Gölge Suret

Daha önce hiç yatakta uyumamıştım.

Güneşte havalansınlar diye yorganları ipe asmışlığım çoktu. Gün batmadan da telaşla içeri toplardım. Ama o taze hava kokan beyaz kumaşın, yere serildiğinde nasıl bir his verdiğini hiç bilmezdim.

Tertemiz nevresimlerin üzerine uzandığımı hayal etmek eğlenceliydi. Kim bilir ne kadar yumuşak, ne kadar pofuduk olurdu?

“Kendine gel artık.”

Göz kapaklarım hızla aralandı, birkaç kez kırpıştırdım.

Gözlerimde mahmurluk varmış gibi geliyordu ama bunun asıl sebebi onun hâlâ yatakta olması ve bakışlarının henüz odaklanamamış olmasıydı.

“Üzgünüm. Günaydın.”

Selamıma karşılık vermedi. Yüzüme bile bakmadı. Sadece bir kediyi kovar gibi elini salladı.

“İkinci gün ve gerçekten dayanamıyorum,” dedi. “Benim yerime sen git.”

Mesele anlaşılmıştı.

“Tamamdır,” diyerek başımla onayladım.

Odasından çıkıp birinci kattaki banyoya yöneldim. Günün bu saatinde etrafta kimsenin olmayacağını biliyordum ama sessiz yürümek çoktan alışkanlığım olmuştu.

Yüzüme su çarpıp dişlerimi fırçaladım. Artık zihnim tamamen açılmıştı.

Cilalı aynadan kahverengi saçlı bir kız bana bakıyordu.

Alçak bir saç çizgisi, ince kaşlar. Belirgin göz kapağı çizgileri. Uzun kirpiklerin çevrelediği iri, yuvarlak gözler. Düzgün bir burun ve ince, pembe dudaklar. Bir kedininki kadar narin uzuvlara sahip, dengeli bir fizik.

Aynadaki kız, kiminin sevimli kimininse güzel diyeceği türden çekici biriydi.

Yeni bir havluyla ıslak yüzümü kurularken bakışlarımı ondan kaçırdım. Cildim kuruyunca makyaj bazını, likit fondöteni ve kapatıcıyı sürdüm.

Son olarak güneş kremini yüzüme, boynuma, ellerime ve bacaklarıma iyice yedirerek sürdüm. O, gereken minimum miktarda sürmemi söylemişti ama sonuçta ben de bir kızım; cilt bakımı önemli.

Ardından uzun saçlarımı iyice taradım, fırçayı titizlikle temizledim ve dökülen telleri çöp kutusuna attım. Tüm bunları ödünç alıyordum, bu yüzden onlara iyi bakmalıydım.

Daha sonra mutfağa gidip kurutma rafından iki bardak aldım ve ikisini de musluk suyuyla doldurdum. Birini kahvaltı niyetine kafama diktim.

Diğer bardağı, ağrı kesicileri ve beze sarılı beslenme çantasını alarak odasına döndüm.

Yorganın altındaki tümsek hareketlendi ve aynadaki kızla aynı yüze sahip olan o, kafasını dışarı çıkardı.

“Kahvaltıda ne var?” diye sordu.

“Japon usulü gibi görünüyordu. Beyaz pirinç, bir dilim somon, turplu miso çorbası, yumurta rulosu ve...”

“Yeterli,” diyerek sözümü kesti, sesi huysuz geliyordu.

Aikawa hanesinde kahvaltı, Japon ve Batı usulü arasında gidip geliyordu; ama ilki daha sık yapılıyordu. Menü biraz değişse de yan çeşitler aşağı yukarı hep aynıydı.

Annesi bir eczanede eczacıydı. Horozlar ötmeden uyanır, kahvaltıyı hazırlar ve işe giderdi. Akşam erkenden eve döner, hemen akşam yemeği hazırlığına girişirdi.

Annenin yüzünden ziyade, önlüğüyle mutfaktaki sırtını görmüşlüğüm daha fazladır.

Kız doğrulup bardağı ve ilacı elimden kaptı.

Ağrı kesiciler mideye dokunabilirdi, bu yüzden onları içmeden önce bir şeyler yemek daha iyiydi. Doğrusunu söylemek gerekirse, karnını doyurduktan sonra beni çağırmasını tercih ederdim. Ama söylenmemden nefret ederdi, bu yüzden ben de sadece krem rengi duvara bakmakla yetindim.

“Şanslısın. Sende sadece kanama oluyor, ağrı sızı yok.”

“Hı-hı,” diye onayladım ama o sadece ters ters baktı.

Yarısı boşalmış bardağı ve boş ilaç paketini bana uzattı, ben de onları mutfağa geri götürdüm.

Odasına döndüğümde köşeye geçip pijamalarımı çıkardım. Onları katlayıp yatağın altına sakladım ve duvardaki askıda duran ütülü üniformayı aldım.

Kıyafet, kareli bir pileli etek ve göğüs kısmında turkuaz bir kurdele olan beyaz bir bluzdan oluşuyordu. İnternetteki yorumlara göre bu üniforma çok sevimliydi. Kışlık versiyonuna lacivert bir ceket ekleniyordu.

Üniformasını beğendiği için bu liseyi seçmişti, dürüst olmak gerekirse benim de hoşuma gidiyordu. Sadece onu giymek bile beni disiplinli bir ruh haline sokuyor, dik durma isteği uyandırıyordu.

“Dört tane ped alıyorum.”

Cevap vermedi. Benimle konuşamayacak kadar yorgun olmalıydı.

Kalemliğinin içine katlanmış ders programını tekrar kontrol ettim, ardından çantasındaki ders kitaplarına ve defterlere göz attım.

Beni son çağırmasından bu yana beş gün geçmişti. Final sınavlarına iki hafta vardı. Onlarda yine iyi bir derece yapmam gerekecekti.

Hazır olduğumda yatağa doğru döndüm.

“Telefon?” dedim.

Abartılı bir iç çekti. Sonra eli uzandı. Telefonu, sade pudra pembesi kılıfıyla avucunun içindeydi. Son modeldi ve hafif sıcaktı; yorganın altında kurcalıyor olmalıydı.

“Ben kaçtım. Kapını kilitlemeyi unutma.”

Cevap vermeyeceğini biliyordum. Başka bir isteği olmadan odadan çıktım.

Koridorun sonundaki tuvalete uğrayıp pedimi değiştirdim. Sonra merdivenlerden inerken hava durumu uygulamasına baktım, telefonu kapatmadan önce gün boyu havanın güneşli kalacağından emin oldum.

Saat yedi otuzdu.

Lofrelerini giymek için yöneldiğimde topuk kısımlarının ezildiğini fark ettim. Bu ayakkabılara gözüm gibi bakıyordum, bu yüzden hayal kırıklığına uğradım. O sert deri bir kez pes etti mi, ayakkabının tüm formunun değişmesi işten bile değildi.

Durumu anneye kendim söyleyebilirdim ama arkasından iş çevirdiğim için bana kızardı. Öte yandan, doğrudan ona söylesem bunu bir hakaret olarak algılardı.

Ayakkabıların arkası düzelmek bilmese de topuklarıma geçirerek onları çekiştirdim. Giyince, burunlarını girişin karo zeminine tık tık vurdum.

Çantasını hemen kapının içindeki bisikletin sepetine yerleştirdim ve bisikleti dışarı çıkardım. Deniz esintisi paslanmaya meyilli olduğu için kullanılmadığı zamanlarda içeride tutulurdu.

Tepede, birkaç ince bulutun süslediği mavi bir gökyüzü vardı. Yağmur mevsiminin ortasındaydık ama bugün huzurlu bir mola gibiydi. Gökyüzünü incelemeden mevsimleri takip etmekte zorlanıyordum.

Bir elimle gözlerime siper ederek ufka baktım. Uzaklardan, esintiyle taşınan dalga sesleri duyuluyordu. Mochimune Plajı her zamanki gibi hareketliydi; muhabirlerin tayfunlarda canlı yayın yapmak için oraya gitmelerinin bir sebebi vardı.

Evden çıkınca kapıyı kilitlediğimden emin oldum. Sadece hırsızlardan endişe etmiyordum. Anne ve babası işteyken eve pek kimse uğramazdı ama onun yatakta dinlendiğinin keşfedilmesi riskini göze alamazdık.

Odasının kapısında da bir kilit vardı. İlkokuldayken anne ve babasını buna ikna etmişti. Bu saatlerde yataktan oflaya puflaya kalkmış ve kilidi çoktan çevirmiş olmalıydı.

Bisiklete atlayıp yola koyuldum.

Denize bu kadar yakınken rüzgarın tuz kokması gerekirdi ama burnum çoktan alışmıştı, fark edemiyordum bile.

Yataktaki kız Sunao Aikawa, bense onun kopyasıyım.

Sunao yedi yaşındayken beni yarattı; tıpkı onun gibi görünen ve onun sesiyle konuşan bir varlık.

Adımı İkinci koydu; benim işim de onun yerine okula gitmek.

Kimse gerçek Sunao olmadığımı fark etmedi. Hem zaten, asıl Sunao’nun odasında mışıl mışıl uyuduğunu nereden bileceklerdi ki?

Yoldan geçerken mahalleden bir kadına selam verdim, yavaş yavaş hızlandım. Sonra köpeğini gezdiren yaşlı bir adamın yanından hızla geçtim; bir Yorkshire teriyeriydi, bir tüy yumağı gibiydi, paytak yürüyüşü yaşlı sahibinden bile daha dengesiz görünüyordu. Umarım ikisi de yazı sağ salim atlatır.

Bisikletin tekerlekleri dönerken vızıltıya benzer bir ses çıkarıyordu. Lastikler biraz inik gibiydi. Vites değiştirmiştim ama beklediğim hıza ulaşamıyordum. Eve dönünce onları şişirmeyi aklımın bir köşesine yazdım.

Tanıdık manzaralar yanımdan akıp giderken tekerlekler vınlamaya devam etti.

Işık tam o sırada değişmişti, fren yapmadan yolu geçtim ve Shizuoka Köprüsü’nün kavisine tırmanan asfalt bisiklet yoluna saptım. Dağlardan sert bir rüzgar esiyordu, ilerleyebilmek için vitesi küçültüp pedallara yüklenmem gerekti.

Ben zorlanarak ilerlerken, solumdan arabalar vızır vızır geçiyordu. Lastiklerim tam şişik olsa da, regl döneminde olmasam da onlara asla yetişemezdim. Sunao’nun da yetişebileceğini sanmıyordum.

Abe Nehri iki gün önceki yağmurdan dolayı hâlâ kabarıktı. Köprüyü geçerken bir nehre bir de ilerideki Fuji Dağı’na bakıyordum. Zirvesi pudra şekeri gibi karla kaplı olan dağ benim için yeni bir manzara değildi; ama beş gün önce gri bulutların arkasına gizlenmişti, onu yeniden görmek yüzüme bir gülümseme kondurdu.

Köprüyü geçince yollar artık dümdüzdü.

Sadece iki kırmızı ışığa yakalanmayı umuyordum ama üçüncüsüne de takıldım. Bazı sınıf arkadaşları sivil polislere yakalanmıştı; ceza makbuzu yemek istemediğim için ışığın yanıp söndüğünü görür görmez erkenden frene asıldım.

Bu makbuzlar, kişinin hangi trafik kuralını çiğnediğine göre etiketleniyordu. Resmi adları Bisiklet Disiplin Uyarı Kartı’ydı ve okul kurallarına göre eğer bir tane alırsak, onu sınıftaki tahtanın arkasına yapıştırmamız gerekiyordu. Çocuklardan biri sanki onur madalyasıymış gibi on beş tanesini biriktirmişti ama en çok makbuz alan sınıfın tüm okulun önünde rezil edileceği söyleniyordu; bu yüzden kampüs yakınlarında hepimiz hızımıza dikkat ediyorduk.

Sonunda okulun arka kapısına ulaştım. Mağarayı andıran bisiklet parkına daldım, diğer bisikletlerin arasındaki yoldan süzülüp fren yaptım. Ayaklarım yere değer değmez bacaklarıma bir yorgunluk dalgası çöktü; ama o tatlı, canlandırıcı türden değil.

Sunao’nun evinden okula dokuz kilometre vardı; bisikletle gitmek için epey uzun bir mesafe.

İyi bir günde otuz beş dakikada gidebiliyordum ama kötü bir günde elli dakikayı bulabiliyordu. Sadece fiziksel durumum değil, köprüdeki rüzgar veya trafik ışıkları da büyük fark yaratıyordu.

Bugünkü yolculuk kırk iki dakika sürmüş gibiydi. Telefon zaten kapalıydı, bakmaya tenezzül etmedim.

Küçük bir havluyla terimi sildim. Yağmur mevsimi biter bitmez yazın ortasına düşecektik ve o zaman şimdikinden çok daha fazla terleyecektim.

Aynı tip kıyafetler içindeki onlarca oğlan ve kızla dolu giriş holünde, arkasına basılmaktan haşat olmuş mokasenlerimi çıkarıp okul terliklerimi giydim. Bu terliklerin arkaları sapasağlamdı; anlaşılan Sunao, disiplin takıntısıyla nam salmış öğretmen kadrosundan azar işitmemek için temkinli davranmıştı.

“Gü-nay-dııın!”

“Günaydın. Ay, iğrenç kokuyorsun.”

“Aşk olsun be!”

Terlikleri ayağıma tam oturtmak için burunlarını yere vururken, birbirine sarılıp şakalaşan iki kızın atışmalarına kulak misafiri oldum.

Onları giriş holünde bırakıp yandaki merdivenlere yöneldim ve Sunao’nun sınıfına, 2-1’e doğru ilerledim.

İçeri girdiğimde yarım ağız bir selam verdim. Henüz sadece on beş kadar öğrenci gelmişti. Kafasını çevirip bana bakanlar çoğunlukla erkeklerdi; bakışlarını bana çeviren birkaç kız ise sadece belirsiz, geçiştirici gülümsemelerle yetindi.

Sınıfın arkasına, pencere kenarındaki bir sıraya doğru ilerlerken kulağıma birkaç mırıltı halinde selam çalındı.

Perdeler çekiliydi ama pencereler ardına kadar açıktı; hafif bir esinti kumaşları çekiştiriyor, rayların üzerinde yavaşça hareket ettiriyordu. Sıramın üzerine bir güneş ışığı düştü, huysuzca yüzümü çevirdim. Rüzgar hamleleri, terden tenime yapışan saçlarımın arasından süzülüp yanaklarımı serinletiyordu.

Anons hoparlörünün yanında bir klima vardı ama henüz çalıştığını gören olmamıştı.

Çaresiz kalan öğrenciler, sınıf öğretmeninden bu klimaların şehir yönetimine ait olduğu ve onları çalıştırmak için belediye sarayındaki kodamanlardan açık izin alınması gerektiği açıklamasını koparabilmişti.

Ancak onları arayıp, “Bugün hava şu kadar derece, artık açmak istiyoruz,” deseler bile, anında cevap alabilecekleri bir durum yoktu. Başvuru dosyası belediyede kim bilir ne kadar süre elden ele dolaşır dururdu. Sonuç: Atıl kalmış bir hazine.

Biz burada aç köpekler gibi dillerimiz dışarıda otururken, serinlik verir diye ellerimizi sıra gözlerine sokarken, o kodamanlar muhtemelen püfür püfür soğutulmuş toplantı salonlarında keyif çatıyorlardı.

Öte yandan, öğretmenler odasında her daim tam güç çalışan iki klima vardı. Eğer orada öğretmenler olmasaydı, burası yaz ortasında bir vaha sayılabilirdi. Ne yazık ki adı üstünde “öğretmenler” odasıydı; bu yüzden orası kimsenin yaklaşmaya cesaret edemediği bir seraptan ibaretti.

Elimi çeneme dayadım. Ders başlamadan önceki o vakit her zaman ağır ve sıkıcı geçerdi.

Sunao’nun bu sınıfta beş on dakikalık boşluğu öldürecek bir arkadaşı yoktu. Üst sınıfa geçtiğinde, birinci sınıfta takıldığı gruptan kopmuş ve yeni sınıfında kendine bir yer edinememişti; sonunda tek tabanca takılmayı seçmişti, ben de haliyle aynısını yaptım.

Zil çalana kadar yapacak başka bir işim olmadığından odayı gözlemlemeye başladım. Burası, kör edici güneşin altında bir saunaya dönene dek kavrulan dikdörtgen bir kutu gibiydi. Konuşacak arkadaşı olan öğrenciler bile gözlerini açık tutmakta zorlanıyordu.

Sıcaklık sağlıklı düşünmeyi imkansız kılıyordu, kimsenin ağzından zekice bir laf çıkmıyordu. Herkes yüzünü ders altlıklarıyla gölgeliyor ya da biraz olsun nefes alabilme umuduyla pencere pervazlarına tutunuyordu. Birkaç oğlan çoktan matarasını bitirmiş, koridordaki lavabolara koşturuyordu.

Başkalarını izlemek bile uykumu getirdi. Avcumun içine doğru uzunca bir esneme döküldü. Sanki birisi kulak yolumdan aşağı ılık su boşaltıyordu.

Dersler bittiğinde ortamdaki hava yumuşadı.

Ben gerinirken birkaç öğrenci spor çantalarını kapıp sınıftan fırladı. Ben de onlar gibi ders sonrası bir kulübe uğramayı planlıyordum.

Sunao, Edebiyat Kulübü üyesiydi. Bunu özel bir sebeple seçmemişti; okul kuralları bir yere üye olmayı zorunlu kılıyordu ve o da ekilse bile yokluğu fark edilmeyecek, sönük kültürel kulüplerden birini seçivermişti. Edebiyat Kulübü'nü seçmesi tamamen bir tesadüf olsa da benim için büyük bir şanstı. Onun aksine ben tam bir kitap kurduydum.

Üyelik formunu dolduran o olsa da Edebiyat Kulübü'ne asıl ait olanın kendim olduğunu düşünmeyi seviyordum.

Sunao’nun kitaplarını çantasına tıktım ve tam sınıfın arka kapısından çıkacaktım ki, gözüm yazı tahtasının sağ alt köşesine ilişti.

Kargacık burgacık bir yazıyla, bana kendi ismimden çok daha tanıdık gelen bir isim yazılıydı.

“Hadi canım!”

Tamamen gözümden kaçmıştı. Sunao bugün nöbetçiydi.

Bu görevin pek çok sorumluluğu vardı ama temel iş dört taneydi: Ders aralarında tüm tahtaları silmek, sınıfça başka bir yere gidildiğinde kapıyı kilitlemek, sınıf defterini doldurmak ve gün sonunda pencere ve kapıları kapatmak. Sunao’nun neden beni yardıma çağırdığını ancak şimdi anlıyordum; regl sancıları ile sınıf nöbetçiliğinin o çifte belasıyla tek başına uğraşmak istememişti.

Yardımcı olması gereken çocuk, beşinci derse kadar gıkını çıkarmadan tahtaları silmişti. Ama şimdi ortalarda yoktu ve tahta hala İngilizce konuşma dersinden kalan yazılarla doluydu. Defter de kürsünün üzerinde öylece terk edilmiş duruyordu.

Suçluluk duygusu üniformamın kolundan çekiştiriyor gibiydi, kalan işleri halletmek için kollarımı sıvadım.

Önce kirli silgileri temizleme makinesine bastırıp tebeşir tozunu yutmasını bekledim. Sonra silgilerden birinin arkasındaki gevşek banta elimi geçirip kürsünün yanında durdum; tahtayı yukarıdan aşağıya silmek için iyice esnedim.

Tahtanın her bir santimi kelimelerle kaplıydı. Düşündüğünüzden çok daha uzun ve genişti, tebeşir izleri ise tamamen yok olmaya hiç niyetli değildi.

Arka taraftakiyle birlikte sınıfta üç silgi vardı. Her iki elime de birer tane alıp tahtayla öyle savaşmayı düşündüm ama bunun daha verimsiz olacağına kanaat getirdim.

“Sol tarafı ben alırım,” dedi arkadan gelen pes bir ses.

İlk başta çocuğun benimle konuştuğunu sanmadım. Emin olmak için arkama baktım ve nefesim kesildi.

Gelen Shuuya Sanada’ydı.

Gür, siyah kaşları; çekik, delici bakışlı gözleri ve geniş omuzları vardı. Güçlü bir boyun o başı taşıyordu. Hatları düzgün ve yakışıklıydı ama ilk tepkim korku oldu; çünkü yüzünde en ufak bir ifade yoktu. Dostane bir gülümsemeye bile yeltenmemişti.

Onunla hiç konuşmamıştım. Sunao da konuşmamıştı. Ama kim olduğunu biliyorduk. Basketbol takımında hızla adını duyurmuş, güçlü okullarla yapılan hazırlık maçlarında neredeyse tüm sayıları tek başına kaydetmişti.

Takıma liderlik etmesiyle okulumuz tarihinde ilk kez liseler arası turnuva seviyesine yükselmişti. Herkes bir sonraki aşamada neler yapabileceğini görmek için sabırsızlanıyordu ve önünde parlak bir gelecek var gibi görünüyordu, ta ki o ana dek...

Cevap vermeyince, “Zorlanıyorsun,” dedi.

Sanada elini silginin bandına geçirme zahmetine girmedi. Silgiyi sanki tahtanın içinden geçirmek istiyormuşçasına sıkıca kavradı. Tutuşu kaba ve sert görünüyordu ama silgi, tahtanın yüzeyinde denizde süzülür gibi kayıyordu.

Gözlerimi ondan alamıyordum ama sonunda bir şeyler söylemeyi becerdim.

“Meşgul değil miydin?”

Sunao ve Sanada arasında hiçbir bağ yoktu. Kız zorlanıyor diye adamın gönüllü yardım etmesini gerektirecek hiçbir durum yoktu.

“Artık takımda değilim.”

Potun kralını kırmıştım. Zamanı geri alma yeteneğim olsun istedim.

“Hadi, sen de kendi payına düşeni yap,” diye üsteledi.

“Ah, tamam.”

Yeniden hareket etmeye başladım. Yukarı, aşağı. Yukarı, aşağı. Ben silgiyi dikkatli hareketlerle sürerken o ikinci turu geçti, beni geride bıraktı.

Ona göz ucuyla bir bakış attım. Acı çekiyor gibi görünmüyordu ama yanıma geldiğinden beri tüm ağırlığını sol tarafına veriyordu.

Endişelenmeme rağmen işini çabuk bitirdi; hatta çok çabuk. Yine de tahtanın onun tarafı neredeyse yepyeni görünüyordu. Benim tarafım ise kıyaslandığında resmen baştan savmaydı. Tahtanın benim tarafımdaki o zavallı halinin, yan tarafına gıptayla baktığını hayal etmeden duramadım.

En son nöbetçilerin isimlerini sildim; Sunao Aikawa ve şu an ortalıkta olmayan çocuğun ismini. Sonra bir tebeşir alıp yarının nöbetçi listesini yazmaya başladım.

Bu sırada Sanada işini bitirmiş, öğretmen kürsüsünden inmişti.

Tebeşiri oynatırken omzumun üzerinden seslendim: “Te-teşekkür ederim.” Sesim boğuk çıkmıştı. Beni duyup duymadığından emin değildim.

Sonra Sanada sınıftan çıktı ve ben tek başıma kaldım.

Hava hala aydınlıktı. Spor yapan öğrencilerin bağrışları pencerelerden içeri süzülüyordu. Yakından ama bir o kadar da uzaklardan, topa vuran bir sopanın o kendine has sesi geliyordu.

Sınıf defterini Sunao’nun sırasına geri götürdüm ve bir uçlu kalem çıkardım. Üç tıkırtıdan sonra kalem ucu, sanki ne işe yaradığını yeni hatırlamış gibi nihayet kendini gösterdi. Tarihi, havayı ve ders programını yazdım.

“Düşünceler” sütunu genelde öğretmenin veya diğer öğrencilerin bilmesi gerekenleri kaydetmek içindi ama önceki girişlere bakınca, öğrencilerin öğretmenle kelime oyunu oynadığını ya da boşlukları küçük karalamalarla doldurduğunu gördüm. Belli ki canın ne istiyorsa onu yazabiliyordun.

Beynim asıl meseleye ayılana kadar koca bir paragraf karalamıştım bile.

Görevlerimle boğuşurken Shuuya Sanada yardım etmeyi teklif etti.

Sunao’nun anılarına göre, okula daha yeni, iki gün önce dönmüş.

Tahta silme konusunda bir usta ve kendi kısmını mükemmel bir şekilde parlattı.

Ancak ben onun bu nezaketini hak etmedim.

Onu hastanede ziyaret etmek aklımın ucundan bile geçmemişti.

O noktada durdum ve yazdığım her şeyi sildim.

Silgiden dolayı kağıdı buruşmuş defteri aldım ve sınıfı kilitledim. İşimi bitirince defteri ve anahtarı teslim etmek için öğretmenler odasına indim, ardından koridorun sonuna kadar giderek hedefime ulaştım.

Edebiyat Kulübü'nün odası küçücüktü. Eskiden bir depo olan bu yeri, benden çok önce kulübe katılan üyeler okulla pazarlık edip kendi kullanımları için yeniden düzenletmişlerdi.

O eski üyeler beni tanımazdı, ben de onların yüzlerini bilmezdim; ama isimlerine ve eserlerine aşinaydım. Kulüp, her kültür festivali için bir dergi çıkarırdı ve kuruluşundan bu yana basılan hemen her sayının bir kopyası kulüp odasında saklanırdı.

O sayfalar eski üyelerin kısa öyküleri, şiirleri ve makaleleriyle doluydu. Yazılara bazen karikatürize çizimler, bazen de çiçek ve bitkilerin resmedildiği nizami sulu boya çalışmaları eşlik ederdi. Ortancaların veya etli mandalinaların illüstrasyonlarına bakarken, keşke renkli basılsalardı diye iç geçirirdim.

“Selam! Gelebildin sonunda!”

Ağır kapıyı çekip açtığımda beni coşkulu bir selamlama karşıladı.

“Ricchan, günaydın,” diye karşılık verdim.

Odanın içinde Ritsuko Hironaka vardı. Benden bir alt sınıftaydı, yuvarlak çerçeveli gözlükler takıyordu ve saçlarını okulun izin verdiği siyah bir tokayla yüzünden uzak tutuyordu. Tek bir sivilcenin bile barınmadığı pürüzsüz alnı, haşlanmış bir yumurtayı andırıyordu.

Karşısındaki katlanır sandalyeye yerleştiğimde, tuhaf ve hafif bir kahkaha attı.

“Sanki ünlüymüşüz gibi günün her saati günaydın diyorsun. Sektördeki insanların çalışma saatleri çok düzensiz olduğu için bunu kullandıklarını söylerler ama senin bahanen ne?”

“Ne bileyim, tünaydın demek çok resmi kaçıyor! İyi akşamlar demek için de henüz çok erken.”

“Öyle olsun bakalım...”

Günaydın, bu üç selamlama arasındaki en yumuşak olanıydı. Bol yumurtalı bir şifon kek gibiydi. Öte yandan tünaydın, fazla pişmiş bir yumurtaya benziyordu; beyazları yanmış, sarısı ise akışkanlığını yitirmiş bir yumurta.

Ricchan’ın alnına bakmak bana her zaman yumurtaları hatırlatırdı zaten.

“Şey, bir baksana,” dedi. “Yeni yazımı okur musun? Henüz bitmedi ama...”

“Tabii.”

“Tamamdır!”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.