, ellerini arkasında birleştirip kendini bana gösterdi.
"Sana çok yakışmış," diyebildim zorlukla.
Nedense başını öne eğdi. "Ç-çok teşekkür ederim."
Neden bu kadar kibar davranıyor ki? Bugün onunla dalga geçebileceğim bir sürü şey vardı aslında. Yani resmen başka birine dönüşmüştü! Uta'nın aklından neler geçiyordu bilmiyordum ama benden çok daha fazla panik yaptığı ortadaydı.
"Şu liselilere bak, ne kadar tatlılar!"
"Vay canına, ikisi de kıpkırmızı olmuş. Hadi aslanım, yaparsın!"
Yanımızdan geçen üniversiteli gibi görünen birkaç kız, belli ki bizi kastederek yorumlar yaptı. Utancımızdan yüzümüzün kırmızısı iyice koyulaştı.
"N-neyse! Hadi gidelim!" Uta, sağ eliyle sol ayağını aynı anda ileri atarak abartılı ve garip bir adımla yürümeye başladı.
Doğru ya. Henüz festival alanına bile girmemişiz. Üstelik marketin tam önündeyiz. Cidden, bu da ne böyle, ne yapıyoruz biz? Uta'nın yanındaki yerimi aldım ve ana yol boyunca kaldırımda ilerlemeye başladık. Yukata yüzünden yürümekte zorlanıyor gibiydi. Neyse ki sert geta ayakkabılar yerine rahat bir sandalet seçmişti.
Bir süre sonra, "Çok mu hızlı yürüyorum?" diye sordum.
"Yoo, iyiyim ben!" diyerek beni rahatlattı.
İlerledikçe etraftaki kalabalık gitgide arttı. Festival ziyaretçilerinin çoğu oldukça neşeliydi ve birçoğu genç öğrencilere benziyordu. Festival alanına yaklaştıkça, o bildik cıvıl cıvıl atmosfer ruhumuza işlemeye başladı.
Çok geçmeden, iki yanı tezgahlarla dolu yol göründü. Mahşer kalabalığı yolda akıyor, kararan gökyüzünü fenerler aydınlatıyordu. Az önce kaskatı bir ifadeyle yanımda yürüyen Uta, şenliği görünce canlandı.
"Ooo!" diye ünledi. "Sence de festivaller harika değil mi? Herkes o kadar eğleniyor ki ben de gaza geliyorum!"
"Evet, ne demek istediğini anlıyorum. Ortam gerçekten güzel," diyerek ona katıldım.
Yavaş yavaş normal bir şekilde sohbet etme yeteneğimizi geri kazanıyorduk. Kalbim hâlâ normalden hızlı çarpıyordu ama en azından dışarıdan sakin görünmeyi başarabiliyordum.
Festival alanına adım attığımızda Uta birden, "Pamuk şeker istiyorum," dedi. Bir şekilde yüzüne bakmayı başardım. Dudak büker gibi hafifçe büzmüştü. "Niye bana öyle bakıyorsun? Çocuk mu diyeceksin yoksa?"
"Hayır, hayır, öyle bir şey demeyecektim!" dedim.
"O zaman bakma öyle... Pa-panik yapıyorum."
"T-tamam..."
"Yalan söyledim, bak bana."
"Hangisi peki?"
"O kadar uğraşıp yukata giydim, bakmanı istiyorum tabii. Ama öyle ağzın açık bakıp da beni yakalatma!"
"Bu biraz haksızlık olmuyor mu sence de?" diye takıldım.
Kıkırdadı. "Ben gidip pamuk şeker alayım. Burada bekle, tamam mı?" dedi ve pamuk şeker tezgahının önündeki sıraya girdi.
Uta elinde pamuk şekerle dönene kadar otomatın önünde bekledim. Yanıma gelip pamuk şekerini yalamaya başladı. Küçük bir hayvana benziyor. Ne kadar da tatlı!
"Çok tatlıymış!" diye bağırdı.
"E herhalde. Bildiğin şeker yığını sonuçta, değil mi?" diye karşılık verdim.
Gözlerini kısarak bana dik dik baktı. "Ne kadar hayal gücünden yoksun bir açıklama. Tam bir neşe kaçıransın!"
Şu an puan mı kaybettim ben?
Uta pamuk şekerini hemencecik bitirdi ve sordu: "Natsu, sen ne yemek istersin?"
"Emin değilim ama acıktım." Bakalım. Yakisoba var, takoyaki, okonomiyaki, tereyağlı patates... Ha? Okonomiyaki mi? Uta'nın ailesi okonomiyaki tezgahı işletmiyor muydu? "Tamam o zaman, okonomiyakiye ne dersin?"
Uta ne düşündüğümü hemen anladı ve telaşla reddetti. "B-bizim tezgaha gidemezsin!"
"Ne? Neden? Lezzetli olduğunu söylememiş miydin?"
Bir an tereddüt etti. "Sadece sen gitsen sorun değil ama ikimiz birden gidersek... Bizi görürler!"
Bu... Bu çok doğru. Eğer beraber gidersek, Uta'nın annesiyle babası kızlarını yukatalar içinde, yanındaki bir erkekle yani benimle festivalde gezerken görecekti. Bunun sonucunda neler olacağını hayal edince durum kabak gibi belliydi. "Haklısın. Gitmeyelim."
"Evet. Onun yerine gel beraber yakisoba yiyelim."
Önerisine uydum ve yakındaki bir tezgahtan yakisoba aldık. Yemeğimizi aldıktan sonra caddede biraz daha ilerleyip yolun iki tarafında da boşluk olan bir yere vardık. Festival görevlileri burayı dinlenme alanı olarak belirlemişti ve zaten birçok kişi mola vermişti. Boş bir yer bulup oturduk.
Uta yakisobadan bir lokma alıp gülümsedi. "Mmm! Nefiiis!"
"Festivalde yakisoba yemek tadını daha da güzelleştiriyor," dedim.
"Evet! Seni çooook iyi anlıyorum! Belki de şu şeysi etkisidir?"
"Plasebo etkisini mi kastediyorsun?"
"Heh, o işte! Tahmin etmene şaşırdım."
Bir de bana sor. "Şeysi etkisi" pek de açıklayıcı bir bilgi değil sonuçta. Ayrıca bunun plasebo etkisiyle pek bir alakası olduğunu da sanmıyorum.
"Tamam, ben yarımı bitirdim. Al bakalım Natsu, sıra sende."
Ben plasebo etkisinin aslında ne olduğunu açıklasam mı diye düşünürken, Uta çoktan erişteleri mideye indirmişti bile. Paketi ve tahta yemek çubuklarını bana uzattı. Tahmin edileceği üzere, çubukları daha az önce kendisi kullanmıştı.
Bu şimdi... dolaylı öpücük mü oluyordu? Yok canım, saçmalama. Kimsenin artık böyle şeyleri umursadığı yok. Değil mi? Şimdi durduk yere mesele çıkarırsam daha utanç verici olur. Tamam, hiçbir sorun yokmuş gibi yiyeceğim.
"Bu yakisoba gerçekten çok lezzetliymiş," diye yorum yaptım. Uta karşılık vermeyince bir sorun mu var diye ona baktım. Yüzü nedense kıpkırmızıydı. "Uta?"
"B-ben gidip bize içecek alayım! Sen yemeye devam et!" dedi ve aceleyle koşarak uzaklaştı.
O kadar susamış mıydı? Gerçi bu yakisoba da bayağı tuzluymuş.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.