Oğullarım, annenize göz kulak olacağınıza güveniyorum.
Her gün, işe gitmeden önce Taekjoo'nun babası, Taekjoo ve kardeşine bu sözleri söylerdi. Küçük Taekjoo, bu vedalaşma şeklini hep tuhaf bulmuştu. Nedenini açıklayamasa da babasının bir gün eve dönmemesinin garip olmayacağını hissederdi. Nitekim, Taekjoo'nun babasının her sabah oğullarına söylediği bu sözler, son sözleri olacaktı.
Taekjoo'nun annesi, cenazede kederden kahrolmuş bir halde feryat ediyor, hıçkırıklara boğuluyor ve çığlıklar atıyordu. Ne yaptığını bile anlamadan, annesinin yürek parçalayan feryatları ve iç burkan çığlıkları karşısında irkilen Taekjoo, geri çekilip ondan uzaklaştı. O güne dönüp baktığında Taekjoo, belki de korktuğunu düşündü. O zamanlar, kederden yıkılmış annesinin bu yabancı hali, babasını bir daha hiç göremeyecek olmanın üzüntüsünden çok daha fazla şaşırtmıştı Taekjoo'yu.
Ama ağabeyi farklıydı. Kendisi henüz yetişkin olmasa da o an, etraftaki en olgun kişi oydu. Sanki bu günün kaçınılmazlığını bir nebze de olsa hep önceden görmüş gibi, sangju[1] görevlerini sadakatle yerine getirdi. Annesini bir şeyler yemeye ikna etmeyi başaran da oydu. Cenaze bittiğinde ise ağabeyi, babalarının ölümünün omuzlarına yüklediği yeni ağırlığın – tüm beklentilerin, endişelerin ve sorumlulukların – altında ezilmedi. O, her zaman doğru olanı yapan ve inançlarına sıkı sıkıya bağlı kalan biriydi. Annesinin yaslandığı omuz, kardeşini sarmalayan gölgeydi. Onun sayesinde Taekjoo, babalarının yokluğunu neredeyse hiç hissetmedi.
Kardeşler pek yakın sayılmazdı. Aralarındaki altı yaş farkı bir nedendi, diğeri ise Taekjoo'nun ağabeyinin onu evden uzak tutan işiydi. Ne en iyi arkadaş ne de yabancıydılar. İlişkilerinin doğası buydu işte.
Özel bir durum olmadıkça kardeşler birbirlerini rahatsız etmezdi. Bu yüzden, bir gün ağabeyinden aniden gelen bir telefon Taekjoo'yu rahatsız etti. Hemen bir şeylerin yanlış olduğunu hissetti, ama ağabeyi sadece hal hatır sormak ve sohbet etmek için aradığını söyledi. Konuşmada alışılmadık veya tedirgin edici hiçbir şey yoktu.
"Bu sefer en az iki ay denizde olacağım. Anneme göz kulak ol benim için, tamam mı?"
Son konuşmaları da diğerleri gibi sıradandı. Yine de nedense, konuşmadaki bir şeyler Taekjoo'yu rahatsız etmeye devam ediyordu, nedenini açıklayamasa da. Bunu önemsemedi, kendine sadece aşırı tepki verdiğini söyledi. Ne de olsa kendisine ya da ailesine hiçbir şey olmamıştı. Gardını indirdi ve içinde kabaran huzursuzluğu görmezden gelmeye çalıştı.
Kazalar her zaman en beklenmedik anda olur. Ve Taekjoo nihayet endişelenmeyi bıraktığında, tamamen hazırlıksız yakalandığı o olay gerçekleşti. O gece Taekjoo'ya bir telefon geldi. Sözleri net bir şekilde duydu, ama anlamları bir türlü zihnine yerleşmedi. Bir kabus gibiydi. Olay yerine nasıl geldiğini bile hatırlamıyordu. Taekjoo ve annesi kendilerinden geçmişlerdi.
Donanma subayları, yaslılar, gazeteciler ve etraftakiler... Kalabalık çoktan toplanmıştı. Taekjoo'nun hafızası işte orada koptu. O andan itibaren, adeta kendinde değildi. Hatırlayabildiği tek şey, umutsuzluk, keder ve öfkenin ezici karışımı ile tüm bunların ortasında hissettiği kopukluktu.
Taekjoo, cenazede gece gündüz nöbet tutuyor, sadece kısa uykulara dalabiliyordu. Uyku ve uyanıklık kontrolünün dışındaydı, ikisi de iradesine boyun eğmiyordu. Arada bir, babasını ve ağabeyini rüyasında görüyordu. Sanki Taekjoo'nun karşısına çıkmadan önce ne söyleyecekleri konusunda anlaşmış gibi, hep bir ağızdan konuşuyorlardı. Onların amansız taleplerinden yorulmuştu. Taekjoo kulaklarını kapattığında, babası ve ağabeyi bağırmaya, onlara cevap vermesi için onu zorlamaya başladılar. Taekjoo'nun rüyalarında, ikisi de paramparça olmuş, son anlarındaki parçalanmış bedenlerinin içinde hapsolmuşlardı.
Taekjoo çığlık atarak uyandığında, annesi yanında oturuyordu. En büyük oğlunun cesedini teşhis ettikten sonra bilincini kaybetmişti. Taekjoo onun için endişelenmişti. Ama çok şükür ki annesi, en azından dışarıdan bakıldığında, her zamanki gibi görünüyordu. Taekjoo'nun kabus gördüğünü anlayınca, elini sımsıkı tuttu ve terden nemlenmiş saçlarını geriye doğru okşadı.
"Şimdi tek varlığım sensin. Yaşamak için tek nedenim."
Hayatının tek kalan amacını yüksek sesle dile getirirken gözleri parladı.
Taekjoo gözlerini açarken keskin bir nefes aldı. Görüşü anında genişledi, kendi kirpiklerinin hafif titremesini yakaladı. Kafasında sürekli bir uğultu vardı, bu da onu sersemletiyordu. Bir yüzeye dokundu. Soğuk ve sertti. Taekjoo bir pencere olduğunu tahmin etti. Yavaşça gözlerini kırpıştırarak dışarıdaki hızla geçen manzarayı izledi. Her yer bembeyazdı – dağınık binalar, yol kenarına terk edilmiş arabalar ve sık ağaçlar. Sanki şehir kardan yapılmış gibiydi.
Taekjoo hala trenin içinde olup olmadığını merak etti. Ama hızla öyle olmadığı sonucuna vardı. Raylarda yuvarlanan tekerlek sesini duyamıyor, hareket eden bir trenin tanıdık titreşimlerini hissedemiyordu. Yine de hareket ediyordu – kendi isteğiyle olsun ya da olmasın. Başka bir ulaşım aracına geçtiğine dair hiçbir anısı yoktu.
"Uyandın mı?"
Taekjoo ne olduğunu anlamaya çalışırken tanıdık bir ses duydu. Geri görüş aynasında gözleri buluştu ve Taekjoo onu, gülümseyen gözlerinin tanıdık kıvrımından anında tanıdı. Zhenya'ydı.
"Bu da ne—ah!"
Taekjoo, başının arkasından keskin bir acı saplanınca inledi. O bölgeyi yokladı ve başının sarılı olduğunu fark etti. Hatırlayabildiği son sahne zihninde canlandı.
Hong Yeowook'u ararken iki adam onu pusuya düşürmüştü. O zamandan beri baygın mıydı? Ne kadar zaman geçtiğini, trenden nasıl indiğini, şimdi nerede olduğunu, hatta hangi arabada olduğunu bile söyleyemiyordu.
Taekjoo, cevaplar arayarak geri görüş aynasına gözlerini dikti.
"Sen baygınken çok şey oldu."
Zhenya yine gülümsedi. Zhenya o kadar neşeli görünüyordu ki neredeyse şarkı söyleyecekti. Taekjoo bunu sinir bozucu buldu ama hiçbir şey söylemedi. Sadece partnerine ters ters baktı. Baygınken ne olduğunu öğrenmek anlamına geliyorsa, şakanın hedefi olmaya aldırmadı.
Ama Zhenya sadece sırıttı, Taekjoo'nun merakını havada bıraktı.
"Hiçbir şey hatırlamıyor musun?"
"Hiçbir şey."
"Belki de böylesi daha iyidir. Hatırlasaydın, utancından ölürdün."
"Lafı dolandırmayı bırak da her şeyi anlat."
"Pekala, kendini bu kadar utandırmaya hevesliysen, buyur. Kompartımana döndüm, sen yoktun. Duşta da değildin. Birkaç dakika bekledim, ama geri gelmedin ve telsizin de ulaşılabilir değildi. Bir şeyler doğru gelmedi, bu yüzden seni aramaya başladım. Ve işte, tuvaletin önünde baygın yatıyordun."
"Hong aniden ortadan kayboldu. Onu aramaya çıktım, ama iki adam bana saldırdı. Sanırım Hong'la birlikteler. Yüzlerini gördün mü?"
"Görmek doğru kelime mi, emin değilim."
"Cevap ya evettir ya da hayır, arası yok."
"Yüzleri çok çabuk mahvoldu. Pek bir şey kalmadı görecek."
Taekjoo, yüzlerinin mahvolmasında Zhenya'nın büyük payı olduğunu hissetti. Zhenya'nın sevgili partnerinin intikamını alma gibi soylu bir dürtüyle hareket etmesi mümkün değildi. Ondan böyle bir dostluk ve adalet eylemi beklemek ancak bir budalalık olurdu. Daha ziyade, Zhenya bunu kendi çarpık zevki için bir bahane olarak görmüştü.
Taekjoo ona yakıcı bir ters bakış attı.
"Nefsi müdafaa. Tamamen nefsi müdafaa."
Zhenya, her zamanki uyuşuk tonuyla konuştu, sanki o yavaş konuşma tarzı bile yaptıklarını mazur gösterebilirmiş gibi. Taekjoo nutku tutulmuştu.
"Kimliklerini doğruladıktan sonra icabına baktığına güveniyorum, değil mi? Bogdanovlar mı göndermişti onları?"
Taekjoo, küçük bir umut kırıntısına tutunarak sordu – ama Zhenya bunu kesin bir hayırla ortadan kaldırdı. Sonra söylediği ise inanılır gibi değildi.
"Sanırım dazlaklar. Hani şu beyaz üstünlükçüler, dünyayı ele geçireceklerini sanan türden."
"Ne?"
"Seni onlar yakaladı."
Olamaz. Taekjoo, iki adamdan birinin Hong Yeowook olduğundan emindi. Taekjoo tüm treni aramasına rağmen Hong'un hiçbir yerde bulunamaması göz önüne alındığında, bu mantıklıydı. İki adam onu görür görmez saldırdı, bu da Taekjoo'ya takip edildiklerini bilmeleri gerektiğini düşündürdü. Siyah kapüşonlu adamın elinde en yeni model bir silah bile vardı. Hiç şüphe yoktu – Taekjoo'nun kim olduğunu tam olarak biliyorlardı.
Yani, Zhenya'ya göre, bunlar sadece rastgele ırkçılardı ve her şey bir tesadüf müydü? Adil olmak gerekirse, Rusya'dan bahsediyorlardı, bu yüzden tamamen imkansız değildi. Yine de Taekjoo, tüm bunların zamanlaması konusunda şüphe duymadan edemedi.
Zhenya'nın olay versiyonu tamamen doğru olsa bile, birkaç soru hala akıllarda kalıyordu. Eğer Hong saldırganlardan biri değilse, bu da ne, nereye gitmişti? Tren dün gece ile bu sabah arasında bir kez bile durmamıştı ve Taekjoo, tren İrkutsk'a varmadan önce Hong'u aramaya başlamıştı bile. Hong'un o kısa sürede saklanabileceği tek yer tuvaletti.
Üstelik tuhaf olan tek şey bu değildi. Taekjoo Hong'u ararken Zhenya da hiçbir yerde yoktu. Eğer Hong ve Zhenya, Taekjoo'nun saldırganlarıyla tamamen alakasızlarsa, aynı zaman diliminde ikisi de nerede olabilirdi? Trenin altına tutunmuş ya da tavanda saklanmış olamazlardı herhalde.
Taekjoo, geri görüş aynasına gözlerini dikerken gözlerini kıstı.
"Peki sen o sırada neredeydin?"
"Beni mi suçluyorsun? Yoksa seni kurtarmak için orada olmadığımdan mı sızlanıyorsun?"
"Hong'u her köşede aradım. Ama ne o ne de sen hiçbir yerde yoktunuz."
"Her köşede, öyle mi? Emin misin? Ben olduğum yerde seni görmedim."
"Bununla ne demek istiyorsun?"
"Kondüktörün kompartımanına baktın mı?"
"Kondüktörün... kompartımanı mı?"
Taekjoo bir an şaşkına döndü. Bunu beklemiyordu. Elbette, kondüktörün kompartımanına bakmamıştı. Aklına bile gelmemişti. Kondüktör kadın değilse, Zhenya'nın orada olması için de bir neden yoktu. Eğer oradaysa, Taekjoo'nun arayışı sırasında onu neden hiç görmediğini açıklardı. Yine de bu, Taekjoo'nun tüm şüphelerini gidermeye yetmiyordu.
“Orada ne arıyordun?”
“Şey, aktif bir görevde mışıl mışıl uyuyan birinin aksine, ben bütün gece Hong'u izledim. Durup dururken, gecenin bir yarısı kalktı. Normalde o saatlerde kitap okurdu ama tren henüz varış noktasına ulaşmamışken kalkıyordu. Bir tuhaflık vardı, bu yüzden kompartımanına gittim. Trenin o bölümünden sorumlu kadınla karşılaştım ve onu görüp görmediğini sordum. Kadın alışılmadık derecede işbirlikçiydi ve bana, son varış noktasını İrkutsk'tan Moskova'ya değiştirmek istediğini, bunu nasıl yapacağını sorduğunu söyledi. Ona ders kitabı gibi bir cevap verdi: ‘Kondüktörle konuşun.’”
Yolculuk sırasında varış noktasını değiştirmek için bir yolcunun kondüktörle konuşması gerekiyordu. Bu genellikle, ilk varış noktasından daha uzağa seyahat edenler içindi. Ancak Hong Yeowook zaten Moskova'ya gidiyordu. Bir rezervasyon hatası olsa bile, kondüktörle görüşmesi için gerçek bir sebep yoktu. Asıl varış noktası trenin son durağıydı, bu yüzden yapması gereken tek şey herhangi bir durakta inip kalan yolculuk için para iadesi istemekti. En önemlisi, gizli bir ajanın yolculuğun son ayağının ücreti gibi önemsiz bir şeyle uğraşması mantıklı değildi.
Acaba—
Taekjoo taşları yerine oturttu. Dikiz aynasına baktı. Zhenya yavaşça başını sallayarak şüphesini onayladı.
“Evet, kondüktörün kompartımanındaydı ve Bogdanov'un elçisi de kondüktördü.”
Taekjoo midesine bir yumruk yemiş gibi hissetti. Hong Yeowook ile temasa geçmek için baştan beri planları bu muydu? Taekjoo, Bogdanovlar'ın trende başka birinin, yolcu kılığında bir elçinin ya da belki tren görevlilerinden birinin olmasını bekliyordu. Ancak Bogdanovlar'ın, kamu çalışanlarından birini emrinde tutacak kadar güçlü olabileceğini hiç düşünmemişti. Bu, Taekjoo'nun kritik bir yanlış hesaplaması olmuştu.
Dediği gibi, her zaman daha büyük bir balık vardır. Taekjoo'nun gergin, kaskatı omuzları çöktü.
“Peki? Neredeler? Kaçırdın mı onları?”
“Hem evet hem hayır.”
Taekjoo için bu ciddi bir durumdu ama Zhenya şaka yapmaya, konuyu saptırmaya devam ediyordu. Taekjoo hiçbir zaman sabırlı biri olmamıştı ve sahip olduğu o azıcık sabır da hızla tükeniyordu.
“Düzgün bir cevap ver.”
“Sürpriz. Hong, İrkutsk'ta inmedi.”
“Peki, nerede?”
“Toplantıdan sonra bir helikoptere atlayıp uçtu; hareket halindeki bir trenden kelimenin tam anlamıyla buhar olup uçtu.”
“Bu mümkün mü gerçekten?”
“Ölümle yarı yarıya bir şansı göze aldığın sürece hiçbir şey imkansız değildir.”
Zhenya haklıydı. Tamamen imkansız değildi. Ama Taekjoo buna inanamıyordu. Böyle bir şeyin olabileceğini hiç hayal etmemişti.
Hong, son varış noktasını değiştireceği bahanesiyle kondüktörün kompartımanına gitmişti. Kondüktör, aracı rolünü üstlenerek bir helikopterle almayı ayarlamıştı. O kondüktördü. Trenin, Hong'un güvenle atlayabileceği kadar yavaşlamasını sağlamak kolay olurdu. Tren o sırada İrkutsk'a yaklaşıyor olmalıydı. Trenin yavaşlamasını kimse garip ya da şüpheli bulmazdı; Taekjoo da kesinlikle bulmamıştı.
Hong bir helikopterle ayrıldı ve tren İrkutsk'a devam etti. O noktada biri Hong'un peşine düşse bile, o çoktan uzaklaşmış olurdu. Kondüktör, bir suç ortağı olarak Moskova'ya doğru yol alırdı. Ve diğer herkese göre hiçbir şey olmamış gibi görünürdü; mükemmel bir suç.
Bütün bunlar Taekjoo tuvaletin yakınında oyalanırken olup bitmişti. Yıkılmıştı. Hong'u kaçırabileceğini biliyordu ama böyle değil. Bu şekilde değil. Yaptığı onca şeyden sonra değil. Hayal kırıklığı doruğa ulaştı ve öfkesini Zhenya'dan çıkardı.
“Ve sen sadece gitmesini mi izledin?”
“Ne yapmalıydım? Uçan bir helikopteri mi düşürmeliydim?”
İmkansız bir senaryoydu ama bu sıradan bir adam değildi. Bu Zhenya'ydı. Taekjoo istese yapabileceğini hissediyordu. Zhenya'nın helikopteri bir sinek gibi gökyüzünden silip attığını hayal edebiliyordu. Adam tam önündeyken Zhenya'nın Hong'u kaçırmasına inanmak zordu.
Zhenya bir şeye gözünü diktiğinde, onu asla kaçırmazdı; Taekjoo bunu biliyordu. Bir şey ya da biri kaçtıysa, bu ancak Zhenya'nın buna izin vermesiyle olurdu. En azından, Taekjoo'nun görüp tanıdığı Zhenya buydu. Ve Taekjoo yanılmıyordu. Zhenya, Hong'un kaçmasına izin verdiğini çabucak kabul etti.
“Gitmesine izin verdim çünkü onu şimdi durdurmamıza gerek yok. Ayrıca Hong'un birileri tarafından takip edildiğini kimsenin bilmesine de gerek yok.”
“Nasıl bu kadar emin olabilirsin?”
Taekjoo sertçe çıkıştı. Zhenya ona bir şey fırlattı. Taekjoo yakaladı ve aşağı baktığında bir GPS konum takip cihazı gördü. Ekranda, bir harita üzerinde kırmızı bir nokta yanıp sönüyordu.
“Bu ne?”
“Güvenim.”
“Hong'a bir böcek mi taktın?”
“Onların fark etmesi için çok kolay olurdu.”
“Peki, ne?”
“Ona yedirdim.”
“Ne—ona yedirdin mi?”
“Son birkaç gündür ne yediğini gözlemledim; sadece biraz ekmek. Rus mutfağına pek hayran değildi belli ki. Etrafındaki diğer Asyalılar Çin usulü hazır erişte yemeye başladığında, oldukça ilgilenmiş görünüyordu. Ben de atıştırmalık satan kadından küçük bir rica ettim.”
Zhenya, Hong'un içine mikro bir takip cihazı yerleştirmek için onu kullanmıştı. Günlerdir ekmekten başka hiçbir şeyle hayatta kalmaya çalışan Asyalı bir adam için bir kase sıcak çorba gerçek bir yemek, belki de bir kurtuluş gibi gelirdi. Ve o çorbanın biraz acısı olsaydı, Hong'u kolayca yumuşatır, gardını düşürmesini sağlardı. Bir Koreli olarak Kwon Taekjoo, adamı çok iyi anlayabiliyordu.
Taekjoo bunu kabul etmekten nefret ediyordu ama Zhenya doğru kararı vermişti. Hong Yeowook'u zorla alıkoymuş olsalardı, Bogdanov partisi ikisinin varlığını öğrenirdi. Bu durumda, mafya gizliliklerini korumak için başlangıçtaki planlarından vazgeçebilirdi.
Hong'un gitmesine izin verip onu takip etmek daha verimli bir stratejiydi. Bu görevin amacı Bogdanov'un Hong ile temasa geçmesini engellemek değil, SS-29'un varlığını ve kimliğini doğrulamaktı.
“Kesinlikle bir gün dayanır,” dedi Zhenya.
Bu aynı zamanda sadece bir günleri olduğu anlamına geliyordu. Hong yediklerini dışarı attığında, GPS takip cihazı işe yaramaz hale gelecekti. Taekjoo'nun yapabileceği tek şey, Hong'un bir sonraki bağırsak hareketinden önce SS-29'a ulaşmasını umut etmekti.
Kırmızı nokta güneydoğuya doğru sürüklenmeye devam ediyordu. Pencerenin dışındaki trafik işareti, Taekjoo'ya Baykal Gölü'ne doğru gittiklerini söylüyordu. Bu Hong'un son varış noktası olabilirdi ya da sadece yol üzerindeki başka bir durak. Taekjoo kesin olarak bilemezdi. İyi haber şuydu ki, kırmızı noktaya giderek yaklaşıyorlardı.
Taekjoo ve Zhenya'nın içinde olduğu arazi aracı, uçsuz bucaksız, boş tarlayı hızla geçiyordu. Yol bomboştu; ne insan, ne araba, hiçbir şey yoktu. Taekjoo aniden başının döndüğünü hissetti. Saldırıdan dolayı çok kan kaybetmiş olabilirdi.
Yolun iki yanını sık sedir ağaçları kuşatmıştı. Kar, kuru dallarını kaplamış, sahnenin ciddiyetini artırıyordu. Pırıl pırıl kar ve ağaçlardan başka hiçbir şeyin olmadığı bir dünyaydı.
Yakında, sedir ormanı bile yerini sonsuz bir kar ufkuna bıraktı. Yığılmış kar, yol ile çevresi arasındaki çizgileri belirsizleştiriyordu. Hem özgürleştirici hem de boğucu geliyordu, sanki ucu bucağı olmayan, sonsuz bir beyazlık gibiydi; güzel ama umutsuz.
Taekjoo'nun gözleri etrafta geziniyor, herhangi bir yaşam belirtisi arıyordu. Yakında, bir koyun sürüsü gördü. Bölgedeki şiddetli soğuk nedeniyle, postları özellikle uzun ve kalındı. Ara sıra görünen ahşap evlerin dik çatıları vardı, büyük kar yığınlarına dayanacak şekilde inşa edilmişlerdi.
Uçsuz bucaksız beyazlığı aşıp geçtikten sonra Taekjoo, yavaş yavaş Sibirya'nın kalbinde olduklarını anladı.
“Kafan nasıl? Zımbalı.”
Zhenya aniden sordu. Taekjoo aynadan ona baktı ve göz göze geldiler; eli bilinçsizce sargılı başına dokunuyordu.
Taekjoo'yu neyin vurduğuna dair hiçbir fikri yoktu ama darbe o kadar güçlüydü ki kafatasının çatladığını öğrense şaşırmazdı. Sargıda neredeyse hiç kan yoktu; zımbalar iyi tutuyor olmalıydı. O an onu sadece tek bir şey rahatsız ediyordu: Zımbalamayı kim yapmıştı?
Kesinlikle bir doktor. Elbette bir doktor olmalıydı. Bu kadar uzun bir trende sağlık ekibi olmaması imkansızdı. Yine de, belki de İrkutsk'a ulaştıkları anda Taekjoo bir hastaneye kaldırılmıştı. Mantıklı bir açıklama aradıkça, endişesi o kadar hızlı büyüyordu.
“Kim yaptı?”
“Ben.”
Taekjoo'nun duymak istediği son cevap buydu. Zhenya'nın ellerinde tamamen bilinçsiz olmanın düşüncesi Taekjoo'yu ürpertti. Zhenya'nın Taekjoo'nun kafasını zımbalarken yüzündeki ifadeyi neredeyse gözünde canlandırabiliyordu. Bu, Taekjoo'nun nasıl olduğunu sormasının nedenini açıklıyordu ki bu ona hiç benzemiyordu.
Zhenya durmadan konuşuyor, Taekjoo'nun hiç duymak istemediği konulara dalıyordu: Zhenya onu ilk bulduğunda Taekjoo'nun kafatasının durumu, ne kadar kan kaybettiği, ona vurmak için kullanılan silahın neye benzediği ve insan etini zımbalamanın nasıl bir şey olduğu gibi. Zhenya konuştukça, Taekjoo'nun başı daha çok zonkluyordu. Konuyu değiştirmeli ve Zhenya'nın daha fazla grafik detay vermesini engellemeliydi.
“Neyse, Louise'e veda edebildin mi?”
“Kim?” diye sordu Zhenya.
“Ne demek ‘kim’? Hani şu yakında evlenecek Fransız kadın. Onu sevdiğini sanıyordum.”
“Ben mi?”
Zhenya gerçekten şaşkın görünüyordu, sanki Taekjoo'nun neden bahsettiğini hiç bilmiyormuş gibiydi. Hatta duyduklarına inanamayarak sorarken kendini işaret etti. Neden aniden aptala yatıyordu?
“Aynı kadınla asla iki kez yatmadığını söylemiştin; oysa onunla üç kez yattın.”
Taekjoo'nun sinirleri geriliyordu. Bütün bunları Zhenya'ya açıklamak zorunda kalan kişinin kendisi olmasına anlam veremiyordu. Yüzündeki bu öfke, Zhenya'nın aynadan gözünden kaçmadı. Sırıttı. "Hepsi bu mu?" diye mırıldandı Zhenya, sesi oldukça umursamazdı.
"Doğrusunu söylemek gerekirse, senin tipindi," diye ekledi Zhenya.
"Ne?"
"Kadınları etli butlu sevdiğini söylemiştin. O da senin tipine uyuyordu."
Taekjoo'nun bir anlık hevesle uydurduğu tipe uyduğu için mi Louise'in peşine düştüğünü ciddi ciddi söylüyordu? Birden, son birkaç gün bir film şeridi gibi Taekjoo'nun gözlerinin önünden geçti. Özellikle de trendeki o son gece, Zhenya ve Louise'le iç içe, onların baştan çıkarıcılığına karşı koyamayacak kadar zayıf olduğu o an. Taekjoo, Zhenya'nın, başka birinin suratına kendi menisini bulaştırdıktan sonraki o lanet olası ifadesini canlı bir şekilde hatırlıyordu.
Taekjoo arka koltuktaki camı indirdi. Dışarıda buz gibi rüzgar uluyordu; acımasız ve dinmek bilmezdi. Saçlarını, başındaki sargıyı ve giysilerini çekiştiriyor, rüzgarda savuruyordu. Uzaklara dik dik baktı, öfkesini dizginlemeye çalışıyordu. Bir anlığına gözlerini sımsıkı kapattı. Gözlerini tekrar açtığında, daha önce hiç görmediği bir kararlılıkla yanıyorlardı.
"Kendim görme fırsatım olmadı, madem vücudunu saklamaya bu kadar kararlısın. Söyle bana, orada karın kasları var mı, yok mu?"
Taekjoo, çenesi kasılmış bir halde sordu. Her kelime dişlerinin arasından zorlukla çıkıyordu. Zhenya'nın gözleri, bu ani soru üzerine dikiz aynasına kaydı.
"Durup dururken mi? Bu da nereden çıktı şimdi?" diye sordu.
"Bu, görev tamamlandığında seni fena halde pataklayacağım gerçeğinden geliyor."
Bu bir savaş ilanıydı. Zhenya bir an sessiz kaldı, sonra kahkahalara boğuldu. Taekjoo son derece ciddiydi, ama belli ki biri onun tehdidini aynı şekilde algılamıyordu. Piç, epey bir süre gülmeye devam etti, sonra nihayet durdu ve arka koltuk camını tekrar kapattı.
"Dört gözle bekliyorum."
Dudakları gülümsemeyle kıvrık kaldı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.