Güzellik ikna edicidir. Evladına bakan bir anne baba ya da bir gence gözlerini diken kıdemli bir büyük, o güzelliğin yüreğini yumuşatmasına engel olamaz.
Yaban Kazları romanında bu satırları okuduğumda aklıma Sunao gelmişti. Onun güzelliği belki benim yüreğimi yumuşatmıyordu ama o güzel yüzünü bana her çevirdiğinde, her dediğini ikiletmeden yapıyordum.
Güzellik itaat talep ederdi. Doğruyu yanlışı gözetmeksizin, bir deniz fenerinin ışığına koşar gibi peşinden gitme arzusu uyandırırdı insanda.
“İstemiyorsan sorun değil. Seni zorlamayacağım,” dedi.
“İ-istiyorum!” Dizlerimi birbirine bastırdım, ellerimi kucağımda kenetledim.
Elbette gitmek istiyordum.
Okula gitmek, derslerde oturmak, öğle yemeği yemek, Aki ve Ricchan ile kana kana sohbet etmek istiyordum. Kulüp odasında kitap okumayı, pencereden dışarıyı seyretmeyi ve sınıfı temizlemeyi canıgönülden arzuluyordum. Yapmak istediğim o kadar çok şey vardı ki hepsini sıraya koymam imkansızdı. Ama ben sadece bir kopyaydım.
Bu hayat Sunao Aikawa’ya aitti. Ve onun yoluna taş koymak istemiyordum.
Ağzım kurumuştu. Avuçlarımın içindeki ter, parmaklarımın arasında gezinen bir tespih böceği gibi huylandırıyordu beni. Telaşlanıp ellerimi kontrol ettim ama hiçbir şey yoktu. Boş avuçlarımı görmek beni daha da huzursuz etti.
Alnımdan aşağı süzülen o tatsız ter damlasını hissederek, uyuşmuş dudaklarımı zorlukla araladım. “Emin misin?”
“Eminim,” dedi Sunao kayıtsızca.
Dirseği çalışma kitabına çarpıp onu masadan düşürdü. İç çekmekle esnemek arası bir ses çıkardı, o sırada kitabın kapağı rüzgarla dalgalandı. Sessizce izledim.
Modern edebiyat. Yazarın düşüncesini en iyi hangi şık açıklamaktadır?
“Kendini hırpalamana gerek yok,” diye devam etti. “Okula normal bir şekilde git işte. Canın istemezse de gitmezsin, dinlenirsin.”
Güzel parmaklarını uzatıp yere düşen kitabı alışını izlerken başım öne eğildi, omuzlarım çöktü.
Onun normal kelimesiyle neyi kastettiğini bilmiyordum.
Okulda genellikle normal mi davranıyordum? Normal bir Sunao Aikawa gibi mi hareket ediyordum?
Sormayı düşündüm ama sonra vazgeçtim. Beni aptal sanmasını istemiyordum. Bana gözlerini devirmesinden korkuyordum.
Sessiz kaldığımı görünce yarım bir tebessüm kondurdu yüzüne. “Seni korkuttum mu?”
Böyle bir soruya nasıl evet diyebilirdim ki?
Eylül ayının o cumartesi günü, Aki ile ben sinemadayken, Sunao ve Ricchan bir kafeye gitmişti. Geçmişten konuşarak, anıları tazeleyerek epey vakit geçirmişlerdi. Bir de benden bahsetmişlerdi.
Sunao pek renk vermemiş, Ricchan de haddini aşmak istememişti. Yine de ne zaman dertleşecek birine ihtiyaç duysa Sunao’ya yanına gelebileceğini söylemişti.
Ricchan ikimizi de arkadaşı olarak görüyordu. Belki de bu sözler Sunao’yu değiştirmiş, yüreğine bir şeylerin tohumunu ekmişti. O tohumdan ne fışkıracağını ise hiç kestiremiyordum. Henüz bana her şeyi anlatamayacağını söylediği için onu sorguya çekemezdim.
Sonunda, “Festivale gideceksin, değil mi?” diye sorabildim.
“Hıhı,” dedi Sunao. “Sanırım, ama...” Sanki ağzından bir şey kaçırmış gibi yüzünü buruşturup lafını düzeltti. “Sen de gitmek istiyorsun, değil mi Nao?”
Onaylayarak başımı salladım.
“O zaman birer gün paylaşalım. Hangimiz hangi gün gidecek sonra karar veririz. Olur mu?”
“Olur, tamam.”
Kelimeler ağzımdan güçbela döküldü. Sanki her şey tam da dilediğim gibi gidiyordu.
Ama bu durum beni bir yandan da korkutuyordu. Sanki hemen ardından her şeyi altüst edecek, her şeyi mahvedecek bir felaket geleceğinden emindim.
Tam da Sunao’nun dediği gibi, bu beni ürkütüyordu.
“Eee? Banyo yapmak ister misin?”
Festival konusu kapanınca, Sunao yeni ritüelimize geçiş yaptı.
“Yok.”
“Yemek?”
“Gerek yok, sağ ol.”
“Yatacak mısın?”
“İyiyim ben,” dedim, tıpkı Aki’nin hep yaptığı gibi. Yüzüme bir gülümseme yerleştirmeyi başardım, Sunao da başını salladı.
Eskiden hiç böyle yapmazdık. Sunao, daha önce hiç kelimelere dökemediği ne varsa önüne serer gibi, artık ihtiyaçlarımı gözetmeye başlamıştı.
Bugünlerde yüzünü yıkayıp kahvaltısını ettikten ve okul üniformasını giydikten sonra beni çağırıyordu. Belki de yazlık üniformalarından birini mahvettiğim için kendini buna mecbur hissediyordu.
Annesi, mezun olan bir komşudan kalan temiz bir üniformayı ona getirmiş, bir de yeni makosen ayakkabılar satın almıştı. Sunao, suçluluk dolu bakışlarla annesine teşekkür etmişti. Hepsi benim yüzümdendi.
Artık Sunao’yu yatakta iki büklüm olmuş halde pek görmüyordum. Beni çağırdığında içim huzurla, sıcaklıkla doluyordu. Artık onun pijamalarını çıkarıp üniformasını giymeme gerek kalmıyordu. Sunao beni çağırdığında tek yapmam gereken çantasını alıp okula yönelmekti.
Ailesinin şüphelenmeyeceği ölçüde bana kolaylıklar sağlıyordu. Bana saygı duyuyor, bu kısa soru cevaplarla bana kendi usulünce şefkat gösteriyordu.
Son zamanlarda Sunao’nun üzerinde eğreti, acemi bir sıcaklık vardı. Fakat derinlerde bir yerde hala buz gibiydi. Sorduğu sorular, uyuşmuş dilimin üzerindeki akide şekeri gibiydi; eriyip gitmesini beklerken beni huzursuz bir tatlılıkla baş başa bırakıyordu.
Şu geçici süre ne kadar sürecekti? Henüz kelimesinin vadesi ne zaman dolacaktı?
Onun daha canlı olan anılarını miras alabilirdim ama bunlar Sunao’nun ne düşündüğünü veya ne hissettiğini anlamama yetmiyordu. Yüreğinin terazisinin ne zaman ve hangi yöne sapacağını asla kestiremiyordum.
“Bugün yardım edebileceğim bir şey var mı?”
Benim sorduğum tek soru buydu. Kendime ait diyebileceğim hiçbir şeyim yoktu ama derslerime çok çalışmıştım; belki bu konuda Sunao’ya bir faydam dokunabilirdi.
Dün onaylayarak başını sallamıştı. Bugün ise öyle yapmadı.
“Pek sayılmaz.”
“Peki.”
“Yarın sabah görüşürüz.”
“...Hıhı.”
Sunao, her defasında arkasından gelen o sözleri biraz tereddüt ederek fısıldadı.
“Nao, kaybol.”
Sunao’nın yüzünde sonbaharın hüznü yoktu. İlkbahar ya da yaz da değildi, kış soğuğu da sayılmazdı. Bugünlerde bana biraz küçüklüğümüzdeki halini hatırlatıyordu ama... Onu hala tam olarak çözebilmiş değildim.
Daha onaylamak için başımı sallayamadan, çoktan gözden kaybolmuştum bile.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.