"Emin misin? Ya festival komitesindeki işlerin ne olacak?"
"Sıkıntı yok, bizim yetenekli üst dönemler sayesinde bir süre endişelenmeme gerek kalmayacak."
"Ha-ha! Mevcut Öğrenci Konseyi Başkanı ile geçen yılın başkanının omuz omuza çalıştığını düşünürsek her şeyin tıkırında gitmesi çok doğal."
Autumn Heights Festivali’nin ikinci günüydü. Masachika, festival komitesi sorumluluklarına kısa bir ara vermiş; Takeshi ve Hikaru’yu etrafta biraz tur atmaya davet etmişti.
"Ayrıca mevcut başkan ve başkan yardımcısının asıl işi şu an Şafak Heyeti ile ilgilenmek. Yani sistem onlar olmadan da kusursuz işleyecek şekilde kuruldu; kimsenin beni özleyeceği falan yok."
"Ah, doğru ya. Şafak Heyeti... Bugün geleceklerini tamamen unutmuşum."
"Heyetten tam olarak kimlerin geleceğine dair bir fikrin var mı?"
"Hiç yok. Touya ve Chisaki o işlerle ilgileniyor, dürüst olmak gerekirse soracak kadar umurumda bile olmadı."
"Hadi canım! Onlara yakınlaşmak için bu fırsatı kollayan dünya kadar öğrenci tanıyorum ben."
Takeshi, diğer öğrencilerin stantlarını incelerken ekledi:
"Şuraya baksana, millet stant girişlerini nasıl da süslemiş. Resmen ilgi çekmek için can atıyorlar."
Masachika omuz silkerken, "Ben alt tarafı bir diplomat oğlu olan, sıradan bir adamım," dedi.
"Bilmiyorum dostum. Bir diplomatın oğlu olmak bana oldukça havalı bir şeymiş gibi geliyor... Üstelik baban üst düzey bir bürokrat, değil mi?"
"En azından bu okulda pek bir esmerliği yok. Hatta sırf bu okulun giriş mülakatını geçebilmek için bile en azından bir ebeveynin böyle bir kariyere sahip olmasının asgari şart olduğuna dair dedikodular dönüyor."
"Evet... Adayları, ailelerinin sosyal statüsüne ve ebeveynlerinin işine göre elediklerini ben de duymuştum."
Takeshi, başparmağını işaret ve orta parmağının ucuna sürterek —yani para işareti yaparak— "Bir de şuna bakıyorlar," diye şaka yapınca arkadaşları acı acı güldü.
"Öyle olduğu kesin. Neyse, kimin umurunda? Şu an önemli olan tek şey, üzerimde hiçbir sorumluluk olmaması."
"Haklısın. Ooo, şuraya bakın. İçinde takoyaki olan pirinç patlağı sandviçleri satıyorlar. Kulağa bayağı iyi geliyor... Ne dersiniz beyler?"
"Ben almayayım."
"Ben de. Ama bizi dert etme, git kendine bir tane kap."
Hikaru, "Tamamdır, hemen geliyorum," diyerek yemek tezgahına doğru yöneldi. Arkadaşının sıraya girmesini dalgın gözlerle izlerlerken, Takeshi aniden sinsi bir sırıtışla mırıldandı:
"Ee? Dün işler nasıl gitti?"
"Dün mü? ...Bilgi yarışmasını mı kastediyorsun?"
"Hayır! Ondan sonrasını diyorum. Sen ve Alya küçük bir randevuya çıktınız, değil mi?"
"Ooo. Ona randevu denir mi bilmem ama... Bir saniye. Bizi gördün mü? Neden selam vermedin?"
Takeshi, Hikaru’ya kaçamak bir bakış atarak, "Şey, bilirsin işte..." dedi, üstü kapalı bir şekilde.
Demek öyle oldu. Selam vermeye yeltendin ama Hikaru seni durdurdu, ha?
Tahmininin doğruluğundan emin olan Masachika’nın dudakları çarpık bir gülümsemeyle kıvrıldı.
"Beni rahatsız ederim diye endişelenmene gerek yok, biliyorsun değil mi?"
"Öyle tabii ama çok iyi vakit geçiriyor gibi görünüyordunuz, ben de bölmek istemedim. Neyse, anlat bakalım nasıldı? Seçim partnerisiniz, yani... Bayağı yakınlaşmış olmalısınız, değil mi?"
Bu cevaplaması zor bir soruydu. Masachika, Alisa’nın kendisine karşı neler hissettiğini bilse de, ilişkilerini bir üst seviyeye taşıma gibi bir niyeti yoktu. Bunun bir sebebi, iş ve aşkı birbirine karıştırmanın kızın seçim kampanyasını mahvedebilecek olmasıydı. Üstelik Alisa’nın kendisi bile hislerinin romantik olduğunun henüz farkında değil gibiydi. Basitçe söylemek gerekirse, yakınlaşıyorlardı ama ilişkileri yerinde sayıyordu.
"...Yani, yakınlaşıyoruz ama hepsi bu. Eğer ima ettiğin şey buysa, sevgili değiliz."
"Ah..."
"Ne o? Kız arkadaş edinme konusunda seni geçeceğim diye paniğe mi kapıldın?"
"Ne?! Hayır! Ben sadece—!"
"Affedersiniz. Rahatsız ediyorum ama..."
Takeshi, bir kızın onunla konuşabileceğine inanamıyormuş gibi sesin geldiği yöne doğru döndü. Masachika da bakışlarını o tarafa çevirdiğinde, kendi yaşlarında, bu okuldan olmadığı belli olan bir kızla karşılaştı. Kısa saçlarını açık bir renge boyatmış, şaşırtıcı derecede sevimli bir kızdı. Çekingen bir tavırla, kirpiklerinin altından Takeshi’ye bakarak sordu:
"Biz bu okuldan değiliz de, bize etrafı gezdirecek birini arıyorduk... Temple Akademisi'nden birkaç kıza yardımcı olabilir misiniz acaba?"
"Ha? B-bize mi?"
Kız büyüleyici bir şekilde gülümsedi. "Evet, eğer sizin için de uygunsa." Bahsettiği okul, bölgenin nispeten ünlü kız okullarından biriydi. Biraz ötede, okuldan arkadaşları olduğu anlaşılan iki sevimli kız daha bekliyordu.
Demek mevzu bu.
Kızlardan birinin Hikaru’ya attığı tek bir bakış, Masachika’nın durumu çözmesine yetti. Bu üçü muhtemelen Hikaru’nun peşindeydi; ancak en yakışıklı olanın yanına direkt giderlerse Masachika ve Takeshi’nin bozulacağını düşünmüşler, hedefleri ortalıkta yokken önlerindeki engelleri aradan çıkarmaya karar vermişlerdi.
"V-valla mı? Heh..."
Kızların gerçek niyetinden tamamen bihaber olan Takeshi, başını kaşıyarak ağzı kulaklarına varana dek sırıttı. Aşk sarhoşu bir halde, hiç de çaktırmadan(!) üç kızı da tek tek süzdü. Sonra sanki bu yeni keşfedilen popülerlik omuzlarına bir yükmüş gibi Masachika’ya döndü. Ancak ardından tekrar kıza bakıp ellerini yüzünün önünde birleştirdi.
"Gerçekten çok üzgünüm. Beni ne kadar mutlu ettiğinizi bilemezsiniz, sormanız bile benim için bir onur ama hepimizin sevgilisi var. Sonra kıskançlık krizine girip canımıza okumasınlar diye kabul edemiyoruz. Gerçekten çok üzgünüm!"
"Ha? Ah... Şey, tamamen anlıyorum..."
Şaşkına dönen kız, birkaç saniye boş boş gözlerini kırpıştırdıktan sonra afallamış bir halde arkadaşlarının yanına döndü. Kendi aralarında bir şeyler tartışıp uzaklaşmalarını izleyen Masachika, hâlâ elleri yüzünün önünde kenetli duran arkadaşına döndü.
"Senin ne zamandan beri sevgilin var?"
"Hadi ama dostum, beni rahat bırak. Onları kırmadan reddetmek için başka bir yol bulamadım."
"Doğru kararı verdiğini düşünüyorum ama... Gerçekten onları gezdirmek istemediğine emin misin?"
"K-kahretsin! Tabii ki istiyordum! Hayatım boyunca elime geçecek tek harem kurma şansıydı ve avuçlarımın arasından kayıp gitti!"
"Şey..."
Masachika’nın kafası birden fazla sebepten dolayı karışmıştı ama bunu arkadaşına söylemesinin imkanı yoktu. Takeshi bir süre daha başını tutarak acı içinde kıvrandı, sonunda bir iç çekip pes etti.
"Ama Hikaru tanımadığı üç kızla takılmaktan rahatsız olurdu. Hem... sen de bu fikre pek sıcak bakıyor gibi görünmüyordun, değil mi?"
"Yani, sayılır..."
"Değil mi? O yüzden böyle olması iyi. Zaten kabul etseydim bile muhtemelen onlara iyi vakit geçirtemezdim," diye ekledi. Her nefesinde hafif bir pişmanlık hissediliyordu ama Masachika, Takeshi’nin ne kadar harika bir insan olduğunu bir kez daha fark etmişti.
Yani, zaten çok iyi biri olduğunu biliyordum ama yine de... Umarım bir gün bu iyiliğinin karşılığını alır.
Bu kadar düşünceli bir çocuğun neden hâlâ bir sevgilisi olmadığı tam bir muammaydı; bu durum Masachika’ya dünyanın ne kadar adaletsiz olduğunu hissettiriyordu. Çok geçmeden Hikaru, elinde takoyaki dolgulu sandviçiyle geri döndü.
"Sizi beklettiğim için kusura bakmayın... Şey... Takeshi’ye ne oldu?"
"...Sadece kötü şansına küfrediyor."
"...? Ne?"
Tam o sırada yakınlarda küt diye bir ses yankılandı, ardından telaşlı bir kızın şaşkınlıkla nefesi kesildi. Masachika sesin geldiği yöne baktığında, elindeki plastik sepetten etrafa saçılan zıpzıp topları endişeyle izleyen bir kız gördü. Bir şeye çarpmış olmalıydı ki toplar dökülmüştü. Bazıları yoldan geçenlerin bacaklarına çarpıyor, bazılarıysa yere çarpıp her yöne doğru zıplayarak uzaklaşıyordu.
"Kötü olmuş."
Masachika gidip yardım etsem mi diye birkaç saniye tereddüt etti.
Durduğum yere biraz uzak gerçi, şimdi yardıma gitsem bile... Hem zaten birkaç tanesinin kaybolmasını pek umursamıyordur, toplamaya çalışmak kızı rahatsız bile edebilir. O yüzden—
"Şunu benim için tut."
"…!"
Hikaru, elindeki yemeği Masachika’nın eline tutuşturduğu gibi bir saniye bile tereddüt etmeden kızın yardımına koştu. Görünürdeki tüm topları topladıktan sonra etraftaki tezgahların yanına gidip altlarını kontrol etti, hatta ulaşılamayan yerlerdeki topları almak için hiç çekinmeden dört nalan yere çöktü. Ellerinin ve dizlerinin kirlenmesini zerre umursamıyor gibiydi. Masachika ve Takeshi yanına vardığında, neredeyse tüm zıpzıp topları tek başına toplamıştı bile.
"Ç-çok teşekkür ederim. Gerçekten çok sağ olun."
"Lafı bile olmaz. Dikkat edin."
Hikaru, özür dileyerek eğilen kızın arkasından el sallarken sanki biraz mahcup olmuş gibiydi.
Masachika bilmiş bir tavırla, "Gördün mü Takeshi? İşte kadınlar arasında popüler olmanın sırrı bu," dedi.
"Cık! Bununla rekabet etmemin imkanı yok..."
"Ne? Ben bunu popüler olmak için yapmıyorum ki..."
"Biliyoruz. Hiç düşünmeden yardıma koşmandan bahsediyoruz. En hafif tabiriyle etkileyici bir hareketti."
Masachika’nın sakınmasız övgüleri karşısında Hikaru yine mahcup bir tavır takındı. Hikaru her zaman böyleydi. Çoğu insan, "Acaba yardım istemiyor mudur?" diye endişelenirken ya da kendini küçük düşürmekten korkarken, Hikaru —kızlardan pek haz etmemesine rağmen— yardım elini uzatmakta asla tereddüt etmezdi. Diğer insanların aksine, o zor anlarda başkalarına yardım etmenin gerekliliğine gerçekten inanırdı. Bu dünya için fazla nazik bir insandı.
İç çeker... Çok iyiler. İkisi de.
Masachika’nın gurur duyabileceği arkadaşları vardı ve onlardan daha fazlasını isteyemezdi. Bunu kalbinin en derinlerinden hissederek itiraf edebilirdi... İşte tam da bu yüzden, kimsenin onları incitmesine izin vermeyecekti. Bazı şeyler öylece affedilip unutulamazdı.
“...Pekala, artık gitsem iyi olacak.”
“Peki, öyleyse provada görüşürüz.”
“İşinde kolay gelsin.”
“Sağ ol.”
Üçü festivalde kırk dakika kadar vakit geçirdikten sonra Masachika’nın veda etme vakti gelmişti. Kulüp binasına doğru yöneldi ama içeri girmedi. Bunun yerine binanın arkasına, ne bir serginin ne de bir standın olduğu o ıssız köşeye dolandı; buraya gelmek için ya yolunu kaybetmiş olmak ya da özel bir sebebi olmak gerekiyordu. Ancak pencereden bakılınca bile görünmeyen koca bir ağacın altında, onu bekleyen biri vardı. Şapkasını gözlerine kadar indirmiş, başı öne eğik bir kız duruyordu orada.
“Nao, selam,” dedi Masachika, ona doğru yaklaşırken düz bir ses tonuyla. “Beklettiğim için kusura bakma” ya da “Buraya kadar çağırdığım için özür dilerim” gibi samimi bir dost edası taşımayan, fazlasıyla mesafeli ve ruhsuz bir selamlamaydı bu. Kız da pek cana yakın davranmaya niyetli olmadığını belli edercesine ona ters ters baktı.
“...Ne istiyorsun?” diye sordu Nao Shiratori, buz gibi bir sesle. Seirei Akademisi’nin eski bir öğrencisiydi. İkinci dönem başlamadan hemen önce başka bir okula nakil olmuştu. Sadece bir ay öncesine kadar Takeshi ve Hikaru ile birlikte Luminous grubunun ana vokaliydi. Giderayak ortalığı birbirine katarak grubun dağılmasına sebep olan kişi de bizzat kendisiydi.
“Beni buraya çağırmak için böyle bir şeyi kullanırken ne düşünüyordun?”
Aynı soğuk tavrıyla cebinden tek bir zarf çıkardı. Bu, Masachika’nın ona ulaştırması için eski sınıf öğretmenine verdiği mektuptu. İşin aslı, Masachika o gittiğinden beri Nao’yu arıyordu çünkü grubun dağılma şekli kafasını kurcalayıp duruyordu. Ne yazık ki okul değiştirdiğinde telefon numarasını da değiştirmiş, sosyal medya hesaplarını kapatmıştı; ona ulaşmak imkansız hale gelmişti. Bağlantılarını kullansa bile başına ne geldiğine dair en ufak bir iz bulamamıştı. Sanki yer yarılmış da içine girmişti.
Bu yüzden bir plan yapmış ve ona ulaşabilecek tek kişiye, Nao’nun eski sınıf öğretmenine gitmişti. Masachika, ani gidişinden sonra Nao’ya mutlaka bir mektup vermek istediği konusunda öğretmeni tutkuyla ikna edince, adamcağız da bu dileğe saygı duyup mektubu iletmişti. Gelgelelim, bu ne bir aşk mektubuydu ne de bir veda... Mektup tek bir cümleden ve Sonbahar Festivali’ne bir davetten ibaretti.
“Ciddi misin sen? ‘Eğer gelmezsen, Luminous’taki herkese gerçeği anlatacağım’ mı? Bu da ne demek oluyor şimdi?”
Mektubu okuduktan sonra öfkeyle bakmaya devam etti ama gazabı, Masachika’nın buz gibi bakışları ve omuz silkmesiyle karşılık buldu.
“Bunun ne demek olduğunu sen herkesten iyi biliyorsun. O yüzden geldin, değil mi?”
“...”
Bir süre, birbirlerinin zihnini okumaya çalışırcasına gözlerini dikip bakıştılar. Masachika’nın Takeshi’den duyduğuna göre grup, Nao’nun o dönem çıktığı basçı Ryuuichi Kasugano’ya aslında ona sadece katlandığını ve aslında Hikaru’ya aşık olduğunu söylemesi yüzünden dağılmıştı. Bu haber Ryuuichi’nin kalbini paramparça etmişti; grubun klavyecisi ve Nao’nun çocukluk arkadaşı olan Riho Minase ise bu duyduklarından o kadar tiksinmişti ki ikisi de gruptan ayrılmıştı. Elbette Masachika bunlara bizzat şahit olmamıştı, detayların ne kadar doğru olduğunu bilmiyordu... Ancak bir yabancı olduğu için bunun düpedüz bir yalan olduğunu görebiliyordu.
“Sen Hikaru’ya aşık değilsin.”
“...!”
Nao’nun dudakları büzüldü, kaşları çatıldı; bu tepki Masachika’nın haklı olduğuna dair inancını perçinledi. Nao, Riho’nun gruptan birine karşı her zaman hisleri olduğunu ifşa etmesi üzerine Hikaru’ya aşık olduğunu iddia etmişti. Masachika grup dağıldıktan sonra Riho ile konuştuğunda, kız ona Nao’nun gruba katılan son üye olduğunu ve neden katılmak istediğini sorduğunda “üyelerden birine aşık olduğu için” cevabını aldığını anlatmıştı.
Riho fark etmemiş gibi görünse de Masachika durumu anında kavramıştı. Nao, Riho’yu kontrol altında tutmaya çalışıyordu. Eğer sadece eğlence için katılmak isteseydi, Riho ile birlikte bir grupta olmak istediğini söylerdi. Ama bunu yapmayıp birine aşık olduğunu iddia etmesi, sanki Riho’nun birileriyle randevuya çıkmasını engellemeye çalışıyor gibiydi; sonrasında yaşananlar da bu kişinin Ryuuichi olduğuna işaret ediyordu. Her halükarda, çocukluk arkadaşlarının aynı kişiye aşık olması sık rastlanan bir durumdu. Ancak...
Ryuuichi’nin anlattıklarına göre, gerçekler bundan çok uzaktı.
Anlaşılan o ki Nao, ilişkinin başlarında ondan pek de hoşlanıyor gibi görünmüyordu. Sadece utangaç mıydı? Öyle olsa bile, Riho’yu ondan uzak tutmak için her şeyi göze almış birinin bu kadar pasif kalması yine de tuhaftı. Diğer bir deyişle, Nao’nun kendine saklamak istediği kişi Ryuuichi değildi...
“Sen aslında—”
“Kes sesini,” diye çıkıştı Nao, sözünü keserek. Nafile bir çabaydı.
“Hayır, susmayacağım.”
Masachika onun bu talebini görmezden gelerek bir adım yaklaştı ve kesin bir dille hükmünü verdi:
“Sen ne Hikaru’ya ne de Ryuuichi’ye karşı bir şey hissediyorsun. Sen Riho’ya aşıksın.”
“...!!”
Gözleri faltaşı gibi açıldı, öfkesi yüzünden okunuyordu ama Masachika cesurca analizine devam etti:
“Ryuuichi ile çıkmaya başladın çünkü Riho’nun ona karşı hisleri olduğunu biliyordun. Luminous’a katıldın çünkü onu kaybetmek istemiyordun. Yanlış mıyım?”
Nao, bu kendinden emin suçlamaya cevap vermek için ağzını açtı ama doğru kelimeleri bulamıyor gibiydi. Birkaç kez yutkundu, sonra bakışlarını yere indirdi. Aralarındaki sessizlik, omuzları artık zapt edemediği bir sarsıntıyla titreyene kadar sürdü.
“...Haklısın,” diye gürledi sonunda. Bu sözler sanki duygularını tutan o barajı yerle bir etmişti. “Mutlu musun?! Evet, Riho’ya aşığım! Yıllardır ona aşığım! Çocukluğumuzdan beri onu hep ben korudum! O dünyada en sevdiğim insandı, ben de onun için öyleydim! Ama yine de...! Ama yine de...!”
Sıkılı dişlerinin arasından çıkan sesi titriyor, öfkeyle ayak uçlarına bakıyordu. Ayakkabısının burnunu yere vurdu, göğsü aldığı nefeslerle sarsılırken bağırdı:
“Yine de gitti, Ryuuichi’ye aşık oldu! Hani erkeklerden korkuyordu? Neden...? Neden—?!”
“...Bu yüzden mi ondan hiç hoşlanmadığın halde Ryuuichi ile çıkmaya başladın?”
“Evet! Onu birinin elimden almasına, bir herif tarafından kirletilmesine izin vermektense bunu yapmayı tercih ettim!”
Bu, bir kızın çocukluk arkadaşına duyduğu çarpık ama bir o kadar da saf aşktı. Yaralı bir hayvan gibi feryat ettikten sonra dudakları büküldü, gözyaşlarını tutmaya çalışıyordu. Hissettiği hüzün müydü yoksa pişmanlık mı?
“Ama Ryuuichi ile çıkmaya başladıktan sonra, onun ne kadar harika biri olduğunu anladım... Ben böyle biri olmama rağmen bana karşı çok nazikti. Her şeye rağmen beni sevdi... Riho’nun ona neden aşık olduğunu o zaman anladım...”
Sağ gözünden bir damla yaş süzülüp yanağından aşağı indi. Gözyaşını silip hıçkırıklar içinde devam etti:
“Riho da hiç değişmedi. Her zaman o kadar iyiydi ki... Önce kendisi ondan hoşlanmış olmasına rağmen, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bizi destekleyeceğini söyledi... Hem Ryuuichi hem Riho dünyanın en iyi insanları, bense bir yalancıdan başka bir şey değilim. Tek yaptığım onları incitmekti...! Ve tek suçlu benim! Ama artık hiçbirinin önemi yok...!”
Masachika, elleriyle yüzünü kapatıp yaşadıklarını acıyla hatırlayan kızı dinlerken gözlerini yumdu. Bir yalanı sürdürmenin, sana en çok değer verenleri kandırmanın ne kadar dayanılmaz olduğunu bilmesine imkan yoktu. Başta Nao’nun, hayatının aşkını başkasına kaptırmamak için söylediği küçücük bir beyaz yalandı bu; ama yalanı sürdürmeye çalıştıkça yeni yalanlar söylemek zorunda kalmıştı. Çok geçmeden hayatı, o temiz kalpli grup arkadaşlarını içine hapseden bir yalan sarmalına dönüşmüştü. Her gülümsemesinin arkasında acı ve pişmanlık vardı. Kendinden öyle çok hayal kırıklığına uğramış olmalıydı ki, bu duygu sonunda derin bir nefrete dönüşmüştü.
Sırrı açığa çıkmak ve gerçek kimliği deşifre olmak üzereyken son bir yalan daha söylemeye karar vermişti. En büyük sırrının, yani Riho’ya olan aşkının asla öğrenilmemesi için Hikaru’ya aşık olduğunu iddia etmişti.
Sanırım bunu yaptığı için onu gerçekten suçlayamam...
Nao, Riho’ya olan aşkını her şeyden çok korumak istemişti. Mezara götürmeye niyetli olduğu, uğruna sevmediği bir erkeğe bile katlandığı bir sırdı bu. Bu yüzden Masachika’nın onu azarlamaya gönlü elvermiyordu.
İnsanların gerçek doğasının en zor anlarda ortaya çıktığı söylenirdi ama Masachika buna pek inanmıyordu. En zor anlarda ortaya çıkan şey gerçek doğa değil, içgüdülerdi. Tüm canlıların sahip olduğu, mantık ve muhakeme ile çarpıtılmış o temel hayatta kalma içgüdüsüydü bu. Mesele bu içgüdülere geldiğinde başkalarını kendinden öne koyabilecek insan sayısı muhtemelen çok azdı. İşte bu yüzden Masachika, köşeye sıkıştığında yalan söylediği için Nao’yu gönülden suçlayamıyordu. Ama yine de...
“Peki ya arkanda bıraktığın o dört kişi?”
“...!”
Yine de tüm bunların öylece halı altına süpürülmesine müsaade edemezdi.
"Sen kaçıp gittin, belki senin için her şey yolundadır ama diğerleri hâlâ olanları atlatamadı."
Sessizlik
Bu, muhtemelen Nao'nun duymak isteyeceği son şeydi. Masachika bunun farkında olsa da onu gerçeklerle yüzleşmeye zorladı.
"Ryuuichi ve Riho okuldan sonra müzik kulübüne gelmeyi bıraktılar; o günden beri Hikaru ile tek kelime bile etmediler. Hikaru da onları düşünmemeye çalışıyor ama dürüst olmak gerekirse bu durumu izlemek çok zor. Eskiden yediği içtiği ayrı gitmeyen insanlar, şimdi birbirlerini hiç tanımıyormuş gibi davranıyorlar."
"?! Ama..."
"Duyduğuma göre Takeshi son zamanlarda Ryuuichi ve Riho ile konuşmaya çalışıyormuş ama görünüşe bakılırsa ondan kaçıyorlarmış. Başkalarının yanındayken her zamanki halindeymiş gibi davransa da aslında bitap düşmüş durumda. Arkadaşlarını her zaman her şeyin önüne koyduğunu sen de biliyorsun."
Sessizlik
Nao bir süre sessizce başını öne eğdi, sonra kısık bir sesle mırıldandı:
"Riho nasıl?"
Masachika, ilk önceliğinin Riho olacağını tahmin etmişti; bu yüzden gerçeği hiç eğip bükmeden söyledi.
"Onun nasıl biri olduğunu sen de biliyorsun. Zaten pek arkadaşı yoktu, şimdi gruptan da kopunca tamamen yapayalnız kaldı. Sınıfta her gün perişan görünüyor, kimseyle konuşmuyor ve okul biter bitmez doğruca eve gidiyor."
"!"
Nao, gözlerini yerden ayırmadan alt dudağını ısırdı.
"Sakın bana sen aradan çekilince Ryuuichi ile Riho’nun bir araya geleceğini düşündüğünü söyleme?" dedi Masachika.
"!!"
"Ryuuichi’yi tanıyorsun. Riho’yu teselli niyetine yedek kulübesinde tutacak bir tip değil, Riho ise..."
"Biliyorum! Tamam mı?!"
Nao aniden başını kaldırıp öfkeyle baktı.
"Senin derdin ne?! Bizi tanımıyorsun bile! Bu seni hiç ilgilendirmez! Kendini ne sanıyorsun?!"
Bu sözler Masachika’nın başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissettirdi; bir an durup yaptıklarını tarttı ve gerçek tokat gibi yüzüne çarptı.
Bir dakika. Ben neden onu kötü hissettirmeye çalışıyorum?
Kendi kendine onu suçlamaya gönlünün el vermediğini söylemişti ama farkına bile varmadan ağzından hep yanlış kelimeler dökülmüştü. Sadece gerçekleri anlatmayı planlamış olsa da bir noktada iş dolaylı yoldan azarlamaya varmıştı ve bunu ancak şimdi fark edebilmesi onu dehşete düşürdü.
Ne yapıyorum ben? Ona söylemek istediklerim bunlar değildi...
Masachika gözlerini kaçırdı, zihnini toparladı ve asıl söylemek istediği kelimeleri aramaya başladı.
"...Bu gerçekten de beni ilgilendirmez. Luminous üyesi değilim, sana ne yapman gerektiğini söyleme hakkım da yok."
Sessizlik
"Ama biliyor musun? Her şeyi böylece bırakıp gitmemelisin. Bu hiçbiriniz için iyi değil."
"! Hıh...!"
Nao dişlerini sıkarak bakışlarını hızla başka yöne çevirdi.
"Her şeyin böyle bitmesi gerçekten içine siniyor mu? Bunun sadece bir yanlış anlaşılma olduğunu asla öğrenemeyecek olmaları seni rahatsız etmiyor mu?"
Sessizlik
"Zamanında düzgün bir veda şansı bulamamış biri olarak söylüyorum: Birlikte geçirdiğiniz o güzel günleri yavaş yavaş unutmaya başlayacaksın. Sahip olduğun her mutlu anı, o son veda yüzünden zerolup gidecek."
Kısa bir süre öncesine kadar Masachika, Masha ile olan anılarını sanki hepsi kötüymüş gibi zihnine mühürlemişti; şimdi ise hepsinin koca bir yanlış anlaşılma olduğunu bildiği için derin bir pişmanlık duyuyordu.
Yine de sanırım kimseye bu konuda ders verecek durumda değilim.
Masachika sakinleştiğinde, kendine karşı büyük bir hayal kırıklığı hissetti. Topuklarının üzerinde döndü ve üzerine vazife olmadığını bilse de son bir şey ekledi:
"Dediğim gibi, grubunuzun bir parçası değildim, hatta arkadaş çevrenizde bile yoktum. Bu yüzden nasıl insanlar olduğunuzu veya aranızdaki bağın derinliğini bilemem; sana bir şey yapmanı dayatmıyorum... Ama eğer bu işi düzeltmezsen, Luminous hepiniz için, özellikle de Ryuuichi ve Riho için kötü bir anıdan başka bir şey olmayacak."
Masachika arkasına bakmadan yürüyüp gitti. Doğruca kulüp binasına yöneldi ve tüm bu karmaşadan kaçmak istercesine merdivenleri birer birer tırmandı. En üst kata çıkan merdivenlerin önündeki zincirleri bile aşarak sahanlığa ulaştı. Sırtını duvara yaslayıp yere çöktü.
İç çeker
Derin bir nefes verdi.
"...Neden bu kadar sert davrandım ki?"
Aslında cevabı biliyordu. Takeshi ve Hikaru’yu incittiği için ona kızgındı. Elbette Luminous’un bir yanlış anlaşılma yüzünden dağılmaması gerektiğine yürekten inanıyordu ve Nao’yu onlarla son bir kez konuşmaya ikna etmesi gerektiğini düşünmesinin sebebi de buydu. Bundan pişman değildi.
Onu asıl rahatsız eden, Nao’ya gereğinden fazla yüklenip canını yakmış olmasıydı. Grubun bir parçası bile olmayan Masachika, asıl canı yanan Takeshi veya Hikaru’nun yapması gereken bir şeyi üstlenip öfkesini ondan çıkarmıştı.
"...Sakin kalmaya çalışıyordum."
Ama sakin değildi. En yakın iki arkadaşını incitmişti ve o andan beri içindeki gazap, saldırganlığını besleyen bir alev topuna dönüşene dek için için yanmıştı.
Resmen ona tehdit mektubu gönderdim, durmamı söylemesine rağmen yalanlarını yüzüne vurdum... Bunlar gerçekten gerekli miydi? Yoksa sadece Takeshi ve Hikaru’ya yaptıklarının bedelini ödetmek, onun da canını yakmak mı istedim?
Kızın ona o öfkeyle bakışı ve sarf ettiği sözler zihninde yankılanıp huzurunu kaçırdı; çenesini sıktı. Pişmanlık ve kendine yönelik nefret o kadar yoğundu ki şu an hissettiği tek şey bunlardı.
"‘Kendini ne sanıyorsun?’ Heh. Haklısın. Başkalarına ilişkilerini nasıl düzelteceklerini söyleyecek kadar kim oluyorum ki?"
Birinin bunu yapması gerekiyordu... demek kahramanca bir savunma olurdu ama Masachika öyle biri değildi. Eğer hiçbir şey yapmasaydı, yaşananlar zamanın akışıyla birlikte solup gidecek ve yok olacaktı. Gömülü bir anıyı eşeleyip içindekileri ortaya döken tamamen Masachika’nın kendi egosuydu. Kimse ondan bunu istememişti. Sadece doğru olanın bu olduğunu düşünmüştü. Hepsi buydu... ama şimdi belki de hiç karışmaması gerektiğini anlamaya başlıyordu.
Belki de o beş arkadaş bu sorunu eninde sonunda kendi başlarına çözeceklerdi... Tıpkı kaderin Masachika ve Maria’yı yıllar sonra bir araya getirip o eski yanlış anlaşılmayı düzeltmelerine izin verdiği gibi. Eğer Luminous üyeleri arasında gerçekten kopmaz bir bağ varsa, o zaman...
İşte asıl sorun da bu! Nao benim için bir yabancı olabilir ama Takeshi ve Hikaru’nun arkadaşı!
Bir arkadaşının arkadaşını incitmiş olduğunu fark etmek onu daha da büyük bir boşluğa sürükledi.
İç çeker Kahretsin. Kendimden öylesine nefret ediyorum ki ölesim geliyor... Nao’dan sonra özür dilemem gerekecek.
Zihni negatif bir sarmalın içine girmişti; başını ellerinin arasına alıp yere yan yattı. Pişmanlık ruhunu kemirirken cenin pozisyonu alıp büzüldü...
"Kuze?"
Merdivenlerin altından, orada olmaması gereken bir ses yankılandı. Masachika telaşla yerinden doğrulup oturdu. Merdiven sahanlığından yukarı doğru bakan Maria ile göz göze geldiğinde kalbi yerinden çıkacak gibi oldu.
"Ne...? Senin burada ne işin var Masha?"
"Geçerken seni gördüm, çok üzgün görünüyordun... Ben de seni takip ettim," dedi endişeli bir sesle. Merdivenleri çıkıp yanına oturdu ve gözlerini ona dikti.
"İyi misin? Bir şey mi oldu?"
Masachika bu samimi endişeye sessizlikle karşılık verdi. Maria onu zorlamadı; dizlerinin üzerinde duran sıkılı yumruğunu nazikçe ellerinin arasına aldı. O yumuşacık ve rahatlatıcı dokunuş, Masachika'nın buz kesmiş kalbini ısıttı.
"Birinin canını yaktım," diye mırıldandı suratını asarak.
"Öyle mi? Neden?"
"Çünkü o benim arkadaşlarımı incitti... Hayır, mesele bu değil." Başını iki yana salladı. "Arkadaşlarımın canı yandığı için öfkelendim ve onlarla konuşmadan hıncımı o kızdan çıkardım. Yaptığı şeyin bir sebebi olduğunu biliyordum, yine de... öfkeme yenik düştüm ve zaten yeterince acı çeken birini daha da yaraladım."
Tüm bunları bir çırpıda anlattıktan sonra, kendine acıyan bir tavırla sırıttı.
"Yani şu an kendime sadece hayal kırıklığı duyuyorum. Batırdım işte. Neyse, kendimi hırpalamaktan yorulduğumda normale dönerim, o yüzden benim için endişelenme," diye ekledi şakayla karışık. Ancak Maria’nın bakışları son derece ciddiydi. Yavaşça dizlerinin üzerine kalktı ve kollarını sıkıca Masachika’nın kafasına doladı.
"Geçti, geçti."
Nazikçe başını okşamaya başladı. Masachika'nın kafa karışıklığı iyice artmıştı.
"...Ne? Neden bana sarılıyorsun?"
"Çünkü canın yanıyor ve ben daha iyi hissetmeni istiyorum."
"Ha...? Beni dinlemedin mi hiç? Buradaki kötü adam benim. Kötü hissetmeyi hak ediyorum. Duygularıma yenik düşüp birini incittim, o yüzden..."
"O yüzden teselli edilmeyi hak etmiyor musun?"
"!"
O tatlı sesi Masachika’yı kelimenin tam anlamıyla dilsiz bıraktı.
"Ah, Kuze." Maria hafifçe gülümseyerek iç çekti; tepkisinden tam olarak can evinden vurduğunu anlamış gibiydi.
"Böyle hissedeceğini biliyordum. Ama biliyor musun? Neyi hak edip etmediğin şu an umurumda bile değil!"
"...Ha," diye inledi Masachika, Maria’nın özgüveni karşısında neye uğradığını şaşırarak. Masha sanki "Bundan sana ne?" dercesine kendi bildiğini okuyordu.
"Senin bu konu hakkında ne hissettiğin önemli değil! Ben bunu yapıyorum çünkü seni şımartmak ve dünyadaki tüm sevgiyi sana vermek istiyorum!"
"Peki..."
Böylesine net bir ilana karşı çıkmasının imkanı yoktu.
Madem Masha bunu yapmak istiyor, engel olmak bana mı düştü?
İçini bir boşvermişlik kaplarken öylece uzaklara daldı, Maria ise şefkatle başını okşamaya devam etti.
"Hep böyleydin, değil mi? Sanki başkalarının sevgisini hak etmiyormuşsun gibi davranıyorsun."
Sessizlik
Maria’nın keskin gözlemi genç adamın kalbine bir ok gibi saplandı. Ne de olsa haklıydı. Masachika, kız kardeşini tüm o zorluklarla tek başına boğuşmaya terk edip kendisi sefil ve aylak bir hayat sürdüğü için, böylesine bir nezaketi asla hak etmediğini düşünüyordu.
“Seni ne zaman böyle görsem içim parçalanıyor. Çok üzülüyorum ve seni kollarıma alıp dünyadaki tüm sevgiyi üzerine yağdırmak istiyorum.”
Masachika sadece “Hı-hı,” diye mırıldanabildi. Ancak Maria, onun bu utangaçlığını gizleme çabasını bir bakışta anlamış gibi gülümsedi.
“Eğer sen kendini affedemiyorsan, o zaman ben seni affetmek istiyorum. Eğer kendine zarar vermek istiyorsan, seni kendinden korumak istiyorum.”
Maria, sözlerinin arkasında durduğunu kanıtlarcasına yumuşak hamlelerle onun saçlarını okşamaya devam etti.
“Neden diye sorma sakın, olur mu? Çünkü sen benim için her zaman çok değerliydin... Çocukken o parkta tanıştığımızdan beri hem de. Bu yüzden olduğundan daha güçlü görünmeye çalışma. Acını tek başına çekmek zorunda değilsin. Çünkü seni anlıyorum.”
Evet, o...
Belki de gerçekten anlıyordu. Masachika’nın gerçekte ne kadar zayıf olduğunu belki de biliyordu. Belki tüm hatalarından, tüm kusurlarından haberdardı. Hakkındaki her şeyi bilmesine rağmen onu yine de böyle sevgiyle kucaklamayı seçmişti.
“Evet.”
“Efendim.”
“Evet...”
“Efendim.”
Aralarında pek bir diyalog geçmiyormuş gibi görünse de Masachika, kadının söylemek istediği her şeyi harfiyen anladığını biliyordu. Gözlerini yumdu ve kendini onun kollarına bıraktı. Aradan ne kadar zaman geçtiği belirsizdi ama nihayet biraz sakinleştiğinde gözlerini açıp mırıldandı:
“Sanki neredeyse tüm hayatım boyunca kendimi senin tarafından şımartılmaya bırakmışım gibi hissediyorum.”
“Hmm? Öyle mi?”
“Evet... Senin nezaketine çok fazla bel bağladım.”
Parkta yeniden bir araya geldiklerinden beri Masachika’nın zihninde beraber geçirdikleri anılar film şeridi gibi canlanıyordu. Her hatırasında Masha her zaman neşeli, sevgi dolu ve sıcacıktı. O, Sah’ın kurtarıcısıydı; her şeyiydi. Masachika artık buna tüm kalbiyle inanıyordu.
“Ah... Ama bu karşılıklı, biliyorsun değil mi? Sah bana karşı o kadar tatlıydı ki kendimi hep çok iyi hissettirirdi.”
“Ha-ha! Sahi mi?”
“Gerçekten. Benim için yaptığı onca güzel şeyi saymaya kalksam bitiremem.”
Fakat Masachika emindi; Maria’nın kendisi için yaptıklarının yarısını bile onun için yapmamıştı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.