Anlatıcının sesi değişmişti. Ricchan doğaçlama yaptığım sahneye yetişip beni desteklemek için araya girmişti.
Kendi anne babasına dair hiçbir anısı yoktu. Yüzlerini bile hatırlamıyordu. Onun gözünde, kendisini büyüten yaşlı çift öz anne babasıydı. Onların birlikte geçirdikleri günlerin hikayesini ise ek binanın birinci katındaki Edebiyat Kulübü odasında şu an satışta olan Bambu Kesicisinin Hikayesi, Yeni Uyarlama: Yaşlı Kadının Öyküsü adlı kısa öyküde okuyabilirsiniz! Sadece iki yüz yen!
Tam bir satış dehasıydı.
Tüy pelerini kabul etmediği için ay elçisi çaresizce evine dönmek zorunda kaldı.
Ricchan oyunu toparlarken çalan dokunaklı müzik, Mori ile bana hala sahnede olduğumuzu sert bir şekilde hatırlatıyordu.
Yüzüm kızarmaya başlamıştı ama Prenses Kaguya sadece tavana dikmişti gözlerini.
Anne, baba; gökyüzüne bakın. Güneş doğuyor.
Doğru. Harika bir gün olacak, dedi Aki. Şaşılacak şey, o da oyuna ayak uyduruyordu. Bense artık kafamı sallamaktan başka bir şey yapacak durumda değildim.
Ve üçümüz sonsuza dek mutlu yaşayacağız. Prenses ardından boğazını temizleyip ekledi: Tabii imparator ile evlenmeyeceğim, orası kesin.
Bu son espri salonda büyük bir kahkahaya sebep oldu. Prenses Kaguya muzipçe dilini bile çıkardı.
Ve böylece oyunumuzun perdesi kapandı.
Seyircilerin önünde yan yana dizilip selam verdik.
Spor salonunda alkış tufanı koparken ben sırılsıklam terlemiştim.
Kendi kafama göre hareket edip Ricchan ve Mochizuki’nin üzerinde onca uğraştığı oyunu altüst etmiştim.
Perdenin tamamen kapandığından emin olunca, bu kez seyircilere değil, sahnedeki diğer arkadaşlarıma dönüp eğildim.
Kusura bakmayın, ben sadece...
Lafı uzatmanın sırası değil! Dekorları toplayın. Sıradaki grup bekliyor.
Ah, doğru ya.
Mochizuki beni geçiştirmişti ama haklıydı da; acele etmeliydik.
Hem, Aikawa; halinden hiç de pişmanmışsın gibi durmuyor. Elimi yanağıma götürdüğümde Mochizuki bana genişçe sırıttı. Sonu iyi biten her şey iyidir.
Bunu söyleyip hemen sahneyi boşaltmaya girişti.
Ahşap platformlar sanki sihirli bir şekilde söküldü ve kurduğumuz ev bir anda ortadan kalktı. Hemen Ricchan’ın yanına koşup bambu dekorlarını kaldırmasına yardım ettim.
Özür dilerim, Ricchan.
Lafı bile olmaz! Sahnede her an her şey olabilir! Ben çok eğlendim. Yüzünde mahcup bir gülümseme belirdi. Dürüst olmak gerekirse, hikayeyi onun gözünden yazdıktan sonra kendime çok kızmıştım. Araya bir dövüş sahnesi ekleme cesaretini göstermiştim ama sonunu değiştirmeye gelince korkaklık etmiştim. Daha öğrenecek çok şeyim var.
Pek öyle sayılmaz ama...
Mori’nin gerçekten neler yaşadığını ancak bu oyun ve Ricchan’ın hikayesi sayesinde çözebilmiştim.
Kısacası, dedi Ricchan, Bambu Kesicisi hikayesine mutlu bir son yazmana çok sevindim! Ay, dur!
Bana başparmağıyla onay işareti yaparken kucağındaki köpük dekoru neredeyse düşürüyordu.
Hafif malzeme ellerimizin arasında birkaç kez sekti ve ikimiz de gülmeye başladık.
El birliğiyle tüm dekorları prova odasına taşıdık. Zaten pek bir şey yoktu, tek seferde hallettik.
Sonrasında makyajımı temizlemek için boş bir sınıfa geçtim. Makyaj temizleme mendillerini ardı ardına harcamıştım ama yine de yüzümdekileri tamamen çıkaramamıştım. Sonunda pes edip üniformamı giydim ve sınıftan çıktım.
Balonlu çay ister misiniz? Elinde tabela tutan bir öğrenci bana seslendi. Kafamı sallayıp yürümeye devam ettim. Bütün yiyecek stantları ellerinde kalan son malları satmak için çırpınıyordu.
Tabelalardaki eski fiyatların üzeri çizilmişti. Ciddi indirimler vardı. Festivalin artık bitmek üzere olduğu her halinden belliydi.
Ah! Aikawa!
Arkamı döndüğümde üniformasını giymiş olan Mori’yi gördüm. Kolumdan tutup beni sürüklemeye başladı.
Gelsene bir.
Beni neden çağırdığını anlamamıştım ama yine de kendimi güzel sanatlar odasına kadar peşinden sürüklemesine izin verdim.
Toz ve boya kokusunun sindiği bu odaya, dışarıdaki festivalin gürültüsü ulaşamıyordu.
Mori kapıdan girer girmez durup bana döndü. Işıkları açmayı akıl edemeden elindeki şeyi havaya kaldırdı.
Az önce Suzumi’nin annesi beni durdurup bunu verdi!
Bana pembe bir zarf gösterdi.
Üzerinde pul yoktu. Ön yüzünde Ryou’ya yazıyordu.
Mektubu Suzumi’nin odasında bulduğunu söyledi. Suzumi’den bana yazılmış. Keşke daha önce verseydim dedi... Ama bunu tek başıma okumaya korkuyorum. İçinde ne yazdığını tahmin bile edemiyorum!
Mori elindeki mektuba çaresizce bakıyordu.
Zarfın ağzı puantiyeli bir çıkartmayla kapatılmıştı ama daha önce açıldığı çok net anlaşılıyordu. Suzumi’nin annesi mektubu okumuş, sonra da sahibine ulaştırmaya karar vermiş olmalıydı.
Mori ona öylece baktığımı görünce gözlerini dikti.
Bunu benimle birlikte okumak zorundasın, dedi.
Neden ki?
Onun fikrini değiştiren sendin. Bizim oyunu izlediği için yaptı bunu!
Mori bundan çok emindi; zamanlama düşünülürse muhtemelen haklıydı da. Sahnede sergilediğimiz o kuralsız, doğaçlama son, Suzumi’nin annesini etkilemiş olmalıydı. Öyleyse bu mektupta yazanlar Mori’nin kafasındaki soru işaretlerini giderebilirdi.
Belki de Mochizuki’nin Abe Nehri havai fişek festivalinde ona çıkma teklif etmesinden bahsediyordur.
Ne? Nasıl yani? Bundan haberim yoktu!
Ağzımdan kaçırmıştım.
Suzumi hakkında benden daha çok şey biliyorsun! Tamam, Aikawa, konu kapandı. Bunu birlikte okuyoruz.
Ama Edebiyat Kulübü odasına dönmem lazım. Hem hizmetçi kıyafetini de soyunma odasından alacaktım...
Aikawa, bu öğrenci konseyi başkanından bir emir.
Eski öğrenci konseyi başkanı!
Uzatma da otur hadi.
Bir sandalyeyi işaret etti, ben de istemeye istemeye oturdum.
Daha önce aramızdaki iletişim oldukça gergindi. Birbirimizle açıkça konuşamıyorduk. Şimdiyse çok daha içten ve rahat bir tavırla konuşuyorduk. Yüzlerce insanın önünde içimizi döktükten sonra bunun olması son derece doğaldı.
O havai fişek festivali ne zamandı? Temmuzun sonunda mı?
Evet. Yirmi dördünde.
Mori’nin parmakları çıkartmayı sökerken bir an duraksadı.
Suzumi yirmi beşinden beri uyuyor. Derin bir nefes aldı. Pekala, okuyalım bakalım.
Zarfı açıp sevimli, yuvarlak hatlı bir el yazısıyla doldurulmuş birkaç sayfayı çıkardı. Yanı başında dururken gözlerimi kağıda diktim.
Sevgili Ryou,
Nasılsın? Ben iyiyim!
Tanrım, kulağa sanki yabancıymışız gibi geliyor. Görüşmeyeli çok uzun zaman oldu! Selam, ben Suzumi.
Bu mektubu yazıyorum çünkü bu gece Abe Nehri havai fişek festivalinde Mochizuki bana çıkma teklif etti. Sana daha önce de mektuplar yazmaya çalışmıştım ama hepsini çöpe attım. Ne yazarsam yazayım kulağa hep çok yapmacık geliyordu...
Ama şimdi ne hissettiğimi gerçekten söyleyebilecekmiş gibi hissediyorum.
Shun Mochizuki’yi hatırlıyor musun? Yakınlarda oturuyordu. Adalet duygusu çok güçlüdür, çenesi yüzünden de başı hep belaya girer. Havai fişekleri izlemeye gidişimiz hakkında sayfalarca yazabilirim ama... seni bununla sıkmayacağım.
Ryou... Hayır, sana o ilk günkü gibi seslenmeme izin ver.
Benim küçük ikizim.
O gün yardıma ihtiyacım olduğunda çağrıma cevap verdiğin için teşekkür ederim.
Kötü kalpli üvey anne rolünü oynamak istemediğim için ağlarken, benim yerime anaokuluna gitmeye çalıştığın için teşekkür ederim.
Hoşuma gitmeyen bir şeyi başkasına zorla yaptırmak istemediğim için sonunda peşinden koşmuştum. Bunun sonucunda yollarımız ayrıldı ve farklı hayatlar yaşadık.
Sen de artık benim küçük ikizim değil, Ryou oldun.
Ama bence böylesi en iyisiydi.
Bazen annemden gizlice anneannemle dedemi arıyorum. Senin harika resimler yaptığını söylediler! Bana birkaç resmini göndermelerini istedim ama cep telefonları bile yok. (İnanabiliyor musun!)
Bir gün bana resimlerini göstermeni çok isterim, Ryou. Ben hiç resim yapamam, bu yüzden senin tablolarının nasıl olduğunu hayal etmekte zorlanıyorum.
Buluştuğumuzda seni erkek arkadaşımla tanıştırırım. Tabii onun o patavatsız diline dikkat etmen lazım (gülünç)!
Bu mektubu yarın sabah, Mochizuki’ye yazdığım mektupla birlikte postalayacağım.
Ryou, eminim çoktan tahmin etmişsindir ama haklısın; ona hemen cevap vermeye çok utandım. Biraz zaman istedim, şimdi de cevabımı mektupla veriyorum.
Tam bir acizlik, değil mi? Biliyorum!
Ama o zamanlar kötü kalpli üvey anneyi oynamıştım. O oyunu sonuna kadar götürmüştüm.
Mochizuki de bir dahaki sefere benim prensim olacağına söz vermişti. Tam ona göre bir hareket! Henüz bunu gerçekleştiremedik. Ama o gün gelirse, ne kadar utanç verici olursa olsun şansımı deneyeceğim.
Başım ağrımaya başladı, sanırım sana ilk mektubum için bu kadarı yeterli.
Havai fişek dönüşü yol çok kalabalıktı. Biri bana çarptı ve merdivenlerden düştüm. Aklım tamamen başka bir yerdeydi! İyi ki Mochizuki ile ayrıldıktan sonra oldu. (Benimle kesin dalga geçerdi.)
Ryou, keşke o havai fişekleri sen de görebilseydin.
Eğer cevap yazmak istersen, bana kendinden bahsetmeni çok isterim.
Sevgilerle, Suzumi
Beşinci ve son sayfanın sonuna geldiğimizde ikimiz de tek kelime etmeye cesaret edemedik.
Mori’nin bunu zihninde tartmaya çalıştığını görebiliyordum, bu yüzden sessiz kaldım. Etrafımızdaki heykeller de durumun farkındaymış gibi çıt çıkarmıyordu.
Biz de susunca odanın sessizliği iyice belirginleşti. İçeri süzülen tek ışık, açık kapıdan koridordan gelen ışıktı.
Saate bakmadığım için aradan bir dakika mı geçti yoksa on dakika mı, kestiremiyordum.
Yani ben aşık mıymışım? dedi Mori, sanki gerçek yeni yeni kafasına dank ediyormuş gibi.
Mochizuki’nin yüzü gözümün önüne geldi. Ama ona aşık olan bu kız değildi. Onunla aynı yüzü paylaşan başka biriydi.
Bu mektupta bahsi geçen aşk, sadece o uyuyan kıza aitti. Onun bir kopyası bile bu duyguyu paylaşamazdı.
Kime? diye sordum.
Suzumi’ye.
Mori parmağını mektubun sayfalarından birinde gezdirdi. Tırnaklarının altında turuncu makyaj kalıntıları vardı; sahne için sürdüğümüz fondötene dokunmuş olmalıydı.
On üç yıldır onunla karşılaşmanın özlemini çekiyordum. Onu özlüyor, ondan nefret ediyor, onu seviyor, aşk acısı çekiyordum. Mangalardaki, televizyon dizilerindeki insanlar aşık olduklarında böyle hissetmezler mi zaten? Aklım fikrim hep Suzumi’ydi. Ona sırılsıklam aşıktım.
Gözleri parlıyordu ama gözyaşları süzülmedi. Bu yüzden, onu hiç görmediğim kadar mutlu görünüyordu.
Suzumi, Mori’nin hiçbir zaman kendi yerine geçmesini istememişti. Onun sadece kendi hayatını yaşamasını dilemişti. Yaptığı resimleri görmek istemişti. Öyle tatlı, öyle masum bir istekti ki bu.
Mori de Suzumi’nin hayatının aşkına verdiği o sözü tutmuştu. Sahneye çıkıp onun imparatoruna Kaguya Prensesi olmuştu.
“Herkes bilinci kapalı birinin sadece nefes alıp verdiğini sanır,” dedi.
Sessizce kafamı salladım.
“Suzumi bundan çok daha fazlasını yapıyor. Bazen gülümsüyor. Tıpkı bir bebeğin gülüşü gibi, öyle kırılgan, öyle savunmasız ki... Ama bir o kadar da içi boş.”
Mori sonunda Suzumi’yi yeniden görmüştü ve onunla uzun uzun konuştuğuna emindim.
“En sevdiği müziği çaldığımızda gülümsüyor. Soğuk bir rüzgar estiğinde öksürüyor. Elini tuttuğumda o da benimkini sıkıyor. Ama bunların hiçbiri Suzumi değil. Bedeni sadece refleks gösteriyor. Aslında ona ulaşan hiçbir şey yok.”
Meli melul beklemişti ama uyuyan asıl benliği ona hiçbir zaman karşılık vermemişti.
Kendimi onun yerine koymaya çalıştım. Sunao başını çarpıp bir daha hiç uyanmasaydı, ben de Mori’nin yaptıklarını yapar mıydım? Tıpkı onun gibi, öylece eli kolu bağlı duramaz mıydım?
Bu arzu, tüm kopyaların doğasında olan bir şey miydi? Yoksa sadece bana özel bir dürtü müydü?
Hâlâ kestiremiyordum. Ama kesin olarak bildiğim tek bir şey vardı.
“Onu özlüyorsun,” dedim.
“Evet.” Mori bu hissin içini kaplamasına izin verdi, sonra kendi kendine başını salladı. “Seni özlüyorum, Suzumi.”
Loş resim odasında sesi öyle yumuşak çıkmıştı ki, duvarlarda yankılanamadan eriyip gitti. O sesi havada yakalayıp sıkıca sarılmak istedim.
Burada en son birlikte olduğumuzda yapmam gereken şey tam olarak buydu.
Mori ayağa kalktı ve hafifçe eğildi. “Sana çok kırıcı şeyler söyledim. Bu kadar berbat bir üst sınıf olduğum için üzgünüm.” Ona nasıl kızabilirdim ki? Yine de birkaç an geçtikten sonra sanki kızgınmışım gibi kaşlarımı çatarak doğruldum.
“Kendini affettirmek istiyorsan iki şartım var,” dedim.
“E-evet?” Asker gibi dimdik kesildi.
“İlk olarak, İnsanlığımı Yitirirken hakkında ne düşündüğünü söyleyeceksin.”
“...Sadece bu mu?”
Tüm ciddiyetimle, “Ben Öğrenci Kulübü başkanı değil, Edebiyat Kulübü başkanıyım,” dedim.
Zamanında beni o kitapla tehdit etmişti; o kitap, korkular listemde hayaletli hastanelerden hemen sonra, ikinci sırada geliyordu. Benim için ne kadar korkutucu olduğunu teyit edebilirse çok makbule geçecekti.
Mori daha fazla ciddi kalamadı. Yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi. “Anlaştık. Ama henüz bitirmedim, biraz zamanımı alabilir.”
Başımı salladım. Düşüncelerini ne zaman isterse paylaşabilirdi.
“Peki, diğer şartın ne?” diye sordu.
“Bana adını söyle.”
Nefesinin kesildiğini duydum.
Mektupta yazan isim muhtemelen onundu ama yine de bunu kendi ağzından duymak istiyordum.
“Ben Nao Aikawa. O yaşlı adamı oynayan da Aki Sanada’ydı.”
“Ben Ryou. Suzumi’nin adı iki karakterden oluşuyor: Serin ve dingin. Hani yaz sıcağı henüz tam bastırmamıştır ya, öyle bir his.” Yanıma gelip avucuma kanji karakterlerini yazdı. “İlk karakter olan serin anlamındaki kelimeyi aldık ve onun diğer okunuşunu kullandık. Yani Ryou. Annemle babamın sadece benim için bulduğu bir isim.”
Sol tarafında su radikali bulunan, tertemiz, asil bir kanjiydi; bu kıza bundan daha çok yakışacak bir isim olamazdı. Adını fısıldadım.
“Ryou, demek öyle.”
Şimdiye kadar gördüğüm en yumuşak, en içten gülümsemeyle bana baktı.
“Beni bulduğun için teşekkür ederim, Nao.”
Buradaki pencereler her zaman sımsıkı kapalı olurdu ama sözleri odaya taze bir esinti taşımış gibiydi. Gülüşü ise bir keresinde bana sarıldığındaki o sıcaklıktan çok daha derindi.
“Seninle tanıştığıma çok memnun oldum,” dedi.
Bunu duymak beni o kadar mutlu etmişti ki, abartısız gözyaşlarımı tutamayacaktım.
“Fujinomiya’ya dönüyorum. Evime. Bunu Suzumi’nin anne babasıyla konuşacağım. Sonra da onun uyanmasını sabırla bekleyeceğim. Bir gün benim gerçek ailemle tanışmaya gelir misin?”
“Fujinomiya’da görülecek ne var ki?”
Ryou biraz düşündü. “Şey... Makaino Çiftliği var. Seni kesinlikle oraya götürmeliyim!”
Makai mi?! Bu iblisler diyarı çiftliği demek değil miydi?! Ne kadar da tekinsiz bir isim!
Cesaretimi toplayıp, “Geleceğime söz veriyorum!” dedim.
O çiftlikte her ne varsa, hayaletli hastaneden daha korkunç olamazdı ya.
Gülümsedim, Ryou da bana aynı şekilde karşılık verdi. Ve tam o anda ikimizin de aklına aynı şey geldi.
“Fanzin!”
Saate baktım. Öğleden sonra beş yirmiye geliyordu! Seiryou Festivali’nin bitmesine sadece yirmi dakika kalmıştı.
Resim odasından fırlayıp merdivenlerden aşağı yarışır gibi koştuk. Edebiyat Kulübü odasına vardığımızda kapıyı hızla açtık; Ricchan ve Aki içeride bizi bekliyordu.
“Nao, neredesin sen!” diye bağırdı Ricchan. “Bir sürü kopya sattık!”
İkisi de sahneyi temizledikten sonra doğruca buraya gelmiş olmalıydı. Ricchan hâlâ Sağ Bakan Abe’nin kostümü içindeydi.
“Şey, rüya görmediğine emin misin?”
“Evet! Gerçekten oldu!”
Kanıt olarak, fanzinlerin durduğu masayı işaret etti. Kitapçık yığını, en son bıraktığımdan çok daha küçülmüştü.
Biz konuşurken içeri bir grup kız girdi. Hemen Aki ile yer değiştirip Ricchan’ın yanına geçtim. O parayı alırken ben de fanzinleri teslim ettim.
Kapıda öyle kuyruklar oluşmadı belki ama oyunu izleyen öğrencilerden ve ziyaretçilerden hatırı sayılır bir kalabalık, eve dönmeden önce birer tane almak için uğruyordu.
Birkaçı Abe ile fotoğraf çektirmek istedi. Ricchan utanıp kızarsa da onları kırmadı. Her seferinde abartılı, tiyatral pozlar veriyordu ve bu durum çocukların çok hoşuna gidiyordu. Benim hizmetçi üniformamdan çok daha fazla işe yaradığı kesindi.
Bir ara arkamdaki duvardan Ryou’nun özür dileyen sesini duydum. Göz ucuyla arkaya baktığımda, Aki’nin asık suratının yerini rahatlamış bir ifadeye bıraktığını görüp derin bir nefes aldım.
Saat tam beş elli sekiz oldu.
Ricchan’ın sesi titriyordu. “Son iki tane kaldı.”
Toplamda yüz beş kopya basmıştık. Fazladan basılan o beş taneyi satmayacaktık. Onlar kendimize ayırdığımız ve kulüp rafına koyacağımız kopyalardı.
Hedefimize ulaşmak için şu son iki kopyayı da elden çıkarmamız gerekiyordu. Ancak bu kritik anda koridordaki insan seli tamamen kesildi. Okulda neredeyse hiç ziyaretçi kalmadığını tahmin ediyordum.
Üçümüz birbirimize baktık.
“Sınıra çok yaklaştık desek kabul ettiremez miyiz?”
“Hata payı içinde sayılır bence.”
“Evet...”
Umutlu konuşmaya çalışsak da hepimizin yüzü kireç gibiydi.
Seiryou Festivali dakikalar içinde sona erecekti ve her şey bitecekti. Doksan sekiz yüz sayısına yuvarlanabilirdi belki ama öğretmenler bunu gerçekten yutar mıydı?
Derken kurtarıcımız kapıda belirdi.
“İki yüz yen, değil mi?” Ryou, tezgah niyetine kullandığımız masanın önüne geçip elini cebine attı.
Ricchan madeni paraları alırken heyecandan ince bir ses çıkardı.
Fanzini teslim ederken ben de benzer bir ses çıkardım.
İkimiz de o kadar gergindik ki düzgün bir teşekkür bile edemedik.
Sadece bir kopya kalmıştı. Ve son bir dakika! Hayır, belki de son yirmi saniye.
Alnımdan aşağı soğuk terler süzülüyordu. Başım döndü. Bayılacak gibi hissettim.
Her an hoparlörlerden festivalin bittiğini duyuran anons yükselebilirdi...
“Bir tane de bana!” Bir çocuk nefes nefese kapıdan içeri daldı.
“Mochizukiiii!” Hepimiz aynı anda çığlığı bastık.
Son fanzini ona uzattığım an, festivalin bitiş anonsu okulda yankılandı.
“On yedinci geleneksel Seiryou Festivali’ne katılımınız için hepinize teşekkür ederiz. Lütfen ayrılmadan önce eşyalarınızı kontrol ediniz. Sevgili öğrenciler, festival sonrası partinin saat beş buçukta spor salonunda başlayacağını hatırlatırız.”
Anonsu dinleyecek durumda değildim.
Ricchan ile el ele tutuşup kendimizi yere bıraktık.
“B-başardık!”
Yuvarlamaya falan gerek kalmamıştı. Tamı tamına yüz kopya satmıştık.
Sevinç gözyaşları dökerken Ryou dişlerini göstererek gülümsedi. “Harika iş çıkardınız, Edebiyat Kulübü.”
“Yani şimdi kurtulduk mu?”
“Öğretmenlerle konuşup somut bir başarı elde ettiğinizi onlara anlatacağım. Bunu Öğrenci Konseyi Başkanınıza bırakın! Yani... Eski Öğrenci Konseyi Başkanınıza demeliydim.” Bu küçük düzeltmeye rağmen yüzündeki o kendinden emin gülümseme hiç eksilmedi. Sözleri içime su serpmişti.
Sonra saate bakıp gitmek için arkasını döndü.
“Spor salonuna geçmem lazım. Parti hazırlıklarına yardım etmeliyim.”
Görevi yeni konsey devralmıştı ama eski başkanın partide bir veda konuşması yapması, ardından mikrofonu yeni başkana devretmesi gelenektendi.
Mochizuki, “Mori, bir saniye,” dedi.
“Üzgünüm Mochizuki, hiç vaktim yok.”
“Lütfen dinle. Oyun başarılı olursa bu soruyu tekrar soracağıma yemin etmiştim.”
Bu sözlerin ağırlığı Ryou’nun adımlarını durdurdu.
Mochizuki kıpkırmızı kesilerek derin bir nefes aldı ve içindeki her şeyi döktü.
“Daha önce de söylediğim gibi Mori, senden hoşlanıyorum. B-bana bir cevap verebilir misin?”
Çevredeki kimse daha ne olduğunu anlayıp yaygara koparmaya fırsat bulamadan Ryou, “Üzgünüm!” dedi.
Biz şaşkınlıktan donakalmıştık ama bu cevabın Mochizuki’yi ne kadar sarstığını tahmin bile edemezdim.
“Ben bir başkasına aşığım, bu yüzden seninle çıkamam.”
Çocuğun yüzü o kadar soldu ki adeta kağıttan bir bebeğe döndü. O acı dolu birkaç saniyenin ardından Ryou muzipçe dilini çıkardı.
“Ama hemen enseyi karartma; belki Suzumi’nin cevabı daha farklı olur.”
“Ha? Ne? Suzumi mi...?”
“Partiden sonraya kadar dişini sık. Konuşacak çok şeyimiz var.”
El sallayıp hızla gözden kayboldu. Öyle hayat doluydu ki hiçbirimiz onu durduramazdık.
Mochizuki şaşkınca, “Tüm bunlardan hiçbir şey anlamadım,” diye mırıldandı.
Ricchan, “Kulüp odamızı resmen aşk komedisi setine çevirdin!” diye feryat etti ama ben işin komedi kısmından pek emin değildim.
Ryou’nun ne demek istediğini sadece ben biliyordum. O, Suzumi’ye aşıktı ve bu sözlerle Mochizuki’ye ufak bir gözdağı veriyordu. Bana kalırsa oldukça haince bir intikam şekliydi. Ama parti bittikten sonra ona her şeyi anlatacağından şüphem yoktu.
Mochizuki bir an öylece kalakaldı ama çok geçmeden kendini toplamayı başardı.
“Şey, bu arada... Şubat ayında Kisaragi Sergisi adında bir etkinlik var.”
Ona şaşkınlıkla baktım. Mochizuki’nin bu oyundan sonra Tiyatro Kulübü’nden ayrılması gerekiyordu.
“Gelecek yılki etkinlik Shizuoka Kültür Merkezi’nde olacak, ulaşımı oldukça kolay. Tek başıma olsam gitmezdim ama eğer siz de isterseniz...” Hafifçe öksürdü. “Yani demek istediğim... Tiyatro Kulübü’ne katılmak isteyen var mı?”
Anlaşılan o sosyal becerilerden yoksun üst sınıfımız bizi kulübüne devşirmeye çalışıyordu.
Birbirimize bakmamıza bile gerek kalmadı. Üçümüz de aynı anda eğilerek selam verdik.
“Üzgünüm!”
Yüz fanzini sattıktan sonra bu his içimize daha da çok işlemişti. Bu köhne, daracık küçük oda bizim gerçek yuvamızdı.
Bütün kış dışarıda unuttuğumuz vantilatörü, masanın üzerinde durmadan yuvarlanıp duran tükenmez kalemi, kulübün kurulduğu günden beri çıkan tüm fanzinlerle dolu karton kutuları ve Bay Akai'nin pencere pervazına dizdiği kurbağa figürlerini düşündüm. İlgi duymadığım türlerdeki kitaplar bile bu odanın kendine has büyüleyici havasının bir parçasıydı.
Bir sonraki kitabımı tüm bu eşyaların arasında, yanımda Aki, tam karşımda ise Ricchan otururken okumak istiyordum.
"Ah. Yazık oldu ama pek de şaşırmadım doğrusu."
Mochizuki burukça gülümsedi. Ne cevap vereceğimizi zaten biliyordu. Ne de olsa son fanzini satın alarak kulübümüzü kapanmaktan kurtaran kişi oydu.
"Ama oyun gerçekten çok eğlenceliydi," dedim. Her kelimemde samimiydim. Sahneye çıkmadan önce içim içimi yemişti ama şimdi üzerimde tatlı bir başarmışlık hissi vardı. Hatta içimden bir ses bu işi yapmaya devam etmek istiyordu.
"Ben de harika vakit geçirdim!" Ricchan ona dişlerini göstererek neşeyle gülümsedi.
Aki de sessizce onu onayladı.
"Sanırım isteyebileceğim tek şey buydu," diyen Mochizuki, kollarını göğsünde kavuşturup ağırbaşlı bir tavırla başını salladı. "Herkesin eline sağlık, harika iş çıkardınız."
Provalar boyunca defalarca yaptığım gibi, aynı selamı ona da vererek hafifçe eğildim.
Bu, Tiyatro Kulübü'nün geçici bir üyesi olarak gerçekleştirdiğim son konuşmaydı.
Mochizuki'nin spor salonuna gitmesi gerektiği için kulüp odasının önünde vedalaştık.
Oradan ayrıldıktan sonra Ricchan kendi sınıfının durumuna bakmak için koşturarak gitti. Aki ile ben de aynısını yaptık. Yol boyunca ikimizin de ağzını bıçak açmadı. İyice tükenmiştik.
Korku hastanesi, tiyatro oyunu, fanzin satışı derken gün adeta bir kasırga gibi gelip geçmişti. Ne kadar yorulduğumu fark ettiğim an, vücuduma kurşun gibi bir ağırlık çöktü.
Hayatımın en uzun ayının en yoğun günüydü bu.
Kimsenin kalmadığı koridorlar batan güneşin kızıl ışıklarıyla boyanmış, ayak bileklerime hafif bir sıcaklık dolanmıştı. Hemen oracığa uzanıvermek için can atıyordum.
"Nao."
Başımı çevirmeye üşeniyordum ama Aki'nin sesindeki o buruk tını ister istemez ona bakmamı sağladı.
Adımlarını kesmiş, dikkatle beni süzüyordu. Bu bakışı daha önce de görmüştüm ama nerede? Çok da uzun zaman önce değildi.
Hafızamı yoklamaya çalışırken yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Burnuma bir şey dokundu ve hemen geri çekildi.
...Mmm?
Ne olduğunu tam kavrayamamış bir halde şaşkın şaşkın ona baktım ama Aki sanki hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti.
"Sence temizliği bitirmişler midir?" diye sordu.
Mmm?
Aki saçını kaşıyarak kendi kendine mırıldanıyordu. Ne dediğini anlamak zordu. Sanki çalıştığımız tüm o diksiyon egzersizlerini bir anda unutuvermişti.
"Bence bitirmişlerdir ya, evet."
Bozuk bir CD gibi aynı şeyi tekrarlayıp duruyordu.
Bunu yüksek sesle söylememem gerekirdi belki ama kendimi tutamadım.
"Aki."
"Efendim?"
"Az önce beni öpmeye çalışıp yüzüne gözüne mi bulaştırdın?"
Aki olduğu yerde kalakaldı, yüzüme bakmayı reddediyordu.
"Bir şeyi bulaştırdığım falan yok. Bilerek yaptım."
"Burnumu öpmeyi mi planlamıştın yani?"
"Mantıken öyle olması gerekiyor."
Önüne geçip parmağımla burnumu dürttüm.
"Burnuma mı aşıksın yoksa?"
"Çok güzel ama! Sadece..."
İşte o an dizlerinin üzerine çöküp kafasını ellerinin arasına aldı.
Gölgelerimiz koridor boyunca uzayıp gidiyordu. Aki hafifçe titriyordu. Sanırım erkeklik gururunu incitmiştim.
Fakat aklıma bir şey takıldığında bunu açıkça dile getirmeyi severdim.
"Akvaryumda da aynısını yapmaya çalışmıştın, değil mi?"
Acı acı inledi. Ensesinde ter damlaları birikmişti.
"Affet beni! Çok özür dilerim!"
Burnunu çektiğini duydum. Onu ağlatıyor muydum yoksa?! Şaka yaptığını tahmin ediyordum ama döktüğü o sahte gözyaşları acınası olduğu kadar sevimliydi de.
Bizim korku evi epey karanlık oluyor. Öpüşmek için harika bir yer!
Satou'nun sözleri zihnimde yankılandı.
Şimdiye kadar kim bilir kaç fırsat çıkmıştı ama ben çok korktuğum için Aki her seferinde kendini tutmuştu.
Doğru zamanı bulabilmek için sabretmiş, çabalamıştı; bense onu acımasızca geri çevirmiştim.
Dizlerimi kollarımla kavrayarak yanına çöktüm ve erkek arkadaşımın kulağına doğru fısıldadım. "Bir daha denemek ister misin?"
Aklımdakileri açıkça söylemeyi severdim ama bazen bunu sadece bir fısıltıyla yapardım.
Aki tamamen sessizleşti, ardından başını kaldırıp bana baktı. Sadece göz göze gelmemiz bile köprücük kemiğimden aşağı tatlı bir ürpertinin yayılmasına yetti.
"Bu kez düzgünce yapmak isterim," dedim.
Kalbim deli gibi çırpınıyordu. Bu güm güm sesin arasında kendi sesimi nasıl duyabildiğime şaşırmıştım. Fakat Aki mesajı almış gibi görünüyordu. Ademelmasının yukarı aşağı hareket ettiğini gördüm.
"Emin misin?"
"...Çok eminim."
Sözü daha fazla uzatıp teyit almaya çalışmasını istemiyordum.
Aki'nin eli saçımın bir tutamına dokundu. Dudaklarıma henüz ulaşmamıştı ama sadece bu küçücük temas bile tüylerimin diken diken olmasına yetti.
Nefesinin sıcaklığını yanağımda hissettiğim an soluğum kesildi.
Siluetlerimiz koridorun ortasında birbirine karıştı ve bu sefer, işi yüzüne gözüne bulaştırmayacaktı.
"Ah, buradaymışsınız işte! Parti başlamak üzere!"
Denemeye fırsatı bile olmamıştı.
Aki ile ikimiz de hızla arkamıza döndük.
Planlamamıştık ama kendimizi sırt sırta vermiş bir halde bulduk.
"Siz ikiniz ne dolaplar çeviriyorsunuz yine?" dedi Yoshii, köşeyi dönerken tüm masumiyetiyle.
Aki onun kafasına hafifçe vurdu.
"Bunun sebebi neydi şimdi?" diye feryat etti Yoshii.
Bu seneki Seiryou Festivali'ni hayatım boyunca unutamayacağım kesinleşmişti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.