Ertesi gün cumartesiydi. Café Mares’in kapısını açtım, içeri girdiğimi haber veren kapı zili o tanıdık tınısıyla çınladı.
“Geldin demek. Diğerleri çoktan yerlerini aldı,” dedi Kirishima yanıma yaklaşıp kafenin arka tarafındaki masaları işaret ederek. O yöne baktığımda, Uta beni fark etti ve deli gibi el sallamaya başladı.
Nerede ders çalışmanın daha iyi olacağını uzun uzun tartışmıştık. Seçenekler arasında birinin evi, bir aile restoranı veya kütüphane vardı ama sonunda en ideal yerin Café Mares olduğuna karar vermiştik.
Beş kişinin birden ders çalışmak için birinin evine doluşması alanı daraltacaktı. Hafta sonu bir aile restoranı muhtemelen çok kalabalık olurdu ve yeterli yer bulamazdık; kütüphanede ise rahatça sohbet edemezdik. Hem Nanase hem de ben Café Mares’te çalıştığımız için önceden yer ayırtabileceğimizi, buranın en mantıklı tercih olacağını düşünmüştük.
Bu fikri önce müdürümüze açmıştım, o da seve seve izin vermişti. Söylediğine göre, öğrenciler evlerine kapanıp ders çalıştığı için sınav dönemlerinde buralar pek kalabalık olmazmış. “İçecek bir şeyler sipariş etmeyi unutmayın yeter,” demişti gülümseyerek.
Herkesin oturduğu masaya doğru ilerledim. Hmm? Neden burada bu kadar çok kişi var?
“Selam Natsuki. Geç kaldın,” diyerek karşıladı beni Tatsuya, parmağında bir kalem çevirirken.
“Kusura bakmayın. Tren rayda kalınca—” Açıklamamı yarıda kesip asıl soruyu sordum. “Bir saniye, senin burada ne işin var?”
“Ne oldu? Burada olmam yasak mı yoksa?” Miori kıkırdayarak sinsi bir gülümseme kondurdu yüzüne. Karşıma o kadar sık çıkmaya başlamıştı ki, artık işin içinde kaderin zalim bir cilvesi olup olmadığını merak ediyordum. “Tamamen tesadüf. Biz de ders çalışmaya gelmiştik. Değil mi?”
Miori ve kulüp tanıtım gününde yanındaki o piercingli, sarışın kız, Tatsuya ve diğerlerinin hemen yanındaki masada oturuyorlardı. Sarışın kız uykulu bir tavırla başını sallayarak beni selamladı. “Aynen öyle. Miori, amma çok arkadaşın varmış ha?”
“Ortaokulda aynı okula gidiyorduk, ne yazık ki yakamı bir türlü kurtaramıyorum,” diye yanıtladı Miori.
Onlar atışırken ben de masamıza yerleştim. Boş kalan tek yer pencere kenarındaki en sağ koltuktu; yani Uta ile sağımızdaki masada oturan Miori’nin tam ortası. Acaba bilerek mi böyle bir oturma düzeni kurmuşlardı?
“Natsu, sen Miorin’in çocukluk arkadaşısın ya, o yüzden bu koltuğu sana ayırdık!” dedi Uta, kollarını göğsünde gururla kavuşturarak.
Aman, neyse ne! Bakıyorum Miori’ye tuhaf bir lakap takmayı da ihmal etmemişsin, diye geçirdim içimden. “Pek de lüzumlu bir hareket olmamış.”
“Neden ya?!” dedi Uta, şaşkınlıkla.
Dürüst olmak gerekirse, bu tayfa yanımızdayken Miori ile pek muhatap olmak istemiyordum. Bana ne kadar yardım ederse etsin, şimdiki halimi geçmişimle kıyaslayabileceği bir ortamda beni görmesi utanç vericiydi.
“Hmmm?” Miori, muzip bir tonda mırıldandı.
Gördünüz mü? Gözü hep üzerimde. Rahat bırak beni be kızım! Bakışlarını görmezden gelerek defterimi açtım. “Uta, sınavlarda çıkacak ana noktaları ve seni zorlaması muhtemel konuları burada özetledim.”
“Ha?! Ne? Şaka mı bu? Harika olmuş!” Uta, defterin sayfalarını çevirirken gözleri fal taşı gibi açıldı.
“Değil mi? Dün gece hazırladım. Bu yüzden uykusuzluktan ölüyorum gerçi.” Konuşurken ağzımdan bir esneme kaçtı.
Bugün geç kalmamın ve bu kadar yorgun olmamın asıl sebebi bu notları toparlamaktı. Bir hafta boyunca ona ders çalıştırdıktan sonra, yaklaşan sınavlarda Uta’nın zayıf noktalarının neler olduğunu iyice kavramıştım; ben de her şeyi onun en kolay anlayacağı şekilde yeniden kaleme aldım. İşe kendimi o kadar kaptırmıştım ki farkına vardığımda saat sabahın ikisini çoktan geçmişti.
Hoshimiya ve Reita büyük bir ilgiyle deftere baktılar. “Biz de bakabilir miyiz?” diye sordular bir ağızdan.
“Tabii, buyurun. Zaten bunu Uta’ya vermek için hazırlamıştım,” dedim.
“Ha? Gerçekten mi?!” diye haykırdı Uta.
“Evet. Bu notları tamamen senin için hazırladım.”
“Te-teşekkür ederim,” diye karşılık verdi, alışılmadık derecede kısık bir sesle.
O sırada Hoshimiya ve Reita defterimi inceliyorlardı.
“Oha... Müthiş olmuş. Gerçekten çok anlaşılır,” dedi Hoshimiya.
“Öyle değil mi? Konuya tamamen hakim olmadan böyle bir şey yazamazsın zaten,” diyerek ona katıldı Reita.
Övgüleri art arda sıralıyorlardı ama ben sadece mahcup bir tavırla başımı kaşıdım. İltifat edilmek beni mutlu ediyordu etmesine de ne tepki vereceğimi bilemiyordum. Ne diyebilirdim ki? Hayatım boyunca pek takdir edilen veya övülen biri olmamıştım. Ha ha ha...
“Benim için de özel bir tane var mı?” diye sordu Hoshimiya.
Karanlık düşüncelerimi silkeleyip ona cevap verdim. “Hazırlamamı ister misin?” Öyle diyorum ama pek ihtiyacın olduğunu sanmıyorum, diye ekledim içimden. Hoshimiya Japonca ve İngilizcede çok iyiydi ama matematik ve fizikte zayıftı. Edebiyat kulübündeki biri için normal bir durumdu bu, yine de sayısal derslerde temel seviyede bilgisi vardı.
“Ah ha ha, şaka yapıyordum canım. Çok vaktini alırdı. Natsuki-kun, başkalarına da hazırlarsan sen ne zaman ders çalışacaksın?”
“Doğru, zaten Uta ile ilgilenmekten başımı kaldıramıyorum.” Omuz silktim.
Bunu duyunca Uta’nın yüzü düştü ve suçlulukla mırıldandı: “Özür dilerim... Teşekkür ederim.”
Aslında şaka yapmaya çalışmıştım ama görünüşe göre bam teline basmıştım. Uta, benim ders çalışma vaktimi çaldığı için endişeleniyordu herhalde. Eskiden özel ders verirken sürekli bu tarz notlar hazırlardım, o yüzden aslında o kadar da vaktimi almamıştı.
“Benim için bu kadar uğraştıktan sonra kesinlikle iyi bir sonuç almam lazım, Natsu!” Uta, yumruklarını göğsünün önünde sıktı, kararlı bir ses çıkardı ve hırsla dersin başına oturdu.
“Ortaokulda da bu kadar zeki miydin sen?” diye sordu Miori alçak sesle.
“Kes sesini! Giriş sınavını geçmek için ne kadar uğraştım haberin var mı?” diye fısıldadım karşılık olarak.
“Öyle mi? Başkalarına ders verecek kadar çok çalıştın demek?” dedi Miori. “Anlıyorum, anlıyorum.”
Duraksadım. “Bir sorun mu var?”
“Pek sayılmaz. Sadece ilginç geldi.”
Diğerlerini rahatsız etmemek için ikimiz de fısıldaşarak konuşuyorduk. Ancak Reita çarpık bir gülümseme ile araya girdi: “Siz ikiniz gerçekten çok yakınsınız, değil mi?”
Miori elleriyle yüzümü itti. Hey, başkalarının suratını öyle paldır küldür itme!
“Olamaz! Ama bilirsin, seninle daha yakın olmak isterim Reita-kun. Ha, sahi! Şuradaki kısmı bir türlü anlayamadım. Vaktin varsa bana anlatır mısın?” Miori, sandalyesini tam karşımda oturan Reita’ya doğru yaklaştırdı.
Bu kızın bu kadar girişken olmasına hayran kalmamak elde değildi! Adamla yakınlaşmak istediğini resmen ilan etmişti. Miori, sözde anlamadığı soruyu Reita’ya sorarken omuzları birbirine değiyordu.
“Senin zeki olman gerekmiyor muydu?” diye homurdandım. Ortaokuldayken her zaman ilk on arasındaydı, değil mi?
“Hm? Şey, en azından senden daha zeki olduğum kesin,” diye yapıştırdı cevabı.
“O soruyu gerçekten mi anlamadın?” Yardım istediği soruya göz ucuyla baktım; standart bir matematik sorusuydu. İlk bakışta karmaşık görünse de aslında doğru formülü uyguladığında kolayca çözülebilecek basit bir soruydu. Pek bir zorluğu yoktu.
“Eee, tabii ki anlamadım. Yoksa niye sorayım?” dedi Miori ama yaydığı o yoğun baskı bambaşka bir şey söylüyordu: Bir daha sorgula bakayım, seni öldürüyor muyum öldürmüyor muyum.
Konuyu daha fazla deşmemenin en iyisi olacağına karar verdim. Neyse ki —belki de ne yazık ki— Reita soruya odaklandığı için bizim bu kısa konuşmamıza pek dikkat etmemişti.
Miori sadece bizim gruptakilerle konuştuğu için yanındaki sarışın kız adına üzüldüm. Göz ucuyla ne yaptığına baktığımda, dış görünüşünün aksine harıl harıl ders çalıştığını gördüm. Şu an onunla konuşmak zor gibi görünüyor. Miori’nin neden sürekli bizimle takıldığını şimdi daha iyi anlıyorum... Tamam, asıl sebep hala Reita ama, diye düşündüm.
“Çok sağ ol Reita-kun. Sayende mükemmel anladım!” Miori, ona gülümseyerek teşekkür etti ve yerine geri döndü.
Hali tavrı o kadar memnundu ki sormadan edemedim: “Şey, tüm bunlar gerçekten tesadüf müydü?”
“Çok kabasın! Gerçekten tesadüftü. Sizin burada olacağınızdan haberim bile yoktu,” diye fısıldadı.
“Evet, muhtemelen haberin yoktur.”
“Her neyse, bana yardım etmeyecek misin? Reita-kun ile daha fazla konuşabilmem için bir şeyler yap.”
“Kendi başına muhabbet başlatman, benim uyduracağım tuhaf planlardan daha hızlı sonuç vermez mi?”
“Çok üstüne düşersem benden kaçar.”
“Geç kaldın bile! Şimdiden fazlasıyla üstüne düşüyorsun.”
“İşte bu yüzden muhabbete doğal bir şekilde dahil olmam için bir şeyler yap diyorum sana.”
“İmkansızı istiyorsun,” diye söylendim. Liseye yeni adım atmış, kendini kanıtlamaya çalışan birinden nasıl böyle bir şey isteyebilirsin ki?
“Hey Natsuki, bir an bakabilir misin?” Reita, ciddi bir ifadeyle bana seslendi.
İyi insan lafın üstüne gelirmiş, diye geçirdim içimden. Sonra sordum: “Ne oldu?”
“Şey, bilirsin işte. Nasıl söylesem bilemedim.” Reita düşüncelerini kelimelere dökmekte zorlanıyordu.
Onun böyle kekelediğini görmek nadir bir durumdu. Bunda bir iş var, diye düşündüm.
Düşüncelerini toparlayınca devam etti. “Sanırım ben birilerine bir şeyler öğretme konusunda pek iyi değilim.”
“Ooh, şey, belli olmaz o işler,” diyerek onu teselli etmeye çalıştım.
“Bu cevabından anladığım kadarıyla sen de öyle düşünüyorsun.” Reita içini çekti. Bu durum onu gerçekten rahatsız etmişe benziyordu.
Tatsuya’ya bir şeyler anlatmaya çalışırken söylediklerine kulak misafiri olmuştum. Yalan söylemeyeceğim, pek anlaşılır değildi ve kesinlikle yeni başlayan birine hitap etmiyordu. Miori’ye çözdüğü soruyu da pek detaylandırmamıştı. Hiçbir açıklama yapmadan soruyu hızlıca kendi başına çözüvermişti. Miori soruyu zaten bildiği için sorun yoktu tabii. Bana göre Reita bir dahiydi. Soruları nasıl çözeceğine dair sezgisel bir yeteneği vardı. İnanılmaz bir zekaya sahipti, bu onun için harikaydı ama...
"Doğrusu Tatsuya'nın neyi anlamadığını bir türlü kavrayamıyorum. Kafasını karıştıracak ne var ki burada? Her şey bu kadar apaçık ortadayken... Dahi olduğumu zaten biliyordum ama bunun bir gün ayağıma dolanacağı hiç aklıma gelmezdi. Tatsuya ile aramızdaki zeka farkı o kadar uçurum ki ona yardımcı olamıyorum," dedi Reita kederli bir sesle.
"Bütün bunları söylemene gerçekten gerek var mıydı?!" diye çıkıştı Tatsuya. Reita’nın bir yandan onun zayıflığı için içtenlikle endişelenirken, diğer yandan laf sokmadaki ustalığı karşısında dona kalmıştı.
"Lanet olsun! Neden bu kadar zekiyim ki?!" diye feryat etti Reita.
"Aman, kes sesini! Şuna bak hele, başarısının kurbanı olmuş beyefendi," diyerek takıldım ona.
Hoshimiya kıkırdayarak araya girdi. "Demek Reita-kun'un böyle bir yönü de varmış. Görmesi çok eğlenceli!" Onun bu sözleri ortamdaki gerginliği bir anda dağıtıverdi.
"Hem yakışıklı hem de özgüvenli," diye fısıldadı Miori özlem dolu bir sesle. "Onu kendime bağlamak istiyorum! Şuradan bana bir tane paket yapar mısınız lütfen..."
Onu duymamış gibi davrandım. Neyin paketini yapıyorsun yahu?
"Neyse, bu yüzden bunu senden istemek hoşuma gitmiyor ama Natsuki, eğer Uta’nın işinin bittiğini düşünüyorsan Tatsuya’ya da bir el atabilir misin?" diye sordu Reita.
Muhtemelen Nanase'ye sormaya çekiniyordu çünkü kız derslerine fena gömülmüştü. Konuşmalarımıza dahil olabilmek için elindeki kalemi bir an bile durdurmamıştı. Müthiş bir konsantrasyonu vardı.
"Tabii, sorun değil. Zaten vaktim de var." Evde tüm dersleri çoktan tekrar etmiştim, o yüzden benim için gerçekten sıkıntı değildi. Yine de Reita gibi her konuda mükemmel birinden böylesine beklenmedik bir zayıflık görmek şaşırtıcıydı... Demek ders anlatma konusunda bu kadar beceriksizdi.
Aniden aklıma bir fikir geldi. Miori'ye bir kıyak geçeyim bari diye düşündüm. "Pekala o zaman, Reita gel yer değiştirelim."
"Hm? Ah, doğru. Senin için böylesi daha iyi olur," diyerek onayladı Reita.
Tatsuya'nın yanına oturursam ona anlatmam daha kolay olacaktı. Üstelik bu sayede Reita, Miori'nin yanına oturmuş olacaktı ve kızın onunla konuşması kolaylaşacaktı.
Miori, "Adamsın!" der gibi gizlice göz kırptı bana.
Gülümseyerek ayağa kalkmaya yeltendim ama Tatsuya beni durdurdu. "Yok Natsuki, gerek yok. Reita zaten bana dünyalar kadar yardım etti. Geri kalanını buradan kendim çözerim. Tamam, anlatırken anlaması pek kolay değildi ama adam vaktini ayırıp bana bir şeyler öğretmeye çalışmışken şikayet edecek değilim," dedi ve sade bir tavırla dersine geri döndü.
Reita'yı mı düşünüyordu? Tatsuya kendi başına çabalamaya kararlı görününce yerime geri oturdum. Eyvah, Miori'nin yüzü düştü bile! Ama elimden ne gelir ki? Reita ile birbirimize bakıp çarpık bir gülümseme yolladık ve derslerimize döndük.
Bir süre sonra Uta, "Ben bir tuvalete gidiyorum!" diyerek masadan kalktı. O gider gitmez Miori yanıma sokulup kulağıma fısıldadı. "Baksana, baksana."
Ne isteyeceğini merak ederek ona döndüğümde, gözlerini uzaklaşan Uta'ya dikmiş olduğunu gördüm.
"Biliyor muydun? Son zamanlarda Uta'nın dilinden düşmüyorsun," dedi Miori, kimsenin duyamayacağı kadar kısık bir sesle.
"Ee, normal, ikiniz de kız basketbol takımındasınız," diye karşılık verdim düz bir ifadeyle.
"Öyle ama antrenman çıkışlarında eve de hep beraber dönüyoruz. Son zamanlarda üzerinde farklı bir hava var, anlarsın ya. Sanki aşık bir genç kıza dönüşüyor gibi. O kıza ne büyü yaptın bilmiyorum ama!"
"Dalga geçme benimle."
"Dalga geçmiyorum ki."
Uta ile aramız iyiydi ama kimseyi kendime aşık edecek bir şey yaptığımı hatırlamıyordum... Yani, belki yapmışımdır ama Uta zaten insanlara yakın davranan bir tipti. Miori kesinlikle olayları abartıyordu! Zaten "Sanki aşık bir genç kıza dönüşüyor gibi" diyerek lafı dolandırıp duruyordu. Bu, bir şirketin iş başvuruna "Başvurunuz incelendikten sonra size geri döneceğiz," demesi kadar inanılmaz bir şeydi.
"Suç ortağın olarak sadece şunu söylüyorum; eğer şimdi bir hamle yaparsan Uta ile kesin sevgili olursunuz. Ne yapacaksın? Yoksa Uta senin tipin değil mi?" Miori’nin fısıltıları bir denizkızının şarkısı kadar baştan çıkarıcıydı.
Yutkundum. Sakura Uta tatlıydı. Hem de bizim dönemdeki en tatlı ilk beş kızdan biriydi. Kısa boyu ve çocuksu fiziği konusunda takıntılıydı ama bence onu bu kadar sevimli kılan da buydu. Üstelik o enerjik ve neşeli kişiliği insanı canlandırıyordu. Eğer çıkmaya başlasak mutlu olacağıma emindim.
"Natsu?" Uta’nın sesini duyunca hayallerimden sıyrıldım.
Hakkında konuştuğumuz kişi aniden karşımda bitince hafifçe irkildim. "N-naber Uta? Gelmişsin."
"Miorin’le de pek bir koyu sohbettesiniz. Ne konuşuyordunuz bakayım?" dedi Uta, normalden bir tık daha geç tepki vererek. Sesi de alışılmışın aksine daha kısıktı.
Ne demeliydim? Sadece senin hakkında konuşuyorduk diyemezdim. Yoksa diyebilir miydim? Dürüst olmaya karar verdim. "Şey, senden bahsediyorduk Uta."
"B-benden mi?"
"Evet. Antrenmanlarda nasıl biri olduğunu merak ediyordum da," dedim. Göz ucuyla Miori’nin nedense bana başparmağıyla onay işareti yaptığını gördüm ama onu görmezden geldim.
Bunu söyleyince Uta surat asmayı bıraktı ve başını yana çevirdi. "Hmm, anladım. Demek öyle. İyi bari, sorun yok."
Uta'nın o ifade dolu yüzünü okumak genelde çok kolaydı ama yüzünü çevirdiğinde ne hissettiğini anlamak imkansızlaşıyordu. Şimdilik ders moduna geri döndüm ve sordum: "Tamamdır, nerede takıldın bakalım?"
"Ha, doğru. Şurası. Notlarına yazmışsın ama..."
Uta bana zorlandığı fizik sorusunu gösterince ona açıklamaya başladım. Buraya kadar çözebilmiş olması bile temel konuları düzgünce kavradığını gösteriyordu. Bir hafta önceki haliyle kıyaslanınca bu büyük bir gelişmeydi. En sevmediği ders olan fizikte bu kadar yol katettiyse, artık endişelenmeme gerek kalmadığına emindim.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.