Sonbahar Yağmuru ve Çözülen Sessizlik

Ertesi sabah tüm hava durumu raporlarını maviye boyayan, sonbaharın o soğuk çiseleyen yağmuruyla başladı.

"Aikawa, öğle yemeğini bizimle yemek ister misin?"

Pencere kenarındaki sıramda, beslenme çantası bağcıklarını yeni çözmüştüm ki öylece kalakaldım. Satou’dan böyle bir davet beklemiyordum.

"Şey..." Diye kem küm ettim. Daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştı.

Nasıl tepki vereceğimi bilemedim. Sunao ne dememi isterdi? Sınıfta gereksiz bir huzursuzluk yaratmak istemiyordum.

"Dekor ekibi yemek yerken toplantı yapıyor," diye devam etti Satou. "Öğle arasını değerlendiriyoruz işte."

Sınıftaki gürültü patırtıya ve hoparlörden yükselen anonslara rağmen sesi rahatça duyuluyordu.

Sıraların olduğu tarafa dikkatlice baktığımda, sınıfın ön tarafında sıralarını birleştiren üç kız gördüm. Hepsi benimle aynı ekipteydi. Ama onlar zaten en başından beri yakın arkadaştı ve hep birlikte takılırlardı.

Yine de bu teklifi geri çevirmek aramızda soğuk rüzgarlar esmesine neden olabilirdi. Üstelik uzun zamandır birileriyle yemek yememiştim; canıma minetti.

"Olur," dedim.

Yemeğimi ve termosumu kapıp Satou’nun peşinden gittim.

Bir araya getirilmiş sıralar, kumdan yapılmış bir ev gibi her an yıkılacakmış hissi veriyordu. Diğerlerinin gerginliğini hissedebiliyordum. Bunun bariz sebebi bendim; masanın başköşesinde, kareden dışarı taşan o tek sırada oturuyordum.

Her ortama ayak uydurabilen Satou, neşeyle beslenme çantası örtüsünü açtı. Onun çantası da benimki gibi iki katlıydı ama içinde çok daha fazla yiyecek olduğu belliydi. Belki de onun gibi bir sporcunun daha fazla kaloriye ihtiyacı vardı.

Herkes onu takip edince ben de aynısını yaptım. Parmaklarım yine bağcıkları çözmeye gitti, beceremeyip bu sefer torbanın ağzını çekiştirmeye başladım.

Annemin hazırladığı yemekleri yemek, günümün en güzel anıydı.

Bugün menümde buzu çözdürülmüş domuz pirzolası, balık köftesinin içine gizlenmiş peynir ve salatalık dilimleri, tuzlu yosunla tatlandırılmış soya fasulyesi, okul çantası sarısı renginde yumurta rulosu ve üzerine pembe morina balığı yumurtası serpiştirilmiş beyaz pirinç vardı.

Bu çanta sarısı, Shizuoka’da çocukların karşıdan karşıya geçerken fark edilmesini sağlayan parlak sarı renkli bez torbalardan geliyordu. İlkokul boyunca deri sırt çantana sığmayan ne varsa bu torbaya tıkıştırırdın.

Sunao, mezuniyetin ertesi günü kendi torbasını çöpe atmıştı. Bense rengi yavaş yavaş solan o sarı torbayı taşımayı sürdürdüğümü ve zamanla ona ne kadar ısındığımı hatırlıyordum.

"Yemeğin çok lezzetli görünüyor, Aikawa," dedi Satou. Diğerleri de sanki önceden çalışmış gibi kafalarını sallayarak onu onayladı.

"Teşekkürler. Sizinkiler de öyle."

Kızların yemekleri sadece renkli değildi. Geleneksel tavşan şekilli elmalar yerine yaprak şeklinde kesilmiş olanlar, çöp şişe dizilmiş soya fasulyeleri falan vardı. Her ailenin kendine has tarzına şöyle bir göz atmak hoşuma gitmişti.

Yemek için teşekkür edip çubuklarımızı elimize aldık. Satou çoktan yemeğe gömülmüş, yanaklarını bir sincap gibi doldurmuştu bile.

Yemek yerken konu, Satou’nun söz verdiği gibi korku evine geldi. Ana dekorları hazırlamıştık, bu yüzden öğleden sonra arka planda kullanılacak küçük çıkartmalar üzerinde çalışacaktık.

Festival konusu açılınca konuşma, sanki çarklarımız yeni yağlanmış gibi çok daha rahat akmaya başladı. Hoparlörden yapılan ve her sınıf ile kulübün festival etkinliklerini tanıtan duyurular da bize konuşacak yeni malzemeler veriyordu.

Yemek başlayalı beş dakika olmuştu ki kantine koşan öğrenciler birer birer dönmeye başladı.

Aki de aralarındaydı. Elinde yakisoba ekmeği, kavunlu ekmek ve üzerine ketçap sıkılmış sosisli sandviç vardı. Diğer elinde ise muhtemelen otomat makinesinden aldığı sebze suyu kutusunu tutuyordu.

Son zamanlarda Aki artık ses çıkarmaya başlamıştı. Kapıları açarken, sandalyeleri hareket ettirirken ya da sırasına yemek bırakırken artık tamamen sessiz değildi. Nefesini tutup bir hayalet gibi ortalıkta dolaşan o çocuk gitmişti.

Yoshii ona seslendi. "Sanada, turnayı gözünden vurmuşsun! Bana da versene bir tane!"

"Elli milyon."

"Çok pahalı!"

Erkekler sıraları birleştirip kendilerine küçük kaleler yapmaya pek meraklı değildiler. Çoğu sadece önündekiyle arkasındakiyle konuşurdu. Ama Yoshii üşenmeyip Aki’nin yanına gitmişti. Belki de marangozluk ekibinde birlikte çalışmak aralarında bir arkadaşlık başlatmıştı.

Aki, diğer erkeklerle konuşurken ara sıra kendini tutamayıp kahkahalara boğuluyordu. Böyle anlardaki gülümsemesi, bana gülümsediği zamankinden farklı hissettiriyordu ve bu durum içimde tuhaf bir heyecan uyandırıyordu. Yoshii’nin onunla daha çok konuşmasını içten içe istiyordum.

Göz ucuyla onları keserken, Satou’nun fısıldadığını duydum: "Sanada da bayağı havalı çocuk, değil mi?"

Ne?!

Hızla başımı kızlara doğru çevirdim. Satou’nun sözleri diğerlerinin üzerinde hemen etki yaratmıştı. Birbirlerine bakıp fısıldaşmaya başladılar.

"Evet, düşündüğümden daha kibarmış."

"Dürüst ve erkeksi bir duruşu var."

"Diğer çocuklara benzemiyor."

"Yoshii gibi olmadığı kesin."

Grup içinde bir kıkırdama koptu.

Bence "bayağı havalı" demek, yüzyılın en büyük hafife almasıydı. Ama bunu şimdi, burada söyleyemezdim.

Satou gözlerini kısmış beni süzüyordu. Umursamıyormuş gibi davranmaya çalıştım ama termosumdan bardağıma yeşil çay doldurmaya çalışırken elim kaydı ve bardağı düşürdüm.

Paslanmaz çelik bardak yere düşerken sınıfta büyük bir gürültü koptu. Bir an ortalığa derin bir sessizlik çöktü. Gökteki melekler bile durup bu sakarlığıma kafalarını sallamış olmalıydı.

"Aikawa, iyi misin?"

"E-evet, üzgünüm."

"Acaba festival sırasında yeni sevgililer çıkacak mı?"

Daha ben bardağımı yerden alamadan kızlar konuyu değiştirmişti bile.

"Peki ya sen?" Dedi Satou, hemen konunun üzerine atlayarak. "Bizim korku evi epey karanlık olacak. Öpüşmek için harika bir yer!"

Diğer kızlar çığlık attı. Kısık sesle gülmeye çalışıyorlardı ama sesleri sınıfta yankılandı. Dikkat çekmek istemedikleri için hemen elleriyle ağızlarını kapattılar. Yine de meraklarına yenik düşüyorlardı.

"Aikawa," dedi yanımdaki kız. "Öpüşmek nasıl bir his?"

Bunu neden bana soruyordu ki?

Sunao şirindi. Hatta güzeldi. Belki de çok fazla erkekle çıkmıştır diye düşünüyorlardı. Ama ben çıkmamıştım, Sunao da öyle. Normalde hep soğuk olan ellerim ayaklarım bir anda ter içinde kaldı. Bu işlerden hiç anlamazdım.

Ama tam bunu düşünürken aklıma bir şey geldi.

Tıpkı o korku evi gibi, akvaryum da karanlık, sessiz ve tenhaydı.

Aki’nin bana doğru yaklaştığı o an... Yoksa o da mı...?

"Ne oldu? Yüzün kıpkırmızı oldu."

Yanaklarımı ellerimin arasına aldım. "Şey... Burası çok sıcak oldu. Bugün hava biraz sıcak, değil mi?"

Hepsi kafasını yana yatırdı, kafaları karışmıştı. Dışarısı aslında oldukça soğuktu.

Yemeğimin tadını bile alamadan aceleyle bitirdim. Yazık olmuştu güzelim yemeğe. Sonra beslenme çantamı ve termosumu alıp ayağa kalktım.

"Nereye gidiyorsun?" Diye sordu Satou.

"Kütüphaneye. İade etmem gereken bir kitap var."

Prenses Kaguya’nın Hikayesi’ni iki kez okumuştum. Artık teslim edip yeni bir roman seçmek istiyordum. Ne de olsa sonbahardaydık, yani okuma mevsimindeydik.

"Ben de gelebilir miyim?" Diye sordu.

Birlikte yemek yedikten sonra hayır demek zor geldi, ben de başımla onayladım.

Sadece Satou değil, diğer üç kız da peşime takılıp kütüphaneye geldi. İçerisi alışılmadık derecede kalabalıktı, bu yüzden sessizlik kuralı tamamen askıya alınmıştı.

Kütüphanecinin masasının önünde iki kişi sıra bekliyordu. Barkod tarayıcının kırmızı lazerinin kitapların arkasındaki etiketlerin üzerinden geçişini ve çıkardığı o hafif bip seslerini izledim.

Kütüphanenin en yoğun dönemi geldiğinde, tüm popüler kitaplar kapışılır ve yeni çıkanlar köşesi bomboş kalırdı. Ama yeni kitap olmaması beni üzemezdi. Klasik modern Japon edebiyatı listemi hâlâ bitirmemiştim. Acaba sıradaki romanım hangisi olmalıydı?

"Diğerleri nereye gitti?" Diye sordum Satou’ya.

"Şuradalar," dedi parmağıyla işaret ederek. "Biri Rurouni Kenshin’in özel baskısını bulmuş, herkesi oraya çağırdı."

Üç kız da girişin yanındaki koltuğa kurulmuş, birlikte bir manga cildini okuyorlardı.

"Kendo yapmaya o seri yüzünden başladım işte," dedi Satou.

"Öyle mi?"

"Eğer önce Hikaru no Go’yu okumuş olsaydım, muhtemelen bir Go kulübü kurardım."

Eline hayali bir go taşı alıp tahtaya koyuyormuş gibi yaptı. Görünüşe göre Satou tam bir manga hayranıydı ve okuduklarından hemen etkileniyordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.