Dudaklarımı yaladım ve büyü sözlerini fısıldadım: “Ayna, ayna, söyle bana…”
Daha genç ve masum bir kızken, bu sözleri durmadan tekrar ederdim; bir dua, bir düş gibi.
Basmakalıp belki ama bir gün beni alıp götürecek beyaz atlı bir prens hayal ederdim.
Bu yaz sonunda, silik bir anıda görülen berrak gökyüzü gibi bir dinginlik ve huzur duyusu var bu sabahta.
Hâlâ iç çamaşırlarımla boy aynasında kendime bakıyorum. Yansımam yabancı birine aitmiş gibi geliyor.
Uyluklarım ve kalçalarım, kaslı hatlarımın üzerinde feminen bir yumuşaklık katmanına sahip. Belim incecik, yuvarlak göğüslerim de bana kalırsa gayet güzel şekilli.
Gece mavisi sütyenim ve külotum, perdelerin aralıklarından sızan taze gün ışığına karşı belirginleşiyor.
Ayna, ayna, söyle bana.
O soruyu soran kızdan artık eser kalmamış.
Kendime gülmeye çalışıyorum. “Eh, pek Pamuk Prenses tipi değilim, değil mi?”
Her neyse, sihirli aynaya sahip olan kötü kraliçeydi. Kendi güzelliğine fazlasıyla takıntılı, başkasından aşağı olmayı kabul edemeyen biri.
Garip, çünkü küçükken o sadece kötü adamdı. Ama şimdi ona karşı hafif bir yakınlık hissediyorum.
Yine de dün gece hazırladığım kıyafetleri giyerken düşündüm.
Kötü kraliçe olsaydım, Pamuk Prenses’e zehirli elma yedirmezdim.
Böyle bir şey yaptığında, geri dönüşü olmaz. Hikayenin kötü kadını olmaya giden tek yönlü bir bilet bu.
Bunun yerine, ona özel bir elbise giydirirdim. Makyaj yapmasına yardım eder, gerekirse sosyal görgü kurallarını öğretirdim.
Sonra onu şato balosuna davet eder ve başım dik bir şekilde prense sorardım…
…Kimdir hepsinden güzel olan?
Heh. Sanırım, nasıl bakarsan bak…
Güzel olmayan bir kadının mutlu sonunu kimse alkışlamazdı.
Pamuk Prenses olup prensi ilk görüşte büyüleyebileceğimi sanmıyorum.
***
Ağustos’taki son yaz festivaline gittiğimiz gecenin ertesiydi.
Odamda esnerken telefonum çaldı.
Ekrana baktığımda “Yuuko Hiiragi” adını gördüm.
Tüm o olanlardan hemen sonra mı?
Refleks olarak kendimi hazırladım, Chitose’u, hatta belki Ucchi’yi mi konuşmak istediğini merak ettim.
Kendi duygularımı henüz toparlayamamıştım.
Aklım olası senaryolarla doluydu ve önce bu dökülen yaprakları toplamadıkça, ya da bu karları küremedikçe ilerleyemeyeceğimi biliyordum.
Sanırım birkaç mevsim atlıyorum, değil mi?
Çekinerek telefonu açtım.
“Yuzuki! Kanazawa’ya gidelim!”
Yuuko’nun ağzından çıkan ilk sözler… beklediğim gibi değildi.
“Hıh…?”
Daha ciddi bir konuşma bekliyordum… Bu yüzden cevabım biraz aptalca çıktı.
“Daha önce konuşmuştuk, değil mi? Birlikte alışverişe gidecektik.”
“…Ah!”
Nihayet anladım.
Evet, Yuuko’ya kesinlikle böyle bir söz vermiştim.
Yine de alaycı bir şekilde genişçe sırıtarak düşündüm.
Kelimelerimi dikkatle seçtim ve kasıtlı, alaycı bir bir ton kullandım. “Çabuk toparlanıyorsun, değil mi?”
“Kendime gelmek için alışverişe çıkmam gerekiyor, tamam mı?”
Yuuko’nun cevabı rahat ve tasasızdı.
“Yeni kıyafetler, yeni kozmetikler alıp yepyeni bir ben olacağım.”
Kahkahayı bastım.
Onunla alay etmek, akıl sağlığını sorgulamak istiyordum ama aslında tam olarak ne hissettiğini biliyordum.
İlkokuldan beri basketbol oynuyorum ve böyle zamanlarda hep “Katsudon yemeye gideceğim!” ya da “Egzersiz yapıp enerji atacağım!” diyen biri olmuşumdur, bu yüzden onun bu kadar ‘normal bir kız’ gibi tepki vermesi gerçekten ferahlatıcıydı.
Cık, işte bu yüzden o bizim saf prensesimiz.
En içteki duygularını açığa vurdu ve karşılık bulmasa da hâlâ o kadar pozitif, geleceğe bakıyordu.
…Ona sadece biraz imreniyordum.
Aynı anda kendi kendime konuşuyormuş gibi cevap verdim…
“Önce biraz kar küremek istemiyor musun?”
“Ne?! Şu an senin orada kar mı yağıyor?!”
“Elbette hayır!”
Bundan sonra bir süre sohbet ettik, bir randevu, saat ve buluşma yeri belirleyip telefonu kapattık.
***
…Birkaç gün sonra, sabah dokuz buçuk.
Fukui İstasyonu’nda bilet gişesinin yakınındaki koltuklarda bekliyordum.
Biz öğrenciler yaz tatilinde olsak da, hafta içi işe gidiş geliş saatleri dışında oldukça sessizdi.
Yuuko ile dokuz ellide buluşmak üzere anlaşmıştık, bu yüzden hâlâ bolca zamanım vardı.
Bu benim için bir alışkanlık gibiydi.
Bir zamanlar Chitose’a da söylediğim gibi, insanları bekletmeyi sevmem. Arkadaşlarla buluşma konusunda her şeyi fazla düşünmemem gerektiğini bilsem de, yine de onlara borçlu hissediyorum. Daha doğrusu, başkasının değerli zamanını ve çabasını harcadığımı asla hafife almak istemem.
Bu garip huyumda sevimli hiçbir şey olmadığını düşünerek kısa bir iç çekti.
“Fazla düşünen biri erkekler arasında popüler olmaz, biliyorsun.”
Kesinlikle böyle bir şey söylemişti.
O zamanlar henüz birbirimize tam olarak açılmamıştık, bu elbette sadece sıradan bir şakaydı. Ama insanların geç kalma endişemle dalga geçmemesini tercih ederim.
Belki değişiklik yapıp bazen geç kalmalıyım, mesela “Ay, üzgünüm, çok mu bekledin?” der gibi.
Böyle şeyler düşünmek, gelip geçen insanlara boş boş bakarken zamanı doldurdu ama sonra…
“Affedersiniz, bu koltuk…?”
Ansızın, kız gibi bir parfüm kokusu burnumu gıdıkladı.
“…Vay canına, sen misin?” Tepki veremeden, bana seslenen kişi devam etti. “Senin ne işin var burada, Nanase?”
Nihayet döndüm ve sınıf arkadaşım Nazuna Ayase’nin bana kaşlarını çatarak baktığını gördüm.
“Senin ne işin var burada, Ayase…?” Omuz silktim ve boş koltuğu işaret ettim.
Hepsi tekli koltuklardı. Zaten yanıma oturacak birine hayır deme hakkım da yoktu.
Üstelik sormasına da gerek yoktu. Beni onaylayan kibar bir baş selamı yeterli olurdu.
Ayase diğer boş koltuklara hızlıca bir göz attı, bir an tereddüt etti ve sonra boyun eğmiş gibi oturdu.
O sapığın beni taciz ettiği ve bir ara onu suçladığım zamanı düşündüm. Ertesi gün düzgünce özür dilemiştim ama o zamandan beri onunla yüz yüze konuşma fırsatım olmamıştı.
Chitose’un antrenmanlarında ve maçlarında karşılaştığımızda, ikimiz de birbirimizin varlığından habersizmiş gibi yapıyorduk. Doğal davranma girişimiydi ama aslında biraz garipti…
Onu özellikle kaçınmaya çalışmıyordum ya da öyle bir şey… Bunu kanıtlamak için ona sıkı bir gülümseme verdim.
Ayase ilk bana gelen olsa da, yanlış bir şey yaptığımın farkındayım. Ama barışacak kadar yakın değildik. Bu yüzden aramızdaki şeyler havada kalmış gibiydi, sanırım.
Ayase, sessizliğe dayanamıyormuş gibi ilk konuşan oldu.
“Burada bir arkadaşımla buluşacağım.”
“Evet, ben de,” dedim. “Nereye gidiyorsun, Ayase?”
“Nazuna,” diye pat diye söyledi. Biraz da utanmış görünüyordu. “Bana Nazuna diyebilirsin. Ayase, Nanase—karışık geliyor, değil mi?”
Beklenmedik teklif karşısında şaşırmıştım, gülümsememi elimle sakladım.
“O zaman sen de bana Yuzuki diyebilirsin.”
“Elbette. Sen bana adımla hitap ederken ben sana soyadınla hitap edersem kaba biri gibi duyulurdum.”
“…Bu da nereden çıktı? Neden bu kadar tatlısın?”
“Of, sus.” Nazuna nihayet gözlerimin içine baktı.
Üzerinde yakasında, etek ucunda ve manşetlerinde siyah biye detayları olan düz beyaz, kısa kesim bir tişört ve siyah bir mini etek vardı. İki parçanın uyumu, onları takım gibi gösteriyordu.
Ayrıca, altın rengi bir logosu ve askısı olan küçük siyah bir el çantası taşıyordu; bu da kıyafetine hoş bir vurgu rengi katıyordu.
Gerçekten de çok iyi görünüyordu.
“Yani,” diye devam etti Nazuna. “Ne tesadüf, değil mi?”
“Sanırım öyle.”
“Evet… Cidden.”
Fukui ne kadar küçük olursa olsun, aynı sınıftan iki kişinin aynı gün, aynı saatte, aynı yerde tesadüfen karşılaşması son derece düşük bir ihtimaldi.
Yani, o problemin olasılık yüzdesini hesaplamak bile istemiyorum.
***
“Yuzuki, Nazuna, merhabaaa! Üzgünüm, çok mu beklediniz?!”
Hı hı.
Sesin geldiği yöne baktığımda, Yuuko’nun neşeyle el sallayarak seğirttiğini gördüm.
“Ah, hadi ama…”
Nazuna bıkkın bir ses çıkardı ve ayağa kalktı.
Nazuna parmak uçlarıyla omzunu dürterek kaşlarını çatarken Yuuko şaşkın görünüyordu.
“Yuzuki’nin geleceğini söylemeliydin. Bu çok garipti ve seni suçluyorum.”
“Hıh? Neden?”
“Aramızda çözülmesi gereken çok şey vardı da ondan!”
Geçmiş zaman kullandığına sevindim.
Yuuko dudaklarını ıslattı, kaşları kalktı. “Ama zaten ona Yuzuki diyorsun, değil mi?”
“Vay canına, o zaman tamamen habersiz değilsin.”
Yuuko’nun kötü niyetleri ya da buna benzer bir şeyi olmadığını biliyordum. Bizi arkadaş yapmak için dikkatli bir usta planı yapmamıştı. Ama genişçe sırıtmak zorundaydım.
Nazuna ile aramızdaki gerilimi hissetmiş olmalıydı ama özür zaten dilenmiş olduğu için, onun için konu kapanmıştı.
Bu yüzden şüphesiz, beni alışverişe davet ettikten sonra Nazuna ile sohbet etmeye başladığında, “Neden bir taşla iki kuş vurup hep birlikte alışverişe gitmeyelim?” diye düşünmüştü.
Yuuko bana baktı ve boğazını temizledi.
“Yuzuki, üzgünüm. Nazuna’yı davet edip edemeyeceğimi sormalıydım.”
“Hayır, sorun değil. Bu arada, o kıyafet üzerinde çok tatlı duruyor.”
Başımı hafifçe salladım ve konuyu değiştirdim.
Yuuko’nun kıyafeti nane yeşili bir bluz ve bol, kirli beyaz keten pantolondan oluşuyordu. İlk bakışta onun için alışılmadık derecede sade bir görünüm olsa da, bluzun sırtı o kadar açıktı ki neredeyse bir mayo sanırdın ve ortasına bağlanmış büyük fiyonk gerçekten dikkat çekiyordu. Bu kadar çok teni açıkta olmasına rağmen asla ucuz durmaması şaşırtıcıydı. Bunu nasıl başardığını bilmek isterdim.
“Gerçekten mi? Ama senin kıyafetin de harika görünüyor, Yuzuki. Her zaman sanki hiç çaba harcamadan çok havalı görünüyorsun!”
“Teşekkürler.”
Sadece kot pantolon şort, siyah bir askılı bluz ve içine sokulmuş ince beyaz bir gömlek giyiyordum. Kıyafet alışverişine çıktığımda, kolayca giyip çıkarabileceğim bir şeyler giymeyi severim. Böylece yeni parçaları temel kıyafetlerle denediğimde aynada daha iyi değerlendirebilirim.
“Aaa, dur dur, biletleri oradan mı alıyoruz?” Yuuko bilet gişesini işaret etti.
“Hmm, biraz sıra var gibi. Bilet makinelerini kullanalım. Herkesin biletini ben alırım tek seferde.”
“Ben de seninle gelip izleyebilir miyim?”
“Gel tabii, ama pek de ilginç bir şey değil.”
Paralarını alıp makineye yöneldim.
İşikawa vilayetindeki Wakura Kaplıca'sı ile Osaka arasında işleyen sınırlı ekspres Thunderbird’de rezervasyonsuz bir koltuk, tek yön yaklaşık 2.500 yen tutuyor ve yolculuk elli dakika sürüyor. Gidiş dönüş 5.000 yen, epey masraflı bir tutar. Bu yüzden yalnız gittiğimde, daha uzun sürse de yarı fiyatına gelen yerel bir tren olan Hokuriku Ana Hattı’nı tercih ederim çoğu zaman. Yaz tatilinin son günü olduğu için biraz konuştuktan sonra kısa bir günübirlik gezi yapmaya karar verdik.
Herkesin biletini alıp uzattığımda, Yuuko merakla kendi biletine baktı.
Daha önce, tek başıma trene binme fikrine şaşırdığında onunla dalga geçmiştim. Ama Fukui’de dolaşmak için temel olarak bir arabaya ihtiyacın var. Çocukluğundan beri burada yaşayan biriysen, daha önce hiç tek başına trene ya da otobüse binmemiş insanlarla karşılaşmak o kadar da nadir değil.
Ben bunları düşünürken…
“Ay dur, hadi biraz soba yiyelim! Saku oradakilerin çok iyi olduğunu söylüyor!”
Memnun bir ifadeyle, Yuuko konuşurken bileti cüzdanına koydu.
İstasyonun içinde Imajo Soba adında ayakta yemek yenen bir lokanta var ve taze çorba kokusu bir süredir etrafa yayılıyordu. Vilayet dışına çıkan insanlar, trenden iner inmez bu kokuyu aldıklarında gerçekten Fukui’ye döndüklerini hissediyor olmalılar.
Nazuna kaşlarını çattı. “Ne? Ama taa Kanazawa’ya gidiyoruz. Buraya okuldan sonra falan da gelebiliriz ki.”
“Aaa, doğru. Tamam o zaman, yakında benimle buraya soba yemeye gelir misin, Nazuna?”
“Pekâlâ, pekâlâ.”
“O zaman sadece atıştırmalık ve içecek bir şeyler alalım!” Yuuko istasyonun içindeki markete doğru yürümeye başladı.
Nazuna bana göz ucuyla baktı, omuzlarını abartılı bir şekilde silkti, sonra onu takip etti.
Onların gidişini izlerken elimi kalbime götürdüm.
İçimde bir sızı hissettim sanki.
Neyse ki duygularım yüzüme yansımamıştı.
Yavaşça nefes alıp verdim, kendimi sakinleştirmeye çalıştım.
Doğrusunu söylemek gerekirse, Chitose’nin adının Yuuko’nun ağzından bu kadar kolay çıkmasını beklemiyordum.
Sanırım üçü de o gün, festivale döndüklerinde bir tür atılım yaşamıştı.
Ve olup bitenlere bakılırsa, kızlardan hiçbirinin Chitose ile sevgili olacağı pek olası görünmüyordu.
Ama geçen gün aradığımda, ne olduğunu sormaya bir türlü cesaret edememiştim.
Yuuko ve Ucchi ikisi de bir adım ileri atmıştı.
Eminim Chitose onların duygularını doğrudan kabul etmişti.
Benim kesinlikle bu işe burnumu sokmaya hakkım yoktu.
Yine de, emin olduğum bir şey vardı.
Chitose itirafını reddettikten sonra Yuuko o kadar bunalıma girmişti ki hiçbirimizle iletişime geçmeye bile yeltenememişti. Ama şimdi buradaydı, beni alışverişe davet ediyordu.
Henüz hiçbir şey kesinleşmiş değildi.
Aslında…
Her şey aslında burada başlıyor olabilirdi.
Parmaklarım gömleğimin kumaşını sıktı.
Bu yakıcı acı da neyin nesiydi?
Birini elimden kaçırdığım için mi pişmanlık?
Bir gün aynı sonucun beni beklediği korkusu mu?
Yuuko’ya karşı, bu kadar pozitif bir şekilde kendini toparlamaya çalışmasına duyduğum sempati mi?
Ya da belki…
Tek yön bir biletle uyuyakalan prensesi mi kıskanıyordum?
Ne de olsa ben kötü kraliçeyim, değil mi?
Başımı eğip yeri tekmelerken, sandaletlerimden görünen ayak tırnaklarım nedense aşırı ucuz görünüyordu.
Thunderbird oldukça ferahtı, bu yüzden yan yana oturduk. Koltukları birbirine bakacak şekilde çevirebilirdik ama yolculuk çok uzun değildi ve dört kişilik bir alanı üç kişinin kaplaması beni biraz geriyordu.
Nazuna soldaki pencerenin kenarında, ben onun yanındaydım ve Yuuko da koridorun karşısındaydı.
Yuuko’ya yerimi teklif ettim ama o el sallayarak reddetti. “Sesim yüksek çıkar, o yüzden sorun olmaz!” dedi.
Tren hareket eder etmez Yuuko tuvalete yöneldi. Marketteki oyalanmalar falan derken, trene binmeden önce tuvalet molasına hiç vaktimiz olmamıştı.
Pencereden dışarıda pirinç tarlaları hızla akıp geçiyordu.
Şehir merkezine hâlâ kısa bir mesafede olsak da, bu kırsal manzara tam bir Fukui klasiğiydi.
Acaba başka bölgelerdeki insanlar, lise öğrencilerinin kıyafet almak için komşu vilayetlere kadar gittiğini duyunca şaşırır mıydı? Belki abartılı gelirdi.
Ama yerel olarak alışveriş yapabilseydik bu kadar uzağa gitmezdik. Kanazawa’da olan özel butiklerin peşinde de değildik sadece.
Ancak diğer vilayetlerdeki çoğu insanın yerel Aeon alışveriş merkezlerinde bulabildiği türden mağazalar Fukui’de yoktu.
Moda dergilerine baktığımda bile, orada bulduğum şirin şeyleri veya denemek istediğim kozmetikleri almak için çoğu zaman Kanazawa’ya kadar gitmem gerektiğini fark ederim.
Online alışveriş ek kargo ücreti demekti ve ben karar vermeden önce kıyafetleri ve aksesuarları bizzat görmek isterim.
Ben bunları düşünmekle meşgulken…
“Yuzuki, üniversiteye nereye gideceğine karar verdin mi?” Nazuna yan koltuktan sordu.
“Hmm, emin değilim,” diye yanıtladım. “Sanırım vilayet dışına gitmek isteyebilirim.”
“Evet, Fukui’de hiçbir şey yok.”
Belki de ikimiz de tren penceresinden dışarı bakarken benimkine benzer şeyler düşünüyordu.
Biraz sıkılmış gibi devam etti. “Peki ya basketbol?”
“Ha?”
“Üniversitede oynamaya devam edecek misin?”
Şimdi düşününce… Uemura, sınıftaki tartışmamızda Nazuna’yı savunurken bir şeyler söylememiş miydi?
“Nazuna ortaokulda basketbol oynuyordu, biliyor musun? Aslında senin oyun tarzının büyük bir hayranıydı, Nanase. Takımımızın o ‘büyük atış’ takımıyla oynayacağını öğrendiğinde, ‘Gidip izlemem lazım,’ demişti.”
O zamanlar kafam karmakarışıktı ve bunu pek idrak edememiştim, ama şimdi geriye dönüp baktığımda biraz mahcup ve tuhaf hissettim.
Ama yine de…
Nazuna neden lisede basketbola devam etmemişti?
Yine de kendi sorusunu ona geri yöneltmek doğru olmazdı. Onun sorusunu yanıtlayacak kadar emin olmamam, bunu onun sorunu haline getirmem gerektiği anlamına gelmezdi.
“Hmm, sanırım o kadar ilerisini düşünmedim henüz.”
“…Anladım. Demek öyle, öyle mi?”
Basketbolu seviyorum ve gururla söyleyebilirim ki ciddiye alıyorum. Ashi Lisesi’ni yenip Liselerarası turnuvayı kazanmaya kararlıyım. Ama bu muhtemelen basketbolun hayatıma giren ilk şey olmasından kaynaklanıyordu.
Her zaman halledilmemiş işleri bırakmaktan nefret etmişimdir.
Örneğin, bir spor günü ya da maraton olduğunda, haftalar öncesinden gizlice antrenman yapardım. Sınıfta öğretmeni dinler, ödevlerimi yapar ve sınavlara ciddi ciddi çalışırım. İster arkadaşlarla basit bir oyun, ister karaoke, ister yemek yapmak (daha yeni bir ilgi alanı), ister moda olsun… Her şeye tüm çabamı veririm.
Önümde bir görev veya hedef olduğunda, onu fethetmeyi amaçlarım ve kaybetmekten nefret ederim. Geliştirilebilecek bir yer olduğunda, daha da sıkı çalışarak ve pratik yaparak bu duruma ayak uydururum.
Basketboldan önce voleybolu keşfetseydim, voleybolda da, atletizmde de, müzikte de ya da her neyse, aynı seviyeyi hedeflerdim.
Bu yüzden bazen emin olamıyorum.
İlkokuldan beri basketbola tutkunum, ama hayatımı adayacağım tek şey bu mu olmalı?
Aniden takım arkadaşımı düşündüm.
Bugün bile, ben rahatça alışverişe giderken, eminim Umi basketbol antrenmanı yapıyordur.
Muhtemelen hayatımın geri kalanında da böyle yaşamaya devam edeceğim.
Eğer “her şeyi” yapabiliyorsam, o zaman belirli bir şeye odaklanamam aslında.
Ne de olsa, hâlâ soluk bir karanlığın içinde yolumu bulmaya çalışıyorum.
Keşke o zaman gördüğüm gibi, güzel bir ayın olduğu berrak bir gece olsaydı…
“Üzgünüm, çok mu meraklıca oldu?” Nazuna’nın beni biraz endişeyle izlediğini fark ettim.
“Hayır, üzgünüm. Sadece düşünüyordum.”
“Pekâlâ…”
Başımı hafifçe salladım.
Şu an böyle düşüncelere takılıp kalmanın anlamı yoktu.
Hele ki Kanazawa’ya giderken.
Planım, son zamanlarda içinde bulunduğum o tuhaf sisi dağıtmak için bugün olabildiğince eğlenmekti.
“Hazır lafı açılmışken,” Nazuna tekrar boğazını temizledi. “Olanlar için üzgünüm, biliyorsun.”
Bir an şaşırdım, bunu dile getirmesini beklemiyordum… Sonra omuz silktim.
“Sorun değil. Yani, ben de.”
“Sen zaten özür dilemiştin, değil mi? Şimdi nihayet ödeştik.”
“…Aman Tanrım, sen de o bir sıcak bir soğuk tiplerden misin?”
“Beni Atomu ile aynı kefeye koyma!”
Birbirimize baktık ve sonunda ikimiz de kahkahalara boğulduk.
Sadece bir vilayet ötede olmasına rağmen, Kanazawa İstasyonu Fukui İstasyonu’ndan çok daha kalabalıktı. Sıradan ofis çalışanları ve öğrenciler vardı, evet, ama aynı zamanda her yerde büyük bavullarla gelip giden bir sürü turist de bulunuyordu.
Kanazawa’ya gelmeye oldukça alışkınım ama yine de ara sıra biraz şaşırırım ve buranın gerçekten ne kadar farklı olduğunu düşünürüm.
Bu arada, Fuji Lisesi’nden birçok öğrenci her yıl Kanazawa Üniversitesi’ne gider.
Nedenini bir nebze anlayabiliyorum.
Eve dönmek istediklerinde bunu kolayca yapabilirler. Ama Kanazawa, Fukui’den daha “büyük şehir” hissi veriyor.
Öte yandan, hâlâ o Hokuriku bölgesi havasını taşıyor. Tokyo’ya ya da Osaka’ya gitmek kadar büyük bir adaptasyon gerektirmiyor.
Sanırım bu miktar mesafe, üniversite için vilayetten ayrılmak isteyip de gerçek bir büyük şehre gitmekten endişe duyanlar için tam kararında.
"Hey, önce öğle yemeği yesek mi?" diye seslendi Yuuko, bilet kapısından geçerken. "Şimdi alışverişe başlarsak, ortada yemek için durmak zorunda kalırız ve her yer kalabalık olur."
Saat henüz on biri biraz geçmişti.
Öğle yemeği için biraz erkendi ama Yuuko haklıydı.
"Ben daha kahvaltı bile etmedim, o yüzden..." Nazuna başını sallayarak onayladı.
"Ben de yemedim, hatta biraz açım. Yuzuki, sen buraya ara sıra geliyorsun, değil mi? Lezzetli yemekleri olan veya şık bir kafe bildiğin bir yer olmalı..."
"Go Go Köri!!!"
Yuuko'nun gözleri parladı. "Go Go Köri'yi denemek istiyorum!"
"Hımm...?" Nazuna ve ben aynı anda söyledik.
Go Go Köri, Kanazawa köri'si servis eden, yerel halkın favorisi olan iyi bilinen bir zincir restorandı.
Elbette ben de yemiştim ve lezzetli olduğunu biliyordum. Ama biraz...
Nasıl tepki vereceğimi bilemeyerek tereddüt ettim.
"Kıyafet almak için ta Kanazawa'ya kadar gelmiş, bu kadar modayı takip eden insanlarız. Öğle yemeği olarak gerçekten bunu mu yemek istiyoruz?"
Nazuna ağzımdan almıştı.
Kanazawa köri'si, üzerine kalın köri sosu dökülmüş pilavın üzerinde pane edilmiş bir pirzola ile servis edilen oldukça doyurucu bir yemekti. Genellikle yanında rendelenmiş lahana ile sunulurdu, en azından kalorileri umursadıklarını göstermek için.
Dürüst olmak gerekirse, tek başıma alışverişe çıktığımda öğle yemeği için sık sık bir zincir restorana giderim. Ne de olsa amacım kıyafet alışverişi yapmak ve yemek için fazladan para ya da zaman harcamak istemem.
Ama bugün, Yuuko ile olacağımızı bildiğim için, daha şık öğle yemeği mekanları hakkında biraz araştırma yapmıştım.
Yine de, dürüst olmak gerekirse, bu sabahki şoktan sonra, moralimi düzeltmek için gerçekten lezzetli bir şeyler yemek istiyordum.
"Hıh!" diye yakındı Yuuko. "Nazuna, açsın, değil mi? Hadi ama, büyüyen kızların kaloriye ihtiyacı var!"
"Sen ne oldun, terli bir spor kulübü abisi mi?"
"Yanında lahana da var, yani sağlıklı!"
"Konudan sapıyorsun." Sonra Nazuna, "Eh, neyse ne," der gibi genişçe sırıttı. "Peki sen, Yuzuki? Senin için sorun olur mu?"
Hafifçe güldüm. "Sadece beyaz tişörtüme bulaştırmamaya dikkat etmem yeter."
"Ah, evet."
Dürüst olmak gerekirse, Haru ile bu kadar çok zaman geçirdiğim için bu tür şeylere alışkınım.
İnsanlar benim hakkımda sık sık yanlış fikirlere kapılır, çünkü kendimi derli toplu tutmaya çalışırım, ama ben de herkes kadar ramen, köri ve katsudon severim. Bazen tek başıma etli pilavcıya giderim ve Yuuko köri istiyorsa, bu benim için sorun değil.
Ayrıca...
Şimdi, hala bir seçenekken uzlaşmayı denemek istiyorum.
Başkaları için değil... kendim için.
Ve bugün için değil, gelecekteki belirsiz bir an için.
Bencil, kibirli, kendinden memnun bir dayatma olsa bile.
Yuuko neşeyle ikimizin de elini tuttu.
"Yaşasın, gidelim!"
Sonra üçümüz birlikte yürümeye başladık...
Burada olmaktan çok keyif almıştım. Eminim bu, asla unutamayacağım bir andı.
***
Kanazawa İstasyonu'ndaki bir alışveriş merkezi olan Anto'daki Go Go Köri restoranına gittik. Nazuna küçük bir domuz pirzolalı köri, ben küçük bir tavuk pirzolalı köri yedim ve Yuuko da Manhattan köri denen bir şey sipariş etti; bu, haşlanmış yumurta, sosis ve kızarmış karidesle servis edilen bir pirzolaydı. Hatta yanında gelen lahanadan ikinci bir porsiyon bile istedi.
Onu izleyen bizlerin biraz nutku tutulmuştu, söylemeye gerek yok.
Restorandan çıktığımızda, Yuuko memnuniyetle içini çekti. "Çoook iyiydi! Kesinlikle tekrar gitmek istiyorum."
Nazuna yan gözle ona baktı ve kulağıma fısıldadı. "Böyle yiyip o figüre nasıl sahip oluyor?"
"Değil mi?"
"Kulübü bıraktığımdan beri, vücut şeklimi korumaya çok dikkat ediyorum."
"Evet, ben de basketbolu bırakırsam başım belaya girerdi."
Kendi aramızda mırıldanarak, istasyonun hemen yanındaki moda alışveriş merkezi Kanazawa Forus'a doğru ilerledik.
Burası Kanazawa'ya geldiğimde genellikle ilk durağımdır. O kadar çok şey sunar ki, çoğu zaman son durağım da burası olur. Gerçi ara sıra, fazladan zamanım olursa, Korinbo alışveriş bölgesinde de biraz yürüyüşe çıkarım.
Binaya girince, alışveriş merkezi rehberinin önünde durduk.
L’Occitane, Sabon, Shu Uemura, Nano Universe, United Arrows…
Sadece birinci kata göz ucuyla bakınca bile, dergi reklamlarında olan ama Fukui'de bulunmayan pek çok mağaza görürsünüz.
Yuuko'nun gözleri parladı.
"Belirli bir mağaza mı arıyorsun, Yuzuki?"
"Hmm, sadece sonbaharlık kıyafetler istiyorum. Ve iç çamaşırı."
Nazuna elini kaldırdı. "Benim de iç çamaşırına ihtiyacım var! Her an Chitose'ye hazır olmak istiyorum."
"Rüyanda görürsün!" Yuuko ve ben aynı anda karşılık verdik.
Nazuna'nın ağzının kenarı, bundan keyif alıyormuş gibi yukarı kıvrıldı. "Öyle mi?"
Eyvah. Yuuko gibi ben de tuzağa düşmüştüm.
Boğazımı temizledim, durumu toparlamaya çalışarak. "Eski sevgilimin peşine kötü niyetlerle düşen bir kız olduğunda onu savunmak zorundayım, hepsi bu."
"Aman neyse, Yuzuki!" diye karşılık verdi Nazuna. "Hem en başta sahte bir randevuda değil miydiniz?"
Doğal olarak, ona detayları açıklamamıştım.
Hızla Yuuko'ya baktım ama başını salladı.
Nazuna gözlerini devirdi. "Yani, tamamen belliydi."
Pekala, saklamam gereken bir şey değil, diye düşündüm, burukça gülümseyerek.
Nazuna'nın havalı olduğunu zaten biliyordum.
Aslında, Nazuna çevresinde olup bitenlere gerçekten dikkat ediyordu. Bugün yaptığı küçük şeyleri sürekli fark ediyordum.
Gülüp geçtim.
"Peki ya sen? Chitose konusunda ne kadar ciddisin?"
"...Hmm, yüzde seksen."
"Beklediğimden daha fazla."
"Ha-ha." Nazuna afacan bir şekilde gülümsedi. "Yani, Chitose havalı. Ne yani, havalı birine aşık olmama izin yok mu?"
"Yani..."
"Siz ikiniz, diğer kızlar... Chitose etrafı birinci sınıf rakiplerle çevrili, ama hepiniz biraz susamış ve duygusal olarak yoğunsunuz. Belki Chitose bu ilgiden sıkılır ve benim gibi rahat birine yönelir."
"Şey..."
"Yani, ikiniz de sadece bir lise aşkı varken uzun vadeli bir ilişki düşünüyorsunuz, değil mi?"
"Ah..."
"Duygusal olarak yoğun" ifadesi midemde ağır bir boşluk hissi yaratmıştı.
Yuuko'ya göz ucuyla baktığımda, yanağını kaşıdığını gördüm. Benim kadar garip hissettiği belliydi.
Kişiliğim ve okulda kendimi idare etme şeklim göz önüne alındığında, arkadaşlarımdan bu tür yorumları duyma fırsatım pek olmuyordu sanırım.
Bu yüzden bir bakıma ferahlatıcıydı. Hatta gerçekten ferahlatıcıydı.
Belki de Yuuko'nun son zamanlarda bu kadar neşeli görünmesinin nedeni buydu.
Nazuna gözlerini devirdi. "Yani, hepiniz fazla abartıyorsunuz. Baş belasısınız. Hepinizle kapışmak hiç içimden gelmiyor. Yine de, eğer Chitose beni seçerse... onunla çıkmak için arkadaşlığımızı bir kenara bırakmakta hiçbir sorun görmem."
Onun açık sözlülüğünü de ferahlatıcı buldum ve abartılı bir şekilde omuz silktim.
Yine de... Biraz düşünelim.
...Chitose ve Nazuna, ha?
Olabilir mi? Yani... Belki?
Şöyle ki, kişilik olarak Chitose'ye oldukça benziyorum. Ve bana göre Nazuna oldukça havalı.
Haru gibi, onunla çok fazla endişelenmeden rahatlayabiliyorum. Ama yine de Haru güneş gibi parlıyor. Onun yanında olmak, her zaman benim de kendimi geliştirmem gerektiğini hissettiriyor.
Nazuna ise? O kadar... doğal ki.
Hem olumlu hem de olumsuz duygularıyla barışık gibi, erkekler ve arkadaşları hakkındaki hislerini ölümüne analiz etmeden yaşayabiliyor. Onun yanında olmak, benim de sadece kendim olabileceğimi, iddialı ya da sahte mütevazı görünmekten endişelenmeme gerek olmadığını hissettiriyor.
...Chitose'nin de Nazuna'dan benim aldığım hisleri alması o kadar garip olmazdı.
Öyleyse düşünmem gerekiyordu.
Chitose'nin hayatında nasıl biri olmak istiyorum?
Ve onun benim hayatımda nasıl biri olmasını istiyorum?
***
"Şaka bir yana..." Nazuna hızla konuyu değiştirdi. "Alışveriş merkezinin bir ucundan başlayıp etrafı dolaşalım."
Yuuko ve ben birbirimize bakıp başımızı salladık. "Yapalım!"
Üçümüz birlikte alışveriş yaparken, diğer kızların moda zevkleri hakkında fikir edinmeye başladım.
Yuuko tam bir her şeyciydi. Kızsı kıyafetlerden feminenlere, olgunlardan seksi olanlara kadar her şeyi deniyordu.
Nazuna nispeten havalı, tek renkli bir tarza sahipti, ancak kısa eteklere ve açık göbeğe olan düşkünlüğü ona şeytani bir çekicilik katıyordu.
Kendimle ilgili bunun farkında olmamıştım ama erkeksi bir tarzı tercih etme eğiliminde olduğumu fark ettim.
Bu arada, iç çamaşırı konusunda zevklerimizin ne kadar farklı olduğunu da ilginç buldum.
Yuuko şaşırtıcı derecede muhafazakar, çeşitli renklerde sütyen ve külotlar seçme eğilimindeydi. Nazuna fırfırlı ve kurdeleli sevimli tasarımları tercih ederken, ben yanları ipli, şeffaf malzemelerden yapılmış, seksi bir havaya sahip iç çamaşırlarını seviyordum.
Tıpkı insanların dış cephesi ve iç benliği olduğu gibiydi.
Yuuko korkusuz, her şeye atılabilen biri gibi görünse de, gerçek duyguları söz konusu olduğunda aslında oldukça samimi ve hatta çekingendi. Nazuna ise cesur, kışkırtıcı ve bazen sözleriyle sert olsa da, çok kızsı, gizli bir sevimliliğe ve nezakete sahipti.
Bana gelince, havalı ve umursamaz görünmeye çalışırken, daha feminen yanımı gizliyordum.
...Neyse, aklımdan geçenler bunlardı.
***
Rastgele girdiğimiz bir mağazada kıyafet askılarına bakarken...
"Yuzuki, sen hiç kızsı kıyafetler giymiyorsun, değil mi? Mesela elbiseler ve etekler?" diye yorum yaptı Yuuko, sanki aklımı okumuş gibi.
"Hmm, yani, bilinçli bir tercih değil."
Yine de nedenini tahmin edebiliyordum.
Kendim analiz ettiğimde oldukça utanç verici geliyor ama basitçe söylemek gerekirse, bu benim bir nevi alametifarikam gibi.
Çocukluğumdan beri iyi görünüşümün aşırı farkındaydım ve bu yüzden hem erkeklerden hem de kızlardan kıskançlık, haset ve olumsuz ilgiyle uğraşmak zorunda kaldım. Kendimi küçümsemeye çalışsam da, vücudum sürekli daha feminen hale gelmeye devam etti, bu da sorunu daha da artırıyordu.
...Ben de hala kontrol edebildiğim şeylerin kontrolünü ele aldım.
Başka bir deyişle, giydiklerimle görünüşümü nötralize etmeye çalıştım.
Ama bunu Yuuko'ya anlatamam. Açıklamaya kalksam işler hiç iyi gitmezdi. Gerçekten de öyleydi. Daha fazla dikkat çekmemek için kadınsı yanımı olabildiğince küçümsemeye çalışıyordum.
"Ah, buldum!" Yuuko ellerini çırptı. "Bu mağazadan sana bir kıyafet kombini yapmama izin ver! Satın alıp almayacağına son kararı sen vereceksin, tabii ki!"
"Şey, bu biraz utanç verici olabilir..."
"Merak etme! Tarz yaratma yeteneklerime güveniyorum!"
Yakınlarda duran Nazuna da onu destekledi. "Kulağa hoş geliyor. Yuuko'nun moda konusunda harika bir gözü vardır."
"Pekala," diye geveledim yanağımı kaşıyarak. "Tamam o zaman... Coş bakalım."
"Harika!" Yuuko elimi çekti, dokunuşu sıcacıktı.
Birden fark ettim ki, kız arkadaşlarımla böyle alışverişe çıkmak uzun zamandır kurduğum bir hayaldi.
Böylece Yuuko'nun benim için seçtiği kıyafetle soyunma odasına girdim.
"Çıkana kadar aynaya bakmak yok!" dedi.
"Tamam, tamam," diye seslendim gömleğimi ve şortumu çıkarırken.
Tamamen alışkanlıktan aynaya bakmaya yeltendim ama uyarısı sayesinde kendimi tam zamanında durdurabildim. Yarım bir gülümseme belirdi yüzümde.
Yuuko'nun benim için seçtiği eşyaların hızlı bir envanterini çıkardım.
...Evet. Bu, kendi başıma asla bir araya getiremeyeceğim türden bir kıyafet.
Hızla kıyafetlerimi değiştirdikten sonra sandaletlerimi giyip soyunma odasından çıktım.
"Vay canına. İkisine de evet." Nazuna şaşkınlıkla elini ağzına kapadı.
Sanırım demek istediği, hem Yuuko'nun seçimi hem de benim o kıyafetle görünüşümün tam isabet olduğuydu.
Onun bu dürüst tepkisi beni rahatlattı.
Yuuko gülümseyerek yaklaştı. "Bir saniye. Son bir dokunuş." Konuşurken saçlarımı ustaca topladı. "Tamamdır. Aynaya bak."
"Teşekkürler."
Aynaya bakmadan bile ne giydiğimi biliyordum.
Ama bitmiş görüntüyü görünce...
"Ha...?"
Sözcükler boğazıma düğümlendi.
Yuuko, şarap kırmızısı, tek omuzlu, pürüzsüz ipeksi kumaştan bir üst seçmişti. Göbeğimi falan göstermiyordu ama yine de kısa kesimdi ve belimin üzerinde bir şerit açık ten görünüyordu. Ayrıca sol kalçasından uzun bir kurdele sarkan siyah bir maksi etek vardı; bu etek, giydiğim şortlardan daha fazla bacaklarımı ortaya çıkaran geniş bir yırtmaca sahipti. Bilekten bağlamalı sandaletler de üstle aynı şarap kırmızısı tonundaydı. Altın bir bileklik ve küpeler ışığı yansıtıyordu.
Olamaz, diye düşündüm, parmaklarım seğiriyordu.
Aynadaki kız da parmaklarını seğirtti.
Bendim. Yuzuki Nanase.
Kendimi savunmasız hissettim; bunu anlatmanın tek yolu buydu.
Yutkundum ve gözlerimi indirdim, sonra dua eder gibi başımı kaldırdım.
Aynadaki kişi, şüphesiz, gizemli bir çekiciliğe sahip bir kadındı.
Anlıyorum...
Belki de ben kötü kraliçe değilimdir.
Ben, aynanın içine zehirli bir elma saklayan cadıyım.
Emin olduğum tek bir şey var.
Görünüşüme ve kendimi sunuş biçimime dikkat etmeye çalışıyordum ama her zaman erkeksi eşyaları tercih ettiğimi hiç fark etmemiştim. Ve bunun bir nedeni vardı.
Çünkü yansımamın içinde sakladığım elmayla zehirlemek istediğim kimse yoktu.
Ama şimdi... şimdi onunla tanıştım.
Okumla vurmak istediğim adamla tanıştım, bana neye mal olursa olsun.
Gerçeğe dönüştürmek istediğim bir aşk var, riski ne olursa olsun.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.