Gecenin sükunetini yırtıp atan şiddetli bir fırtına koptu. Buralarda böyle bir havaya pek rastlanmazdı.
Pencere camına vuran yağmur damlaları, makineli tüfek ateşi kadar gürültülüydü. Uluyan rüzgar o kadar hırçındı ki adamın mütevazı evini yerle bir etmekle tehdit ediyordu.
Kulübesinde yalnızdı.
Pencerenin karanlık camı, adamın siluetini hayal meyal yansıtıyordu. Otuzlarında görünmesine rağmen saçları bembeyazdı. Üzerindeki eski usul desenlerle bezeli cübbesi de saçlarıyla aynı tondaydı.
Gözleri ise buz mavisiydi.
Sade mobilyalarla döşenmiş bu mütevazı oda, şömineden yayılan sıcak bir ışıkla aydınlanıyordu.
Adam, henüz tamamlanmamış bir tablonun önündeki taburede oturuyordu.
Bakışları pencereye kaydı ama dışarısı zifiri karanlıktı. Hiçbir şey görünmüyordu. Sağanak yağmur, gecenin karası ve gölgeli cam bir araya gelerek kusursuz bir fırtına manzarası oluşturmuştu.
Yine de adam pencereden dışarı bakmaya devam etti. Görüp göremedikleriyle pek ilgilenmiyordu. Sadece pencereden bakmak bile yaratıcılığını beslemeye yetiyor, ona hayal kurma gücü veriyordu.
Tuvalinde, uçsuz bucaksız çayırların üzerine çökmüş güneşli bir gökyüzü ve tam ortada bembeyaz, lekesiz bir elbise içinde duran bir kız resmetmişti.
Fırça tutan eli durmaksızın çalışıyordu. Sanki pencereden dışarı baktığında o çayırdaki kızı gerçekten görüyormuş gibiydi.
Derken şiddetli bir bam sesi duyuldu.
Cama bir şey çarpmıştı.
Kırmızı bir şey.
İlk başta pencereye bir kan kütlesinin savrulduğunu sandı.
Fakat daha yakından bakınca bunun bir kadın olduğunu anlamaştı.
Kırmızı bir askeri üniforma içindeki kadın, pencerenin kenarından bir anda görüş alanına girdi.
O an zaman durmuş gibiydi.
Onu asla karıştıramazdım. Ben asla…
Kadının dudakları bir açılıp bir kapanıyordu. Bir şeyler söylüyor gibiydi ama kelimeleri sert rüzgarda boğulup gidiyor, adamın kulaklarına bir türlü ulaşmıyordu.
Bir darbe daha geldi. Bam.
Kadın kendini tekrar cama vurdu.
Zaman yeniden akmaya başladı.
Kadın içeri girmek istiyordu.
Tanrım, onu bu kulübeye buyur etmeli miyim?
Bir an sonra adam kapıya yöneldi.
Onun sonunda hareketlendiğini gören kadın da ön kapıya doğru koştu.
Kapıyı açmak tam bir mücadeleydi. Dışarıdaki rüzgar o kadar gaddardı ki sanki Tanrı'nın eli kapıyı kapalı tutmak için bastırıyordu.
Kapı, bir insanın sığabileceği kadar aralanır aralanmaz kadın içeri daldı. Onunla birlikte içeri giren yağmur seli, adamın kıyafetlerini sırılsıklam etmeye yetti.
“Üzgünüm. Teşekkürler.” Kadın ıslak perçemlerini geriye itti.
Onlu yaşlarının sonunda görünüyordu. Işıl ışıl gümüş rengi saçları göz alıcıydı. Başını her oynattığında saçlarından parıltılı su damlacıkları saçılıyordu.
Eşi benzeri olmayan bir solgunluğa sahipti. Sanki renk kavramı ona tamamen yabancıydı. Muhtemelen dışarıdaki rüzgar ve yağmurdan dolayı böyleydi. Dudakları morarmaya başlamıştı.
Fakat gözleri kıpkırmızıydı.
“Kapıyı birkaç kez çaldım ama beni duyabildiğini sanmıyorum. Kaba bir davranış olduğunu biliyordum ancak pencerene vurmaktan başka çarem kalmamıştı,” dedi kadın.
Kadının üzerindeki askeri üniformayı süzen adam, sanki onu hiç tanımıyormuş gibi, “Buralarda askerlere pek rastlanmaz,” dedi.
Kadın mahcup bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Eminim öyledir.”
“Sana kurulanman için bir şeyler getireyim. Şömineli odada bekle.”
Kadın ona teşekkür etti.
Adam elinde iki keten örtüyle şömineli odaya döndü. Kadın üniformasını çıkarmış, şöminenin önündeki kilimin üzerine oturmuştu. Üst segment kaşmirden yapılmış koyu kırmızı üniforması, bir yılanın deri değiştirmesi gibi kenara fırlatılmıştı.
Üzerinde dantelli bir kombinezon vardı. Ateşin ışığı saçlarını parlak bir kızıla boyuyordu. Moraran dudakları da yeniden sağlıklı bir pembe tonuna dönmüştü.
Adama gülümsedi. “Böyle edepsiz bir halde olduğum için tekrar özür dilerim. Kusuruma bakma artık. Üniformam sırılsıklam olmuştu, üzerime yapışması çok rahatsız ediciydi. Ayrıca çok da ağırdı. Tören kıyafeti olduğu için üzerinde çok fazla süsleme var.”
Keten örtüyü uzatan adam, “Benim için sorun değil ama başka erkeklerin evinde kendini böyle teşhir etmemen en iyisi olur. Şehvet ve arzu sonuçta günahtır. Bir erkeği baştan çıkarıp cehenneme gitmek istemezsin, değil mi?” dedi.
“Ah, o konuda endişelenmene gerek yok. Şehvetli işlere girsem de girmesem de zaten cehenneme gideceğim.”
“Asker olduğun için mi?”
“Evet. Çok kişi öldürdüm. Erkekleri de parmağımda oynattım. Ve hepsinden öte…”
…Hepsinden öte, ben bir ejderha avcısıyım.
Adamın mavi gözleri hayretle açıldı. “…Sen bir ejderha avcısısın.”
“Norvelland İmparatorluğu içinde bu konuda oldukça ünlüydüm. Adım Brunhild Siegfried.”
“Üzgünüm, isme pek aşina değilim.”
Kadının, yani Brunhild’in söyledikleri doğruydu. Siegfried hanedanı, ejderha avcılarından oluşan eski ve saygın bir klandı ve Brunhild de savaş alanındaki kayda değer başarılarıyla ün salmıştı.
Sadece adam dış dünyadan tamamen kopuk bir hayat yaşıyordu. Güneşli günlerde vaktini meyve toplayarak, hayvanlarla oynayarak ve çiçeklerle konuşarak geçirirdi.
“Pekala, bilmemen şaşırtıcı değil.” Brunhild yine o mahcup gülümsemelerinden birini sundu. Adamın cahilliğiyle alay ediyormuş gibi bir hali yoktu. “Güneş doğunca yağmur diner mi dersin?” diye sordu.
“Bunu ancak Tanrı bilir,” dedi adam. Medeniyetten bu kadar uzak yaşamak, onun maneviyatını sıradan insanlardan farklı kılmıştı. “Buraya gelebilmen de Tanrı'nın inayetiyle oldu. Tanrı bu kulübeye gelip ısınmana izin verdi.” Tabureyi kendine doğru çekip oturdu. Bir anlık sessizliğin ardından, “Eğer sakıncası yoksa, bana hikayeni anlatır mısın?” dedi.
Adam tuvaline baktı. Oda, adamın yaptığı birçok tabloyla bezeliydi. Hepsi de parlak manzaralar ve beyazlar içindeki bir kız motifini taşıyordu. “Hikayeni duyarsam, belki daha iyi bir şeyler resmedebilirim.”
Tablodaki kızı gören kadın, “Bu kız yoksa…” dedi. İnsanların kalbini okumakta çok ustaydı. “…senin…?” Fikrini değiştirerek ses tonunu daha yumuşak bir hale getirdi.
“Hmm. Kızıma benziyorsun,” diye cevap verdi adam.
Kadın uzun kirpiklerini yere indirdi. “Ona mı benziyorum? Yani—”
“Ha-ha-ha, hayır, hayır. Eminim bir yerlerde hala hayattadır. Her nerede olursa olsun, umarım askeri üniforma giymiyordur. Onun böyle kanlı bir mesleğin içinde olmasını istemem,” dedi adam.
Bunu, bu kadının gerçekte kim olduğunu gayet iyi bilmesine rağmen söylemişti. Bu bir inanç eleştirisi miydi yoksa önündeki gerçeği kabul etmemek için verdiği beyhude bir çaba mıydı, kim bilebilirdi?
Sessizlik
Asker nasıl cevap vereceğini bilemedi…
…ve adam sözüne devam etmedi.
“Anlatabileceğim tek hikaye kanlı olanı… Senin için sorun olmaz, değil mi?”
“Eğer elinde sadece bu varsa, varsın öyle olsun.”
Kadın bir süre sustu ama sonunda kararını vermiş gibi ağzını açtı. “…Ben iyi bir insan değilim. Çok insan öldürdüm. Masumları ve nazik olanları kandırdım. Üstelik bunu adalet ya da yüce bir amaç uğruna yapmadım. Her şey kendim içindi, kendi tatminimdi. Ama pişman değilim. Burayı kendi gözlerimle görmüş olsam bile.”
Hala halının üzerinde otururken, taburedeki adama başını kaldırıp baktı.
Anlatmak üzere olduğu hikaye…
…onun için pişmanlık duymadığı bir itiraf…
…adam içinse katlanılamaz bir günahtı.
“Tanrı bana zamanın akışını geri çevirme şansı verseydi bile, yine aynı yoldan yürürdüm.”
Kadın, bu girizgahla hikayesine başladı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.