“Çok sıcak...” diye inledi Tatsuya. Masasının üzerine adeta bir hamur gibi yayılmıştı.
“İyi misin?” diye soran Hoshimiya, defteriyle ona yelpaze yapmaya başladı.
Nanase ise gözlerini pencereden dışarı dikmiş, “Tam bir yaz havası işte,” dedi.
Ben de gökyüzüne baktım. Güneşten yayılan ısı dalgaları gözle görülebiliyordu. İnanılmazdı. Hava çok güzeldi ama eğer yakında klimaları açmamıza izin vermezlerse hepimizin mangal gibi kızaracağını hissediyordum. Sınıfta öylece oturduğumuz yerde şakır şakır terliyorduk.
Bugün Temmuz’un biriydi bile. Buna rağmen klimaları çalıştırmak için hâlâ iznimiz yoktu.
“Duyduğuma göre bugün hava otuz derecenin üzerindeymiş,” diye haber verdi Reita.
“Ciddi misin? Klimasız bu sıcakla nasıl baş etmemizi bekliyorlar?!” diye karşılık verdim, adeta korkudan titreyerek.
Tam o anda Uta sınıfın kapısını açıp içeri daldı. İçeri girer girmez enerji dolu bir sesle duyurusunu yaptı: “Millet! Klimayı açabilirmişiz!”
“Yaşasın! Sonunda!”
“Öleceğim sanmıştım...”
“Neden en başından açmamıza izin vermediler ki? Bizi öldürmeye mi çalışıyorlar?!”
“Bu okul karar verme konusunda kesinlikle çok yavaş.”
Sınıf bir anda neşeli çığlıklar ve şikayetlerle doldu; hepsine canıgönülden katılıyordum. Görünüşe göre şimdilik bir gün daha yaşayacaktık.
Uta gidip bizzat öğretmenlerle pazarlık yapmıştı. Grubumuzun yanına döndüğünde göğsünü gururla kabarttı. “Hehe! Şu an tam bir kahraman değil miyim ama?!” Dudaklarında çiçek açmış bir kiraz dalı gibi harika bir gülümseme belirdi.
Bu görüntü kalbimin hızla çarpmasına neden oldu. Heyecanımı gizlemeye çalışarak bakışlarımı ondan kaçırdım. Kızlar basketbol takımının başındaki belayı çözdüğümüzden beri Uta’nın o neşeli canlılığı geri gelmişti.
Arkadaşlığımızın başlarında, onun gülümsemesini görmek içime huzur verirdi ama şimdilerde kendimi... bu gülüşe kaptırmış halde buluyorum. En başından beri ne kadar tatlı olduğunun farkındayım sanıyordum ama son zamanlarda iyice dayanılmaz olmaya başladı.
“Hmm? Natsu? Ne oldu?” Uta yüzüme bakıp başını tatlı bir şekilde yana eğdi.
“Bir şey yok. Teşekkürler Uta,” diye yanıtladım bir an duraksadıktan sonra.
“Rica ederim!” Dudakları yine ışıl ışıl bir gülümsemeyle kıvrıldı ve yanakları hafifçe kızardı.
Bu, Uta’nın sadece bana gösterdiği bir ifadeydi. Yalan söylemeyeceğim... Gerçekten büyüleyiciydi. Kalbimin derinliklerinde bir şeyler değişiyordu. Kızlar basketbol takımı meselesinden beri Uta ile birbirimize daha da yakınlaşmış gibiydik. Sürekli imalı laflar ediyor, benden hoşlandığını gizlemeye bile çalışmıyordu. Benim gibi odun biri bile ona karşı olan ilgisini anlayabiliyordu artık! Ama hâlâ kızlar konusunda tecrübesizim, o yüzden üzerime çok gelmeyin!
“Ooh, öğretmenler sonunda klimayı açmış,” dedi Reita.
“Harika hissettiriyor! Bir daha buradan asla kıpırdamayacağım!” diye haykırdı Hoshimiya.
“Hikari, orada durursan hasta olursun. Klimanın soğuk havasını doğrudan üzerine alma,” diye uyardı Nanase.
“Haha! Ortalık iyice şenleniyor desenize!” diye bağırdı Uta enerjik bir şekilde.
“T-tekrar hayata döndüm...” diye mırıldandı Tatsuya.
Klimanın açılmasıyla birlikte, az önce cehennem sıcağı gibi olan sınıfta serin bir rüzgar esmeye başladı.
Az önce sıcaktan solup giden Tatsuya yavaşça doğruldu. “Sanırım öğleden sonraki dersleri sağ salim bitirebilirim.”
“Ama antrenman sırasında klimalar çalışmayacak, unutma,” diye araya girdi Uta.
“Öğğ, şunu hatırlatmasana! Depresyona gireceğim şimdi.”
İkisinin atışmasını izledim. Yanımdaki Nanase fısıldadı: “Sahi, Tanabata festivali yaklaşıyor.”
Onun baktığı duyuru panosuna çevirdim gözlerimi. Orada Maebashi’nin Yıldız Festivali olarak da bilinen Tanabata kutlamalarının ilanı asılıydı. İlanda, üzerine dileklerin yazıldığı renkli kağıt şeritlerle süslenmiş küçük bir bambu bitkisinin resmi vardı. Altında ise etkinlik programı yer alıyordu.
Festival sabah saat 10.00’dan gece 21.30’a kadar sürecek ve 5 Temmuz Perşembe’den 8 Temmuz Pazar’a kadar dört gün boyunca devam edecekti. Maebashi şehir merkezi trafiğe kapatılacak ve ulaşım düzenlenecekti. Ayrıca oyunlar, yemekler ve daha pek çok şeyin olduğu çeşitli tezgahlar kurulacaktı. Maebashi’nin Tanabata festivali, Kuzey Kanto bölgesindeki en büyük festivallerden biriydi.
Nanase’nin okuduğu ilanı fark eden Uta’nın enerjisi daha da tavan yaptı. “Aaa, doğru ya! Yaşasın! Festival zamanı geldi!”
“Festivaller tam senin kaleminin, Uta,” dedim.
“Evet! O atmosfere bayılıyorum!”
Tabii ki. Uta ve festival mi? Bu onun için adeta bir doping etkisi yaratırdı.
“Zaten ailesinin festival sırasında işlettiği bir dükkan var,” diye açıkladı Reita.
“Ne? Gerçekten mi?” diye sordum şaşırarak.
Başını salladı Uta. “Evet! Okonomiyaki dükkanımız var!”
Bunu ilk kez duyuyordum ama imajına tam uyuyordu.
“Okonomiyakilerimiz çok lezzetlidir, biliyorsun değil mi? Mutlaka gelip denemelisin, tamam mı? Bazen ben de yardım ediyorum!” Telefonunu çıkarıp dükkanın konumunu haritadan bana gösterdi.
“İyi fikir. Bir dahaki sefere hep beraber gidelim mi?” diye önerdi Reita, konuyu toparlamaya çalışarak.
“Ben varım! Okonomiyakiye bayılırım!” Hoshimiya hemen kabul etti. Geri kalanımız da başımızı sallayarak onayladık.
“Ah, doğru! Festival boyunca bir tezgah açacağız!” dedi Uta heyecanla.
“Gerçekten mi? Kesin uğrarım,” dedim.
“Şimdiden hayırlı işler o zaman!” diye cevap verdi, sanki dükkan çalışanıymış gibi.
Tanabata festivali ha? Gökkuşağı Renkli Gençlik Planım için bunu kesinlikle kaçıramazdım. Yani, sonuçta her yer gençlik enerjisiyle dolu olacaktı! Festivaller zaten "gençlik" diye bağırmıyor muydu? Gitmek istememin tek sebebi buydu. Gençlik enerjisi çok önemli bir faktördü.
Bu arada, en son ortaokuldayken bir festivale gitmiştim. Tek başıma gitmiştim ama kalabalığın içinde oradan oraya savrulunca hevesim hemen kırılmış ve tıpış tıpış eve dönmüştüm. Bir itirazı olan mı var?
Eskiden, yanlarında yukata giymiş kızlarla randevuya çıkan çocukları öyle bir kıskanırdım ki sinirden saçlarım dökülecek gibi olurdu. Ama bu sefer o kişi ben olacaktım. Hoshimiya’yı festivale davet edecek, yukatalarımızı giyip eğlenceli bir randevuya çıkacaktık!
Ben kendi kendime hayaller kurup sevinirken, Nanase konuştu: “Festivaller pek bana göre değil... Çok kalabalık oluyorlar.”
“Evet, ben de Nanase-san ile aynı fikirdeyim,” dedi Reita. “Normal kalabalıkları dert etmem ama festival kalabalığı boğucu oluyor. Gına geldi artık.”
İkisi de aynı anda onaylarcasına başlarını salladı. Evet, o hissi biliyordum. Reita ve Nanase gitmek istiyor gibi durmuyorlardı ama Hoshimiya’nın ne düşündüğünü merak ediyordum. Eğer sevmiyorsa konuyu zorlamazdım, diye düşünüp ona baktım.
Göz göze geldik ve bir an sonra sordu: “Natsuki-kun, Tanabata festivaline gitmeyi düşünüyor musun?”
Nasıl olur da benden önce davranmasına izin verirdim? Amma yavaşım, diye kendimi içten içe azarladım. “Gitmek istiyorum ama henüz bir planım yok,” diye geçiştirdim.
Bir sonraki cümlesini kurarken üzgün görünüyordu. “Ben de gitmeyi çok istiyorum ama ailemin bu hafta sonu için planları var.”
“Hadi ya, tüh...” İçten içe omuzlarım çökmüştü ama dışarıdan normal davranmaya devam ettim.
Anlıyorum... Demek ki Hoshimiya ile Tanabata festivaline gidemeyecektim... Hayır, dur bir dakika. Aile planları olmasa bile benimle gelip gelmeyeceği zaten meçhuldü. Eğer onu tek başıma gelmesi için davet etseydim beni yine de reddedebilirdi. Sinemaya davet ettiğimde de sanki benimle yalnız kalmaktan kaçınıyor gibi bir hali vardı. Gerçi umarım sadece çok ince düşündüğüm için bana öyle geliyordur... Her şeyi hesaba katınca, ona randevu teklif etmek için henüz çok erken olabilirdi zaten. Belki de beni reddetme fırsatı bulamadan bunu fark etmem iyi olmuştu. Acele etmeye gerek yoktu; ilişkimiz zamanla rayına otururdu.
“Peki ailenle nereye gidiyorsunuz?” diye sordum.
“Kanagawa’ya. Annemin ailesini ziyaret edeceğiz.”
“Vay canına, Kanagawa ha? Orası epey gelişmiş bir yerdir.”
Güldü. “Kanagawa’nın batısında yaşıyorlar, yani kırsal tarafta olacağım.”
Yine de Gunma’dan daha iyi olmalıydı... Hadi ama! Bize daha önce “hayaletler diyarı” bile demişlerdi.
“Yokohama’da biraz alışveriş yapmak da istiyorum. Festivale gidemeyeceğim için üzgünüm ama seyahat için de heyecanlıyım. Oh, sana bir hediye alacağım Natsuki-kun!”
“Oha, gerçekten mi?” Herkese değil de... Sadece... bana mı, Natsuki-kun’a mı? Ohooo... Kahretsin, sanırım aptal bir aşık gibi sırıtmaya başlayacağım!
Hoshimiya ile sohbet ederken, yanımızda Uta ve Tatsuya konuşuyordu.
“Uta, sen festivale gidiyor musun?” diye sordu Tatsuya.
“Yemek tezgahımıza yardım etmek zorundayım, o yüzden tabii ki gidiyorum!” diye yanıtladı.
“Anladım. Benim o günlerde antrenmanım var, ancak işim bitince uğrayabilirim.”
“Benim de öyle. Cuma günü vaktim kısıtlı olacak ama sanırım Cumartesi veya Pazar antrenmandan sonra daha çok vaktim olur!”
Konuşmanın nereye varacağını merak ediyordum. Sanki ikisi de birbirini dikkatle tartıyor gibiydi. Bana öyle geliyordu ki Tatsuya, Uta’yı festivale davet etmek için doğru anı bekliyordu.
Tatsuya ile kavga ettiğimiz gün Uta’ya, “Vazgeçmeyeceğim,” demişti. Uta onun kendisine karşı ne hissettiğini biliyordu ama ilk reddedişinden sonra ona başka bir cevap vermemişti.
“Cumartesi veya Pazar ha?”
“Evet... Sanırım?”
Uta festivallere bayılırdı ama Tatsuya’ya beraber gitmeyi teklif etmedi. Bu noktada, Tatsuya tüm cesaretini toplayıp onu davet etse bile cevabı zaten belli gibiydi. Belki de Uta’nın o kararsız halini fark ettiği için Tatsuya yerinden kalktı.
“Tuvalete gidiyorum. Hadi gel Natsuki.”
“Ha? Şey, aslında pek ihtiyacım yok ama,” diye cevap verdim.
“Hadi, benimle gel işte.”
“Ne o, benimle tuvalete gitmeye bayılıyor musun yoksa?” diye söylendim. Tatsuya lafımı görmezden geldi ve kolunu omzuma atıp beni sürükleyerek kendisiyle gelmeye mecbur bıraktı. Neyse, sorun değil. Böyle davrandığına göre muhtemelen konuşmak istediği önemli bir şey vardı.
Sınıftan çıkıp koridor boyunca erkekler tuvaletine doğru yürüdük. Tatsuya, yeterince uzaklaştığımızdan emin olunca konuyu açtı. “Natsuki, sakın benim yüzümden onu geri çevirme.”
“Festivalden mi bahsediyorsun?”
Uta’nın beni davet edeceğinden adı gibi emin bir halde başını salladı. Kızın tepkilerinden aklından geçenleri çoktan sezmişti herhalde.
Kısa bir sessizliğin ardından, “Beni davet etmeyebilir de,” dedim.
“Öyle olursa da canını sıkma. O cesareti kendinde bulur mu bilmem ama...” Bir an duraksadı. Tatsuya’ya şöyle bir baktım; yüzü kireç gibiydi, ifadesi ciddileşmişti. “Eğer sırf benim yüzümden onu reddedersen... Uta için gerçekten üzülürüm.”
Sesi o kadar samimiydi ki ne cevap vereceğimi bilemedim. Bilmiyorum... Uta beni festivale çağırsa ve ben de kabul etsem bile, zihnimin bir köşesinde sürekli Tatsuya olacaktı. Sonuçta ona âşık olduğunu açık açık ilan etmişti. Arkadaşımın sevdiği kızı öylece görmezden gelemezdim... Üstelik artık ben de Uta’ya karşı bir şeyler hissetmeye başlamışken bu durum daha da zordu.
Tatsuya, “Neyse, demem o ki daha önce söylediklerimi kafana takma,” diye ekledi.
Haftalar önce bizden uzaklaşmasının sebebi beni kıskanmasıydı. Şimdi ise o zamanki duyguları için artık endişelenmeme gerek olmadığını söyleyerek beni rahatlatmaya çalışıyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.