İşten sonra güzelce bir banyo yapıp parkın yolunu tuttum. Üzerimde beyaz bir tişört ve şortla gayet salaş bir haldeydim. Öyle aman aman şık şeyler değildi ama alt tarafı Miori ile görüşecektim, bu hallerim de pekâlâ yeterli olurdu. Güneş çoktan battığı için o boğucu sıcak dağılmış, yerini ferah bir serinliğe bırakmıştı. Yaz gecelerini severdim; insanın eline ne geçerse üzerine geçirip rahatça dışarı çıkabilme lüksü vardı. Caddede aheste aheste yürüyerek kısa sürede parka vardım.
Oraya ulaştığımda Miori çoktan bir banka tünemiş, gökyüzünü seyrederek ayaklarını boşlukta sallıyordu. O da benim gibi rahat giyinmişti. Yanına yaklaştığımda varlığımı fark edip gülümsedi.
"Ooo, gözlük takmışsın! Bayağıdır seni böyle görmemiştim," dedi.
"Banyodan çıkınca lensleri çıkardım." Elim gayri ihtiyari, sanki kendimi savunuyormuşum gibi gözlüğün kemik çerçevesine gitti. Siyah çerçeveyi burnumun üzerinden hafifçe kaldırdığım anda dünya bir anda bulanıklaştı.
Gözlerim berbat durumdaydı; öyle ki herhangi bir yardım almadan günlük hayatımı idame ettirmem imkansızdı. Miori gözlüğü bir anda elimden kapıp kendi yüzüne taktı.
"Oha, bunların derecesi ne kadar yüksekmiş böyle! Bunlar olmadan önünü bile göremiyorsun, değil mi?"
Vay canına, Miori gözlükle bambaşka bir havaya bürünmüştü. Hani şu öğrenci konseyi üyesi olan çalışkan talebelere benzemişti... Diyeceğim ama görüşüm o kadar bulanık ki hiçbir halt göremiyorum!
Miori gözlüklerimle yeterince eğlendikten sonra onları tekrar yüzüme yerleştirdi. Hey, fazla yakın, diyorum! Burnunun dibine kadar sokulup gözlüklü halimi iyice süzdü.
"Hmm. Gözlükle de fena görünmüyormuşsun aslında. Şöyle havalı bir bilim insanı tipi gelmiş üzerine."
"Öyle mi diyorsun? Ben otaku gibi göründüğümü düşündüğüm için lens kullanmaya başlamıştım."
"Belki günlük hayatta lensler daha iyidir ama arada bir gözlük taksan yakışır bence! Normal halinden farklı bir hava katıyor; insanlar aradaki bu farka bayılır. Hem daha entelektüel duruyorsun! Tabii dediklerimi çok da ciddiye alma, sonuçta seni gözlüklü görmeye alışkınım."
Söylediklerini dinlerken umursamaz bir tavırla mırıldanıp yanındaki yerimi aldım.
"Harika analizim pek ilgini çekmedi galiba?" Miori bana tip tip baktı.
Pekâlâ, üzgünüm. Konuşmamız gereken daha mühim bir mevzu var.
"Öf... Tamam, ee? Ne hakkında konuşmak istiyorsun?" Sesi ve ifadesi yumuşaktı ama hala bana çok yakın duruyordu.
Bana mı öyle geliyor yoksa basketbol kulübü meseleleri çözüldüğünden beri Miori daha mı bir nazik davranıyor? Çok bir şey yapmadım aslında ama sanırım kendini bana borçlu hissediyor. Miori’yle arayı iyi tutmak güzel bir şey olmalıydı ama nedense bu durum beni tedirgin ediyordu!
"Konu Uta..." Tatsuya'nın bana anlattıklarını, Uta'nın davetini, arkadaşlık ve aşk arasındaki o ideal denge hakkındaki düşüncelerimi, gençliğimden pişmanlık duymak istemeyişimi ve daha nicesini bir bir anlattım. Gün boyunca hissettiğim her şeyi döküldüm. Aslında yedi yıl geçmişten geldiğim gerçeğini hala söyleyemezdim ama onun dışındaki her şeyi paylaştım.
Miori, aralarda devam etmemi sağlayan küçük onaylama sözcükleriyle beni can kulağıyla dinledi. İçimi dökmeyi bitirdiğimde, lafı hiç dolandırmadan, "Sorun ne ki?" dedi. "Tatsuya-kun zaten onayını vermiş, yani sorun yok. Eğer onu reddedersen, Tatsuya’nın bu ince düşüncesini çöpe atmış olursun. Hem sen de Uta ile gitmek istediğin için teklifi kabul etmedin mi? Öyleyse git ve eğlenmene bak!"
"Ama Tatsuya gerçekten de buna razı mı, emin değilim," diye üsteledim.
"Bence Tatsuya-kun için endişelenmene gerek yok. Eminim seninle konuşmadan önce kendi içinde bunu çoktan tartmıştır. Bu kadar üzerine düşersen ona güvenmediğini sanacak."
Söylediklerine hak veriyordum. Ama ben... En azından şu an için Uta’ya karşı o tarz hisler beslemiyordum. Aklım fikrim hala Hoshimiya’daydı. Uta’nın beni cezbettiğini inkar edemezdim ama böyle yarım yamalak bir duyguyla randevu teklifini kabul etmem ne kadar doğruydu? Uta ve Tatsuya bunu gerçekten sineye çekebilir miydi? Öf, ne düşünüyorum ki şimdi? Bir anlık dürtüyle kabul ettim işte zaten!
Kendi kendime kuruntulara boğulduğumu gören Miori, yumuşak bir tonla düşüncelerimi böldü. "Gençliğinden pişmanlık duymak istemediğini söylemiştin, değil mi?"
"Evet ama tüm bunlar yüzünden arkadaşlarımı kaybedersem, asıl o zaman pişmanlık içinde boğulmaz mıyım?"
"Eminim bir yolunu bulursun," diyerek beni teselli etti. Sesi acayip derecede iyimser geliyordu. Ona doğru döndüğümde, bankın üzerinde dizlerini kendine çekmiş, bana bakarken buldum onu. "Tatsuya-kun ile ilk sorun yaşadığınızda halletmiştin, bana da yardım ettin. Etrafın anlayışlı insanlarla dolu, bu halinle kimseyi kaybedeceğini sanmıyorum." Sesindeki sıcaklık ve sözlerindeki nezaket içime işledi.
Nedense hafif bir ürperti hissettim. "Bu halimle mi? Ciddi misin?"
"Evet. Kendine biraz daha güvenmelisin!" Sırtıma sertçe bir şaplak indirip ayağa kalktı.
"Ah... Acıdı be..." diye sızlandım.
Miori acımı zerre umursamadan, neşeyle mırıldanarak yürümeye başladı. "Canım dondurma çekti. Hadi markete gidelim!" Arkasından gelip gelmediğime bakma gereği bile duymadan ilerliyordu; peşine takılacağımdan adı kadar emindi.
Sabır ya. Hep böyle zaten. İçimden söylensem de arkasından gittim. Ben klasik soda aromalı çubuk dondurmalardan alırken, Miori kendine küçük bir kasede kaymaklı dondurma seçti.
Neden onu seçtiğini sorduğumda, "Baksana, diğerleriyle aynı fiyat ama bunun porsiyonu daha büyük gibi geliyor," cevabını verdi.
Çocuk musun sen? Mantığına içten içe gülerek dondurmalarımızı yiye yiye eve doğru yürüdük. Bayağıdır çubuk dondurma yememiştim, tadı damağımda kaldı doğrusu. Sadece ısırmak bile insanı tazeliyordu.
"Resmen yaz geldi değil mi, ne dersin?" dedi dondurmasından bir kaşık alırken.
"Evet, haklısın. Sahi Miori, Tanabata festivaline gidecek misin?" Tek taraflı olarak ona dertlerimi anlatıp durmuştum, onun planlarını sormak aklıma bile gelmemişti.
"Giderim herhalde. Belki Serika ile giderim."
"Serika mı?" diye sordum.
"Sınıf arkadaşım. Aramız çok iyidir. Onunla daha önce karşılaşmıştın, hatırlasana, benimle etüt grubuna gelen kız."
"Ha, tamam. Şu süslü sarışın, değil mi?" Görünüşünün aksine etüt sırasında epey ciddi çalıştığını hatırlıyordum. Liseyi ilk okuduğum dönemden onu hiç hatırlamıyordum, yani daha önce hiç muhatap olmamıştık. "Reita ile gitmeyecek misin?"
"Ona çıtlattım ama festivalleri pek sevmediğini söyledi."
"Doğru, bugün o da öyle bir şeyler geveledi..."
"Aynen, o yüzden ben de üstelemedim. Ama her neyse, Uta ile çıkacağınız o masumane randevuyu uzaktan izlemek eğlenceli olabilir. Gerçi çok kalabalık olacağını duydum, sizi görebilir miyim bilmem."
"Lütfen yapma... Utancımdan ölürüm."
"Korkma, sizi bulmak için özel bir çaba sarf etmeyeceğim. Ama şunu unutma: Festival randevuları başkalarına yakalanma riskini de beraberinde getirir. Bahse varım bizim sınıftan bir ton kişi orada olacak. Eğer seni Uta ile baş başa görürlerse, doğal olarak çıktığınızı düşünecekler. Sonrasında olacaklara şimdiden zihnen hazırlansan iyi edersin!"
Bu... İşte bu sağlam bir tavsiyeydi. Uta ile sevgili olduğumuza dair dedikoduların yayılması kuvvetle muhtemeldi.
"Bahse varım Hikari-chan da aranızda neler döndüğünü merak edecektir," diye devam etti.
"Doğru... Hayat bazen gerçekten de böyle oyunlar oynuyor işte." Bence kız zaten bir şeylerden şüphelenmeye başlamıştı bile.
"Neyse canım, eğer sorarsa dedikoduları yalanlarsın olur biter... Ama kim bilir? Belki de gerçekten sevgili olursunuz," dedi Miori suratında devasa bir sırıtışla. Hiç tepki vermeden sessizce yürümeye devam ettim. Onu görmezden gelmeme sinirlenmiş olacak ki sırtıma bir şaplak daha indirdi. Hem de çok sert.
Yeter ama ya! Canımı yakmaktan başka bir şey yapmıyorsun! Saldırgan kadın kahramanların devri kapandı artık, haberin olsun.
"Pekâlâ! Randevunun tadını çıkarsan iyi edersin! Sizi destekliyorum, tamam mı?" Tam o sırada Miori'nin evinin önüne gelmiştik. "Hadi bakalım. İyi geceler!" Elime dondurma kabının çöplerini tutuşturup seke seke evine girdi.
Hadi be oradan... Kendi çöpünü kendin atsana!
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.