Kırılan Hayaller ve Yükselen Gazap

Fotoğraf çekiminin üzerinden birkaç gün geçmiş, nisan ayının sonuna gelinmişti.

Yeni sınıfa neredeyse alışıldığı bir dönemde gelen nisan sonu ile mayıs başını kapsayan o büyük tatil, yani nam-ı diğer Altın Hafta kapıya dayanmıştı. Öğrencilerin çoğu şimdiden heyecandan yerinde duramıyordu.

Elbette tatili dört gözle bekleyen çok öğrenci vardı ancak onların asıl heyecanı belirli bir etkinlikten kaynaklanıyordu.

Peki, bu neydi? Bu soru sorulan çoğu öğrenci muhtemelen şöyle cevap verecektir:

— "DAMENS"in mini konseri.

"Dimension Stars!" grubunun ilk albümü. Bu albümün çıkışıyla eş zamanlı olarak, lisenin yakınındaki alışveriş merkezinde bulunan meydanda bir lansman etkinliği düzenleneceği zaten duyurulmuştu.

Doğal olarak bu haber Narukami Lisesi öğrencilerinin kulağına gitmişti ve o gün ne pahasına olursa olsun oraya gideceklerine dair ant içenlerin sayısı bir hayli fazlaydı.

Özellikle "DAMENS"in çift merkezi olan Takanashi Setsuna ve Tsukishiro Alisa'nın bulunduğu 2-D sınıfında, neredeyse tüm sınıf orada destek vereceğini ilan etmişti.

Buna bağlı olarak grup sohbetleri de oldukça hareketliydi. KANE üzerindeki sınıf grubunda, hava karardığında her gün mutlaka birilerinin mesajlaştığına şahit olmak, morallerin ne kadar yüksek olduğunu anlamaya yetiyordu.

Hele ki son zamanlarda bu coşku iyice artmış, gece gündüz demeden "oshi"lerine duydukları tutkuyu anlatan tuhaf ve uzun metinler gönderilir olmuştu. Kimin en büyük hayran olduğunu kanıtlama yarışı sürüp gidiyordu. Peki ama neden?

Bu sorunun cevabı ve aynı zamanda asıl sebebi olan, masanın üzerine yayılmış haldeki Setsuna ve Alisa'nın cosplay fotoğraflarına bakarken, o — Ijuuin Reika, başını ellerinin arasına almış, kederle öne eğilmişti.

"Nasıl oldu da bu hale geldi..."

Bu mırıldanmanın içinde derin bir keder vardı. Bulunduğu yer, Tokyo'daki Ijuuin malikanesinde yer alan kendi odasıydı.

Normalde yanında hizmetçisi olan Himeno, hem bakıcısı hem de dert ortağı olarak bulunurdu. Ancak son zamanlarda yaşadığı bir dertten ötürü Ijuuin, eve gelir gelmez odasına kapanmayı tercih ettiğinden şu an tek başınaydı.

Yirmi tatamiden geniş olan bu ferah odada, başta görkemli bir avize olmak üzere, ünlü ustaların elinden çıkmış antika mobilyalar ve aksesuarlar yer alıyordu. Tam anlamıyla "Zenginin evi böyle olur" dedirten, lüks ve şatafatlı bir odaydı bu.

Aslında böyle bir mekanda fonda klasik müzik çalmalı, elinde çay fincanıyla zarif bir vakit geçirilmeliydi. Ancak şu an içeride idol şarkıları yüksek sesle yankılanıyor, masanın üzerinde oshi'si olan idollerin resimlerinin basılı olduğu kupalar dizili duruyordu; bu durum tam anlamıyla bir uyumsuzluk örneğiydi.

Dahası, duvarın her yanı "Dimension Stars!" posterleriyle kaplanmış, odanın o ağırbaşlı uyumu tamamen yerle bir edilmişti. Fakat odanın sahibi bunu zerre umursuyor gibi görünmüyordu.

Şu an tüm dikkati, canından çok sevdiği idollerin cosplay fotoğraflarına odaklanmıştı. Zaten onun perspektifinden bakıldığında, ortada çok vahim bir durum vardı ve başka bir şeyi düşünecek hali kalmamıştı.

"Benim 'Dimension Stars!'ım... Benim kader tanrıçalarım, nasıl olur da o adamın böylesine muazzam... Hayır, böylesine hayasız fotoğraflar çekmesine izin verirler...!"

Hizmetçi kıyafeti, garson önlüğü, hatta Çin elbisesi ve amigo kız kostümü. Mini etekli Noel anne, leotard ve rahibe kıyafeti gibi çeşitli cosplay giysileri içindeki iki dünya güzeli kız fotoğraflarda boy gösteriyordu.

Masanın üzerine dizilmiş fotoğraflarda kızlar türlü türlü ifadelere bürünmüştü ve bunların hepsi, sınıf arkadaşlarının talep ettiği kurgulara dayanıyordu.

Fotoğrafları ilk aldığında Ijuuin de azılı düşmanı Pislik-hara'ya olan öfkesini unutup büyük bir sevinç yaşamış, diğer sınıf arkadaşları gibi o da sayfalarca hayranlık dolu mesajlar döşenmişti. Ancak zaman geçip sakinleşince, fotoğraflardaki idollerin ifadelerine bakınca bir şeyi fark etmişti.

Evet, fark etmişti işte. Duvarı kaplayan o resmi posterlerdeki ifadelerle bu fotoğraflardaki ifadeler arasında, fotoğrafı çekene yönelik duyulan duygu tamamen farklıydı.

Bu, "DAMENS"e ait tüm ürünleri toplayan biri olduğu için fark edebildiği bir tuhaflıktı.

Fakat bir şeyi fark etmiş olmak, her zaman şans getirmeyebilirdi. Aksine, dünyada bazı şeyleri hiç bilmemek daha iyiydi.

"Kesinlikle hepsi harika fotoğraflar ama bu ifadelerin Kuzuhara Kazuma tarafından ortaya çıkarıldığını ve ona yönelik olduğunu düşününce, beynim uyuşuyor sanki..."

Sadece bu bile başlı başına bir baş ağrısıyken, Ijuuin için başka dertler de vardı.

"Üstelik o adam, nasıl olur da Himeno'yu bile avucunun içine alabilir!"

O gün çekimden dönen Himeno'nun hali kesinlikle bir tuhaftı.

Sanki ateşi çıkmış gibi yüzü bir karış havada, dalgın dalgın geziyordu. Ne kadar sorgulasa da ağzından düzgün bir laf alamamış, sonunda Himeno'nun dudaklarından dökülen tek şey şu olmuştu: "Kaderimin efendisiyle tanıştım."

Önce şaka yaptığını sanmıştı ama normalde ifadesiz olan kızın utançtan kızarmış yüzünü görünce, Ijuuin bu sözlerin gayet ciddi olduğunu anında kavramıştı.

"O adam, hangi hileye başvurup da o kızı...! Gerçekten, işler neden bu noktaya geldi..."

Çocukluklarından beri beraber büyüdüğü, en yakın dostu gibi gördüğü hizmetçisinin bile o pislik herif tarafından kandırıldığını anladığı andaki o şok, kelimelerle tarif edilemezdi.

"Ben sadece o hanımefendilerin yanında olmak istemiştim..."

O adamın "DAMENS" üyelerine el uzatmasından korktuğu için Himeno'yu gözcü olarak göndermişti ama bunun büyük bir hata olduğunu kabul etmek zorundaydı.

Şimdi pişman olsa da artık çok geçti. Giden gitmişti bir kere.

Hayran olduğu tanrıçaların cosplay hallerini yakından görürse iradesine hakim olamayacağından korktuğu için gitmemişti belki ama artık telafisi olmayan bir durumun içine düşüldüğü gerçeği değişmeyecekti.

Ijuuin dişlerini gıcırdatarak, nefret dolu düşmanının adını sayıkladı.

"Seni asla affetmeyeceğim, Kuzuhara Kazuma...!"

Kuzuhara Kazuma. O adam sadece tanrıçalarına değil, kendi en yakın dostuna bile el uzatmaya yeltenen aşağılıkların aşağılığı bir adamdı. 001 numaralı hayran kulübü üyesi gibi onurlu bir unvana sahip olmasına rağmen, oshi'sini kullanıp onları kirletmeye çalışan, pisliğin tekiydi.

Kuzuhara Kazuma söz konusu olduğunda söylenecek söz kalmamıştı ama bir zamanlar o 001 numaraya saygı duyduğu için, gerçek kimliğini ve karakterini öğrendiğinden beri öfkesi katlanarak artıyordu.

"Gökler affetse bile, ben o pislik herifi asla affetmeyeceğim!"

Böyle yemin etse de, peki ne yapabilirdi?

"Kuroiso'ya söyleyip o adamı ortadan kaldırsam mı... Hayır, olmaz. Mevzu Kuzuhara Kazuma olunca, kesin gidip Setsuna-sama ve diğerlerine ağlayacaktır. Öyle olursa benim hakkımdaki düşünceleri daha da kötüleşir..."

Bu hiç iyi olmazdı. Zaten şu an bile sesini onlara duyuramıyordu.

Okula transfer olduğundan beri, o adamın ne kadar aşağılık şeyler yaptığını her fırsatta anlatmaya çalışsa da hiçbir sonuç alamamıştı.

Aksine Ijuuin, kendisine bakan gözlerde artık bir bıkkınlık emaresi belirdiğini iliklerine kadar hissediyordu.

'Birlikte geçirdikleri yılların getirdiği o derin bağdan mı kaynaklanıyor acaba? Çocukluk arkadaşı olduklarını araştırmıştım ama... Kahretsin, gerçekten her bakımdan baş belası bir adam!'

Yaşadığı hüsranla gayriihtiyarî dişlerini gıcırdattı.

Bir holding varisi olarak imparatorluk eğitimi almış biriydi; "güven" denen şeyin ne kadar büyük ve önemli olduğunu gayet iyi biliyordu. Ancak, başkalarının güvenini gerçekten kazanmış birine karşı mücadele etme konusunda hiç tecrübesi yoktu.

Henüz bir lise öğrencisi olduğunu ve deneyim eksikliğini kabul etmek zorundaydı ama o iki kızı bu adamdan nasıl koparabilirdi?

Bunu başaracak bir yöntem hakkında en ufak bir fikrinin bile olmadığı su götürmez bir gerçekti ve bu durum onu fazlasıyla kederlendiriyordu.

'Bu gidişle Himeno'dan yardım istemek de muhtemelen bir işe yaramayacaktır.'

Normalde her şeyi ilk danıştığı kişi olan Himeno bile çoktan Kuzuhara Kazuma tarafından ayartılmıştı.

O adamla ilgili bir konuyu ona açması muhtemelen anlamsız olurdu. Hatta en kötü ihtimalle, el altından adama bilgi bile sızdırabilirdi.

Böyle bir şeyin olmayacağını düşünerek bunu reddetmek istese de, en ufak bir ihtimali bile göz önünde bulundurunca buna cesaret edemiyordu.

— Ah, yetti be! Ne yapmam gerekiyor acaba!

Aslında işler böyle olmamalıydı. Dimension Stars! ile tanışması, kendi kaderi olmalıydı.

Duyguları o kadar ağır basmıştı ki, onlara yakın olmak için okulunu bile değiştirmişti.

Buna dair en ufak bir pişmanlığı yoktu ama o adamın orada olması tek ve en büyük hesap hatasıydı.

Geleceğin kendisi için en mükemmel şekilde ilerleyeceğine dair zerre şüphesi yokken, uğradığı bu şokun büyüklüğünü tarif etmesi imkansızdı.

Hayalini kurduğu o geleceğin gürültüyle yıkıldığını hisseden Ijuuin, tek bir sonuca vardı.

Ne olursa olsun o adam, Kuzuhara Kazuma, kesinlikle ortadan kaldırılmalıydı.

Kuzuhara Kazuma, bizzat kendisinin ve Dimension Stars!'ın geleceğini mahvedebilecek bir kanser hücresiydi.

O pislik, tanrıçaların yanında bulunmayı hak eden biri değildi. Kararlılığını tazelemesine tazelemişti de, peki bunu nasıl yapacaktı?

— İyi bir çözüm yolu olsa... Hah, eğer para ile çözülebilecek bir şey olsaydı çok daha kestirme olurdu ama...!

Bunu söylerken Ijuuin bir an duraksadı.

— Hayatım boyunca rahat etmemi sağla ve bana bak, tamam mı? Beni çalıştırmak gibi bir niyetin olursa çocukluk arkadaşı falan dinlemem, haberin olsun.

Kuzuhara Kazuma, okulun ilk gününde Setsuna'ya böyle bir şey söylemişti.

Geri dönüp düşününce tam bir pislikçe bir sözdü ama aynı şeyi Arisa'ya da söylediğini hatırlıyordu.

— Bakılmak... Yani bu, o adamın paraya ihtiyacı olduğu anlamına mı geliyor?

O zaman bir yol vardı. Kestirme bir çözüm yolu.

— O adama ihtiyacı olan parayı verip bunu bir sus payı yaparsam... Belki de Setsuna-sama ve Arisa-sama'yı kurtarabilirim...?

İhtimal dahilindeydi. Para ile çözüm, yetişkinlerin dünyasında her zaman başvurulan bir yöntemdi. Hatta Ijuuin ailesi geçmişte meseleleri halka yansıtmadan halletmek için bu yolu defalarca kullanmıştı.

Henüz genç olduğu için bunu kirli bir yöntem olarak görüp tiksinmiş ve asla böyle bir şeye başvurmayacağını düşünmüştü ama... Eğer bu sayede o adamı tanrıçaların yanından söküp atabilecekse, ödenecek bedel devesinde kulak kalırdı.

Kendi gururu ve Damens'in geleceği.

Bu ikisini teraziye koysa da en ufak bir tereddüt yaşamadı.

— Çaresizlik her yolu mübah kılar.

Evet. Para ile çözüm.

Sıradan bir lise öğrencisi için asla mümkün olmayacak bir yöntemdi. Akıllarına gelse bile uygulamaya koyamazlardı.

Bir lise öğrencisinin çevirebileceği paranın miktarı üç aşağı beş yukarı belliydi. Normalde anında elenmesi gereken bir seçenekti bu.

Ancak kendisi, Ijuuin Reika, bu yöntemi seçebilirdi.

Hayır, bir holding varisi olarak doğup büyüyen ve elinde muazzam miktarda nakit bulunduran kendisinden başka kimse bunu yapamazdı.

O halde yapmaktan başka çaresi yoktu. Madem onları sadece kendisi kurtarabilirdi, o zaman gerekeni yapacaktı.

— Bekle beni Kuzuhara Kazuma. Dimension Stars!'ı bu bendeniz, Ijuuin Reika, mutlaka sonuna kadar koruyacak...!

Prensiplerini çiğnemek ve ellerini kirletmek zorunda kalsa bile, en değerli hazinesini korumaya yemin etti.

Kararlılıkla ayağa kalktı ve el çırptı. Çok geçmeden kapı tıklandı.

— Hanımefendi, beni mi çağırdınız?

— Evet, Kuroiso. Hazırlamanı istediğim bir şey var. Nakit olarak... Diyelim ki, yüz milyon. Yüz milyon yen hazırla.

Yüz milyon demesinin altında yatan özel bir sebep yoktu.

O aşağılık adamın önüne bu kadar büyük bir miktar koyulursa hemen atlayacağına dair basit bir tahmindi sadece.

— Yüz milyon mu?

— Nedenini sorma. Acelesi var. Yarın sabaha kadar hazırla. Himeno'ya da haber vermeden hallet. Anlaşıldı mı?

— Emredersiniz, anlaşıldı.

Siyah takım elbiseli adam selam verip odadan çıktı. Kapının kapanma sesini duyan Ijuuin, koltuğuna tekrar kuruldu.

Artık tek yapması gereken yarını beklemekti. Tekrar düşününce, bir lise öğrencisi için yüz milyon yen akıl almaz bir paraydı.

Bu miktar önüne koyulduğunda çoğu insanın gözü dönerdi. Ijuuin, adamın ikiletmeden yüz milyonu seçeceğine emindi.

Hele ki o açgözlülüğün vücut bulmuş hali olan adam için bu durum hayli hayli geçerliydi. Dimension Stars!'ı o pislikten koruyabilecekse, yüz milyon yenin lafı bile olmazdı.

— Of...

Derin bir nefes alıp masanın üzerindeki fotoğrafa baktı.

O kadar kutsal görünüyorlardı ki gayriihtiyarî onlara gülümsedi; sanki onlar da kendisine karşılık veriyormuş, ona gülümsüyorlarmış gibi hissetti.

— Sizi mutlaka kurtaracağım...

Her şey kaderin tanrıçaları içindi.

Bu güçlü kararlılıkla, gece yavaşça ilerledi.

Büyük tatilin ilk gününden önceki sabah.

Her zamanki gibi evden çıktım ve her zamanki yolumdan okula doğru yürümeye başladım.

Ancak normalden farklı bir nokta vardı. O da şu anki gökyüzü gibi, içimin de bulutsuz ve masmavi, huzur dolu olmasıydı.

Sebebi malum. Altın Hafta tatiline giriyoruz.

Son zamanlarda çok şey olmuştu, yayın izlemeye veya oyun oynamaya pek vakit bulamamıştım. Bu tatil boyunca yapmak istediğim ne varsa hepsine el atacak, canımın istediği gibi takılacaktım.

Bütün gece oyun oynamak da bir seçenekti, rastgele lezzetli şeyler sipariş edip tıkınmak da.

Tek üzücü taraf, oyun arkadaşım Harukaze-san'ın Altın Hafta boyunca işleri olduğu için yoğun olmasıydı; birlikte göreve gitmeye pek vaktimiz olmayacak gibiydi.

Neyse, onun da kendine göre işleri vardır, elden bir şey gelmez. Her ne olursa olsun, bu tatili dibine kadar eğlenerek geçirmeye kararlıydım.

Normalde hal ve hareketlerime sürekli laf eden Arisa da, tatil boyunca şehirde yapılacak olan mini konser hazırlıkları ve provalar yüzünden son birkaç gündür çok yoğundu. Bugün de Yukina ile birlikte okula geç geleceklerdi.

Tatil başladığında dersler ve provalarla daha da meşgul olacaklardı, muhtemelen bütün günlerini orada geçireceklerdi. Gün boyu ne kadar boş gezersem gezeyim bana dır dır edecek kimsenin olmayacağı kesinleşmişti; bu da benim için büyük bir artıydı.

Son zamanlarda bana bakacağını söyleyen yeni bir hizmetçim de olmuştu, artık ek gelirim de artacaktı.

Her ne olursa olsun, şu an hem ruhen hem de bedenen harika bir durumdaydım.

"Hmm hımm hımm... Yarın ne yapsam acaba? ♪"

Hafif bir ıslık eşliğinde koridorda yürürken, göz açıp kapayıncaya kadar sınıfa varmıştım.

İnsanın keyfi yerinde olunca zamanın daha hızlı aktığını söylerler, tam olarak o durumdaydım işte.

Bu neşeli halimle sınıfın kapısını ardına kadar açtım.

"Herkese günaydınlar efendim!"

Canlı bir şekilde selam verdiğim anda, tüm bakışların üzerimde toplandığını tenimde hissettim.

Bana bakanların arasında Nekomiya da vardı. Ancak Nekomiya bir anlığına bana ters ters baktıktan sonra hemen gözlerini kaçırdı ve yanındaki diğer kızlarla sohbetine geri döndü.

Normalde iyi huylu biri olan ona göre bu oldukça soğuk bir tavırdı. Görünüşe göre geçen seferki olay yüzünden Nekomiya benden fena halde nefret etmişti.

'Hmm, bu kötü oldu. Neyse, elden bir şey gelmez.'

Ortaokuldan beri sınıf arkadaşım olan birinin bu sert tepkisine acı acı gülümserken, bana bakan birkaç kişi tepki verip el kaldırdı.

"Ooo, Kazuma. Günaydın!"

"Kazuma-san, selamlar!"

"Vay be, Kuzuhara-san bugün de yakıyor! Helal olsun! Her zamanki gibi aşırı havalısın! Yürü be, seni gidi yakışıklı!"

Bu hoş selamları verenler, geçenlerde çocukluk arkadaşlarımın cosplay fotoğraflarını verdiğim elemanlardı.

Aralarında Sayama ve Goto-kun da vardı; bariz bir şekilde yağ çekiyorlardı ama bu durum yine de hoşuma gidiyordu.

"Hahaha, o kadar övmeyin yahu, utanıyorum."

"Yok canım, sadece içimizden geleni söylüyoruz! Değil mi beyler, siz de öyle düşünmüyor musunuz?"

Sayama'nın sözlerini diğer erkekler de başlarıyla onayladı. O olaydan sonra uslanan bu çocuklarla, eskisinden daha iyi bir ilişki kurmayı başarmıştım.

Görünen o ki, fotoğrafların içeriğinden memnun kalmalarının yanı sıra, diğer sınıflardan akın eden 'işe yaramaz heriflerin hayranları' grubunun fotoğrafları onlara da vermem için yaptığı ısrarları geri çevirmem de etkili olmuştu.

Sadece kendilerinin sahip olabildiği nadir eşyaların varlığı, bana karşı olan tavırlarını bariz bir şekilde yumuşatmıştı.

'Tam çıkarına bakan tipler. Gerçi otaku dediğin de böyle olur zaten.'

Bu muazzam dönmeliğine dair söyleyecek sözüm yok değildi ama her şey planladığım gibi gittiği için sorun yoktu.

Başkalarının arzuladığı bir şeye sahip olmanın verdiği üstünlük duygusu, insan psikolojisinin bir parçasıdır. Kaldı ki "sınırlı üretim" lafına karşı aşırı zayıf olmak, otaku denilen canlıların doğasında vardır.

Elbette o fotoğrafları her yana dağıtsaydım para kazanırdım ama benim istediğim sınıftaki huzurdu ve bu, parayla satın alınabilecek bir şey değildi.

Üç beş kuruşluk çıkar uğruna güven sarsmak ve imajı bozmak, ancak aptalların yapacağı bir işti.

Zarar et ama kazançlı çık. Para getirmese de, sadece kendilerinde olan bu özel ürünler sınıf içindeki bağı güçlendirmiş ve benim kabul görmem için uygun zemini hazırlamıştı.

"Ooo, Usta. Geç kaldın ya."

Bunları düşünerek yerime doğru ilerlerken, sıramda çoktan birinin oturduğunu gördüm.

Koltukta oturan o şahsı görünce ister istemez yüzümü ekşittim.

"Burada ne işiniz var? Sizin sınıfınız üst katta değil mi, Senpai?"

"Öyle sert konuşma ya. Şunun şurasında aramızdan su sızmıyor."

Sıramdan kalkıp zorla koluma giren kişi, bizim "çapkın abi" Hijiri'ydi.

İlk tanıştığımız zamanki gibi laubali bir tavrı vardı ama eskisinden farklı olan şey, bana yaklaşım tarzıydı.

Tekrar karşıma çıktığında nedense bana Usta diye seslenmeye ve bana derin bir saygı duymaya başlamıştı.

Dediğine göre, benim sözlerimle gözü açılmıştı. O da kadınlara kendine para yedirip hayatını yan gelip yatarak geçirmek istiyordu. Bunun için de yanımda olup benden bir şeyler öğrenmek niyetindeydi. Bir idolü kendine aşık edip ona para yediren benim becerilerimi mutlaka öğrenmek istiyormuş falan filan...

İlk duyduğumda şaşırıp onu terslemiş olsam da, arada sırada böyle yanıma gelip musallat olduğu için artık pes etmiş durumdayım.

Aslında bana bir zararı dokunmuyordu, ayrıca kadınlara para yedirmenin yolunu öğrenene kadar bir süre çapkınlık işlerine ara vereceğine dair söz de almıştım.

Her şeyden önemlisi, benim bilmediğim pek çok şeyi biliyor olması dürüst olmak gerekirse ilgimi çekiyordu.

Eğer o, kadınlardan nasıl para koparacağını benden öğrenmek istiyorsa; benim de Hijiri'den çapkınlığın inceliklerini öğrenmemde bir sakınca yoktu.

Çıkarlarımız bir bakıma örtüşüyordu.

"Ee, Altın Hafta boyunca boş bir günün var mı? Varsa takılalım. Çok iyi yerler biliyorum, bu arada tavladığımız zengin bir kadını da ağına düşürebilirsin."

"Olur ama parayı ve sorumluluğu siz üstleneceksiniz. Öyle rastgele tavladığımız biri başımıza bela falan açarsa uğraşamam."

"Sen harbi benden daha pisliksin..."

"Davet eden tarafın sorumluluk alması racondur. Ben sadece olması gerekeni söylüyorum."

Hijiri ile böyle havadan sudan konuşurken, sınıfa giren öğrencilerin sayısı teker teker artmaya başladı.

Neşeli bir şekilde selamlaşanlar olduğu gibi, uykulu gözlerle esneyenler de vardı.

Ancak hepsinin yüzünde, yarından itibaren başlayacak olan tatilin heyecanı okunabiliyordu.

Bugünü bir atlatalım yeter. Dile dökmeseler de sınıfta ortak bir hava oluşmaya başlıyordu.

Benim için de durum aynıydı. Tatil öncesi can sıkıcı bir şey yaşansın istemiyordum.

Günü olaysız kapatmaktan daha iyi bir şey olamazdı. Yaklaşan ders zilini dört gözle bekliyordum.

Üst sınıfta olmasına rağmen hâlâ sınıfa dönmeyen yanındaki Hijiri'ye artık gitmesi gerektiğini söyleyeceğim anda, o şahıs göründü.

"Günaydın."

Bu selamla birlikte sınıfa adım atan, artık görmeye alıştığım ama hâlâ göz alan o sapsarı saçlardı.

Altın sarısı ve görkemli havasıyla o kadın, kuşkusuz Ijuin'di. Sahi, bugün onu henüz görmemiştim.

Bu kadar varlık gösteren birinin eksikliğini fark etmediğime göre, alışkanlık denilen şey gerçekten korkutucuymuş.

Transfer olalı daha iki hafta kadar olmuştu ama bir şekilde onun sınıftaki varlığına uyum sağlamıştık.

Fakat yanındaki Hijiri için durum farklı olmalıydı. Dirseğiyle kolumu dürterek gizlice kulağıma fısıldadı.

"Hey. Şu havalı, her yerinden zenginlik akan kız mı şu meşhur transfer öğrenci? Ijuin denen kız?"

"Evet, o. Bu arada, kendisi Ijuin Holdingi'nin hanımefendisidir."

"Ijuin Holdingi mi?! Şu devasa zenginlerden mi?! O zaman o kızı tavlarsan hayatın kurtulur be...!"

Hijiri yutkundu. Muhtemelen kafasında Ijuin'i ayarttığı bir gelecek tablosu çiziyordu. Ama bu tam bir delilikti.

"Hiç niyetlenmesen iyi edersin. Ijuin'i gözüne kestirmek çok yüksek riskli. Arkasında bir sürü karanlık tip vardır, yanlış bir hamlede beton döküp Tokyo Körfezi'ne atılırsan görürsün gününü. Daha garanti, daha alt seviyelere oynamak daha mantıklı."

"Hmm... Haklısın aslında. Güzel kız, yazık olur ama Usta öyle diyorsa vazgeçtim."

Fısıldadığımda Hijiri hemen geri adım attı.

Buna biraz içim rahatlayarak devam ettim:

"En iyisi bu olur. Ha, bu arada; Ijuin'in arkasındaki kıza da sakın elini sürme."

"Ha? Nedenmiş o? Ah, yoksa sen..."

"Evet. O Hizmetçi-san benim sayılır. Birçok olaydan sonra bana harçlık vermeye karar verdi de, birileri ona bulaşırsa işim zorlaşır."

"Ciddi misin!? Usta, harbiden inanılmazsın be...!"

Çapkın bir tipe yakışmayacak kadar, bir çocuğunkini andıran hayranlık dolu, pırıl pırıl gözlerle bana bakıyordu.

Son zamanlarda sürekli pislik muamelesi gördüğümden mi nedir, böyle saf bir bakışla karşılaşmak hiç de fena hissettirmemişti.

Keyfim yerine gelmiş, ona alaycı bir gülümsemeyle karşılık vermeye hazırlanmıştım ki...

"Hıh, o kadar da abartılacak bir şey—"

"Neden bahsediyorsunuz acaba?"

Aniden araya giren bir ses.

Ne ara geldiğini fark etmediğim İjuin, masamın önüne dikilmiş bana sesleniyordu.

"Yok bir şey, önemli değil. Erkek erkeğe biraz bilgi paylaşıyorduk o kadar."

"Öyle mi? O halde tam zamanı. Kazuma-sama, sizinle konuşmam gereken bir konu var. Bana vaktinizi ayırabilir misiniz?"

İjuin, zarif bir hareketle başını eğdi.

Benden nefret etmesi gereken bu kızın benimle bir işinin olması cidden nadir görülen bir durumdu...

"Konuşmak mı? Hemen bitecekse olur ama yakında ders başlayacak."

Bunu söylerken saatin yelkovanına baktım; ders başlama saati olan sekiz buçuğa gelmek üzereydi.

İki üç dakikaya okulun zil sesleri koridorlarda yankılanacaktı. Eğer uzun bir mevzuysa zamanlama biraz kötüydü.

"Yuki-chan da gelmek üzeredir zaten. Konuşmayı ders sonrasındaki teneffüse bıraksak da geç kalmış sayılmayız, değil mi?"

Bu önerime rağmen İjuin hemen başını iki yana salladı.

"Hayır. Hemen şimdi konuşmak istediğim bir konu. Öğretmen gelirse durumu bizzat ben açıklarım."

"Hmm..."

Nuh diyor peygamber demiyor. Görünüşe göre İjuin’in sırasına dönmeye niyeti yoktu, benimle konuşmaya devam edecekti.

Derdi neydi acaba? Merakla, her zamanki gibi İjuin’in arkasında konuşlanmış olan Ichinose’ye baktım.

Niyetimi sezmiş olacak ki hemen göz göze geldik. Ichinose, ifadesiz suratına karışan bir şaşkınlıkla, belli belirsiz bir hareketle başını iki yana salladı.

'Ichinose de bir şey bilmiyor demek.'

Görünen o ki, yanındaki hizmetçisi olan kıza bile bu konuda bir şey söylenmemişti.

Merakım iyice artsa da bu soruyu çözmenin en kestirme yolu doğrudan muhatabına sormaktı.

Benden cevap bekleyen İjuin’e başımla onay verdim.

"Tamam. Madem öyle, anlat bakalım."

"Teşekkür ederim. O halde, gel buraya Kuroiso!"

Cevabımı alır almaz İjuin ellerini çırptı.

O an sınıfın kapısı gürültüyle açıldı. İçeri giren siyah takım elbiseli, devasa bir adamdı. Daha önce gördüğüm İjuin’in korumasıydı bu.

O zaman çağrıldığında Goto-kun’un masasını alıp sınıftan çıkmıştı ama şimdi sağ elinde siyah bir çanta taşıyordu.

Çevik hareketlerle sıraların arasından süzülerek gelen adam, sonunda İjuin’in önünde durdu.

"Hanımefendi. İstediğiniz şeyi getirdim."

"Eline sağlık. Onu şu masanın üzerine bırak lütfen. Sonrasında çekilebilirsin."

"Emredersiniz."

Siyah takım elbiseli adam abartılı bir şekilde İjuin’in önünde eğildi, çantayı masamın üzerine bıraktı ve gitti.

Öncekiyle aynı düzeydeki bu ustalıklı ve hızlı operasyon bir dakika bile sürmemişti. Tüm sınıf şaşkınlıktan donakalmışken, İjuin tek başına harekete geçti.

Sessizce çantanın şifreli kilidini çevirdi, ardından mandallara parmaklarını koyup tık, tık diye sesler çıkararak kilitleri açtı.

"İjuin...?"

"Kazuma-sama. Şuna bir bakar mısınız?"

Sorumu bastırırcasına, çantanın tüm kilitlerini açmış bir halde elini kapağa koydu. Sanki sergiliyormuşçasına, yavaşça yukarı doğru çekti.

İçerik anında göründü ama...

"Hı!?"

O an nefesim kesildi.

Önümde açılan çanta...

İçerisi ağzına kadar on bin yenlik banknot desteleriyle dolup taşmıştı.

◇◇◇

Burada tam olarak ne kadar para vardı? Kafamda uyanan bu doğal soru, bir sonraki an hemen cevabını buldu.

"Yüz milyon. Bu çantanın içinde tam yüz milyon yen var."

Tepemden yağan İjuin’in bu sözleri karşısında dilim tutulmuştu.

"Yüz... milyon mu...?"

Kelimeleri ağzımdan çıkarsam da gerçeklik hissi yoktu. Aksine, tam önümde duran çanta nedense bana çok uzakmış gibi geliyordu.

"Evet. Bunların hepsini Kazuma-sama... size veriyorum."

"Yüz milyon... Bir, yüz..."

Tekrar telaffuz edince ağırlığı değişiyordu. Bu meblağın ne boyutta olduğunu aslında hiç kavrayamadığımı anladım.

Düşüncelerim yavaş yavaş yerine gelmeye başladı; beynimin içinde bu miktarın ne kadar akıl almaz olduğunu hesaplayan bir abaküs çalışıyordu sanki.

"Yüz milyon yen mi!? Ci-cidden mi!?"

"Hadi canım, yok artık..."

İjuin’in sözlerinin anlamını gecikmeli olarak kavrayan sınıfta bir uğultu yükseldi.

Tüm sınıfa bir çalkantı yayıldı, insanların masamın etrafında toplanmaya başladığını hissettim.

"O-ohey! Usta! Bu inanılmaz bir şey! Yüz milyon diyor lan! O kadar parayla ömür boyu yan gelip yatarsın! Başardın oğlum, helal olsun!"

Hijiri elini omzuma koyup heyecanla beni sarsıyordu ama bu bile sanki başkasının başına geliyormuş gibi geliyordu.

Ayaklarım yerden kesilmişti sanki. Tuhaf bir boşluk hissi. Gerçekliğin tam ortasında olmama rağmen, başka bir yerlerdeymişim gibi bir duygu.

"Neden birdenbire böyle büyük bir parayı bana..."

"Bu bir ayrılık parasıdır."

Hâlâ sersemlemiş bir halde sorumu sorduğumda cevabı hemen geldi.

"Ayrılık... parası mı...?"

"Kazuma-sama, lütfen o 'Damenzu'lardan... Setsuna-sama ve Arisa-sama'dan uzak durun. Eğer bunu yaparsanız, bu paranın tamamı sizin olacak. İstediğiniz gibi harcayabilirsiniz, gerekirse üzerine ekleme de yapabilirim."

"............"

Ayrılık parası... Bu yüz milyon, o ikisinden kopmam için miydi...?

"Ancak bana şu konuda söz vermelisiniz. Setsuna-sama ve Arisa-sama'yı... O ikisini kesinlikle serbest bırakacağınıza. Bundan sonra onlarla gereğinden fazla muhatap olmayacağınıza ve yollarınızı ayıracağınıza dair burada yemin etmelisiniz."

"Bu yüz milyonu size vermemin şartı budur." diyerek sözlerini noktaladı İjuin.

Uçuşan zihnimin tam aksine, sesi oldukça sakin ve kararlıydı.

"Hanımefendi, bu kadarı...!"

"Himeno, sen sus. Hadi Kazuma-sama. Cevabını ver!!!"

Ichinose’yi susturan İjuin cevabım için beni sıkıştırıyordu.

Sesindeki o gizli özgüven, sanki teklifine evet diyeceğimden eminmiş gibiydi.

"Ben..."

Hakikaten de Hijiri’nin dediği gibi, yüz milyon çok büyük bir paraydı.

Normal bir insanın gözleri kamaşırdı. Bu kadar parayla yapılamayacak neredeyse hiçbir şey yoktu ve uzun bir süre sefa içinde yaşanacağı kesindi.

Ancak benim için bu miktar... fazlasıyla...

"............"

Yüz milyon ve İjuin... Aralarındaki bağlantıyı ve kızın mantığını tartmaya başladım.

Neden durup dururken bana bu kadar büyük bir para vermeye çalışıyordu?

Asıl amacı neydi? Çocukluk arkadaşlarımla aramı açarak ne elde etmek istiyordu? Önüme atılan yeme atlamak yerine, sonrasını öngörmem ve neyin doğru olduğunu hesaplamam gerekiyordu.

Kısa bir düşünce. Cevap hemen belirdi. Sonuç olarak, sanki üzerimdeki hararet çekilmiş gibi kafam hızla soğudu.

İçgüdülerime boyun eğerek yavaşça dudaklarımı araladım.

"................mı?"

"! Evet! Kabul ediyorsunuz yani! O halde hemen..."

BAŞLIK: Bir Milyar Bile Az

İçeriği:

Ijuin'in yüzünde büyük bir sevinç belirdi.

Ama yanlış anlıyordu. Öyle değildi.

Neyi yanlış anlıyordu bu piç?

"............Hepsi bu mu?"

"Ha?"

"Diyorum ki, topu topu bu kadarcık mı?"

Ben bunu söyler söylemez Ijuin'in gözleri faltaşı gibi açıldı.

"Ne...! B-Bir yüz milyona 'bu kadarcık' mı diyorsunuz...!"

"Değil."

Hemen reddettim.

Çünkü bu herifin söyledikleri tamamen hedef dışıydı.

Görünüşe göre beni fena halde küçümsüyordu. Yine de sakince devam ettim.

"Senin için o 'Damenzu'daki iki kişinin değeri sadece bu kadar mı diye soruyorum, Ijuin."

Ijuin'in bu yanlış anlayışını düzeltmeye içten içe karar vermiştim.

◇◇◇

"Değer mi dediniz... Aniden ne saçmalıyorsunuz...?"

"Buna ilişkiyi kesme parası dedin, değil mi Ijuin? Yukina ve Arisa ile bağımı koparmam karşılığında bu yüz milyonu bana vereceksin. Az önce tam olarak böyle söyledin."

"E-Evet. Öyle dedim ama ne olmuş...?"

Ijuin'in şaşkın halini görmezden gelerek sınıfa bir göz gezdirdim.

"Herkes duydu, değil mi? Ijuin'in ne dediğini hepiniz duydunuz."

Sorum üzerine sınıf arkadaşlarım belli belirsiz başlarını salladılar.

Anlaşılan sadece Ijuin değil, diğerleri de neyin peşinde olduğumu pek kavrayamamıştı.

Tam bu duruma biraz hayıflanacakken, günün başladığını haber veren zil sınıfta yankılandı.

Aynı anda kapı gürültüyle açıldı ve yüzünde kocaman bir gülümsemeyle Yuki-chan göründü.

"Günaydın millet! Bugün nihayet son gün! Yarın Altın Hafta tatili başlıyor, Sensei sonunda mide ağrılarına sebep olan bu sınıftan kurtulup biraz dinlenece... k...?"

Neşeli sınıf öğretmeninin ses tonunun bir anda şaşkınlığa dönüştüğünü duysalar da kimse yerine oturmadı.

"Eee, bu hava da ne böyle? Neden kimse oturmuyor? Ha? Neler oluyor?"

Sınıf arkadaşları, ne yapacağını şaşıran Yuki-chan'ı tamamen görmezden gelerek pür dikkat bizim hareketlerimizi izliyordu.

Üst sınıflardan olan Hijiri'nin artık kendi sınıfına dönmesi gerektiğini düşünsem de, şimdi bunu kurcalamak yersiz olurdu.

Zarlar çoktan atılmıştı. Onların beklentilerini karşılamak gibi bir niyetim yoktu ama konuyu ilerletmek için ağzımı açtım.

"Neyse, konuya dönelim. Öncelikle buradaki yüz milyon yen hakkında. Doğrusu ben de nakit olarak bu kadar banknotu bir arada görmemiştim, ilk başta dilim tutuldu ama... Açık konuşmak gerekirse, miktar olarak çok az. Hatta sözü bile edilmeyecek bir seviyede."

"............Yüz milyon yenlik miktardan memnun değil misiniz?"

"Hem de hiç değilim. Bak Yuki-chan, yetişkin bir erkeğin yaşam boyu kazancının ne kadar olduğunu biliyor musun?"

Burada, ortamın akışına ayak uyduramayıp hala şaşkın şaşkın bakan Yuki-chan'a pası attım.

"Ha, ne? Bir anda bana mı soruyorsun? Hem yine mi baş belası bir şeyler oluyor? Tatil öncesi son gün bari rahat bırakın yaa."

"Yeter, biliyorsan cevap ver Yuki-chan. Acelemiz var."

Sızlanan Yuki-chan'ı sıkıştırdım.

Pek güvenilir biri değildi ama buradaki tek yetişkindi.

Herkes bir öğretmenin ağzından duyarsa daha iyi ikna olurdu.

Bir öğretmen olarak dırdır etmeyi bırakıp öğrencinin sorusuna düzgünce cevap vermeliydi.

"Üff, Kuzahara-kun tam bir sadistsin... Öylelerini sevmez değilim ama..."

"Yeter artık. Yuki-chan, söyle."

"Tamam be. Bakalım, yaşam boyu kazanç mı? Diyelim ki üniversiteden mezun olup bir işe girdi, ortalama üç yüz milyon yen civarıydı sanırım. Benim gibi özel bir okulda öğretmenlik yapsa bile aşağı yukarı aynı seviyelerde seyrediyor."

"Hmm, anlıyorum. Ben de araştırmıştım, demek ki gerçekten o kadarmış."

"Ama bence çekilen zorlukla maaş kesinlikle dengeli değil! Özellikle ben, mezun olur olmaz böyle belalı bir sınıfın sorumluluğunu aldım, gerçekten çok zorlanıyorum! Herkesin bunu anlamasını istiyorum! Lütfen beni düzgünce dinleyin! Sensei'ye daha nazik davranın!"

"Güzel, şimdi konuya dönelim. Duyduğunuz gibi, genel yaşam boyu kazanç üç yüz milyon yendir. Normal bir hayat yaşamak için yeterli olabilir ama benim hedefim olan yan gelip yatmak konusunu düşünürsek, en azından bunun iki katından fazlası gerekir."

"Yuh ama, daha yeni söyledim, bu kadarı da insafsızlık değil mi?! Sensei'yi görmezden gelmeyin!"

Kusura bakma ama bu imkansız bir istek.

Biz öğrenciler, yetişkinlerin zavallı şikayetlerini dinleyecek kadar boş vakte sahip değiliz.

"Şimdi asıl mesele Ijuin'in hazırladığı miktar. Yüz milyon yen, tek seferde ele geçecek bir para olarak çok büyük bir meblağ olsa da yaşam boyu kazanç olarak bakarsak ancak üçte biri eder. Bu parayla yan gelip yatmayı geçtim, çalışmak zorunda kalırım. Az önce de dediğim gibi, bu kadarı konuşmaya bile değmez, beni bayağı ucuza kapatmaya çalışıyorsun."

Bir an durup Ijuin'e ters ters baktığımda, suçlulukla gözlerini kaçırdı.

"Bu... Özür dilerim. Haklısınız, böyle düşünmenize şaşmamalı..."

"Hala bitmedi. Ijuin, sen bu yüz milyona Yukina ve Arisa ile ilişkiyi kesme parası dedin, değil mi?"

"E-Evet. Öyle dedim ama..."

"Yani bu miktar, ikisinin toplam bedeli demek oluyor. Basitçe ikiye bölersek kişi başı elli milyon yen eder. Demek ki sen Yukina ve Arisa'ya sadece bu kadar değer biçiyorsun."

"Ne...!?"

Sözlerimi suratına çarpar gibi söylediğimde Ijuin donakaldı.

Bir anlık sessizlikten sonra büyük bir öfkeyle üzerime yürüdü.

"N-Neler saçmalıyorsunuz siz?! Öyle bir şey olması imkansız!!! 'Dimension Stars!' benim kaderim! Buna inandığım için şu an buradayım..."

"Öyleyse neden bana yüz milyon verip işi bitirmeye çalıştın? Kriterin neydi? Hangi dayanarak bu miktara karar verdin? Önce bunu bir açıkla Ijuin."

Duymak istediğim şey bahaneler değildi. Bu zengin ve sarışın hanımefendiyi bilerek soğuk bir tavırla geri ittim.

Bu duygusuz tavrım karşısında Ijuin'in omuzları titredi ama korkması şu an umurumda değildi.

Samimiyet sözle değil, miktarla ölçülür.

"O... Bu miktarın ikna edici olacağını düşünmüştüm... Bir öğrenci için fazlasıyla yeterli bir meblağ olduğu için..."

"Yani bir dayanağın yok? Özel bir sebep olmaksızın, yüz milyonun uygun bir miktar olduğuna karar verdin. Bunu böyle kabul edebilirim, değil mi?"

Sorum üzerine Ijuin güçlükle başını salladı.

Zaten beyaz olan teninden tüm kan çekilmiş, yüzü bembeyaz olmuştu; ancak burada peşini bırakacak kadar yufka yürekli değildim.

"O zaman dediğim gibiymiş. Sen, Yukina ve Arisa'yı benden ayırmak için yüz milyonun yeterli olduğuna, belki de bilinçaltında böyle karar verdin. Bu da demek oluyor ki, benim gözümde o ikisinin yüz milyondan daha az değerli olduğunu düşündün."

Hız kesmeden Ijuin'i köşeye sıkıştırmaya devam ettim.

"Yüz milyon. Hayır, demek o ikisinin her birini ellişer milyona kapatabileceğini hesapladın. Şu an popülerliği artmaya başlayan o kızlar için yapacağın bu yatırım, birkaç yıla kalmadan kendini amorti ederdi zaten. Onlara 'Tanrıça' falan diyorsun ama aslında bir holding varisi gibi geleceği öngörerek alışveriş yapıyorsun. Hayran falan diyorduk ama meğer bayağı realistmişsin."

"Ş-şey! Alışveriş de ne demek! Lütfen onlara eşya muamelesi yapmayın, ben sadece...!"

"Neden inkar ediyorsun? Gerçek bu. Sen, 'Damenz'i dünyanın bir numaralı idol grubu yapmak istediğini söylememiş miydin? O üyelerin, üstelik çift merkez (double center) konumundaki kişilerin değeri sadece elli milyon mu yani? Onları nasıl harcamayı planlıyorsun? İçten içe bu kadar değersiz olduklarını düşünüyordun madem, neden zahmet edip buraya transfer oldun?"

"D-dedim ya yanılıyorsunuz! Öyle değil! 'Damenz' benim kaderimin tanrıçalarıdır! Onlara olan kalpten hayranlığımı bastıramadığım için buradayım! Ben sadece onları sizden kurtarmak, özgür kılmak istedim! Değer biçilemez onlar! 'Damenz' benim her şeyim!!!"

"Farklı" diyerek sayıklıyor, telaşla inkar ediyordu Ijuin. Savrulan sarı saçlarına bakarken burnumdan soludum.

"Hee. O zaman şunu da sorayım. Bu yüz milyonu tam olarak ne zaman hazırladın? Ichinose'nin haberi var mıydı?"

"H-hayır, benim hiçbir şeyden haberim yoktu..."

Ichinose, sorum karşısında şaşkınlık içinde başını sallayarak inkar etti.

"Tabii ya. Haberi olsa önceden bana söylerdi. Demek ki çok kısa sürede hazırladın bunu. Ijuin, buna ne diyeceksin?"

Yüzümü ona döndüğümde Ijuin'in beti benzi atmıştı.

Durumu çoktan kavramış olmalıydı. Titreyen sesiyle, kelimeleri zorla ağzından dökerek cevap verdi.

"Dün gece... Kuroiso'ya emir verip hazırlattım..."

"Dün gece demek. Yani yüz milyonu bir gecede hazırladın. Holding varisi olmak böyle bir şey herhalde. Pes doğrusu."

Bıkkınlıkla hıhladığımda Ijuin'in omuzları sarsıldı.

Bunu gördüğümde, şu an suçluluk duygusu altında ezilmeye başladığından emin oldum.

"İnanıp inanmamak sana kalmış ama ben 'Damenz'i desteklerken her şeyi kendi cebimden karşıladım. Popülerlikleri daha çok yeni, yani öyle harçlık alacak kadar kazanamıyorlardı. O zamana kadar biriktirdiğim tüm harçlıkları kullandım, çocukluk arkadaşlarımı kendi çapımda tüm gücümle desteklemeye çalıştım... Onların sahnede ışıldadığını görmeyi seviyordum çünkü."

"............"

Ijuin hiçbir şey demiyordu. Sadece acı dolu bir ifadeyle duruyordu.

Burada bakışlarımı Ijuin'den çekip Sayama'ya yönelttim.

"Hey Sayama, geçen konser için arena bileti aldığını söylemiştin. Onun için bir yerde yarı zamanlı işe girmemiş miydin?"

"A-ah. Evet, öyle ama..."

"Gouto-kun, sen de öyleydin değil mi? 'Damenz' ürünlerinden bir sürü almamış mıydın?"

"Evet. Harçlığım yetmediği için bir sürü iş çevirdim ama bunun konumuzla ne ilgisi var...?"

"Yok, bir şey değil. Sadece..."

Bir nefes aldım. Sonra tekrar gözlerimi Ijuin'e diktim.

"Herkes aylardır 'Damenz'i desteklemek için yarı zamanlı işlerde sürünürken, bir sürü çaba sarf ederken... Ijuin'in sadece bir gecede, tereyağından kıl çeker gibi hazırlayabildiği bir miktarla 'Damenz'i satın almaya çalışması biraz koydu da, ondan."

Ijuin, sözlerimle birlikte gözlerini ardına kadar açtı.

"Harcanan para ya da zaman her şeydir demiyorum ama... Yine de sadece bir gece ha. Senin 'her şeyim' dediğin şey meğer amma ucuzmuş."

"Aa... Aa..."

"Şunu da sorayım; biri sana gelip bir gecede hazırladığı yüz milyonu verse hayranlığı bırakır mısın? Tutkunun bu kadarcık bir değeri olduğunun söylenmesini hazmedebilir misin? Eğer öyleyse, senin adına hayal kırıklığına uğradım Ijuin. Öyle birinin kendine hayran demeye hakkı yok."

"O 'tek haneli numara' gururun da epey şaibeliymiş demek ki." Bunu söylediğimde Ijuin'in göz bebekleri titredi.

Dayanak noktasını kaybedip çöktüğünü net bir şekilde görebiliyordum.

Tam da bu yüzden, hamle sırasının bende olduğundan emindim.

"Söylesene Ijuin... Sen gerçekten 'Damenz'i seviyor musun?"

"Ben... Ben..."

Ijuin cevap vermiyordu.

Daha doğrusu, veremiyordu demek daha doğru olurdu.

Kendi kimliği olarak gördüğü şeyi, geçmişteki kendi eylemleriyle inkar etmek üzereydi çünkü.

Bunun için kimseyi suçlayamazdı. Bahane üretmesine de izin vermeyecektim.

Denese bile o çelişkiyi yüzüne çarpardım.

Ne kadar çırpınırsa çırpınsın, sonunda Ijuin için kabullenmekten başka yol kalmayacaktı.

"Ben... Ben..."

O yüzden kabul et Ijuin.

Yapmaya çalıştığın şeyin ne kadar sığ olduğunu. Ne kadar düşüncesizce bir eyleme giriştiğini.

Bunu anlarsan, ancak o zaman ileriye gidebilirsin.

— Kusura bakma Ijuin.

Bunun gerçekleşmesi için ona biraz yardımcı olmaya karar verdim.

"Eh...?"

"Biraz ileri gittim. Herkesin önünde seni suçlar gibi oldum. Öyle bir niyetim yoktu."

Bunu diyerek başımı eğdim.

"Cevaplaması zor şeyler sordum. Onlar için okulunu bile değiştirdin. 'Damenz'e olan tutkun gerçekken, seni sorguladığım için gerçekten üzgünüm. Samimiyetimle özür diliyorum, affet Ijuin."

"H-hayır, öyle bir şey değil."

"O yüzden..."

Biraz olsun rahatlamış görünen Ijuin'e nazikçe gülümsedim ve pes etmiş bir tavırla konuştum.

"Bu yüz milyonu kabul ediyorum Ijuin."

"———— Ne?"

"Bunu söylemek hoş değil ama... Ijuin Holding gibi dev bir organizasyona kafa tutmak beni korkutuyor. Ben alt tarafı sıradan bir vatandaşım, Ijuin ailesine karşı koyacak gücüm de yöntemim de yok..."

Gözlerimi kaçırarak kendimle alay eder gibi mırıldandım.

Ijuin ne dendiğini tam anlamamış gibiydi ama bu kadarı yeterliydi.

Bundan sonrasını istese de istemese de anlayacaktı. Daha doğrusu, anlamasını sağlayacaktım.

"Bu yüz milyon senin bana bir lütfundu, değil mi? 'Sana bu parayı veriyorum, sessizce aradan çekil' demek istedin, öyle değil mi? Yoksa... Neyse, söylememe gerek yok. Anlıyorum, sana boyun eğeceğim. Bunu yaparsam bana bir şey yapmazsınız. Bu şekilde anlaşabiliriz, değil mi?"

"E-hayır. Öyle değil, ben öyle demek istemedim...!"

"Tamam, sorun değil. Anlıyorum. Sana karşı gelmek gibi bir niyetim yok. O yüzden bu parayı alıp sessizce köşeme çekileceğim. Aslında bu canımı çok yakıyor ama..."

Sözlerimin altındaki imayı kavrayan Ijuin inkar etmeye çalıştı ancak artık çok geçti.

Çevredeki insanların bakışlarında bana karşı bir acıma duygusu belirmeye başlamıştı bile.

"Fakat senden tek bir ricam var."

Bunu hissederek devam ettim.

"Lütfen o ikisine iyi bak, onları el üstünde tut. Ben parayı almış olabilirim ama... Yine de o ikisi benim için gerçekten çok değerliydi."

"————!"

"Bir de şu var. O ikisinden uzaklaşmayı kabul ediyorum ama... Takdir edersin ki bir açıklama yapmam gerekecek, değil mi? Bu yüzden kusura bakma ama sebebini onlara söyleyeceğim."

Gözleri fal taşı gibi açılan Ijuin'e, bilerek kabullenmiş bir edayla acı acı gülümsedim.

"Ijuin istediği için sizden ayrılmak zorunda kaldım diyeceğim. Bana bir milyar yen verip gitmemi söylediğini de... Ah, senin onlara ellişer milyon yen değer biçtiğini de söylemem gerek, değil mi? Yoksa olmaz..."

"E-ey, aa...!"

"Elden bir şey gelmez, değil mi? Çünkü böyle yapmazsam ikisi de bu durumu kabullenmez. Öyle ya da böyle bir açıklama şart. Ondan sonra o ikisinin senin hakkında ne düşüneceği beni ilgilendirmez ama... Şunu bil ki..."

Sözlerime ara verdim.

"Ben olsam, böyle bir para karşılığında çocukluk arkadaşımdan zorla koparılsaydım ve bundan sonra o parayı veren kişiye itaat etmem gerektiğini bilseydim... O kişiyi asla ama asla affetmezdim."

İçten içe sırıtmamak için kendimi zor tutarak son darbeyi vurdum.

"A-ah...!"

"Ha, bir de söylemeyi unuttum. O kızlar idol oldukları için bana bakmıyorlar. Sırf bana bakabilmek, beni geçindirebilmek için idol oldular. Bu ne anlama geliyor biliyor musun?"

"Anlamı mı dediniz...?"

"Eğer beni onlardan koparırsan, artık idol olmaya devam etmek için bir sebeplerinin kalmayacağı anlamına geliyor. En iyi ihtimalle motivasyonları düşer ama en kötüsü, işi bırakabilirler bile."

Ijuin'in bilmediği bilgileri araya sıkıştırarak, çaktırmadan en kötü senaryoyu ima ettim.

"O-olamaz..."

"Ne, Ijuin-san yüzünden ikisi de idolü mü bırakacak yani...?"

"H-hey! Ne yapıyorsun sen Ijuin!"

Ijuin nutku tutulmuş bir halde kalırken, sınıftaki hava tam tersine dönmüştü bile. Emeklilik lafını duyan sınıftakiler bir anda uğuldamaya başladı.

"Neyse, bunun gerçekleşmemesi için artık o bir numaralı hayran gururunu gösterip onları ikna etmeye çalışırsın. Hayranları için şarkı söylemelerini sağlarsın... Gerçi hayranları yüzünden şarkı söyleme amaçları ellerinden alınmış olacak ama yapacak bir şey yok. Kararı sen verdin, Ijuin. Benim bu seçime karşı gelme şansım yok zaten."

Sanki başkasından bahsediyormuşum gibi konuşuyordum ama artık bu sınıfta beni suçlayacak kimse kalmamıştı.

Bu sınıfta 'Damen-zu' hayranı çoktu. Tüm düşmanlık ve öfke Ijuin'e yönelmişti bile.

"Bu insanları ikna etmek de senin işin. Bol şans Ijuin. Bu parayı aldığım an, konu beni artık ilgilendirmeyecek."

Bunu söyleyerek evrak çantasına doğru elimi uzattım.

— Hadi bakalım Ijuin, ne yapacaksın? Bu senin son şansın.

Ortada imzalı bir sözleşme veya kayıt yoktu ama buradaki tüm sınıf arkadaşlarım, aramızdaki bu pazarlığın canlı şahidi olacaktı.

Sınıftakilerin gözünde bu durum, benim 'Damen-zu' ile bağımı koparmam için verilen bir paradan ziyade, Ijuin'in onları benden satın almak için zorla bir milyar yen dayatması olarak kalacaktı. Ama elden bir şey gelmezdi.

"Ijuin-san, Yukina-chan ve diğerlerine ne yapmayı planlıyorsun?!"

"Bizim 'Damen-zu'muzu mu parçalayacaksın yani?!"

"Eğer öyle bir şey olursa seni asla affetmeyiz!"

Sınıf arkadaşlarının etrafını sarıp onu suçlaması kaçınılmazdı.

Herkesin gözü önünde böyle bir takas teklif etmiş, üstelik bir sözleşme bile hazırlamamıştı. Beni fazla hafife almıştı ama bu tamamen kendi hatasıydı, rüzgar eken fırtına biçerdi.

Benim yaptığım tek şey, biraz algı yönetimiyle Ijuin üzerindeki agroyu artırmaktı. Bunun asıl sebebi de Ijuin'in kendi hamlelerindeki amatörlüktü.

'Kısacası, Ijuin, senin için yolun sonu geldi.'

İşte bu yüzden köşeye sıkışan taraf o oldu. Nihayetinde dünya, kandırılanların suçlandığı bir yerdi.

Fark etmemesi onun hatasıydı, fark etse bile artık bu akışı durduramazdı.

"Geriye sadece son dokunuş kaldı."

Bu bir milyar yeni aldığım an, Ijuin için ölüm fermanı imzalanmış olacaktı. Ben zorla para verilerek kurban edilen mağdur, Ijuin ise parasıyla 'Damen-zu'yu satın alıp onları çocukluk arkadaşlarından koparan ve dağılmalarına sebep olan cani olacaktı.

Ondan sonrası tam bir serbest düşüş. Hiçbir bahanenin arkasına sığınamazdı, artık herkesin nefret odağıydı.

Kendi elleriyle en sevdiği idol grubunu, 'Dimension Stars'ı yok eden zengin kızı.

Ijuin bu gerçeği asla kaldıramazdı. Sırf onlara yakın olabilmek için bu okula nakil aldırmış birinden bahsediyoruz.

İmkanı yok. Böyle bir şeyi yapabilmesine ihtimal yoktu.

'Şah ve mat, Ijuin.'

Yavaşça... Çok yavaşça, herkesin gözü önünde elimi uzattım.

Anlaşma tamamlandığı an, Ijuin bitecekti.

Peki ne yapacaktın? Ijuin'in artık tek bir seçeneği bile kalmamıştı.

Evet, yapabileceği tek bir şey vardı.

Bu durumu tersine çevirmek için, en baştan bu anlaşmayı hiç yapılmamış gibi yok sayması gerekiyordu.

Hadi Ijuin, hareket et.

Vakit doluyor. Gerçekten böyle olmasını mı istiyorsun? İstemediğini biliyorum.

Çünkü senin için 'Dimension Stars' kaderin tanrıçalarıydı.

Parmaklarımın evrak çantasına dokunmasına santimler kalmıştı.

Düşünmesi ya da tereddüt etmesi için zaman tanımıyordum.

Üç santim. İki santim. Bir santim.

Ah, işte dokunuyorum. Zaman sanki sonsuza kadar uzamış gibiydi.

Benim için de bu an, hayatımın dönüm noktası olacaktı.

Ve bu, Ijuin için de geçerliydi.

Dönüm noktalarımız çakıştı ve— o an geldi.

"—Funnnuuuuuuhhh!!!!!"

Kulakları yırtan bir haykırışla birlikte, evrak çantasına uzanan sağ elim boşlukta kaldı.

Hemen ardından havada bir şeyin savrulma sesi duyuldu.

Sırasının önünde kollarını havaya kaldırmış Ijuin duruyordu; onun yukarısında ise siyah evrak çantası ve tomar tomar paralar havada uçuşuyordu.

Bazı tomar sargıları patlamış, banknotlar serbest kalmıştı.

On bin yenlik banknotların havaya saçıldığı o fantastik anı, sanki ağır çekimde bir film izliyormuş gibi seyrediyordum.

Ve düşündüm.

'Ben kazandım Ijuin.'

Güm!

Duyularım gerçeğe döndüğü anda ağır bir şeyin yere çakılma sesi yankılandı.

"Aaağğğ!"

"Acıdıııı!"

Paralar bir nebze yastık görevi görmüş olsa da, kafasına evrak çantası yiyen Goto-kun ve üzerine sanki bir vakumla çekilmişçesine tomarla para yağan Yuki-chan'ın halini gördüm. Neyse, yaşıyor gibiydiler, sorun yoktu.

Benim için asıl önemli olan, önümdeki hanımefendinin ne yapacağıydı.

Çaktırmadan bir iki tomar yüz bin yeni sıramın içine tıkıştırırken, çantayı fırlattığı için nefes nefese kalmış Ijuin'e döndüm.

"Hah... Hah..."

"Ne yapmaya çalışıyorsun Ijuin? Tam o bir milyar yeni alacaktım, bu da ne demek oluyor şimdi?"

"O-O az önceki şey geçersiz, geçersiz sayın! Ben, ben yanlış yapmıştım..."

"Yanlış mı? Ne yanlışı? Ben yaptığın şeylerde bir yanlışlık göremiyorum ama."

Saf ayağına yatarak söylüyorum bunu. Kendi hatasının pişmanlığı içinde kavrulan Ijuin, bu tavrımı fark edecek durumda değil.

"Her şeyim yanlıştı... Sizi o ikisinden zorla koparmaya çalışmam, Dimension Stars'a bir fiyat biçmeye kalkışmam... Bunların hepsi benim için büyük birer hataydı."

"Hee... Peki ne yapacaksın? Geçmişi geri döndüremezsin. Onları satın almaya çalıştığın bir gerçek."

"Biliyorum. Çok iyi biliyorum...! Eğer hatalar geri döndürülemiyorsa...!"

Ijuin'in güçlü bir iradeyle parlayan gözleri beni hedef alıyor.

"Sizden rica etsem... Lütfen burada olanları o ikisine açıklar mısınız?!"

"Açıklamak mı? Neden durduk yere böyle bir şey yapayım ki?"

"Suçumu kabul etmezsem önüme bakamam... Evet, 'Damens' uğruna yaşama yolundaki o büyük kararlılığım için...!"

"Kararlılık mı? Senin gözünde sadece yüz milyonluk değeri olan o ikisi için kararlılık falan kalmamıştır herhalde."

"Hayır! O ikisine paha biçilemez! Artık hata yapmayacağım... Paramı, vaktimi, hatta tüm hayatımı Dimension Stars'a adayacağım!! İşte benim kararlılığım budur!!!"

Bunu duyunca gevşemek üzere olan ağız kenarlarımı tutmak için kendimi zorluyorum.

Çünkü Ijuin'in ne diyeceğini artık adım gibi biliyorum.

"Hmm... Ama lafla her şey söylenir, biliyorsun?"

"Evet. Bu yüzden kanıtlamama izin verin. Dimension Stars için yaşayacağımı kanıtlamama."

"Kanıt mı?"

Ben sorunca Ijuin bir an sessizce gözlerini kapattı ve,

"...Bakacağım."

"Efendim? Ne dedin?"

"Onların yerine, hayatım boyunca size ben bakacağım!!!"

Böyle güçlü bir beyanda bulundu.

Bu sözleri işittiğimde, sonunda yüzümde bir gülümseme belirdi.

"Ijuin..."

Ah, evet.

İşte böyle olmalı, Ijuin.

"Demek kararlılığın bu. O zaman..."

Duymak istediğim sözler tam olarak bunlardı.

"Kabul ediyorum Ijuin. Madem bana bakmaya niyetlisin—benim de buna 'evet' demekten başka çarem kalmıyor."

Çalışmak istemediğini söylemek kolaydır.

Aslında çalışmamak da, çevrenin bakışlarını, el alemin ne diyeceğini ya da başkalarının düşüncelerini umursamazsan, nihayetinde kişinin kendi iradesine kalmış bir durumdur.

"Gençken zorluk çekmelisin" ya da "Çalışmak normal olandır" gibi çağ dışı ve kaçıkça laflar eden çok kişi olsa da, ömür boyu çalışmadan yaşayacak parası olan birinin çalışmaya devam etmesi pek rastlanır bir şey değildir.

İnsan ne kadar hava atmaya çalışırsa çalışsın, sonuçta ayartılmalara karşı koyamaz.

Acıya katlanmaktansa kolay olana kaçmayı istemek, bir insan için en normal düşünce biçimidir çünkü.

Fakat çalışmak istemese bile, insanların büyük çoğunluğu topluma karışıp çalışmaya başlar.

Neden mi? Cevabı basit; işin özünde para yoktur.

Diyelim ki tek başına sorunsuz yaşayacak kadar birikimin var, ama evlenip çocuk sahibi olduğunda ve ailen büyüdüğünde, o oranda çalışmaya devam etmek zorunda kalırsın.

Toplum, ebeveyn olmanın getirdiği sorumluluk duygusunu, seni çalıştırmak için bir yağ gibi kullanır.

Ailen bir nevi rehin alınır, çalışmak zorunda kalırsın ve ömrün boyunca bir şirketin dişlisi, bir iş gücü olarak posan çıkana kadar sömürülürsün.

Çocuk ise böyle bir ebeveynin sırtına bakarak büyür ve çalışmanın "normal" bir şey olduğu beynine kazınır.

Sonucun ne olacağını söylemeye gerek bile yok. Gidilen yollar farklılık gösterse de, sonuçta ebeveynleriyle aynı sonu paylaşarak hayat perdesini kapatırlar.

Tam anlamıyla sömürü üstüne sömürü. Negatif bir sonsuz döngü.

İçinde yaşadığımız dünyanın sistemine çoktan dahil edilmiş ve kaçışı olmayan bir gerçeklik bu.

Aklına yatmasa bile, insan alışan bir varlıktır. Aynı zamanda akıntıya kapılmaya da meyillidir.

Direnmektense çevreye uyum sağlamak daha rahattır çünkü. Kendisini sömüren taraftaki insanlara itaat etmeye devam edip sadece sızlanarak, toplumsal sistemin dışına çıkmayı göze alamazlar.

Bu yüzden tepedekiler semirmeye devam eder, aşağıdakiler ise çalışmak zorunda kalır.

Gözle görülmeyen ama net çizgilerle ayrılmış bu adaletsiz dünyada, çarklar sonsuza dek dönmeye devam eder.

Şimdi konuya dönelim.

Kısacası demek istediğim şu; eğer çalışmak istemiyorsan, buna uygun bir çaba ve kararlılık gerekir.

Çocukluk arkadaşım olan o ikisini idol yapıp harçlık alabileceğim ve bana bakacakları bir ortam kurmuş olsam bile, bununla yetinmeye niyetim yoktu.

Çünkü ben, kesinlikle çalışmak istemiyorum.

Kesinlikle, kesinlikle, kesinlikle çalışmak istemiyorum.

Çalışmak istemediğini söyleyip de buna uygun bir ortam inşa etmeye çalışmayan, iş başa düştüğünde ise "çalışmak istemiyorum" diye sızlanan tiplerle benim kararlılığım bir değil.

Tabii ki idolük, daha öğrenciyken büyük paralar kazanma ihtimali olan nadir mesleklerden biri ama aynı zamanda popülariteye dayalı bir iş.

Popülarite gelip geçicidir; şu an işler tıkırında olsa bile, bir yıl, iki yıl sonrasına baktığında önünde pek çok tuzak vardır.

Damens'in popülaritesi aniden çakılabilir ve kazanç kapısı kapanabilir.

Ya da bir sakatlık olur, konser veremezler.

Veya bir hastalık. Ya da ajansın karıştığı bir skandal. Vesaire, vesaire.

Örnekleri say say bitmez. Öyle bir durumda bana kimse bakmaz.

"Şimdiye kadar sana baktılar, şimdi sıra sende, çalış da onlara destek ol" gibi saçma sapan pembe yalanlar söyleyenler çıkacaktır ama bu tam bir aptallıktır.

Böyle bir durumun yaşanmaması için normalde de o ikisine göz kulak oluyorum.

Konserlerini falan anbean takip ediyorum. Ama yine de felaketler aniden geliverir.

Bugün iyi olabilir ama geleceğin garantisi yoktur. İhtimallerden kaçmak kolaydır ama bu sadece bir kaçıştır. Gerçeklik her zaman acımasızdır. İşte bu yüzden hazırlıklı olmak gerekir.

Evet, hem kendim hem de onlar için, o "mutlaklık" payını artırmanın yollarını aramak en doğal hakkım değil mi?

Çalışmak istememek ile tembellik yapmak farklı meselelerdir.

Deneme yanılmayı unutup sadece kolay olana kaçan ve orada düşünmeyi bırakan birinin "çalışmak istemiyorum" demeye hakkı yoktur.

En azından ben öyle birini tanımam. Sadece başkasına asalak gibi yapışıp körü körüne mutlu bir gelecek hayal eden pisliklerden değilim ben.

Eskiden kumarla köşeyi dönme fikrine karşı çıkmıştım ama hayatını başkasının eline bırakmak da bir nevi kumardır.

İşte bu yüzden, bana bakan kişi sayısı ve para ne kadar çok olursa o kadar iyidir. Bu sayede açıkları kapatabilir ve o mutlak sonu daha güvenli hale getirebilirim.

Bu seferki olay da bunun bir parçası.

Popülariteye dayalı bir iş yapan ve daha yeni yeni yükselmeye başlayan Yukina ve diğerleriyle; bir holding veliahtı olarak doğmuş, bir gecede yüz milyonları oynatabilen Ijuin arasında, şu aşamada dünyalar kadar fark var.

İdol <<<< (Aşılamaz Duvar) <<<< Holding Veliahtı

Bu, mutlak bir denklemdir.

Güvenilirlik seviyeleri farklıydı ve her şeyden önce, kullanabilecekleri bağlantılar ile çevreleri arasında dağlar kadar fark vardı.

Sadece ekstradan para sızdırmak kolaydı ama o zaman ilişki orada kopardı. Hepsinden önemlisi, Ijuin’in benim hakkımdaki izlenimi kötü bir şekilde sabitlenmiş olurdu.

— Her ihtimale karşı soruyorum Ijuin. Sözünden dönmek yok, değil mi? Bu sefer geri dönüşü olmayacak.

İşte tam da bu yüzden Ijuin’i sarsıp köşeye sıkıştırdım ve hareket etmek zorunda kalacağı bir durum yarattım.

Bizzat kendisinden bana bakacağına dair söz almak; o içi 100 milyon dolu bond çanta gördüğüm an zihnimde canlandırdığım planın ta kendisiydi.

— Elbette, Ijuin Holding’in adı üzerine yemin ederim.

— Bu arada sormuş olayım; bu sözleşme, üstü kapalı olarak o ikisinden bir daha para almayı bırakmam gerektiği anlamını mı taşıyor?

— O sizin takdirinize kalmış. Ancak... Birinden para almasanız dahi, ömrünüzün sonuna kadar gününüzü gün ederek yaşayacağınızı garanti ediyorum; şimdilik sadece bunu söyleyeyim.

Bu bir nevi dolaylı yoldan EVET demekti ama özellikle üzerine gitmedim.

— Gerçekten mi? Her gün lüks suşiler, A5 kalite etler yiyeceğim ha? Canımın istediği kadar Gacha çevireceğim, bağış üstüne bağış yapacağım. Japonya’nın dört bir yanında keyfim için lüks daireler de aldıracağım sana.

— Sorun değil. İster A5 olsun ister mavi yüzgeçli orkinos, ister 1000'li Gacha çekimi olsun ister en lüks kral dairesi veya milyonluk rezidanslar... İstediğiniz kadar yiyin, uyuyun, satın alın ve kullanın. Ne yaparsanız yapın, ben her şeyi kabullenmeye hazırlandım.

Bana dosdoğru bakan Ijuin’in gözlerinde hiçbir tereddüt yoktu.

Kararlı bir yüz ifadesiydi bu. Ijuin, bu iradesini şüphesiz ömrü boyunca sürdürecekti.

Bu yol, toplum gözünde yanlış bir yol olsa bile.

— ...O bakışlar. Yalan söylemiyor gibisin.

— Evet. Her şey Dimension Stars! için. Sırf bunun için buradayım.

Ijuin, Dimension Stars! ile birlikte batıp çıkmaya kararlıydı.

Ichinose onu uyaracak olsa bile, eminim dinlemeyecekti.

— Tereddüt kalmamış demek. Güzel bir yüz ifaden var Ijuin. Şu halinle Dimension Stars!’a katılıp idol bile olabilirsin, değil mi?

— Hah, şaka yapıyorsunuz. Benim gibi birinin onlarla yan yana gelmesi hadsizlik olur... Yine de bu sözünüzü, bir iltifat olsa bile minnetle kabul ediyorum.

— İltifat falan değil. Cidden, şu an herkesin hayran kalacağı kadar güzel bir kadın olduğunu düşünüyorum Ijuin. Gurur duyabilirsin. Buna ben kefilim.

— ...Gerçekten çok korkunç birisiniz Kazuma-sama. Eğer böyle bir karşılaşma olmasaydı, ben kesinlikle...

Yüzü kızaran ve dalgalı saçlarıyla oynayan Ijuin’de, o küstah hanımefendiden eser kalmamıştı.

Onun bu gelişimini izlerken içten içe gülümsedim ve zaferimden emin oldum.

Planım şu an meyvelerini vermek üzereydi. Geriye kalan tek şey, son dokunuştu.

— Kararlılığın bana geçti. Öyleyse benim de buna karşılık vermem lazım.

— Ah...

— O ikisiyle konuşacağım Ijuin, senin kararlılığından bahsedeceğim. Bunun bir suç olduğunu söyledin ama Dimension Stars!’a olan bağlılığın kesinlikle gerçek. Düzgünce konuşursam onlar da anlayış gösterecektir.

Acı acı gülümseyerek cevap verdiğimde, Ijuin’in gözlerinde aniden iri yaşlar birikmeye başladı.

— Te... Teşekkür ederim!

— Ama sakın unutma. Eğer sözleşmeyi bozarsan anında tekrar Yukina ve Alisa’ya yapışıp onlardan para sızdırırım, tamam mı? Bunu aklının bir köşesine yaz.

Bunu söylerken sağ elimi Ijuin’e doğru uzattım.

El sıkışarak sözleşmenin mühürlendiğini göstermek istiyordum.

Niyetimi anlayan Ijuin de elini bana doğru uzattı.

— Evet. O halde...

— Sözleşme tamamdır.

Böylece sıkıca el sıkışacaktık. Öyle olması gerekiyordu ama—

— Herkese günaydın!

— Günaydın. Bir dakika, siz ne yapıyorsunuz...?

Büyük bir gürültüyle kapı açıldı ve etrafa ışık saçarak o ikisi belirdi.

— Yukina, bir de Alisa. Şimdi mi geldiniz...

Geleceklerini biliyordum ama zamanlama bu kadar mı kötü olur... Yoksa bakış açısına göre iyi mi demeliydim?

Zaten onlarla konuşacaktım, bu rüzgarı arkama almak mantıklı olabilirdi.

Bunu düşünürken ikisi de bana doğru yaklaştı.

— Oha, her yerde on bin yenlik banknotlar uçuşuyor! Konfeti gibi resmen.

— Dizilerde bile kolay kolay göremeyeceğin bir manzara... Bu işin içinde kesin sen varsın, değil mi? Neler döndüğünü çabuk açıkla Kazuma.

Havada süzülen banknotları hayretle izleyen Yukina neyse de, beni en baştan suçlu ilan eden Alisa’ya diyecek söz bulamıyordum.

Gerçi haksız sayılmazdı ama yine de bana biraz daha güvenmesini isterdim.

Günlük davranışlarım pek iç açıcı olmayabilirdi ama bu durumu başlatan en başta Ijuin’di, ben değil.

Bunları düşünürken, henüz gelmiş olan ve durumu kavramayan ikiliye kısaca açıklama yapmaya karar verdim.

— Birçok şey oldu işte. Detayları sonra anlatırım ama tam meseleyi çözüp kapanışa geçtiğimiz sırada siz geldiniz. Başrol oyuncuları geç gelir derler ama sizin perde kapanırken gelmeniz üzücü oldu.

— O birçok şeyi merak ediyorum ama...

— Aman boş ver Alisa-chan. Kazu-kun çözdüğünü söylüyorsa öyledir.

Üstelemeye çalışan Alisa’yı, Yukina araya girerek durdurdu. Bu tarz bir destek almak işime geliyordu. Yukina’nın bana karşı bu kadar yumuşak olması en sevdiğim yanıydı.

— Yukina, hep böylesin... Of, madem işiniz bitti, gidip yerinize otursanıza. Neredeyse sabah yoklama saati bitecek.

— Ah! Doğru ya! Çocuklar, ders hazırlığım var, bir an önce öğretmenler odasına dönmem lazım. Herkes yerine...

— Bekle. Ondan önce bu ikisiyle konuşmam gereken bir şey var.

— Konuşma mı?

— Ne hakkında?

— Yine mi ya! Yeter artık! Çabuk olmazsanız şef öğretmen bana yine kızacak! Yalvarırım yoklamayı yapmama izin verin!

Ağlamaklı olan Yuki-chan’ı görmezden gelerek, bakışlarımı dosdoğru çocukluk arkadaşlarıma diktim.

Hazır fırsat ayağıma gelmişken bunu kullanmamak olmazdı.

Sabah yoklaması her gün olan bir şeydi ama bir öğrenci için sadece o an yapabileceği şeyler çok daha önemliydi. Bir öğretmenden bu konuda biraz anlayış beklemek hakkımızdı.

Bu deneyim eminim Yuki-chan için bir tecrübe olacaktı, o yüzden kötü bir şey sayılmazdı.

Gerçi nerede işine yarar, orasını bilemem.

— Aslında, size çok önemli bir şey söylemem gerekiyor.

— Ne oldu? Yoksa yine mi paran bitti?

— Gerçekten Kazuma, senden adam olmaz. Bakayım yanımda ne kadar varmış...

— Hayır, hayır. Şu an mevzu harçlık değil. Konuşmak istediğim şey çok daha farklı.

Cüzdanlarını çıkarmaya çalışan ikiliyi durdurdum.

Tabii ki harçlık isterim ama şu an önceliğim o değil.

"E, ne o zaman?"

"Hmm. Aslında..."

"Ağzında geveleyip durma da sadede gel. Nasılsa yine önemli bir şey değildir, değil mi?"

Alisa şüphe dolu gözlerle bana baktı.

Çocukluk arkadaşımın eskiden beri hiç değişmeyen bu iğneleyici tavrına karşı sadece acı acı gülümsedim.

"Yani, belki de öyledir. Ama şimdilik sadece sesini çıkarmadan dinle beni. Bayağı önemli bir konu."

"Öyle mi?"

"Evet. Aslında açıklamam gereken pek çok şey var ama detaylara girmeden önce ikinize de söylemem gereken bir şey var. Aslında az önce Ijuuin ile bir anlaşma yaptık."

"Anlaşma mı?"

İkisinin sesi aynı anda yükseldi. Sahnede çift merkez pozisyonunda olmanın hakkını veriyorlar, uyumları gerçekten mükemmel.

"Evet. Yani en basit haliyle söylemek gerekirse... Ben bundan sonra hayatımı Ijuuin'e finanse ettireceğim. Bana o bakacak."

Tabii ki yalandı. Gerçi bana bakılması fikrine dünden razıydım ama sadece Ijuuin'in eline bakmaya hiç niyetim yoktu.

"Bana hayatım boyunca hiç çalışmadan, yan gelip yatarak yaşayabileceğim bir hayat garanti etti. Çalışmaktan nefret eden biri olarak bu teklife balıklama atlamamak elde değildi."

"Ne..."

"Neler saçmalıyorsun sen, Kazuma...?"

"İkinizden de para alıyorken böyle bir şey yaptığım için kendimi kötü hissettim tabii. Gerçekten çok üzgünüm!"

Başımı önüme eğdim ama tüm bunları sadece burada bulunan Ijuuin'in gözüne girmek, onun sempatisini kazanmak için uyduruyordum.

"Yani bu demek oluyor ki..."

"Artık bize ihtiyacın kalmadı mı...?"

"............"

İkisinin sorusuna sadece sessizlikle karşılık verdim. Ne derler bilirsiniz; düşmanı kandırmak için önce kendi adamlarını kandırmalısın.

Onları üzdüğüm için kendimi kötü hissetsem de, şu an en iyisi susma hakkımı kullanıp Yuki-chan'ın gelip ders zili uyarısı yapmasını beklemekti. Gerçeği bir sonraki teneffüste açıklayabilirdim.

Böyle düşünmüştüm ama...

"Ne demek oluyor bu şimdi! Durup dururken böyle bir şeyi ortaya atmaktaki amacın ne senin?!"

Omuzlarını dikip üstüme yürüyen Alisa'ydı. O zaten sert bakan gözlerini daha da kısarak öfkeyle üzerime çullandı.

"S-sakin ol Alisa. Kendime göre sebeplerim var."

"Nasıl sakin olabilirim ki?! Ne yani?! Harçlığın mı yetmiyordu?! O zaman daha fazlasını veririm!!! İstiyorsan açıkça isteseydin ya! Başka birinin sana bakacağını falan durup dururken söylemenin hiçbir mantığı yok!"

"O iş öyle..."

Hata ettim. Alisa'nın sinirleneceğini tahmin ediyordum ama bu derecede bir tepkiyi hiç beklememiştim.

Neredeyse gazap denebilecek bir öfke ve şiddetle üzerime yürüyen çocukluk arkadaşımın karşısında gayriihtiyari geriledim.

"Bunu asla kabul etmeyeceğim! Ben yanında olmazsam hiçbir şey yapamazsın, zaten yapmaya da yeltenmezsin! Kazuma, senin yanında benim olmam şart! Sen ne dersen de, seni asla bırakmayacağım!!!"

"Alisa..."

Alisa'nın gözlerinin kenarında gözyaşları birikmişti. Her zamanki o güçlü, dik duran ve bir idol olarak sahnede gururla şarkı söyleyen kızdan eser kalmamıştı.

Şu anki Alisa, değer verdiği şeyi kaybetmek istemediği için can havliyle çırpınan sıradan bir genç kızdan başka bir şey değildi.

Alisa benim hakkımda gerçekten bu kadar derin mi düşünüyordu...

Onu bu halde görünce kalbimin sıkıştığını hissettim.

Dürüst olmak gerekirse onu ağlatmak gibi bir niyetim yoktu. Sonradan beni sorguya çekeceklerini biliyordum ama bu anı şakaya vurup geçiştirmelerini ummuştum.

Fakat gerçek başkaydı. Alisa başkalarının önünde gözyaşı dökecek kadar sarsılmıştı. Bunu görüp de hiçbir şey hissetmeyecek kadar duygusuz bir piç değildim.

Normalde dırdırcı biri olduğunu düşünürdüm ama meğer tüm bunlar bana olan endişesinin bir dışa vurumuymuş.

Düşününce, Alisa her zaman arkamı toplamıştı. Aslında ne kadar nazik bir kız olduğunu zaten biliyordum.

Ama.

"Üzgünüm, Alisa."

"Kazuma!"

"Kararımı çoktan verdim."

Benim de asla taviz veremeyeceğim şeyler vardı.

Çocukluk arkadaşına duyulan şefkat <<<<<< (Aşılması imkansız duvar) <<<<<< Ömür boyu çalışmadan yaşamak.

Benim için öncelik sırası ve değişmez denklem tam olarak buydu.

Dediğim gibi, tamamen duygusuz biri değildim. Ancak benim için para ve birinin bana bakması, hayattaki her şeyden çok daha önce geliyordu.

"Nasıl olur..."

"Detayları sonra konuşuruz. Bana darılmayın. Bakın, bugünlerde bizim grup da popüler olmaya başladı ya, şimdilik sadece oraya odaklanalım, olur mu?"

Aslında buradaki amacım sadece Ijuuin'e yaranmaktı. Sonrasında kızlara gizlice durumu açıklayıp benimle iş birliği yapmalarını isteyecek ve arkadan her zamanki gibi paraları cukklamaya devam edecektim. Fakat Ijuuin tam karşımda dururken bu planı açık açık konuşamazdım.

Hem ne bileyim, her ihtimale karşı... Farz edelim ki gerçekten bu ikisinin başına bir şey geldi, o zaman birinin onların yanında olması gerekirdi...

Yani her halükarda, paranın göz çıkarmayacağı kesin bir gerçekti.

Kendi içimde bile tam oturmayan bu bahanelerle kendimi avuturken, ikisini de tamamen kandırmaya karar vermiştim ki...

"Kabul edemem. Bunu hayatta kabul etmem."

Alisa dişlerini sıkarak kendi kendine mırıldandı. Yüzünden derin bir hüsran okunuyordu ama o mavi gözlerinde milim geri adım atmayacağına dair sarsılmaz bir kararlılık vardı.

"Hey, Alisa..."

"Yukina, sen de bir şey söylesene! Kazuma'nın böyle aptalca bir şey uydurmasının arkasında kesinlikle saçma sapan bir neden var!"

Alisa sandığımdan çok daha inatçı çıkmıştı.

Belli ki ikisi bir olup beni ikna etmeye çalışacaktı. Ama ne yazık ki hiçbir sözü dinlemeye niyetim yoktu.

Aslında, yoktu ama...

"Onu hapsetmeliyim."

"Ha?"

Yukina aniden, son derece tekinsiz bir şey mırıldandı.

"Kazu-kun'un benden ayrılmak isteyeceğine inanmıyorum. Bu işte bir tuhaflık var. Kazu-kun paraya tapan bir pislik ve bana parazit gibi yapışmadan yaşayamaz. Kendini öyle hissetsin diye bugüne kadar o kadar çabaladım. Bu kesinlikle normal değil."

"Ş-şey? Yukina-san?"

"Kesinlikle aklını çeldiler. Onu parayla kandırdılar. Kazu-kun saf olduğu için ona bakacaklarını söyleyince hemen inanıp yuttu. Başka bir kızın parasıyla geçinip ona yapışmaya çalışıyor. Onu hapsetmekten başka çarem yok. Kazu-kun'un o pislik halini de çok seviyorum ama onu sadece benim bırakmayacağımı ve ona ömür boyu bakabileceğimi bedenine kazımam gerek. Benden ayrılmayı aklından bile geçiremeyecek şekilde onu eğitmezsem olmayacak. Kazu-kun sadece bana ait, ben de sadece ona. O pislik kafasına bunu sokmam gerek. Evet, doğrusu bu. En mutlu olacağımız tek yol onu hapsetmek."

Gözlerindeki ışık tamamen sönmüş bir halde kendi kendine konuşan siyah saçlı çocukluk arkadaşımı görünce içimi korku kapladı.

"Ş-şey, Yukina? Şöyle biraz sakinleşip konuşsak..."

[AI CENSORSHIP BLOCKED THIS CHUNK - RAW ENGLISH RETAINED]

「ねぇカズくん? 私がいるんだから、別に他の女の子に尽くされる必要ないよね? 私、カズくんにならいくらでも尽くしてあげるよ? だって、養ってあげるって約束したよね? 私、カズくんに養って欲しいって言ってもらえた時、本当に嬉しかったんだよ。あの時のこと、今でもよく覚えてるもん。一生そばにいていいんだって、カズくんには私が必要なんだって、心から思えて、すごく嬉しかった。これまで話したことなかったけど、私、カズくんと初めて出会った時、運命だって感じたんだよ。あ、この人が私の運命のヒトだって、ひと目で分かったの。一生ずっと一緒にいようって思った。この人は私がいないとダメで、私もカズくん以外の男の子なんて考えられないんだって。理屈じゃないんだよ、本能っていうのかな。そのことを、心で理解したの。神様が私たちを出会わせてくれたんだよ。この人と一緒になりなさいって言われたも同然だよね。ここまで言えばもう分かるよね? 私とカズくんは、運命で結ばれてるんだってこと。初めて会ったその日から、私にはカズくんしかいなかったんだよ。だからいつだってカズくんのそばにいたかったし、カズくんに頼って欲しかったんだ。そしたら、ずっと一緒にいられるもんね。私はあの約束、絶対守るよ。一生カズくんのこと、養ってあげる。だからカズくんも、私に一生養われてよ。そう、私だけ。私だけがカズくんを養うし、どんなカズくんだって受け入れてあげる。だからいくらでもクズになっていいよ。ワガママだって言っていいの。私はカズくんの言うことを聞くし、尽くすよ。どんなカズくんだって、カズくんには変わりないもん。それに、ダメになってくれたほうが、他の女の子が寄ってこないからいいと思ってた。なのに、ねぇ。なんで他の女の子に養われたいなんて言うの? 私じゃ尽くしきれてないってこと? カズくんのダメなところも受け入れてあげられるのは、私だけなんだよ? お金ならいくらでもあげる。なんなら私のことだっていくらでも好きにしてくれていいよ。もう私はとっくにカズくんのものなんだから。カズくんにならなにをされても大丈夫だし、嬉しいもん。アイドルをやってるし、色々自信があるんだよ。ファンの人には悪いと思うけど、それでもカズくんだけは誰にも譲れない。だって、カズくんは私の全てなんだもん。カズくんがいない世界に興味なんてないし、そんなのいらない。あ、ちょっと重いこと言っちゃったかな。ごめんね? でもね、やっぱりよく考えて欲しいの。だって、こんな女の子、他にいないよ? 普通の女の子ならカズくんの行動に絶対幻滅してるもん。別れたいって思うだろうし、愛想を尽かす子ばかりだよ。私は違うけどね。そんなカズくんでもカッコイイって思えるもん。我ながら都合いい子だなぁって思うよ? 仕方ないよね。カズくんは運命の人なんだもん。でも、カズくんは、ちゃんとそのことを分かってるのかな? 私だって、ホントはこんなこと言いたくないんだよ? 私はカズくんに求めてもらうことが一番の幸せなのに、自分からアピールするなんてホントは嫌なの。だって、そんな女の子だとカズくんに重いって思われちゃいそうだしね。クズなカズくんはそういう子嫌でしょ? 私、ちゃんと考えてるんだから。ほら、やっぱり私がカズくんにピッタリじゃない。やっぱり私しかいないよ。私がカズくんのことをダメ人間にしてあげるんだから、他の子に尽くされたらメッ! なんだよ? 私がカズくんを幸せにしてあげるの。カズくんに尽くしてあげられるのは私以外にいないんだから。分かるカズくん? 私の話、ちゃんと聞いてる?」

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.