Hançere ihtiyacı yoktu.
Özel odanın pencereleri ardına kadar açıktı. Rüzgarda dalgalanan perdeler bir o yana bir bu yana savruluyordu.
Brunhild Siegfried yatakta dikelmiş oturuyordu. Gümüş rengi saçları güneş ışığının altında kızıl bir tona bürünmüştü. Gözleri ise sessiz karanlığın ortasında için için yanan bir şenlik ateşini andırıyordu.
Orada, insan suretinde siyah alevler dolanıyordu sanki.
Sachs’ın zihninde uyanan Brunhild Siegfried portresi tam olarak buydu. Odaya birinin girdiğini fark etmesine rağmen, Brunhild ona göz ucuyla bakmak zahmetine bile katlanmadı.
“Brunhild Siegfried—sen misin?”
Genç kız tepki verdi. Fakat bu tepkiyi Brunhild Siegfried adını duyduğunda değil, kendisine sen diye hitap edildiği bir an verdi.
“Bana sen deme, insan.”
Bu hitap şekline gösterdiği aşırı tepki adamın kafasını karıştırsa da konunun üzerine gitmedi. Sachs, tecrübelerinden biliyordu ki isimlere veya hitaplara duyulan bu tarz takıntılar, genellikle sadece o kişinin anlayabileceği derin sebeplerden kaynaklanırdı.
“Peki o halde… Nasıl hitap etmeliyim?”
“Kimsin?”
Kahretsin, diye geçirdi içinden. Birine adını sormadan önce kendini tanıtmak temel görgü kuralıydı.
Sachs kaşlarını hafifçe kaldırıp dudaklarının kenarını yukarı doğru kıvırdı. İnsanlarla iletişim kurarken kullandığı o sıcak ve ikna edici gülümsemesi, karşı tarafın savunmasını indirmekte hiç başarısız olmazdı—en azından muhatabı bir insansa bu durum böyle işlerdi.
“Bağışlayın, adım Johann Sachs. Norvelland ordusunda albayım, aynı zamanda Sigebert’in eski bir dostuyum.”
Sigebert’in adını duyduğunda vereceği tepkiyi ölçmek için gözlerini kıza dikti. Ortak bir tanıdığı aracı kılarak sohbeti başlatma fikri işe yaramış gibi görünüyordu. Brunhild’in kaşları hafifçe seğirdi.
“O adam nerede?” diye sordu, sesindeki düşmanlık apaçık ortadaydı.
Şaşıracak bir şey yoktu. Sigebert o ejderhayı öldürmüştü.
“Denizde olduğunu sanıyorum. Ben de kesin olarak bilmiyorum.” Komodor Sigebert, Albay Sachs’a konumunu hiçbir koşulda kimseye söylememesi yönünde kesin emir vermişti.
Kız, Sachs’ın aklını okumuş gibi kıpkırmızı gözlerini onun gözlerine dikerek, “Yalan söylüyorsun,” dedi kestirip atarak. “Neden yalan söylüyorsun?”
Sachs, böyle anlarda nasıl karşı saldırı yapacağını iyi bilirdi.
Çaresiz kalmış gibi yapmacık, sıkılgan bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. “Yalan değil. Cennetleri aramak için dünyanın denizlerini arşınlıyor. Nerede olduğunu ancak onunla birlikte yelken açan denizciler bilebilir.”
Bu tekinsiz kız gözlerini kısıp bir süre Sachs’ı süzdü, ardından kabullenmiş bir edayla sadece “Anladım,” deyip bakışlarını başka yöne çevirdi.
Yine bir oyuncak bebek gibi sessizliğe gömülmüştü.
“Sigebert benden senin işlerinle—…” Sachs tam tekrar sen diyecekken kendini son anda durdurdu. “Sigebert benden bu meselelerle ilgilenmemi rica etti, Brunhild.”
Kız artık hiçbir tepki vermiyordu. Sachs da doğrudan ona hitap etmeyi bırakıp konuşmasını sürdürdü. “Sigebert çok meşgul ve bir süre başkentte olamayacak.”
Onu kışkırtmamak için ses tonunu olabildiğince yumuşak tutmaya çalışıyordu. Ne de olsa bu kız, Norvelland ordusunun en güçlü adamı olarak göklere çıkarılan Sigebert’e bile zaten dişlerini göstermişti.
“Sormak istediğin hiçbir şey yok mu? Mesela şu anki durumun, bundan sonra ne olacağı ya da askeri kütüğe kaydedilmen hakkında, herhangi bir şey.”
“Umrumda değil,” dedi kız kestirip atarak.
“Rahatsız olduğun bir durum yok mu? Belki kan alınmasından hoşlanmıyorsun ya da sağ kolundaki pulların soyulması canını yakmıştır? Doktorla konuşup orta yolu bulabilirim.”
Brunhild, Cennet’in yaşayan bir meyvesiydi.
Teknik olarak üzerinde bir insan deneyi yürütmüyor olsalar da vücudunu oluşturan tüm maddelerin analizini yapmak için her gün ondan numuneler alıyorlardı. Yaraları büyük ölçüde iyileşmesine rağmen hala taburcu edilmemesinin sebebi de buydu. Görünüşe göre fiziksel ve zihinsel yeteneklerini de test ediyorlardı fakat kız son derece uyumsuz davrandığı için bu süreç pek de yolunda gitmiyordu. İnsanların ani saldırısına uğramış, evinden barkından sürülmüştü. Onlarla işbirliği yapmak istememesine şaşmamalıydı.
“Yapmanız gereken tek şeyi yapabildiğim sürece, beni dilediğiniz gibi inceleyin ve test edin.”
O adamı öldürmeliyim, dedi sessizce.
Sachs, dostunu öldürme arzusunu onaylamasa da bunu kesin bir dille reddetmedi. “Bu acıyı ve hissettiklerini çok iyi anlıyorum. Ailen katledildi. Elbette intikam almak istersin. Ama… bu şekilde… düşmanlığını ulu orta sergilemen pek iyi bir fikir değil.”
“Pek iyi bir fikir değil mi…?”
“Yani, dünyadaki herkes senin düşmanın değil demek istiyorum. Şu an sana öyle geliyor olabilir, buna hak da veriyorum. Ama durumun öyle olmadığını zamanla, yavaş yavaş anlamanı istiyorum.”
Brunhild’i tıpkı bir deney hayvanı gibi araştırma tesisine tıkmayı önerenler olmuştu.
Ancak diğerleri buna karşı çıkmış, diplomatik yeteneklerini sonuna kadar kullanarak nihayetinde askeri gözetim altında tutulmasını sağlamışlardı.
Bunu başaran Sachs’tan başkası değildi. Onun yanında olduğunu ulu orta haykıracak değildi elbette ama bu on altı yaşındaki kıza elinden geldiğince yardım etmek istiyordu.
…Ona her baktığında kendi kızını görmeden edemiyordu.
“Şimdilik gidiyorum.”
Kısa görüşmeleri sona ermişti.
Aralarındaki bu buzdan duvarı eritmek için acele etmemeli, zamana yaymalıydı…
Kız şu an fazlasıyla hassas bir durumdaydı.
“Öyleyse, bir dahaki sefere görüşmek üzere.”
Sachs, o günden sonra hastaneyi düzenli olarak ziyaret etmeye başladı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.