◇???◇
"Meiden... Meiden!"
"N-Ne?! Usta Zanzibar?!" Meiden yataktan fırladı ama karşısında Zanzibar’ı değil, bir kadını buldu. Kadının yüzünden düşen bin parçaydı.
"Zanzibar mı?" diye sordu kadın. "O da kim?"
"Şey... Ha?" Meiden hâlâ sersemlemiş bir halde etrafına bakındı. Yabancı birinin yatak odasındaydı; az önce içinden fırladığı çift kişilik devasa bir yatak odayı kaplıyordu. "A-Aaa! Ben..."
"İyi misin, Meiden?" diye sordu kadın. "Beni tanıdın mı? Benim, Verillian. Hani Verillian!"
"A-Ah, evet..." Meiden nihayet karşısındakinin kim olduğunu hatırladı. "Verillian, sevgili kız kardeşim!" Yüzünde derin bir hayranlıkla kendini Verillian’ın kollarına bıraktı.
Verillian endişeyle kız kardeşine baktı. "Gerçekten iyi misin? Boyut yarığından düşmeden öncesine dair hiçbir şey hatırlamadığını biliyorum... Belki de Zanzibar o zamanlardan tanıdığın biriydi. Gidip bunu Usta Sua’ya sormak ister misin? Usta Sua efsanevi bir büyücü. Eminim yapabileceği bir şeyler..."
"Hayır..." Meiden, Verillian’a daha da sıkı sarıldı. "Gerek yok. Ben geçmişe tutunarak değil, gelecek için yaşamaya karar verdim..."
"Sana güveniyorum, Meiden," dedi Verillian. "Nasıl istiyorsan öyle yap." Elindeki giysileri Meiden’a uzattı. "Her neyse, iş için hazırlanma vakti geldi. Bugün yakınlardaki Uri Nakhombe şehrini denetleyeceğiz. Zaman kalırsa tüccar şehri Hope’a da uğrayabiliriz."
Çıplak uyuma huyu olan Meiden, bir yandan konuşurken bir yandan da Verillian’ın verdiği kıyafetleri giyindi. "O işi bana bırak, abla. Işınlanma büyüm sayesinde iki şehre de rahatça uğrayabiliriz."
"Elbette!" Verillian gülümsedi. "Her zamanki gibi harikasın, Meiden."
Meiden giyinmeyi bitirip ablasının koluna girdi, yüzünde mutlu bir tebessüm vardı. "Ben hazırım! Hadi işe koyulalım abla!"
"Evet, bizi yine yoğun bir gün bekliyor, Meiden."
Boyutlar arasındaki yarığa düşen Meiden, kendine başka bir dünyada yeni bir iş ve mutlu bir hayat kurmuştu. Ama bu, başka bir zamanın hikayesiydi.
◇Karanlık Ordu Bölgesinde Bir Bina◇
"İşte burada!" diye havladı Altın Kintsuno. "Zanzibar’ın gizli hazinesi!" Eski ve boş bir malikanede buldukları gizli odanın girişinde sevinçten dans ediyordu.
"Burada olacağını biliyordum!" Karanlık Kral, kızın arkasından odaya girerken memnuniyetle başını salladı.
Gümüş Gintsuno ise haritasını inceleyerek hemen yanlarında duruyordu. Bu malikane, haritada küçük kırmızı çarpı işaretleriyle belirtilen birkaç noktadan biriydi. "Etkilendim Karanlık Kral," dedi. "Zanzibar koruma talep edip bizimle kalırken tüm bunları öğrenmeyi başarmışsın..." Dişlerini göstererek gülümsedi.
"E herhalde, onu kara kaşı kara gözü için saklayacak değildim ya!" dedi Karanlık Kral. "Her şey para kazanmak içindi! Bizim sığınakta gizlenirken ara sıra gizli hazinesinden parçalar getirttiğini fark ettim... Adamlarımdan birkaçını onları takip etmeleri için görevlendirmek yetti de arttı bile!"
"Anlıyorum..." dedi Kintsuno. "Şimdi de Zanzibar Karanlık Hisar’da tutsak."
"Evet! Ve şimdi o kaynaklara el koyma sırası bende! Tam bir krala yaraşır şekilde!"
"Bayıldım bu işe!" Gintsuno heyecanla havladı. "Mükemmel!" Kız kardeşiyle birlikte neşeyle etrafta dans etmeye başladılar.
"Daha ne bekliyoruz?!" diye havladı Kintsuno.
"Hadi başlayalım!" diye katıldı Gintsuno. İki kardeş, getirdikleri dipsiz torbaları paha biçilemez hazinelerle doldurmaya koyuldu. Karanlık Kral ise zafer kazanmış bir edayla başını sallayarak onları izliyordu.
"Karanlık Kral!" diye seslendi Kintsuno. "Ne diye orada öyle dikilip duruyorsun?"
"Ne?" Karanlık Kral şaşkınlıkla kekeledi. "Ben... Ben operasyonu yönetiyorum!"
"Bırak şimdi yönetmeyi de gel yardım et!" dedi Gintsuno.
"Ş-Şey..." dedi adam. "Bilemiyorum. Son zamanlarda çok kilo aldım. Bu göbekle..."
"Al işte, tam da bu yüzden!" diye yapıştırdı cevabı Kintsuno. "Gel de biraz hareket et! Sana iyi gelir."
"Ihh..." diye mırıldandı Karanlık Kral. "Ben... Yapamam..."
"Denedin bile sayılmaz!" dedi Gintsuno. "Hadi ama! Yapabilirsin!"
Karanlık Kral sonunda baskıya boyun eğdi. Tüm süreç boyunca nefes nefese kalıp hırıldayarak elinden gelen yardımı yaptı. Kahretsin! diye geçirdi içinden. Eşyalarımı taşıyacak bir köle bulmam lazım! Bu gidişle öleceğim...
◇Houghtow Şehri—Houghtow Sihir Koleji Yatakhaneleri◇
Günlerden bir gün, Belianna küçük kız kardeşi Irystiel’i ziyaret etmek için Houghtow Şehri’ne gelmişti. "Karanlık Vekilharç Calsi’im bana nihayet kahrolası bir izin verdi, bu yüzden bu gece burada kalabilirim."
"Anlıyorum!" diye yanıtladı Irystiel, elindeki siyah kedi pelüşünü kullanarak. Her zamanki gibi, oyuncağın ağzını açıp kapatarak onu konuşturuyordu. "Bu harika bir haber, sevgili Belianna!" Irystiel kendini kelimelerle ifade etmekte zorlanıyordu ama yüzünde kocaman, mutlu bir gülümseme vardı.
Belianna da kız kardeşinin bu iyi halini görmekten mutlu olup gülümsedi. Heh... diye düşündü. Irystiel burada kahrolasıca derecede mutlu görünüyor, değil mi...?
"Okul kantininden bir şeyler alalım mı?" diye sordu pelüş kedi. "Satılık şeylere bakmak çok eğlenceli oluyor."
"Neden olmasın, kahretsin?" dedi Belianna. İkisi birlikte merdivenlerden aşağı indi.
"Ooo, kimleri görüyorum, Irystiel!" dedi tezgahın arkasındaki adam. "Bu yanındaki ablan mı?"
Bu kişi, Houghtow Sihir Koleji’nde yetişkin bir öğrenci olan Shion’du. Okul kantinindeki bu iş için başvurmuş ve yirmi altı rakibini geride bırakarak bu pozisyonu kapmıştı.
"Merhaba Bay Shion," dedi pelüş. "Bugün nasılsınız?"
"İyiyim, teşekkürler!" dedi Shion. Pelüş kediyle konuşurken son derece rahat görünüyordu. "Bugün yeni envanter geldi. İstediğiniz bir şey olursa söylemekten çekinmeyin!"
Bak sen... Belianna rahatlayarak içini çekti. Buradaki insanlar Irystiel’in bu tuhaflıklarını fazlasıyla kabullenmiş gibi görünüyordu... "Şimdi," dedi. "Neler varmış bakalım. Yiyecek bir şeyler iyi giderdi..." Dükkandaki eşyaları incelerken gözleri duvarda asılı duran belirli bir eşyaya takıldı; bu, mavi bir kurt maskesiydi. "Hm...?"
B-Belki de bana öyle geliyor... diye düşündü. Ama bu maske Adalet Kurdu’nun taktığının kahrolası bir kopyası...
"Ah, o maske ilginizi mi çekti?" Shion onun maskeye dik dik baktığını fark etmişti. Duvardan bir maske indirip Belianna’ya uzattı. "Çocuk oyunları için yapılmış bir Adalet Kurdu maskesi! Ana mağazamız Fli-o’-Rys, bunları daha yeni satmaya başladı. Ne de olsa kendisi Karanlık Ordu ile Sihir Krallığı arasında barışı sağlayan kahraman."
Belianna hiç tereddüt etmedi. "Satın alıyorum."
"Efendim? A-Ah, bunu almak mı istiyorsunuz? Elbette alabilirsiniz ama—"
"Hepsini."
"N-Ne?! Hepsini mi?! Ama... Hepsi birbirinin aynısı!"
"Umurumda gibi mi görünüyor?" Belianna, Shion’u yakasından kavrayıp sarsmaya başladı. "Getir şunları bana! Hemen!"
"T-Tamam! Getireceğim! Bırakın da gidip eşyaları alayım!"
Belianna bir anlığına ne yaptığının farkına varıp Shion’u bıraktı ve mahcup bir şekilde ensesini kaşıdı. "Kahrolasıca bir hata..." dedi. "Sanırım biraz fazla heyecanlandım."
Shion da ona yapmacık bir şekilde gülümseyerek karşılık verdi ve içi Adalet Kurdu maskeleriyle dolu ahşap bir kutu getirdi. Belianna kutuyu adamın elinden kapmakta bir an bile gecikmedi.
"Bunlar benim!" diye ilan etti. "Bu kahrolası dükkandaki her bir maskeyi istiyorum!"
"Ş-Şey..." diye kekeledi Shion. "İsterseniz sizin için sipariş verebilirim. Bunlar Fli-o’-Rys Genel Mağazası’nda satılıyor. Şey yapabiliriz..."
"Fli-o’-Rys Genel Mağazası mı!" diye tekrarladı Belianna. "Anlaşıldı!" Maskelerin parasını ödeyip Irystiel’i kolundan tuttu. "Acele edelim, Irystiel!" dedi. "Fli-o’-Rys Genel Mağazası’ndaki tüm maskeler! Adalet Kurdu adına!"
İkili aceleyle dükkandan ayrıldı.
Adalet Kurdu, Belianna’yı bozguna uğratmıştı. İlk başlarda intikam almak istese de onun felsefesini ve dövüş tarzını inceledikçe bu istek yerini hayranlığa bırakmıştı. Asi ordusuna karşı kazandığı zaferden sonra bu hisleri daha da güçlenmiş, onun en ateşli savunucularından biri haline gelmişti.
Belianna ve Irystiel, arkalarında şaşkın bir Shion bırakarak kantinden fırladılar. "Y-Yine bekleriz..." diye mırıldandı Shion arkalarından.
◇Osahka Kasabası◇
Kahraman Altın Saç’ın partisi, ünlü Osahka Kasabası Yemek Yeme Yarışması için buraya gelmişti. Yarışma alanındaydılar; sahnede yemek savaşına hazır beş adam dikiliyordu.
"Yürü be Dawkson!" diye tezahürat yaptı Kahraman Altın Saç. "Bu iş sende!"
"Lüüütfen en azından üüüçüncü olmaya çalış!" diye ağlamaklı bir ses çıkardı Tsuya. "Yoksa dünya kadar para ödemek zorunda kalacağız—"
Riliangiu, eliyle Tsuya’nın ağzını kapattı. "Bayan Tsuya," dedi. "Yarışmanın sponsorları bu tür konuşmaları yasaklıyor, değil mi?"
"Dawkson!" dedi Valentine. "İlk senin çıkmana izin verdim, o yüzden kaybetmesen iyi edersin!"
"Yalan yok!" diye gürledi Dawkson. "Kimse beni birincilikten alıkoyamaz! Gah ha ha ha ha!"
Dawkson’ın bu özgüvenine rağmen rekabet çetindi. Diğer yarışmacılar iri yarı yarı-insanlardı. Yanlarında Dawkson resmen cüce gibi kalıyordu.
Yarışmacılar tanıtıldı, sahne hazırlandı ve ilk yemek önlerine kondu. "Köri çorbası!" dedi sunuculuk yapan tavşan kadın. "Alkimba Şehri’ndeki restoranında Bay Cullry Calmeinn tarafından yapıldı!"
Büyük bir coşku yükseldi; Kahraman Altın Saç bu yoğun ilgi karşısında şaşırmıştı. "Bu restoran epey ünlü olmalı!" dedi.
"Haksızlık bu! Ben de oynamak istiyorum...!" diye sızlandı Valentine, acıyla kıvranarak.
"Şimdi, yarışma başlasın!" Tavşan kadının işaretiyle beş yarışmacı önlerindeki köriyi olabildiğince hızlı bir şekilde kaşıklamaya başladı.
"D-Dawkson’ın nesi var?" Kahraman Altın Saç gözlerine inanamıyordu. Dawkson kasesindeki yemeğe dik dik bakıyor, adeta donup kalmış gibi görünüyordu. Yüzünden boncuk boncuk terler süzülüyordu. Bir şeylerin ters gittiği ortadaydı. Etrafındaki yarışmacılar kase üstüne kase boşaltırken Dawkson bir lokma bile almamıştı.
"Hey, Dawkson!" diye bağırdı Kahraman Altın Saç. "Ne yapıyorsun?!"
Dawkson, terden sırılsıklam olmuş başını yavaşça Kahraman Altın Saç’a doğru çevirdi. "B-Bu..." dedi zorlukla. "Bu çorbanın içinde havuç var..."
"Ne?!" Kahraman Altın Saç ve diğerleri bir ağızdan bağırdı.
"H-Havuç," diye kekeledi Dawkson. "Dünyada yiyemediğim tek şey..."
Havuç. Besin değeri son derece yüksek, turuncu renkli bir kök sebzesi. Sayısız yemeğin vazgeçilmez malzemesi. Ve Dawkson'ın hayattaki tek zayıf noktası.
Kahraman Altın Saç öfkeyle bağırdı. "Saçmalama! Çocuk musun sen?! Gerekirse boğulacak gibi ol ama yine de yut! Ye şunu!"
"Y-Yapamam!" dedi Dawkson. "Senin hatırın için bile olsa yapamam Sarışın! İmkânı yok!"
Valentine hemen araya girdi. "Durun! Ben onun yerine geçerim! Ne olsa yerim!"
Tavşan kadın parmağını salladı. "Olmaz öyle şey şirin şey! Yarışma bir kez başladı mı oyuncu değiştirmek yasaktır!"
Riliangiu derin düşüncelere daldıktan sonra bir öneride bulundu. "O zaman... Acaba insanüstü hızımı kullanarak çorbadaki havuçları tek tek ayıklasam mı?"
Diğerleri de kafalarından geçen fikirleri bağırarak söylerken, Dawkson çaresizce başını sallayarak feryat etti. "İşe yaramaz! Çorbaya havuç kokusu sinmiş bir kere! Kurtuluş yok!"
Saniyeler adeta yıl gibi geçiyordu.
Kahraman Altın Saç dişlerini sıktı. "O zaman tek bir çaremiz kaldı... Son kozumuzu oynayacağız. Dawkson! Beni iyi dinle!"
"N-Nedir o Sarışın?!"
"Kasedeki o turuncu şeyler... Onlar havuç değil! Onlar turuncu dolmalık biber!"
Dawkson şaşkınlıkla gözlerini açtı. "Gerçekten mi?! Ama... Tıpkı havuca benziyorlar..."
"Değiller! Onların havuç olmadığına kendini inandırmak zorundasın!"
Dawkson kendi kendine fısıldadı. "B-Bunlar havuç değil..."
Kahraman Altın Saç üsteledi. "Onlar dolmalık biber!"
"Onlar dolmalık biber..."
"Havuç değil!"
"Bunlar havuç değil..."
"Evet! Onlar dolmalık biber!"
"Dolmalık biber..."
Dawkson adeta hipnotize olmuş gibiydi. Kaşığı eline aldı. "Turuncu şeyler havuç değil! Onlar dolmalık biber! Tamamdır! Geliyorum!" Ancak tam yiyecekken yine donakaldı. "S-Sarışın..." dedi fısıldayarak. "Ben dolmalık biber de yiyemem ki..."
"N-Ne?!" Kahraman Altın Saç duyduklarına inanamadı. Tsuya, Valentine ve Riliangiu gülme krizine girdi. Tam o anda bitiş zili çaldı. Süre dolmuş, maç bitmişti.
Akşam saatlerinde, Kahraman Altın Saç derin bir nefes alarak konuştu. "Dawkson tek bir kase bile bitiremeyip sonuncu olduğunda çok endişelenmiştim! Ama neyse ki Valentine ardı ardına beş maç kazandı! Dawkson'ın ceza bedelini ödedikten sonra bile elimizde güzel bir kâr kaldı!"
Tsuya sevinçle gülümsedi. "Evet yaaa! Valentine Hanım sayesinde cebimiz yine para gördüüü!"
Valentine kıkırdadı. "Ehe he! Kahvaltıdan önce bunun gibi yedi öğün daha yiyebilirim! Gerçi şu an akşam yemeği vakti ama neyse."
"A-Akşam yemeği mi?!" diye haykırdı Riliangiu. "Valentine Hanım, o kadar yemekten sonra hâlâ aç mısınız?"
Valentine kahkahayı bastı. Yüz insanı doyuracak kadar yemişti ama görünüşe göre midesinde hâlâ yer vardı. "O sadece iştah açıcı bir başlangıçtı!" diye övündü. "Üstüne bir de atıştırmalık fena olmazdı hani..."
Bu sırada Dawkson'ın omuzları çökmüş, son derece bitkin görünüyordu. "Özür dilerim..." dedi. "Bu kadar işe yaramaz olduğuma inanamıyorum..."
Kahraman Altın Saç onun sırtına dostça vurdu. "Sıkma canını!" dedi. "Herkesin yiyemediği şeyler vardır! Yani... Valentine hariç tabii!"
Tsuya neşeyle atıldı. "Çok doğruuu! Biliyor musunuz, benim moralim bozulduğunda kocaman bir porsiyon yemek beni hemen kendime getirir! Yarışmadan bir sürü para kazandık. Şöyle güzel bir yere gidelim!"
Dawkson yumruğunu havaya kaldırarak bağırdı. "Harika olur! Çok sağ ol Tsuya!" Eski neşeli haline hemen dönüvermişti.
Kahraman Altın Saç gülümseyerek başını salladı. "Madem anlaştık, o zaman yemek yiyecek güzel bir yer bulalım!"
Grup hep bir ağızdan sevinç çığlığı atarak kollarını kaldırdı. Eğlence bölgesine doğru keyifle yürümeye başladılar.
◇Houghtow Şehri Yakınlarındaki Orman◇
Flio ve beraberindekiler, evlerinin etrafını saran sık ormanın derinliklerinde ilerliyordu. En önde Blossom yürüyor, hemen yanında ise çiftlik işçisi goblinler Maunty ve Hokh'hokton ona eşlik ediyordu.
Flio şaşkınlıkla konuştu. "Buralarda böyle bir yer olduğundan hiç haberim yoktu."
Maunty yüzünde geniş bir gülümsemeyle cevap verdi. "Benim de yoktu. Çocuklar ormanda oynarken bulmuşlar. Çok büyük bir yer değil ama çok eğlenceli. Son zamanlarda sık sık gidiyorum!"
Hokh'hokton ise birkaç adım geriden geliyor, kendi kendine karanlık mırıltılar çıkararak kadınlara gizli gizli bakıyordu. "Gob gob... Demek göl, ha? Yüzme mevsimi de geldi zaten... Belki de Blossom Hanım'ı veya Rys Hanım'ı mayolarıyla görme fırsatım olur! Hatta belki Wyne Hanım'ı ya da Elinasze Hanım'ı... Gob gob gob... Düşünmesi bile harika..."
"Hey, dünyadan Hokh'hokton'a!" Blossom, goblinin kafasının arkasına hafifçe vurdu. "Salya akıtarak bize baktığını herkes görüyor, haberin olsun!"
"Gh!" Hokh'hokton telaşla elinin tersiyle ağzını sildi. "Ben ne yapıyordum öyle?!"
Blossom bilmiş bir tavırla sırıttı. "Şu sapıklıkların olmasa aslında çok düzgün birisin biliyor musun? Hem iyi kalplisin hem de çok çalışkansın."
Maunty araya girdi. "Öyle diyorsunuz Blossom Hanım ama Hokh'hokton'ın bu kadar sıkı çalışmasının tek sebebi bu sapıklığı! Sizin hafifçe açılmış dekoltenizden veya şortlu güçlü bacaklarınızdan enerji alıyor..."
"Maunty Bey, lütfen!" diye yalvardı Hokh'hokton. "Daha fazla anlatmayın! Eğer konuyu kapatırsanız... Size iki büyük bardak kaliteli bira ısmarlayabilirim?"
Maunty pazarlık yaptı. "Beş bardak."
"Hıh. Anlaştık."
Maunty hemen Blossom'a döndü. "O zaman Blossom Hanım, az önce söylediklerimi unutun lütfen, olur mu?"
"İyi, iyi, öyle olsun," dedi Blossom. "Ama bundan sonra işe gelirken uzun pantolon, tulum ve uzun kollu boğazlı kazak giyeceğim!"
Hokh'hokton dövünmeye başladı. "Kahretsin! Ben şimdi işten nasıl keyif alacağım?!"
Flio arkalarından yürürken, yüzündeki yapay gülümsemeyle içinden geçirdi: Keşke çocukların önünde böyle şeyler konuşmasalar...
Sybe, psikobayı formunda dört ayağı üzerinde Flio'nun arkasından ilerliyor, sırtında ise rahatça kurulmuş Elinasze'yi taşıyordu. Elinasze, rüzgarda uçuşan saçlarını eliyle tutarak neşeyle gülümsedi. "Rüzgar çok güzel esiyor!" Garyl onun yanında yürürken, Wyne ise sırtındaki ejderha kanatlarını çırparak başlarının üzerinde süzülüyordu.
Rys kocasına dönerek sordu. "Kocacığım, bugün işe ara verip buraya gelmemiz gerçekten sorun olmaz mı?"
"Neden olsun ki?" Flio ona her zamanki içten gülümsemelerinden birini sundu. "Dükkandaki işe alım görüşmeleriyle Minilio ilgileniyor. Hem zaten bir süredir cepheye teslimat yapmamız da gerekmedi."
Kısa süre öncesine kadar, Fli-o-Rys Genel Mağazası'ndaki herkes Klyrode Sihirli Krallığı'ndan gelen siparişlerle deli gibi meşguldü. Karanlık Ordu ile karşı karşıya gelen şövalyelere cephe hattında malzeme taşıyorlardı. Flio, dükkanın dağıtım ağından sorumlu olan ve eskiden Karanlık Ordu'nun istihbarat birimi Sessiz Dinleyiciler'de çalışan gölge iblisi Greanyl'i tehlikeli görevlere göndermek istemiyordu. Bu yüzden teslimatların çoğunu bizzat kendisi üstlenmişti. Ancak Sihirli Krallık'ın Bakire Kraliçesi ile Karanlık Ordu'nun Vekilharcı Calsi'im arasında barış antlaşması imzalanıp savaş resmen sona erdiğinden beri, Greanyl'in ekipleri teslimatları güvenle yapabiliyordu.
Rys, kocasının ne demek istediğini anlayarak gülümsedi. "Sonunda başardık, değil mi? Gerçekten barış geldi..."
Flio karısının gözlerinin içine bakarak onayladı. "Evet. Sonunda."
Blossom ve goblinler, gruptakileri bir uçurumun arasındaki dar geçitten geçirerek önlerine serilen geniş düzlüğe çıkardı.
Garyl heyecanla haykırdı. "Oha! Muhteşem bir yer!"
Önlerinde, etrafı sık ağaçlarla çevrili, uçurumun tepesinden dökülen küçük bir şelalenin beslediği pırıl pırıl bir göl uzanıyordu. Maunty, "Şelalenin döküldüğü yer oldukça derindir," dedi. "Oraya atlayıp keyfini çıkarabilirsiniz! Benim çocuklar sık sık burada oynar."
Blossom merakla sordu. "Sahi Maunty, senin kaç çocuğun vardı? Sanki şey..."
"Yirmi bir!"
"Yirmi... bir mi?" Rys'in gözleri fal taşı gibi açıldı. Hemen Flio'nun koluna yapışıp doğrudan yüzüne baktı. Bakışlarıyla adeta, "Kocacığım, onlardan geri kalmamalıyız!" diyordu.
Sybe, sırtındaki Elinasze ile birlikte yavaşça suya girdi. Elinasze neşeyle şakıdı. "Harika! Sanki denizde giden bir at arabasına binmiş gibiyim!" Sybe gölün ortasına doğru ilerledi ve bir süre sonra dört ayağıyla yüzmeye başladı. Sadece Elinasze'nin bacaklarını ıslatacak kadar suya gömülmüştü. Genç kız, suyun üstünde süzülürken bacaklarını neşeyle salladı. "Ah, bu çok rahatlatıcı! Çok teşekkürler Sybe!" Sybe da kafasını sallayarak karşılık verdi.
Garyl üstündeki tişörtü çıkarırken bağırdı. "Tamamdır! Ben yüzmeye gidiyorum!"
Rys onu durdurdu. "Bir saniye Garyl. Yanında mayon yok ki?"
"Ne olacak ki anne?" dedi Garyl. "Dağ başındayız, bizi kim görecek?" Pantolonunu da fırlatıp hızla suya daldı.
Rys, oğlunun bu sabırsız haline engel olamayacağını bilerek iç çekti ve yerdeki kıyafetlerini topladı. Tam o sırada...
"Veeeey! Ben de! Ben de geliyorum!" Wyne da üstündekileri fırlatıp çırılçıplak bir şekilde Garyl'in arkasından suya atladı.
Hokh'hokton bu manzarayı görünce adeta gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. "Ooooorrrgh!" diye feryat etti. "Göklerden bir tanrıça indi! Çırılçıplak bir tanrıça!!!" Kendi kıyafetlerini de yırtarcasına çıkarıp, suda birbirine su sıçratan Wyne ve Garyl'e doğru koştu. "Ben de geliyorum! Beni de aranıza alın!"
Ancak Hokh'hokton gözlerini açtığında, kendini bir anda Blossom'ın çiftliğinde buldu. "H-Ha? Çıplak tanrıça nereye gitti?" Elleriyle önünü kapatmaya çalışarak şaşkınlıkla etrafına bakındı.
Flio, havada sessizce dönen büyü çemberini yok ederken hafifçe gülümsedi. "Kusura bakmayın. Hokh'hokton'ı şimdilik çiftliğe geri gönderdim..."
Blossom başını salladı. "İyi yapmışsın, hak etti müstahak herif! Sana teşekkür borçluyum." Bu sefer kendisi kıyafetlerini çıkarmaya başladı. "Madem o sapık gitti, ben de biraz yüzeyim bari!" Sadece iç çamaşırlarıyla kalan Blossom, suda birbirini ıslatan Garyl ve Wyne'a doğru koştu. "Hey, ben de gelebilir miyim?"
Garyl neşeyle bağırdı. "Ooo! Selam Blossom! Tabii ki, gel katıl bize!"
Wyne kahkaha attı. "Sana hiç acımayacağım ama!"
Blossom, "Ben de size acımaya..." diyemeden, Garyl ve Wyne aynı anda üzerine öyle bir su sıçrattı ki dengesini kaybedip cup diye suya gömüldü. Sudan çıkıp yüzünü silerken söylendi. "Öhö! İkiye tek hiç adil değil ama!"
Wyne neşeyle bağırmaya devam etti. "Aha ha ha ha! Çok eğlenceli! Çok eğlenceli!"
Blossom ise suyun yüzeyinde sadece başı görünecek şekilde, Wyne’ın arkasından sessizce yaklaştı. "Yakaladım! Nasıl, beğendin mi?!" diyerek ejderha kızını arkasından kavrayıp havaya kaldırdı ve kendi etrafında fırıl fırıl döndürmeye başladı.
"Vay canına! Bloss-Bloss, bu harika!" Wyne, çıplak olmasına zerre aldırmadan kollarını ve bacaklarını iki yana açtı, vücudunun her yerini ulu orta sergiledi. Ama bu durum hiç de umurunda gibi görünmüyordu. Durmaksızın kahkahalar atmaya devam etti.
Bu sırada Flio ve Maunty gölün kenarında kamp ateşi yakmıştı. Planları, gölden biraz balık tutup öğle yemeği için ızgara yapmaktı. Maunty ailesiyle buraya geldiğinde kullanılan eski bir ateş çukuru zaten hazırdı, bu yüzden odunları yeniden tutuşturup harlı bir ateş yakmak hiç de zor olmamıştı.
Rys, yüzünde mutlu bir gülümsemeyle ikisine doğru koştu. "Kocam, efendim!" dedi. "Şuna bakın!" Kollarının arasında, neredeyse iki kolunun açıklığı kadar kocaman bir balık tutuyordu.
"Vay canına! İnanılmaz!" dedi Flio. "Bunu nereden yakaladın?"
Rys neşeyle ışıldayarak, "Şuradaki akıntının daha zayıf olduğu yerde avlandım," dedi. "Balık neye uğradığını şaşırdı!" Kollarındaki devasa balıkla birlikte gerçekten de çok tuhaf ama sevimli bir manzara oluşturuyordu.
Zaman akıp gitti...
"Yaşasın!" şlap!
"Hahaha!" şlap!
"Oley!" şlap!
Sığ sularda yürüyen Flio ve Rys, şelalenin tepesinden göle atlayarak eğlenen Garyl, Wyne ve Blossom’a göz attı.
"Su gerçekten çok güzelmiş," dedi Flio.
"Su, ormandan aşağıya doğru akıyor olmalı..." dedi Rys. "Güneşli günlerde bile burası hep serin kalıyor."
Tam o sırada, sırtında Elinasze ile Sybe yanlarına geldi. "Ooo? Ne oldu Sybe?" diye sordu Rys. Sybe başını aşağıya eğdi.
"Görünüşe göre bizim de sırtına binmemizi istiyor!" dedi Flio.
Sybe, güçlü bir sesle havlayarak başını salladı. Flio ve Rys hemen sırtına tırmandı. Yeni yolcularının güvenle yerleştiğinden emin olan Sybe, gölün derin kısımlarına doğru yüzmeye başladı.
Babasının kollarına sokulan Elinasze, "Bütün gün Sybe ile oynadım," dedi. "Çok eğlenceli!"
Flio gülümseyerek, "Öyle gerçekten," dedi. "Rüzgar çok tatlı esiyor, Sybe’ın sırtı da pek rahatmış."
Bu övgü Sybe’ı sevindirmişe benziyordu. Daha hızlı yüzmeye başladı.
Rys, Flio’ya daha da sokularak, "Hadi Sybe," dedi. "Şimdilik biraz yavaş gidelim. Böylece manzaranın tadını daha iyi çıkarabiliriz." Sybe usulca yavaşladı.
Sırtında üç kişi taşıyan Sybe’ı gören Garyl, canavar ayının yanına doğru yüzdü. "Beni de bindir!"
"Beni de, beni de!" dedi Wyne.
"Tamam, ben de varım!" dedi Blossom. Onlar da Sybe’a doğru yüzmeye başladılar.
Kıyıda ise Flio’nun ailesi suyun tadını çıkarırken, Maunty de Rys’in yakaladığı devasa balığı pişirmekle meşguldü.
◇ Bu Gece, Flio’nun Evinde... ◇
"Ahhh..." Banyodan yeni çıkan Flio, yatak odasına girerken derin bir nefes verdi.
"Yoruldunuz mu, kocam, efendim?" Rys, elindeki el işini bırakıp kocasına gülümseyerek baktı. "Wyne bu gece sizi çok mu yordu?"
"Hem de nasıl," dedi Flio. "Tek istediği banyoda Garyl ile oynamaktı. Öyle eğleniyorlardı ki onları bölmek istemedim. Ama sonra bir şekilde beni de aralarına çektiler..." Dişlerini göstererek gülümsedi.
Flio’nun evindeki banyolar oldukça büyüktü. Ne de olsa ev sakinlerinin bir kısmı evliydi ve birlikte banyo yapmaktan keyif alıyorlardı. Bu durum, ele avuca sığmayan Wyne ve Garyl’e koşturup oynamaları için fazlasıyla alan tanıyordu.
Rys, "Bütün gün gölde koşturup durdular ama hala çok enerjikler..." dedi.
"Sorma..." dedi Flio. "Ama onlar mutlu olduğu sürece benim için hiç sorun değil."
Rys, konuşurken kocasına iyice sokuldu. "Sizinle tanışana kadar bu kadar mutluluk ve sevinç dolu bir hayatım olabileceğini asla hayal edemezdim, kocam, efendim."
Flio, her zamanki rahat tavrıyla gülümsedi. Rys’in elindeki işe bakarak, "Bu arada Rys," dedi. "Ne dikiyorsun?"
Rys kıkırdadı. "Ah, bu mu? Çocuklar için kıyafet yapıyorum!"
"Çocuklar mı? Elinasze ve Garyl’i mi kastediyorsun?"
"Hayır, hayır. Yeni çocuklarımızı diyorum! Bir sonraki bebeklerimizi!"
"Ha?" Flio şaşkınlıkla gözlerini açtı ve bakışları gayriihtiyari Rys’in karnına kaydı.
"Kıkır kıkır... Henüz değil tabii ki," dedi Rys. "Ama belki de... bu gece?" Gözlerini usulca kapattı.
Flio, karısının bu davetkar tavrını hemen anladı. Onu kollarıyla sarıp dudaklarını yumuşakça dudaklarına götürürken—
Güm, güm, güm, güm, güm!
Koridorda birinin koştuğu duyuldu! Kapı büyük bir gürültüyle açıldı ve içeriye biri daldı; gelen Wyne’dı!
Koridordan gelen ilk ayak sesini duyar duymaz tehlikeyi sezen Rys, çoktan kocasının kollarından sıyrılmıştı.
"Baba! Baba!" Wyne, Flio’nun boynuna atlayıp sıkıca sarıldı. "Hadi oynayalım! Hadi oynayalım!"
Flio, Wyne’ı hafifçe üzerinden çekmeye çalıştı. Onu kibarca uzak tutuyor gibi görünse de Wyne bir zamanlar ejderha lejyonunun bir askeriydi. Onu üstünden çekip almak için gereken güç, kayaları paramparça etmeye yetecek düzeydeydi. Neyse ki Flio, tedbiri elden bırakmayıp bedenini büyüyle güçlendirmişti.
"Banyoda seninle oynadım ya," dedi. "Hala doymadın mı?"
"Evet! Daha çok oynamak istiyorum! Babamla, annemle ve herkesle oynamak istiyorum!" Kediler gibi mırıldanarak tekrar babasına sarıldı.
Tam o sırada... "Ah! Buradaymışsın işte Wyne!"
"Wyne! Babamı sadece kendine saklayamazsın!"
Garyl ve Elinasze de Wyne’ın arkasından odaya dalıp ablaları gibi Flio’ya sarıldılar.
Rys de Flio’ya sarılarak güldü. "İlahi! Ne kadar da çok seveniniz var, kocam, efendim."
"Babamı da annemi de çok seviyorum!" dedi Wyne.
"Ben de, anne!" dedi Garyl.
"Ve tabii ki ben de!" diye ekledi Elinasze.
Flio, karısı ve çocuklarının arasında sıkışıp kalmış halde, hepsini birden kucaklamaya çalışıyordu.
O gece çocuklar anne babalarının odasında uyudu. Flio, en son uykuya dalan kişi oldu. Yatakta uzanmış, ailesini sevgi dolu gözlerle izlerken kelimelerle tarif edilemez bir huzur ve mutluluk içindeydi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.