Okul çıkışında, Edebiyat Kulübü odasında kendi hayatta kalma mücadelemiz için bir strateji toplantısı düzenliyorduk. Bu toplantı kulübün kaderini belirleyebilirdi. Gelgelelim...
"Vay canına, korku evi mi? Harika bir fikir! Kesinlikle gelmeliyim."
"Evet, mutlaka gelip görmelisin!"
...Ricchan ile ben, toplantıyı falan unutmuş, sınıflarımızın festival planları hakkında laklak ediyorduk.
"Siz ikiniz hayalet mi olacaksınız? Kafasından kanlar fışkıran, lanetler okuyarak ağlayan hayaletler mi?" Gözlerini yukarı dikip dilini dışarı çıkardı ve ellerini havada sallayarak komik bir taklit yaptı.
"Yok, ben o işte yer almamayı tercih ettim."
"Yazık olmuş!"
Karanlığı pek sevmezdim. Eminim Sunao da aynı durumdaydı; uyurken o turuncu gece lambasını hep açık bırakırdı. Korkmuş görünen bir hayalet tüm o ürpertici havayı mahvederdi, bu yüzden en doğru kararı verdiğime emindim.
"Peki sizin sınıf ne yapıyor, Ricchan?"
"1-5 sınıfı krep yapacak. Gelip benim kusursuz krep çevirme tekniklerimi bizzat test etmelisin."
Ellerini havada gezdirerek krep çeviriyormuş gibi yaptı ama bu hareket daha çok yakisoba kavurmaya benziyordu.
"Yakisoba da kulağa çok lezzetli geliyor."
"Yakisoba olmayacak! Sadece krep! Seninkinin içinde ne olsun istersin?"
"Çilek ve krem şanti!"
Tatlı ve mayhoş çileklerin, şekerli kremayla mükemmel uyumunu hayal ettim. Sadece düşünmek bile ağzımın sulanmasına yetmişti.
"Çilek demek? Bütçemiz ancak reçele yeter herhalde."
"Bana uyar!" dedim Satou'nun o kararlı tavrını ve onaylar anlamda başını sallayışını taklit ederek. "Peki senin tercihin ne, Ricchan?"
"Ben muz, çikolata sosu ve krem şanti alayım."
"Güzel. Tam bir klasik."
İçeri giren Aki, "Ben de ton balığı ve peynirciyim," diye lafa girdi. Marangozluk ekibi acil bir toplantı çağrısı yaptığı için arkada kalmıştı.
"Demek tuzlu krep hayranısın?" dedi Ricchan. "Ne kadar da sofistike."
Aki her zamanki yerine oturduğunda içimde bir kararsızlık belirdi; acaba ona Satou'nun söylediklerinden bahsetmeli miydim? Benden eli boş döndüğü için bir sonraki hedefinin Aki olma ihtimali yüksekti.
"Çocuklar, şu fanzin meselesine gelirsek..." diye başladı Ricchan.
Endişelenmeye vaktim yoktu. Üçümüz de toplandığımıza göre artık işe koyulabilirdik. Ricchan'ın gözlükleri parıldadı.
Yutkundum. "Bir fikrin mi var?"
"Kesinlikle. Sanırım bu işi çözdüm."
Bahane üretmek gibi olmasın ama Sunao beni başından savdıktan sonra sağlıklı düşünemez olmuştum. Hepimiz buraya yeni fikirlerle gelmeye söz vermiştik ama ben elim boş gelmiştim ve bu yüzden oldukça mahgup hissediyordum.
"Öyleyse doğruca konsey odasına!" diye haykırdı Ricchan.
"Ne? Öğrenci konseyi ile mi görüşmek istiyorsun?"
"Tam üstüne bastın. Tam kadro ileri marş!"
Onun bu coşkusuna kapılıp peşine takıldık. Planının detaylarını bize önceden anlatmaya pek niyeti yok gibi görünüyordu.
Acaba özel bir toplantı talep edip her şeyi iptal etmelerini mi isteyecekti? Ya da belki de satılması gereken fanzin sayısı için pazarlık yapmaya çalışacaktı.
Kafamda soru işaretleri vardı ama Ricchan'ın küçük omuzlarından dışarı taşan öz güven, aklındaki planın bambaşka bir şey olduğunu fısıldıyordu.
Öğrenci konseyi odası okulun ana binasının dördüncü katındaydı. Koridorda ilerledikçe havadaki gerginlik biraz daha artıyor gibiydi. Hedefimize ulaştığımızda üzerinde ÖĞRENCİ KONSEYİ ODASI yazan tabelayı gördük. Kapı ardına kadar açıktı, tıklatmamıza bile gerek kalmamıştı.
"Baskın var!" diye bağırarak içeri daldı Ricchan.
Sanki savaşa girer gibi bir hali olduğundan, durumu toparlamak için arkasından ekledim: "Rahatsız ettik!"
Bu odaya daha önce hiç gelmemiştim ve burası hayal ettiğimden çok daha dağınıktı. Her yerde adeta evrak dağları yükseliyordu.
Yine de bu karmaşa kaçınılmazdı. Konsey festival hazırlıklarıyla meşguldü; her şeyin sorunsuz ilerlemesini, öğrencilerin ve ziyaretçilerin güvende olmasını sağlamak onların göreviydi. Üzerlerinde inanılmaz bir iş yükü olmalıydı.
Mochizuki dosya yığınlarının arkasından başını uzattı. "Şu bizim Edebiyat Kulübü ekibiymiş."
Etrafta konseyden ya da festival komitesinden başka kimse yoktu. Hepsi iş takibi için dışarıda olmalıydı. Mochizuki etrafa bakındığımı görünce niyetimi yanlış anladı.
"Mori dışarıda, bir işi var. Şimdiden uyarayım, bana dökülen gözyaşları hiçbir işe yaramaz."
Aklımdan geçen iki ihtimali de çoktan öngörmüştü.
Ancak Ricchan'ın kararlılığı sarsılmadı.
"Aslında biz senin için geldik," dedi.
"Benim için mi?" Belgeleri hâlâ elinde tutarken tek kaşını kaldırdı.
Sahne kurulmuştu. Öğrenci konseyi, Edebiyat Kulübü'ne karşı karşıyaydı ve sayıca üstün olan taraftık.
"İlk olarak bir soru. Okulda kapanma tehlikesiyle karşı karşıya olan başka bir kulüp var mı?"
Bu soru onu biraz rahatsız etmiş olacak ki kaşlarını çattı. "Evet, bir tane var."
Hangi kulüp olduğunu merak ederek gözlerimi kırpıştırdım. Ama Ricchan'ın gözlerinde şimşekler çaktı.
"Tiyatro Kulübü, değil mi?" dedi bir polisiye romanın son bölümünde katilin adını açıklayan bir dedektif edasıyla. "Herkes oranın bütçesiz, dışarıdan yardımlarla ayakta durmaya çalışan bir yer olduğunu biliyor."
"Bütçesiz mi? Pekala, üzgünüm." Mochizuki'nin o kırgın ve buruk ses tonu nihayet durumu anlamamı sağladı.
"Yani..."
"Evet, Tiyatro Kulübü'nün tek üyesi benim. Görünen o ki birinci sınıf öğrencimiz durumdan oldukça haberdar."
"Elbette öyleyim! Tiyatro Kulübü, Edebiyat Kulübü'nden çok daha kritik bir durumda!"
Mochizuki ona ters ters baktı ama sonunda derin bir iç çekerek omuzlarını düşürdü.
"Neyse ne, zaten yakında mezun oluyorum. Kulüp de önümüzdeki yıla kadar kapatılmayacak. Festivalde son bir oyun sahneleyebilirsem gözüm arkada kalmaz."
Pek umursuyor gibi görünmüyordu ama Ricchan asıl konuya henüz yeni geliyordu.
"Sana bir teklifim var," dedi. "Festival için güçlerimizi birleştirmeye ne dersin?"
"Şöyle mi?" Gözleri hayretle açıldı.
Ricchan elini beline koyup sırıttı. "Tiyatro Kulübü'nün festivalde sahnelemesi için bir senaryo yazacağım. Ayrıca yan bir hikaye kaleme alıp bunu kendi kulüp fanzinimiz olarak basacağız ve standımızda satacağız." Bunu daha önceden defalarca prova etmiş gibi tek nefeste sıraladı. "Doğal olarak sahne arkasında ve oyunda da size yardım edeceğiz. Eğer en iyi performans ödülünü, hatta büyük ödülü kazanabilirseniz bu Tiyatro Kulübü için muazzam bir geri dönüş olur. Gerekirse kadroya oyuncu olarak kulübümüzün yakışıklısını bile dahil ederiz. Elimizden gelen her şeyi yapacağız."
Elini omzuma koyduğunda şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı.
Bana dönüp, "Bu arada bahsettiğim yakışıklı sensin," dedi.
"Ne?!"
Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemez haldeydim ama Mochizuki bu teklifi üzerinde düşünmeye değer bulmuş gibi görünüyordu.
Çenesini sıvazlayarak, "...Kötü fikir değil," dedi. "Şimdiye kadar hep hazır oyunları kullandım, bu yüzden orijinal bir metne sahip olmak harika olur. Kadroda hoş bir kızın olması da kesinlikle ilgi çekecektir."
Elindeki belgeleri masaya bırakıp bana baktı. Ne kadar ciddi olduğunu kestiremiyordum, yüzümdeki gülümseme muhtemelen oldukça iğreti duruyordu.
Ardından bakışlarını tekrar Ricchan'a çevirdi. "Tabii bu durum ancak senaryonun iyi olması şartıyla geçerli. Kafanda bir konu var mı?"
"Var. Prenses Kaguya hikayesini yapmayı düşünüyordum."
Şoke olmuştum. Bunu bile çoktan planlamış mıydı? Ricchan'ın günleri altmış saat falan mıydı acaba? Bunu daha sonra kesinlikle sormalıydım.
"Prenses Kaguya... Yani Bambu Kesicisinin Masalı mı? Güvenli bir liman." Seyircilerin herkes tarafından iyi bilinen bir hikayeye daha sıcak bakacağını düşünmüştü.
Çok eski zamanlarda, Sanuki-no-Miyatsuko adında yaşlı bir bambu kesicisi yaşarmış. Ormanlarda gezinir, bambu keser ve bunlardan her türlü ev eşyası yaparmış.
Bir gün, parıldayan bir bambu dalı görmüş. Merakla yaklaştığında, ışığın bambunun içindeki boşluktan sızdığını fark etmiş. Yakından baktığında ise orada başparmak büyüklüğünde, dünyalar güzeli bir kız çocuğu görmüş.
Bunlar hikayenin o meşhur giriş cümleleriydi. Yazarı bilinmiyordu ama anlatılanlara göre Heian çağında kaleme alınmıştı.
Işıldayan bir bambu ağacından doğan minicik bir kız, kısa sürede göz kamaştırıcı bir kadına dönüşüyor ve uzak yakın demeden tüm erkeklerin kalbini çalıyordu. Ancak zamanla herkes onun aslında aydan gelen bir prenses olduğunu öğreniyordu.
Bu hikaye ortaokul ders kitaplarımızda vardı ve Sunao'nun sınıfından bunu ezbere okumalarını istemişlerdi. Bir süre boyunca öğrenciler birbirlerini her gördüklerinde ciddi bir yüz ifadesi takınır ve "Çok eski zamanlarda, yaşlı bir bambu kesicisi yaşarmış..." diye ezbere okumaya başlarlardı.
"Peki ya senaryo? Henüz yazmadığını tahmin ediyorum."
"Maalesef yazmadım. Ama tüm parçalar kafamda şimdiden birleşti bile!" Ricchan parmağıyla alnına vurdu. Bu hareketi inanılmaz derecede havalı görünüyordu. "Yine de süper güç savaş sahneleri üzerinde hâlâ çalışıyorum."
"Bir dakika dur! Bu Bambu Kesicisinin Masalı değil miydi?"
Ricchan, Mochizuki'nin kendisine yönelttiği o şaşkın bakışları tamamen görmezden geldi.
"En fazla elli dakikan var! Eğer o beş talibin hakkını vermek istiyorsak, kıran kırana bir savaş sahnesine ihtiyacımız var! Ateş sıçanı kürkü ve Horai'nin mücevherli dalı gibi efsanevi eşyalarla savaşacaklar. Savaş esnasında bu hazineler yavaş yavaş parçalanacak ve sahte oldukları ortaya çıkacak. Beş talip birbirini saf dışı bırakıp sahneden çekilecek. Böylece hikayeyi daha akıcı hale getirebileceğiz."
Bu konudan bahsederken adeta kendini bulmuş gibiydi; tutkuyla anlatıyor ve söyledikleri mantıklı geliyordu. Açıkçası, klasik bir hikayeyi bu şekilde baştan yaratmak kulağa gerçekten çok eğlenceli geliyordu.
"Geri kalan kısımları ise aslına sadık tutacağım. Ne diyorsun?"
Bu teklif her iki kulübün de yararına olacak, birbirimizin eksiklerini kapatmamızı sağlayacaktı.
Mochizuki durumu tarttı. Yüzündeki ifadeyi okumak zordu ama sonunda teslim olmuş bir tavırla içini çekti.
"Bazı şüphelerim var ama... Kulağa gerçekten eğlenceli geliyor."
"Öyle değil mi?"
"Tamam, bu şekilde yapalım."
"Harika!" Ricchan sevinçle havaya sıçradı. Neşesi öyle bulaşıcıydı ki ben de gülümsemeye başladım. "Vakit kaybetmeye gerek yok! Rolleri belirleyelim."
Göz ucuyla Aki'ye baktı. Aki köşedeki kullanılmayan beyaz tahtayı çekip getirdi ve siyah tahta kalemiyle tüm karakterlerin isimlerini yazmaya başladı. Kaguya, yaşlı adam, yaşlı kadın, imparator...
Mochizuki çekingen bir tavırla, "O konuda," diye araya girdi. "Özellikle istediğim birkaç rol var."
"Öyle mi? Hangileri?" diye sordu Ricchan.
"Mori, Kaguya'yı oynasın. Ben de imparator rolünü alırım." Kısa bir sessizlik oldu. "Şöyle sırıtmaktan vazgeçin! Kafanızda hemen bir şeyler kurmayın."
"Elbette kurmuyoruz! Değil mi, Nao?"
"Evet, aynen öyle."
Belki de Mochizuki'nin Mori'ye karşı hisleri vardı. Ya da çoktan birlikte olmaya başlamışlardı.
Biz sırıtmaya devam edince bıkkın bir şekilde iç geçirdi ve kendi mantıklı gerekçelerini açıklamaya koyuldu.
Mori’yle beraber büyüdük. Anaokulundayken Pamuk Prenses’i oynayacaktık. Mori başrolü istiyordu ama piyango kimsenin istemediği role, yani kötü üvey anneye vurdu.
Mori, yaşından beklenmeyecek kadar olgun ve asil bir güzelliğe sahipti. Kötü bir üvey anneyle uzaktan yakından alakası yoktu elbette. Ama çocukken de şimdiki havasının kırıntısını taşıyorsa, cıvıl cıvıl bir prensestense aynaya bakan o gizemli kadını oynamaya kesinlikle daha uygun düşerdi.
O zaman ona bir söz vermiştim. Günün birinde onun bir prensesi oynamasını sağlayacağımı, kendimin de onun prensi olacağını söylemiştim.
Bu anı, aralarında romantik bir ilişki olup olmadığını pek netleştirmiyordu. Yine de bir masaldan fırlamış gibi çok tatlı bir hikayeydi.
Gözlerim parıldadı.
Ricchan başını sallayarak onayladı. Haklısın, bu hikayede o rollere en yakın karakterler, aşkları trajik bitse de Kaguya ile imparator.
Mochizuki arkasına yaslandı. Mori hep derslerine ve konsey işlerine odaklanır. Daha önce de teklif ettim ama beni hep reddetti. Beraber yaptığımız tek şey şu Moririn skeciydi.
Acaba o gösteride kendisi hangi roldeydi? Ne olursa olsun, bir prens olmadığı kesindi.
Normalde şubatta sahneye çıkardık ama o zaman da sınav telaşı başlayacak. Yani bu, kelimenin tam anlamıyla son şansımız. Dik oturdu ve başını öne eğip selam verdi. İkisi farklı okullara gidecek olmalıydı. Bu festivali de kaçırırlarsa bir daha şansları olmayacaktı. Lütfen o iki rolü bize verin.
Nao, sen ne diyorsun? diye sordu Ricchan.
Neden bana soruyordu ki?
Benim için hiç sorun değil, dedim. Karşı çıkmak için bir sebebim yoktu.
Ricchan onayladı. Tamamdır, o zaman roller sizin!
Teşekkür ederim. Mochizuki’nin yüz hatları yumuşadı. Ama bu tamamen elinde olmadan yaşanmış olmalıydı çünkü bir an sonra yine o her zamanki sert ifadesine büründü.
Aki tahtaya isimlerini yazmakla meşguldü.
Ben şu kavga sahnesinde olmak istiyorum, o yüzden taliplerden birini ben alacağım, dedi Ricchan.
Güzel, diye yanıtladı Mochizuki. Aikawa, Sanada?
Şey, ben...
Bu konuda hiç düşünmemiştim. Daha önce hiç tiyatroda oynamamıştım ve göz önünde bir rol de istemiyordum. Daha geri planda bir şeyler yok muydu? Ay elçisi sadece en sonda görünüyordu.
Ben yaşlı adamı oynarım, dedi Aki ben hâlâ düşünürken.
Ricchan onu süzdü. Tam sana göre bir rol, dedi.
Aşk olsun! diye çıkıştı Aki ama bir yandan da adını tahtaya yazıyordu.
Sonra bakışlarını bana çevirdi. Nao, sen de yaşlı kadını ister misin? diye sordu, sanki havadan sudan bahsediyormuş gibi bir ses tonuyla.
O karakter neredeyse her sahnede vardı. Hikaye boyunca sürekli ortaya çıkıyordu. Ama onu geri çevirmek istemediğim için başımı sallayarak onayladım. Zaten diğer rollerden hiçbiri de gözüme cazip gelmemişti.
Boşlukların çoğunu doldurmuştuk bile. Mori, Mochizuki, Hironaka, Aki, Nao.
Aki’nin isimlerimizi tahtaya bilerek böyle yazdığına emindim. Mochizuki de bunu sorgulamadı; muhtemelen lakaplarımız olduğunu düşündü.
Hâlâ diğer dört talibe ve ay elçisine ihtiyacımız var. Bana sürekli yardım eden birkaç kişi var, onlarla iletişime geçerim. Haziran ayındaki tüy pelerin oyununda kullandığımız kostümleri de tekrar uydurabiliriz sanırım.
Bu sözler ağzından çıkar çıkmaz yüzünü ekşitti.
Bir dakika... dedi Ricchan’a dönerek. Bambu Kesicisi’ni seçme sebebin bu muydu yoksa?
Evet! Tiyatro kulübünün haziran ayındaki tiyatro şenliğindeki performansını duymuştum.
Tiyatro şenliği de ne? diye sordum. Bu terimi ilk kez duyuyordum.
Shizuoka şehri genelindeki birkaç kardeş okul her yıl bir yarışma düzenler, dedi Ricchan. Kazanırsan il genelindeki ve Kanto bölgesindeki şenliklere katılırsın.
Vay canına. Demek sadece spor kulüplerinde böyle şeyler olmuyordu. Hiç haberim yoktu. Durumdan epey etkilenmiştim ama Mochizuki sadece yüzünü buruşturdu.
Dersine iyi çalışmışsın, diye homurdandı. Seni hafife almışım, edebiyat kulübü başkanı.
Başkan Nao! Ben sadece işin arkasındaki dehayım. Ricchan kendisiyle son derece gurur duyuyor gibi görünüyordu.
Ah, doğru ya, dedi Mochizuki. Biraz utanmış gibiydi; bunu gerçekten bilmeden yaptığı belliydi. Her neyse, sanırım kendi sınıflarınızın projeleri yüzünden başınız epey kalabalık olacak. Kostüm ve dekor işlerini bana bırakabilirsiniz.
Aksesuarlar falan için yardıma ihtiyacın olmadığına emin misin? Bizim sınıfın işi o kadar çok değil.
Teklifin için sağ ol Hironaka ama senin fanzin için yazman gereken koca bir hikaye daha var.
Onu evde de yazarım.
Mochizuki gözlerini kıstı. Oyun metnini haftanın sonuna kadar bitirebilir misin?
Sözüm söz... Ama çalışırken üzerinde ufak tefek değişiklikler yapmak isterim. Sorun olur mu?
Ana hikaye değişmediği sürece sorun yok. Ama diyalogları çok fazla değiştirmemeye çalış; oyuncuların kafası karışır.
Anlaşıldı! diyerek asker selamı verdi Ricchan.
Sonra Mochizuki, Aki ve bana döndü. Provalar için haftada üç gün diye düşünelim. Pazartesi, çarşamba ve cuma günleri okul çıkışında. Başka işleriniz de vardır elbet ama olabildiğince sık toplanmaya çalışalım.
Herkes başıyla onayladı.
Eşofmanlarınızı giyip okul kapısında buluşun. Prova hafif koşu, esneme ve ses egzersizleriyle başlar. Metni birkaç kez düz okur, sonra sahne duruşlarını ayarlamaya başlarız. Tiyatro kulübü ek binanın dördüncü katındaki büyük salonda çalışıyor, orada oluruz.
Tiyatro kulübünün koşu pistinde koşturacağını hiç tahmin etmemiştim ama Mochizuki bunu o kadar doğal bir şeymiş gibi anlattı ki sesimi çıkarmadım.
Mori’yle benim konsey işlerimiz var, bu yüzden her seferinde orada olmamız zor olabilir. Ama bu benim kulübüm, elimden geldiğince katılmaya çalışacağım.
Bu sırada, Seiryou Festivali Komitesi üyeleri yavaş yavaş içeri süzülmeye başlamıştı. Mori’den hâlâ iz yoktu ama dönenlerin arasında diğer konsey üyelerini görebiliyordum.
Görüşmemiz büyük ölçüde bittiği için konsey odasından çıktık.
Koridora adımımızı atar atmaz, İnanılmazdın Ricchan! dedim.
Mochizuki’nin o kadar çaresiz görünmesine şaşmamalıydı. Konuşmanın her saniyesini o yönetmiş, adamı parmağında oynatmıştı.
Ancak bu övgü karşısında bizim yıldız oyuncunun bakışları huzursuzca etrafta dolandı.
Aslında işin büyük kısmını Aki halletti, dedi.
Şaşkınlıkla olduğum yerde kalakaldım. Aki ve Ricchan da birkaç adım sonra durdu.
Aki mi? diye sordum. Aki ne yaptı ki?
Ricchan sessiz kalınca durumu Aki kendisi açıklamaya başladı.
Eve gidince basketbol kulübünden birkaç arkadaşa ulaştım. İçlerinden biri Mochizuki’nin tiyatro kulübünde olduğunu biliyordu, bana durumlarından ve hazirandaki yarışmadan biraz bahsetti. Bir de her zaman hazır metinler kullandıklarını söyledi.
Yani her şey senin planın mıydı?
Ben sadece Hironaka’ya öğrendiklerimin bir özetini geçtim. O da bunu plana dönüştürdü.
İşte tam o an acı gerçeğin farkına vardım. Bu ikisi bilgi paylaşımı yapmış ve beni bilerek bunun dışında tutmuştu.
Bana neden kimse bir şey söylemedi?
Kendimi epey dışlanmış hissetmiştim. Güvenilmez biri miydim yani? Gerçi son birkaç gündeki katkılarımı düşününce, pek haksız da sayılmazlardı.
Ben somurtmaya başlayınca Ricchan suçluluk duyar gibi bana baktı.
Bir sebebi vardı... Sana söylememesini ondan ben istedim.
Bu kulağa pek hayra alamet gelmiyordu.
Kendimi övmek gibi olmasın ama dedi, bu stratejinin başarı şansının yüksek olduğunu biliyordum. Mochizuki’yi ikna edebileceğimden emindim. Ama son ana kadar bunu gerçekten yapmak isteyip istemediğimden emin olamadım. İçimde hâlâ sinmeyen bir şeyler var.
Ne hakkında?
Sadece Bambu Kesicisi’nin şöhretine sırtımızı yaslıyoruz. Keyifsizce içini çekti.
Gözlüğünü çıkarıp sade bir bezle silmeye başladı. Mavi ışığı engellemek için tasarlanmış kalın camları hafif bir parıltıyla parladı.
Dün ne dediğini hatırlıyor musun Nao? Kitaplarımın iyi olduğuna yemin etmiştin, bunu duymak beni acayip mutlu etti. Ama şimdi yazacağım herhangi bir şeyin yüz adet satabileceğine inanmakta zorlanıyorum. Ricchan’ın sesindeki bu güvensizliği duymak nadir rastlanan bir durumdu. Gözümü bile kırpmadan, dikkatle dinledim. Ama bir gün... Hayır, daha da iyisini yapacağım. Gelecek yılki Seiryou Festivali’nde bu rakama tereyağından kıl çeker gibi ulaşmayı hedefliyorum. Bunu başaracağım!
Gözlüğünü silmeyi bitirip tekrar yüzüne taktı. Çerçevenin arkasındaki gözleri tutkuyla parıldıyordu.
İşte aradığım ruh bu, Ricchan.
Evet! O yüzden bu sefer o oyun metnini harika yazacağım. Daha önce hiç oyun yazmadım, o yüzden temel kuralları araştırmam lazım... Nanbu Kütüphanesi’ne gidip bir rehber kitap bakacağım.
Anlaşılan okul kütüphanesini çoktan talan etmiş ve eli boş dönmüştü. Ama onun böyle hırslandığını görmek benim de kararlılığımı perçinledi, ellerimi yumruk yaptım. Ricchan her zaman çok çalışırdı ama şu an sınırlarını zorluyordu. Ben bu kulübün başkanı ve onun arkadaşıydım. Yapabileceğim bir şeyler olmalıydı.
Ricchan, ne gerekiyorsa yaparım. Yardım etmek istiyorum, sadece ne yapacağımı söyle.
Nao... Sözlerim ona güç vermiş gibiydi, gözleri doldu. O zaman senden bir ricam var.
T-tamam. Beklediğimden çok daha hızlı cevap vermişti.
Bize afiş çizebilecek birini bul. Bu omuzlarıma büyük bir sorumluluk yüklüyordu. Aynı resmi kulüp fanzininin kapağında da kullanacağız. Akai Hoca’yı da bunu renkli basmamıza izin vermesi için ikna et. Bu daha da büyük bir sorumluluktu.
Birini mi bulmam gerekiyor? Hem de tek başıma?
Benim başım zaten yeterince kalabalık, dedi Ricchan özür dilercesine kıkırdayarak.
Neyse ki keyfi yerine gelmiş gibiydi ama bu devasa görevin altından kalkıp kalkamayacağımdan hâlâ emin değildim.
A-Aki?
Bana yardım edeceğine emindim. Ama kafamı çevirip baktığımda başını iki yana sallıyordu.
Ben dekor yapımıyla ilgileneceğim.
Hayır ya!
Aki benim o çaresiz ifademe, sonra Ricchan’a, ardından tekrar bana baktı.
Ben hiç resim çizemem, dedi Ricchan, o sormadan önce davranarak. Nao benden de beterdir.
Aki bana döndü. Öyle mi?
Hiç de bile. Gayet iyi çizerim! dedim. Beni hafife almalarına izin vermeyecektim.
O zaman hünerini göster bakalım üstat, dedi Ricchan.
Cebinden öğrenci ajandasını çıkarıp bana uzattı. Aldım ve tükenmez kalemle arka sayfaya hızlıca bir şeyler karaladım.
İşte, bu kadar yeter herhalde.
Aki şaheserime doğru eğilip baktı. Fare mi? Fena değilmiş.
O bir kedi!
İkisini nasıl karıştırabilirdi? Fareyle kedinin uzaktan yakından alakası yoktu. Tom ve Jerry kadar farklıydılar birbirlerinden.
Yine de, eğer çizimim bu kadar kafa karıştırıcıysa, belki de gerçekten resim işlerinden uzak durmalıydım.
Ama aradığım gibi birini nerede bulabilirdim ki? Güzel Sanatlar Kulübü olabilir miydi? Daha iyi bir fikrim olmadığından oradan başlamaya karar verdim.
Elimden gelen ne varsa yapacağıma dair yemin etmiştim. Artık geri dönüş yoktu ve unvanımın hakkını vermek için bir şeyler yapmak istiyordum. Fakat içimdeki huzursuzluk bir türlü peşimi bırakmıyordu.
Ricchan kütüphaneye doğru yola çıkacaktı, bu yüzden onu dış kapıya kadar uğurladık.
“Her şey yolunda gidecek mi dersin?” diye mırıldandım.
“Bir ressam bulmaktan mı bahsediyorsun?” diye sordu.
“O da var tabii ama ben daha önce hiç oyunculuk yapmadım ki.”
En büyük endişem buydu.
Sunao, anaokulundaki bir müsamerede prensesi oynamıştı. Sahnede beş prenses vardı ve Sunao onlardan sadece biriydi ama annesi buna rağmen havalara uçmuştu. Sanki sadece onun üzerinde parıldayan özel bir ışık varmış gibi hissettiğini söylemişti.
Sunao bunu inkar etmiş, sıra dışı hiçbir şey yapmadığına yemin etmişti. Yine de bu iltifat karşısında ne kadar mutlu olduğu sesinden anlaşılıyordu. Çok tatlı bir tepki vermişti. Bunu bugün bile net bir şekilde hatırlıyor oluşum, onun için ne kadar değerli olduğunun kanıtıydı.
Bütün bunlar ben henüz doğmadan önce yaşanmıştı.
“Ben öyle demezdim,” dedi Aki. Onun da benden fazla bir oyunculuk deneyimi yoktu.
Ellerini ceplerine sokup pencereden okul bahçesine doğru gözlerini dikti. Spor takımlarının antrenman seslerine, şimdi de festival hazırlığı yapan kalabalığın gürültüsü karışıyordu.
“Nasıl yani?” diye sordum, onun profiline bakarak.
Bana yan gözle bir bakış attı. “Her gün Aikawa Sunao’yu oynuyorsun ya.”
Şey. Doğru ya.
“Galiba öyle.”
Ne demek istediğini anlıyordum ama bu bana oyunculuk gibi gelmiyordu.
Sonuçta, hikayedeki karakterler Prenses Kaguya’yı aya bakarken gördüklerinde huzursuz hissedebilirlerdi ama hiç kimse onun yerine başkasının geçip geçmediğini ya da bir kopya olup olmadığını sorgulamazdı. Bu çok saçma olurdu.
Bu durum sadece Prenses Kaguya için de geçerli değildi. Her insanın farklı ruh halleri olurdu. Bir gün nazik olan biri, ertesi gün soğuk davranabilir, hemen öfkelenebilir, dalıp gidebilir ya da inatçılık edebilirdi. Bir gün en yakın arkadaşınız olan kişi, ertesi sabah sizi kendinden uzaklaştırabilir, okul çıkışında ise hiçbir şey olmamış gibi birlikte yürümeyi teklif edebilirdi. Bazı günler istemediğiniz her şeyi bir çırpıda söyleyiverirken, bazı günler tam tersini yapardınız.
Anaokulu, ilkokul, ortaokul, lise. Bütün okullar mantıksız dürtülerin kaynadığı birer kazandı. Belki yetişkinler bu duygu dalgalanmalarını kontrol edebiliyordu ama biz gençler henüz bu fırtınanın esiriydik. Gerçi şimdi düşününce, belki de yetişkinler de bizden farklı değildi.
“Sen de Shuuya Sanada’yı oynuyorsun.”
İkimiz de rol yapıyorduk. Bazen Sanada’nın nasıl biri olduğunu merak ediyordum. Nasıl gülümserdi? Ne kadar cana yakındı? Sınıf arkadaşıydık ama onunla hiç konuşmamıştım, zihnimde sadece hayal meyal bir silüeti vardı.
Yine de onunla karşılaşmak istemiyordum. Ağzımdan kaçırmamam gereken bir şeyi söyleyeceğimden, hakkım olmayan bencilce bir dilekte bulunacağımdan emindim. Bu konuyu aramızda hiç konuşmamıştık ama Aki’nin de aynı şeyleri hissettiğini seziyordum.
“Saçını yarım topladığını gördüğümde hep rahatlıyorum,” dedi kafama bakarak.
Yeni aldığım açık mavi saç tokasını takmıştım. Saçlarıma dokunmak istiyor gibi bir hali vardı, ben de buna izin vermeyi çok istiyordum. Ama kulüp odasında değildik. Satou’nun sözleri kalbimde yankılanıyor, beni çaresiz bırakıyordu. Dokunmak yerine kendi saçımı düzelttim.
Utancımı gizlemek için alelacele konuştum. “Bir süre okulda olacak kişi ben olacağım.”
“Öyle mi?” Aki’nin gözleri şaşkınlıkla açıldı, ardından gülümsedi. “Bu harika.”
Bunu o kadar içten söylemişti ki yüzümde bir gülümseme belirdi.
Yanakları hafifçe kızarmıştı. Güneş zaten batıyordu ama bu kızıllığın gökyüzünden değil, kalbinden geldiğini biliyordum.
Saçımı nasıl yaparsam yapayım, Aki benim ben olduğumu anlayabilirdi. Yine de bu saç modelinden asla vazgeçeceğimi sanmıyordum. Ya da onun elini bırakacağımı.
Eskiden hiçbir şeyim yoktu ama şimdi iki şeye sahiptim.
“Mmm?”
Hava aniden titrer gibi oldu, başımın üzerinde tuhaf bir hareketlilik hissettim. Bir şeyler oluyordu. Aki pencereye yönelip akşam karanlığına bürünen gökyüzüne doğru baktı. Sonra gözlerini kısıp parmağıyla işaret etti.
“O da ne?”
Ayakkabılarımı değiştirmeyi tamamen unutup ayaklarımdaki terliklerle dışarı fırladım. Diğer birkaç öğrenci de aynı şekilde peşimizden geliyordu.
Boynumu uzatıp gökyüzüne baktım. İlk başta beyaz bir kuş sürüsü sandım.
Ama yanılmıştım. Süzülerek yere doğru indikçe, bunların kağıt parçaları olduğu anlaşıldı.
Rüzgarın etkisiyle sağa sola uçuşan, A4 boyutunda onlarca, belki de yüzlerce kağıt gökyüzünde salınıyordu.
Nereden gelmişlerdi? Çatıdan olmadığı kesindi. Birkaç yıl önce yan binanın çatısından biri düştüğü için bizim okulun çatısı her zaman kilitli tutulurdu.
Ana binaya doğru kafamı kaldırdım. Festival hazırlıkları yüzünden pencerelerin neredeyse tamamı açıktı.
Üçüncü sınıfların olduğu üçüncü kat pencerelerinden sarkan birkaç öğrenci, neler olduğunu anlamaya çalışarak dışarıya bakıyordu.
Hatta dördüncü katta, öğrenci konseyi odasının dışındaki koridorda bile insanlar vardı. O odanın her yerinde evraklar birikmişti. Belki de kucağında bir yığın kağıt taşıyan biri takılıp düşmüş ve hepsini pencereden aşağı uçurmuştu.
Kafamda bu tahminleri yürütürken ayaklarımın dibine bir kağıt parçası düştü. Üzerinde ne yazdığını merak ederek eğilip aldım ve o an kalbim tekledi.
Gözlerim kocaman açıldı, bakışlarım kağıttaki kelimelere kilitlendi. Sanki o kelimeler de doğrudan bana dikmişti gözlerini.
“Nao?” diye sordu Aki, yanıma gelerek.
Cevap veremedim. Kağıt, titreyen parmaklarımın arasından kayıp gitti. Havada uçuşan her bir sayfada, son derece sıradan bir yazı tipiyle aynı cümle basılmıştı:
Okulumuzda bir doppelgänger var.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.