Mürekkep Peşinde

Tuuli işe gittiğinde bana göz kulak olacak kimse yoktu, ben de ders çalışmak için kapıya gittim. Artık hayatımla daha alakalı kelimeler öğrendiğim için çok eğleniyordum.

Bu sezon, hepsi Tuuli ile birlikte vaftiz edilmiş üç yeni çırak vardı. Otto, onlara harfleri ve sayıları bizzat öğreterek her şeye en baştan başlamak zorunda kaldığı için epey meşguldü. Üstelik derslerden sonra kendi asıl işlerini bitirmesi gerekiyordu.

Bir yandan kelime pratiği yapıp bir yandan hesaplamalarla uğraşırken, konuşmak için uygun bir fırsat kolluyordum. Otto evrak işlerinde durabileceği bir nokta bulup mürekkebini kaldırmaya başladığında hamlemi yaptım.

“Bay Otto, size bir şey sorabilir miyim?”

“Tabii, sor.”

“Nasıl gezgin tüccar olunur?”

“Ne?! Myne, yoksa gezgin tüccar mı olmak istiyorsun?! Bir dakika, dur! Yoksa yanlışlıkla sana ben mi ilham verdim? Kaptan beni öldürecek!” diye haykırdı Otto, gözlerini fal taşı gibi açıp masanın üzerinden bana doğru eğilerek. O kadar şaşırmıştı ki ben bile bir an panikledim.

Aceleyle ellerimi sallayarak onu düzelttim. “Ben değil, bir arkadaşım.”

“Oh, be. Söyle ona, bu sevdadan vazgeçsin.”

“Biliyordum.”

Otto’nun cevabı, insanların gezgin tüccar olmayı onaylamadığını kanıtlamıştı.

“Ne demek biliyordum?” Otto gözlerini kıstı.

Bakış açımı en iyi nasıl açıklayacağımı düşünerek cevap verdim. “Şey, arkadaşım bu konuyu ne zaman açsa çok sessiz ve gizemli davranıyor. Sanırım bahsederse insanların onu vazgeçireceğini tahmin ediyordu.”

“Evet, ailesi acayip öfkelenirdi.”

“Üstelik gezgin tüccarlar sürekli yollarda yaşıyor, değil mi? Dünyayı gezerken nerede, ne zaman, ne alıp satacaklarını düşünmek zorundalar. Sıradan anne babalar, çocuklarına bu yaşam tarzında hayatta kalmak için gereken araçları ve tecrübeyi veremezler. Tüccarlarla olan o kritik bağlantılardan bahsetmiyorum bile. Yani ortalama bir çocuğun böyle bir hayata atılması muhtemelen çok zor olurdu...”

Tek bir şehre hapsolmuş halk çocuklarının neden göçebe bir yaşam tarzına ilgi duyduğunu anlayabiliyordum. Ancak bu hayat o kadar farklıydı ki kendi yaşam tecrübeleri pek bir işe yaramazdı, bu da işi hayal ettiklerinden çok daha zorlaştırırdı. Doğru olduğunu sandığın şeyi yapıp, nedenini bile anlamadan cezalandırıldığın günler birbirini izlerdi. Bir noktada hiçbir şey yapmamanın en iyisi olduğunu düşünebilir ama bu sefer de hiçbir şey yapmadığın için ceza alabilirdin.

Günlük hayatta edinilen o yazısız kuralların bir el kitabı yoktu. Doğruyla yanlışı ayırt edemediğim bambaşka bir dünyaya aniden fırlatılmış biri olarak, yerleşik kanıların ne kadar aşılmaz duvarlar olabileceğini çok iyi biliyordum. Ama kitaplar olmadan kendimi odaya da kapatamazdım; dışarı çıkmaya mecburdum. Muhtemelen dışarıda bir sürü tuhaf ve bariz hatalı şey yapıyordum. Bunun farkındaydım.

“Bunca şeyi kendi başına çözdüysen, neden bu meseleyi de sen halletmiyorsun?”

“Şey, onunla aynı şehirde yaşadığım için beni senin kadar ciddiye almayabilir. Ayrıca babamdan duymuştum, senin Tüccarlar Loncası ile bağlantıların yok mu? Gezgin tüccar olmak imkansız olabilir ama belki bir tüccar çırağı olup başka yerlerden mal almak için şehirden ayrılabilir.” Belirsiz ve yönsüz bir maceraya atılmasındansa, düzenli bir işin parçası olarak şehirden ayrılmasına ailesi muhtemelen o kadar karşı çıkmazdı.

“Ne demek istediğini anlıyorum. Tonlamana bakılırsa, bu çocuğu seviyorsun galiba Myne?” Otto, bir aşk kokusu almış olmanın keyfiyle genişçe sırıttı ama ben sadece omuz silktim.

“Onu sevdiğimden değil, sadece bana çok yardımı dokunuyor. İyiliklerin altında ezilmekten hayır gelmez.”

“Sana çok yardım eden bir çocuk, ha? Şu altın saçlı velet olmalı.” Babam, yürüme tempomu kontrol etmesi ve kapıdan geçerken ona rapor vermesi için Lutz’a para ödüyordu; bu yüzden Otto onu muhtemelen daha önce görmüştü.

“Doğru. Ama sen yeni çırakları eğitmekle o kadar meşgulsün ki Bay Otto, sanırım vaktin olmayabilir...”

“Bu sezon her zamankinden daha fazla boş vaktim var, yani sorun değil. Bir sonraki izin günümde buluşalım mı?”

“Teşekkür ederim Bay Otto!” Ama eğer bunca işe rağmen en az meşgul olduğu zaman buysa, bütçe raporlarında falan ona yardım ettiğim zamanlar ne kadar yoğun olduğunu hayal bile edemiyordum. Artık onun asistanı olduğumu düşününce, bunu pek de kurcalamak istemedim.

“Ah! Doğru, sormak istediğim bir şey daha vardı. Mürekkebinden birazını benimle paylaşır mısın?”

“Şu zımbırtıdan mı bahsediyorsun?” Otto, çatık kaşlarla kapalı mürekkep kavanozunun tepesine vurdu. Şeffaf camın arkasında çalkalanan mürekkebi görünce hevesle başımı salladım.

“Bundan sonra bana yazı levhası kalemi yerine mürekkeple ödeme yapar mısın?”

“Üç yıl bedava çalışman lazım. Peşin ödeme yok.” Cevabı o kadar netti ki ne dediğini anlayamadan şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. Bir an için yanlış duyduğumu umdum ama Otto ciddi bir ifadeyle parmaklarıyla hesap yapmaya başladı.

“Resmi çırak olursan maaşın artar ama şu anki yardım etme hızınla, bütçe sezonundaki ikramiyeleri bile eklesek, bir kavanoz mürekkebi karşılaman yaklaşık üç yıl sürer.”

“Üç yıl mı?! Mürekkep ne kadar pahalıymış!”

Otto şaşkınlığımı görünce acı bir şekilde gülümsedi. “Görünüşe göre sana bütçelerde kullandığımız kelimeleri öğretmeye başlamam gerek. Bir düşün. Mürekkep sadece soyluları ilgilendiren evrak işlerinde kullanılıyor, değil mi? Çocukların oyun oynayacağı kadar ucuz bir şey değil.”

Kısacası, mürekkep benim için ulaşılamaz bir şeydi. Tamam. Anladım.

Mokkanları nihayet bitirmiş olsam da üzerlerine yazacak hiçbir şeyim olmadığı için çaresizlik içinde ağladım. “Aghhh! Kağıt sorununu çözdüğüm an karşıma mürekkep sorunu çıkıyor! Bu ne biçim iş!”

Tabii ki buralarda satılan tükenmez kalem, uçlu kalem, hatta mürekkep bile yoktu. Mürekkebim olsa yazmak için sivri bir çubuk bile kullanabilirdim ama o mürekkep satın alamayacağım kadar pahalıydı. Yazı levhası kaleminin piyasa değerini kabaca biliyordum ama bütçe sezonu ikramiyesinin ne kadar olduğunu bilmediğim için mürekkebin tam değerini hesaplayamıyordum.

Üç yıl aralıksız çalışmak ne kadar para ederdi ki? Satın almak, bulmak, sormak, çalmak ve yapmak seçenekleri arasından mürekkep elde etmek için tek mantıklı ihtimal üretmekti. Çalışma odasından mürekkep çalmaya kalkışmamdan iyi bir sonuç çıkmazdı...

Görünen o ki hem kitap hem de mürekkep yapımına sıfırdan başlamam gerekecekti. Ama mürekkep nasıl yapılıyordu ki? Pigmenti kuruyan yağla karıştırmayı biliyordum ama bu dünyada pigmenti ve kuruyan yağı nerede bulabilirdim?

“Mürekkep balığı veya ahtapot mu yakalamam gerekecek? Okyanus nerede ki?!” Elimde yarım kalmış bir mokkanla böyle haykırınca, Lutz şaşkınlıkla yerinden sıçrayıp arkasına döndü.

“Neyin var senin?!”

“Lutz, sence buranın mürekkebi neden yapılıyor?! Kendim nasıl yapabilirim?!” Mürekkep balığı veya ahtapot yakalamaya çalışmanın pek gerçekçi olmayacağını ben de biliyordum. Ama çevremdeki nelerin mürekkep yapımında kullanılabileceği hakkında hiçbir fikrim yoktu.

“Biliyorsun işte, mürekkep nedir ki?”

“Şey, bir şeylerin üzerine harf yazmak için kullandığın siyah bir sıvı ve...” Mürekkep görmeye alışık olmayan birine bunu açıklamak zordu. Aklıma geleni söyledim ve sonunda Lutz çenesini sıvazlayarak cevap verdi.

“Siyah bir şey mi? Eğer sadece bir yerleri öyle kirletmek istiyorsan, neden kurum veya kül falan kullanmıyorsun?”

“Bu harika bir fikir! Hadi deneyelim!” Yanmış odunlardan geriye bir sürü kurum ve kül kalıyordu, yani ihtiyacım olanı evde bulabilirdim. Hatta bugün bile odun yakacaktık. Külleri hemen elde edebileceğimden şüphem yoktu.

Eve gider gitmez annemden izin istedim.

“Anne, bu külleri kullanabilir miyim?”

“Hayır tatlım. Külleri sabun yapmak, kar eritmek, bir şeyleri boyamak ve benzeri işler için kullanıyoruz. Çok işe yarıyorlar, hatta çiftçilere satıp para bile kazanabiliyoruz. İzinsiz hiçbirini alma.”

Bunu söyleyince, anne babama kül serpme konusunda yardım ettiğimi hatırladım. Kuşları besleyen bir nine gibi her yere rastgele savurmuştum. Bunun aslında karın erimesine yardımcı olmak için yapıldığını kim bilebilirdi? Bu benim için yeni bir bilgiydi.

Şey, sabun yaparken de çok kullanıyorduk, yani küller gerçekten değerliydi. Artanları satabildikleri için külleri kullanmama izin vermesi pek olası görünmüyordu ama hala bir seçeneğim daha vardı.

“Peki anne, ya kurum?” İkinci tercihimi sıraladım. Annem bir an kaşlarını çattıktan sonra nedense gülümsedi ve onay verdi.

“Ne için kullanacağını bilmiyorum ama bütün kurumlar senin olsun. Bu, ocağı benim yerime temizleyeceğin anlamına geliyor, değil mi? Benden söylemesi, bacayı da temizlersen daha fazla kurum elde edersin.”

“Iıı... Şey... Tamam. Mantıklı sanırım...” Annemin gülümseyerek baskı yapmasıyla kendimi ocağı ve bacayı temizlerken buldum. Niyetim bu değildi ama yapmam gerekeni yapacaktım. Temizlik aletlerini elime alıp kurumları temizlemek için kendimi gaza getirdim... Derken annem aniden panik içinde beni durdurdu.

“Dur bakalım Myne! O kıyafetlerle mi temizlik yapmayı planlıyorsun?!”

“...Ne? Yapmamalı mıyım?” Kıyafetlerim zaten kirli ve döküntü içindeydi, bu yüzden onlarla temizlik yapmanın bir sakıncasını görmüyordum. Ben kafa karışıklığı içinde izlerken annem dikiş kutusunu ve bir sepet bez parçasını kaptı.

“Bir an bekle, hemen bitiririm.” Annem birkaç bez parçasını birbirine dikip bana yeni bir kıyafet yaptı, işi bittiğinde de halinden memnun görünüyordu. Üzerimi değiştirdim, kirli bezlerle temasını en aza indirmek için saçlarımı yetişkin işi topladım, başıma da bandana niyetine başka bir bez parçası bağladım. Vay canına. Kendi kendimi Sindirella kostümü giydiğime inandırmasaydım, bu durum gerçekten berbat hissettirirdi.

Önce ocaktaki kurumları kazıdım. Sonra kafamı içeri sokup yanlara yapışmış kurumları temizledim. Vücudumun bu kadar küçük olması belki de ilk kez bir işe yarıyordu.

Annemin o sıcacık gülümsemesine karşı koyamayıp hazır elim değmişken bacayı da bir güzel temizledim; böylece elime epey bir kurum geçti. Ben temizledikçe siyah tortular öbek öbek dökülüyor, tam da istediğim o simsiyah malzemeyi cömertçe önüme yığıyordu.

Doğrusunu isterseniz işe başlayınca bir noktadan sonra eğlenmeye bile başladım ama bu heyecan bana pahalıya patladı. Fazla gaza gelince ateşim çıktı ve oracıkta bayılıp kalmışım.

O kadar sıkı çalışmıştım ki sonunda her yerim pislik içinde, kendimden geçmiş halde buldum kendimi; ama ne yapıp edip ihtiyacım olan o kurumu elde etmeyi başarmıştım. Şimdi yeniden sağlığıma kavuşmuştum. Geriye tek bir iş kalıyordu: Bu kurumu bir şekilde yazı yazabileceğim bir şeye dönüştürmek.

“Myne, bu zımbırtılarla ne yapacaksın şimdi?”

“Suyla karıştırırım herhalde?”

Aklıma gelen ilk fikir kurumu suyun içinde çözmekti. Sanki böyle yapınca mürekkep gibi bir şey elde edecekmişim gibi bir his vardı içimde. Her nasılsa olacaktı işte. Tahta bir kaseye nehirden aldığım suyu doldurdum ve bir dal parçasıyla kurumu karıştırmaya başladım. Ama kurum suyun içinde çözülmek yerine öylece yüzeyde kaldı.

“Bu kadar yeter mi dersin?”

“Bir şeyler yazmayı dene bakalım.”

Ucu sivriltilmiş bir çubuğu suya daldırıp tahta levhanın üzerine “1” rakamını yazmaya çalıştım. Fakat kurumun çoğu levhaya geçmek yerine çubuğa yapışıp kalıyordu; ortaya çıkan rakam da okunmayacak kadar bulanıktı zaten.

“I-ıh. Bu iş yaş. Fos çıktı.”

“Sırada ne var peki?”

“Hımm, mürekkep yapımı aslında malzemeyi yağla karıştırma mantığına dayanıyor ama...”

Annemden yağ isteyemezdim. Bizim evde yağ her zaman kısıtlıydı; hem yemeklerde kullanıyorduk hem de benim o basit şampuanım için lazımdı. Üstelik mum ve sabun için de hayvansal yağlara muhtaçtık, yani o yağı koparmak imkansıza yakındı. Muhtemelen annem, kül meselesinde yaptığı gibi beni tek kelimeyle geri çevirirdi.

“Yağ işi sakat desene. Sana koklatmazlar bile, değil mi?”

“Maalesef. Keşke başka bir şey olsa...” Zihnimi kurcalayıp bir ipucu ararken Japonya’daki yazı gereçleri bir bir gözümün önünden geçti. “Hımm, Japon sanatındaki boyalarda tutkal kullanılıyordu galiba ama ateş yakmak benim için çok tehlikeli olduğundan o seçenek de eleniyor. Bu kadar küçük ve güçsüz olmak gerçekten berbat.” İleride tutkal bulmak belki mümkün olurdu ama şu an sırası değildi. Bu kötü oldu işte, çünkü doğal malzemelerle boya tarzı bir şeyler yapabilirdim. Kendi gelişimimi beklemekten başka çarem yoktu.

“Heyoo, Myne, orada mısın? Dünyaya dön artık.” Lutz’un ellerini gözlerimin önünde salladığını görebiliyordum ama düşüncelere o kadar dalmıştım ki duramıyordum.

“Hımm, illaki sıvı olması gerekmiyor aslında. Pastel boyalar, tebeşirler, kurşun kalemler... Tamam, buldum! Kil! Kille karıştıracağım!”

“Ne?”

“Kurşun kalem ucunun, grafitin kille karıştırılmasıyla yapıldığını hatırlıyorum sanki. Dur bir dakika, yoksa o füzen kalemler için miydi? Neyse ne. Grafit yerine kurum kullanıyorum ama belki işe yarar!” Kil ve kurumu karıştırıp ince silindirler haline getirebilir, sonra da kurutabilirdim. Sertleştiklerinde elimde katı yazı gereçleri olurdu. “Lutz, tabletler için kili buradan kazmıştın, değil mi?”

“Evet ama o zamandan kalanları kullansan daha iyi. Şu kayanın oralarda bir yerde olacaktı.”

Lutz haklıydı, orada küçük bir kil yığını duruyordu. Birazını alıp içine kurumu kattım. Zihnimde canlanan şey, her yeri boyadan oluşan renkli bir kalem veya tamamen uçtan ibaret bir kurşun kalemdi. Kendim yoğurmazsam düzgün bir renk almayacaktı, bu yüzden hem altlık olarak kullandığım kaya hem de iki elim kapkara oldu. Malzemeye kurumdan bir kalem şekli verdim. Sonra da bunları birer kurşun kalem boyunda parçalara ayırdım. Eğer bunlar kuruyup sertleşirse, bu zafer benim olacaktı.

Ellerimi ve ayaklarımı nehirde yıkadım ama pek temizlendikleri söylenemezdi. Fakat bu kadar inatçı bir pislik, yazı yazmak için kesinlikle biçilmiş kaftandı. Kesinlikle.

“Sence ne kadar süre kurumaları gerekir?”

“Bilmem ki?”

“Belki de onları pişirmeyi denemeliyim.”

“Hiç uğraşma. Yine patlarlar.”

“Aman be...”

Lutz’un tavsiyesine uyup kurum kalemlerini kendi hallerinde kurumaya bıraktım.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.