Gökkuşağının Altındaki Çatlaklar

Dürüst düşüncem buydu. Başkalarıyla şarkı söylemek, tek başına takılmaktan çok daha eğlenceliydi. Ama belki de ilk kez birileriyle karaoke yaptığım için bana bu kadar taze bir nefes gibi geliyordu.

Uta, "Tamam, o zaman... Bu şarkıyı biliyor musun? Ya da şunu?" diye sordu.

Nispeten kıyıda köşede kalmış bir rock grubundan birkaç parça açmıştı. Onları sık sık dinlerdim ama Hoshimiya ve diğerlerinin daha önce duyma ihtimali oldukça düşüktü.

"Müzik zevkimiz gerçekten de aynı, Uta," diye araya girdim.

"Değil mi ya?! Düşünsenize, hiç müzik konuşmamıştık. Etrafımda rock konuşabileceğim pek arkadaşım yok, o yüzden çok heyecanlıyım! Yaşasın!" Uta, enerjisi tavan yapmış bir halde neşeyle bağırdı ve omzuma vurdu.

Kızım, çok güzel kokuyorsun ve şu an bir kızın bana dokunması yüzünden kendimi kasmaya başladım, o yüzden lütfen biraz vites düşür! Ah be, ne zaman biri bana dokunsa böyle oluyorum zaten... Yine de bu ufak sıkıntıya rağmen Uta ile aynı dalga boyundaydık. Sevdiğin müzik hakkında konuşabileceğin bir arkadaşının olması harika bir şeydi.

"T-Tamam! Hepsini söyleyelim o zaman!" Ben de ritme kapılmaya başlayarak gaza geldim ve Uta’ya gülümsedim.

Bir an sonra, "Evet!" diyerek ışıl ışıl bir gülümsemeyle karşılık verdi.

Sıra Uta’ya ya da bana her geldiğinde iyice havaya giriyor ve düet yapıyorduk. Diğerleri muhtemelen şarkıları tanımıyordu ama bizim kadar heyecanlı davranmaları hoşuma gidiyordu. Onların bu tepkileri, şarkı söyleme yeteneğim konusundaki özgüvenimi de yavaş yavaş artırmıştı. Kimse bana öylesine iltifat etmiyordu; herkes gerçekten iyi bir şarkıcı olduğumu düşünüyordu.

Dürüst olmak gerekirse, deli gibi pratik yapmıştım... Geçmişte puanlama sisteminden doksan dokuz aldığım bile olmuştu. Bak sen, sistem şaşırtıcı derecede güvenilirmiş. Ayrıca Uta ile daha da yakınlaştığımızı hissediyordum. Arkadaşlarını yakından tanımak gerçekten muazzam bir şey!

Çok eğleniyorum; resmen mest olmuş durumdayım! Şimdi, hep özlemini çektiğim o gökkuşağı renklerindeki gençliği yaşıyorum. Canımdan çok sevdiğim beş arkadaşım var ve onlardan biri de aşık olduğum kız. Benimle vakit geçiriyorlar, benimle gülüyorlar ve onlar da beni seviyorlar.

Birlikte geçirdiğimiz günler en tatlı rüya gibiydi. Her şey tam da Tanrı’ya o dileği dilediğim zamanki gibiydi; tam da arzuladığım gibi. O renksiz, gri gençliğimi silip atmak ve anılarımı gökkuşağının renkleriyle yeniden yazmak istiyordum.

Her şey tıkır tıkır işliyor. Demek işlerin yolunda gitmesi böyle bir histi.

Elbette mükemmel değilim ama kendi kendime söylemem gerekirse, fena iş çıkarmıyorum. Görünüşüme çeki düzen verdim, kilo vermek için koştum, ağırlık kaldırıp kas yaptım, gülümseme pratiği yaptım, son on yılın modasını öğrendim, arkadaşlarımla doğal bir şekilde sohbet edebilmek için defalarca deneme yanılma yoluna gittim ve hatta başkalarına ders verebilecek kadar ders çalıştım. Buraya tırnaklarımla kazıyarak geldim.

Şu an bulunduğum noktaya gelmek için çok, ama çok çalıştım. Sonunda bu kadar mutlu hissedebilmem döktüğüm o kan, ter ve gözyaşları sayesindeydi. Eskiden kendi gri dünyasına hapsolmuş olan bu çocuk, artık Gökkuşağı Renkli Gençlik Planı’nın kusursuz ilerlediğinden emindi!

Tam o sırada, bu içsel düşüncelerim bölündü.

"Kusura bakmayın çocuklar. Ben artık eve kaçar."

Uta ile bir düeti daha bitirdiğimiz anda, bu ani kelimeler odada yankılandı. Şarkılar arasındaki o kısa sessizliği yırtıp geçen bu sert ses, mutlu atmosferi keskin bir bıçak gibi ikiye böldü. Sesin sahibi Tatsuya’dan başkası değildi.

Hava bir kez daha buz kesti.

Nesi var bunun? Tatsuya’ya baktım ama o sadece zoraki bir gülümseme yerleştirdi yüzüne.

Bir an sonra, "Size iyi eğlenceler," dedi ve bir cevap beklemeden karaoke odasından çıkıp gitti. Onu durduracak vaktimiz bile olmamıştı.

Odaya derin bir sessizlik çöktü, hepimiz birbirimize baktık. Sıra Hoshimiya’daydı ama atmosfer yeni bir şarkı söylemeye hiç de müsait değildi; mikrofon masanın üzerinde öylece kaldı. Buna rağmen şarkı, şarkıcısı olmadan çalmaya devam etti ve o neşeli melodi, oluşan boşluğu hiç de yakışık almayan bir şekilde doldurdu.

Uta endişeyle mırıldandı: "Tatsu’nun nesi var acaba?"

Hoshimiya da sıkıntıyla kaşlarını çatarak, "Evet, hiç ona göre bir hareket değildi... Son zamanlarda zaten biraz durgun görünüyordu," dedi.

Ben de aynı şeyi düşünüyordum. Görünüşe göre herkes onun için endişeleniyordu. Başta sınavlar yüzünden böyle olduğunu sanmıştım ama gerçekten öyle miydi? Tatsuya gibi kaba saba ve notları hiç umursamayan biri, bir sınavdan kalacak diye bu kadar kararır mıydı? Ama onu kötü hissettirecek başka bir şey de gelmiyordu aklıma. Sanırım tek çarem doğrudan sormak!

"Gidip bir bakayım," diyerek ayağa kalktım. Tatsuya benim arkadaşım. Ve ona gerçekten iyi bir dost olmaya kararlıyım. Eğer bir şeye canı sıkılıyorsa yardım etmek istiyorum.

"Bir saniye bekle, Natsuki." Reita omzumdan tutarak odadan çıkmamı engelledi. Bana sert bir ifadeyle bakıyordu.

"Reita?" diye sordum şaşkınlıkla.

Bir an bir şeyi tartıyor gibi göründü ve sonunda mırıldandı: "Yok, boş ver. Belki de en kestirme yol budur."

Çok gizemli bir sözdü. Neyse, artık beni durdurmak istiyor gibi görünmüyordu. Acele etmem lazım! Eğer Tatsuya bisikletine atlayıp giderse ona yetişemem.

"Tatsuya!" diye seslendim, onu bisiklet park alanına kadar kovalamıştım.

Sesimi duyunca yavaşça arkasını döndü. Arkasından batan güneş yüzünden yüzü gölgede kalmıştı. Çevremizdeki gölgeler iyice uzarken, "Natsuki. Hayırdır?" dedi.

"Bana sorma onu! Garip davrandığın için endişelendim de—"

Tatsuya sözümü keserek, "Ben iyiyim. Ciddiyim, endişelenmene gerek yok," dedi.

Kelimeleri her zamanki gibiydi ama ses tonu garip bir şekilde donuktu, bu yüzden ne hissettiğini çözemiyordum. "Bana mı kızgınsın?" diye sordum.

Cevap vermeden önce duraksadı. "Özellikle bir şey yok. Ne o? Kızmam gereken bir şey mi var?"

İyice düşündüm. "Bildiğim kadarıyla yok. Ama sinirli göründüğün için soruyorum."

Havanın elektriklendiğini hissettim. Ortam o kadar gergindi ki, tek bir yanlış kelime etsem her şey anında sarpa saracak gibiydi.

Kayıtsız bir ton, okunmayan bir ifade... Tatsuya’nın duygularını bastırmaya çalıştığını ben bile anlayabiliyordum, çünkü gözlerindeki o öfkeyi zapt etmekte zorlanıyordu.

"Natsuki. Kusura bakma dostum ama bugün beni kendi halime bırak."

İçimde kötü bir his vardı. Tatsuya’yı daha önce bir kez daha böyle görmüştüm; hatalarımı fark ettiğim ve gençliğimin yokuş aşağı gitmeye başladığı o unutulmaz anda.

"Hey, Natsuki? Kusura bakma dostum ama artık seni savunamayacağım. Ayrıca, sinirimi bozuyorsun."

Tıpkı o zamanki gibi davranıyordu. İşte bu yüzden gitmesine izin vermekten korkuyordum. Mantıklı olanın geri çekilmek olduğunu biliyordum ama kendime engel olamayarak bir adım daha yaklaştım. "Tatsuya. Eğer seni rahatsız eden bir şey varsa, ben—"

"Kapa çeneni! Beni rahat bırak demedim mi sana!" diye bağırdı.

Bu kadar yakından, o gölgeli yüz ifadesini sonunda net bir şekilde görebiliyordum. Tatsuya bana resmen nefretle bakıyordu. Benden iğreniyor gibiydi.

"Sen hiç, sırf yalnız kalmak isteyecek kadar zavallı hissetmez misin?!"

Sorduğu soru kafamı karıştırdı; ne demek istediğini tam anlayamadım. Bu yüzden ona doğru yürümeyi bıraktım.

Tatsuya mı? Zavallı mı? Kendisi hakkında böyle mi düşünüyordu? O güçlü, özgüvenli, her zaman kahkahalar atan sporcu tip? Bu görüntü, benim kafamdaki Tatsuya imajından o kadar farklıydı ki, bizzat kendisinden duysam bile inanamıyordum. Ama yalan söylüyor gibi de durmuyordu. Üstelik dalga geçilecek bir zaman da değildi.

Tatsuya, şaşkınlıkla çatılan kaşlarımı görünce alaycı bir şekilde burnundan soludu. "Senin gibi mükemmel biri bunu asla anlamaz zaten..."

Bir şey söylemem lazım diye düşündüm ama kelimeler boğazıma dizildi; ağzımdan sadece aptalca bir "Ha?" çıktı.

Benden bahsetmiyor, değil mi? Benim mükemmel olan hiçbir yanım yok. Grubumuzdaki tek mükemmel kişi Reita, ben değilim. Ama Reita burada değil. Bu şimdi Reita hakkında konuştuğumuz anlamına mı geliyor?

Hala Tatsuya’nın ne dediğini bir türlü çözemediğim için çekinerek sordum: "Reita’dan mı bahsediyorsun?"

"Oğlum..." Tatsuya gözlerini kıstı. "Ciddi misin sen?"

"Ne demek istiyorsun?" diye karşılık verdim. Ciddiyim! Neden bahsettiğin hakkında en ufak bir fikrim yok.

Benim tamamen şaşkın olduğumu anlayan Tatsuya benden uzaklaştı. "Reita’dan bahsetmiyorum. O herif çoğu şeyde iyidir ama ona mükemmel demezdim. Çocukluk arkadaşıyız, oradan biliyorum. Zayıf noktalarını gayet iyi tanırım," dedi bisikletinin kilidini açarken.

Reita’dan bahsetmiyor mu? "Eee, o zaman benden mi bahsediyorsun? Sen gerçekten benim mükemmel olduğumu mu düşünüyorsun?"

"Öyle değil misin Natsuki? Bana bakınca öyle görünüyor da."

Neredeyse "Yok daha neler!" diyerek dalga geçecektim. Ama bunu yapmadan hemen önce Tatsuya dönüp bana baktı ve gözlerinden ne kadar ciddi olduğunu gördüm.

Tatsuya derin bir iç çekip omzuma hafifçe vurdu. "Kusura bakma Natsuki. Takılma sen. Senin bir suçun yok." Bunu söyledikten sonra bisikletine atladı ve uzaklaştı.

Gidişini, arkasından bakarak izledim. Arkamdan ayak sesleri gelene kadar ne kadar süre orada öylece çakılı kaldım bilmiyorum.

"Üzgünüm Natsuki. Bunun olabileceğini tahmin etmiştim."

Hala kendimde değilken arkama döndüğümde Reita’nın bana ciddi bir ifadeyle baktığını gördüm. "Bunun olacağını mı tahmin etmiştin? Neden ki? Ne demek istiyorsun?"

Hala tamamen kaybolmuş durumdaydım. Tek bildiğim bir hata yapmış olduğumdu; şu an ilk hayatımdakiyle aynı durumun içindeydim.

Reita dümdüz bir ifadeyle, "Tatsuya seni kıskanıyor," dedi.

"Ha?" Ona öylece bakakaldım. Tatsuya’dan el almış gibi, şimdi de Reita anlaşılmaz şeyler geveliyordu. Eğer şu an birileri elinde "ŞAKALANDIN" yazan dev bir tabelayla bir yerlerden fırlasaydı, ancak o zaman mantıklı olurdu bu. Kıskançlık benim işimdi. Bu onların bana karşı hissedeceği bir şey olmamalıydı. Dışarıdan ise sadece, "Kıskanmak mı? Beni mi? Benim neyimi kıskanacakmış?" diyebildim.

Reita, "Şu inanılmaz özgüven eksikliğin, insanların senin hakkında ne hissettiğini fark edememenin asıl sebebi muhtemelen. Yeteneklerinle bu durumun hiç uyuşmuyor... Bunun nasıl ortaya çıkmış olabileceği beni biraz düşündürüyor açıkçası," dedi.

Haklıydı. Başkalarının beni nasıl gördüğünü okumayı bir türlü beceremiyordum.

Bunun bir sebebi geçmişteki başarısızlıklarım. Vaktiyle kibrime yenik düşmüş, boyumdan büyük işlere kalkışmış ve herkesi canından bezdirmiştim. İnsanların benden nefret etmeye başladığını fark etmemiştim bile. O zamanki özgüvenim tamamen içi boş ve temelsizdi.

Fakat burada garip bir durum var. Reita’nın şu an söyledikleri, o yaşadıklarımın tam tersi.

“Özgüven eksikliği mi?” diye sorguladım. “Bence fazlasıyla özgüvenliyim. Etrafımda benden daha özgüvenli biri olduğunu sanmıyorum.”

Zaten bu yüzden çuvalladım ya. Bundan hiç şüphem yok.

“Anlıyorum.” Reita, sanki ruhumun derinliklerine bakıyormuş gibi gözlerini bana dikti. “Zihninden neler geçtiğini şimdi daha iyi kavrıyorum.”

Evet, önceki hayatımda mutlu bir gençlik yaşama fırsatını kaçırdığımda tüm özgüvenimi, umudumu ve beklentilerimi yitirmiştim; ancak bu ikinci şansımda, kaybettiğim o güveni yavaş yavaş geri kazanıyordum. Geçmiş tecrübelerimi kendime ders çıkarıyor, egomun kontrolden çıkmaması için her adımımı dikkatle atıyordum.

Reita şimdi bunun bir hata olduğunu mu söylüyordu?

“Yanlış anlama, seni eleştirmiyorum. Aksine, hatalı tek bir davranışın bile olmadı.” Reita bir an duraksadı. “Sorun da tam olarak bu zaten. Tek bir yanlış bile yapmamış olman.”

O halde ne yapmam gerekiyordu? Tavırlarım kusursuz sayılmazdı belki ama her zaman mümkün olan en iyi kararları vermek için elimden geleni yapmıştım. Hayır! Yoksa hatam tam olarak bu muydu?

“Bence her şey basketbolla başladı. Tatsuya’nın tüm kimliği basketboldan ibaret ama sen onu kendi sahasında yendin. Elbette bunun tek sebebi senin daha iyi bir oyuncu olmandı. Bununla gurur duymalısın. Kesinlikle yanlış bir şey yapmadın.” Reita geçmişte yaşananları objektif bir dille anlatıyordu. Bazen her şeyi gereğinden fazla gören o gözlerle beni süzmeye devam etti.

Konuşmasını sürdürdü: “Sonrasında her şey üst üste geldi. Yarı zamanlı iş yerinde sergilediğin yemek yapma becerilerin, insanlara bir şeyler öğretme yeteneğin, bugünkü şarkı söyleyişin... Her konuda mükemmelsin. Ve son olarak, pastanın üzerindeki krema misali: Uta’nın sana bakarken gözlerinin içinin parlaması.”

“Ne?” diye kekeledim. “Bunun Uta ile ne ilgisi var?”

“Çok basit. Tatsuya, Uta’ya aşık,” dedi Reita, sanki bu herkesçe bilinen apaçık bir gerçekmiş gibi. “Ben başından beri biliyordum ama eminim Hoshimiya-san ve Nanase-san da durumu çoktan çakmıştır.” Hafifçe güldü. “Tatsuya sonuçta, içi dışı biridir, ne hissettiği hemen anlaşılır.”

Sürekli didişip durdukları için bunu hiç fark etmemiştim. “Ama geçen gün sorduğumda kimseden hoşlanmadığını söylemişti...”

“Böyle demesine şaşırmadım. Tatsuya her zaman dik durmaya çalışır, özellikle de senin önünde.”

Donup kalmıştım. Olamaz! Ama... Kendi ön yargılarımı bir kenara bırakıp Reita’nın söylediklerini tarafsızca değerlendirdiğimde, her şey Tatsuya’nın tavırlarıyla örtüşüyordu.

“Neden? Ama neden...” Düşüncelerimi kelimelere dökmekte zorlanıyordum, ağzımdan sadece darmadağın cümleler dökülüyordu. “Benim için... Benim gözümde Tatsuya bir idol gibiydi. Ben... Onun gibi olmak istiyordum. Onun gibi neşeli, etrafına keyif veren biri. Onunla arkadaş olmayı çok istedim. Eğer bunu başarırsam her günümün eğlenceli geçeceğini düşünmüştüm. Bu yüzden çabaladım... Peki neden? Neden benim gibi birini kıskanıyor?”

Reita şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. “Demek böyle hissediyorsun. Şimdilik sakin ol. Eminim zamanla her şey yoluna girecektir.” Omzuma hafifçe vurup güven veren bir gülümseme yolladı. “Burada hatalı olan Tatsuya. Senin hiçbir suçun yok. Anladın mı? Sen yanlış bir şey yapmadın.”

Ama muhtemelen yapmıştım.

Geçmişte de başkalarının duygularını anlayamamıştım. Ve şimdi bile, bu gerçek zerre kadar değişmemişti.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.