Itsuki Hashima birinci sınıfın yarısında okulu bırakınca, pek fazla üniversite arkadaşı edinecek vakti olmamıştı. O çağdan beri sürdürmeye değer gördüğü tek bir gerçek tanıdığı kalmıştı.
O da şu an yirmi yaşında, ikinci sınıf öğrencisi olan Miyako Shirakawa’ydı. Itsuki ile aynı yaştaydı ve aynı bölümde okumuşlardı; bu da onları bir nevi eski sınıf arkadaşı yapıyordu. Genç kızın üzerinde tam bir büyükşehir üniversitelisine yakışacak o klasik, asil hava vardı; üstelik sevimli bir güzelliğe sahipti. Açık kahverengi saçları, boya veya perma değmemiş, tamamen doğal ve hafif dalgalıydı. Bu gösterişli haliyle okul hayatı boyunca hep popüler olmuştu ama henüz istikrarlı bir erkek arkadaşı olmamış ya da bunun tadını çıkaramamıştı.
İkisi ilk kez birinci dönemin başlamasından yaklaşık bir ay sonra konuşmuşlardı. Çoğu birinci sınıf öğrencisinin yeni kazandıkları özgürlüğün suyunu çıkardığı zamanlardı; kulüplere katılıyor, partilere gidiyor, yarı zamanlı işlere giriyor, yeni arkadaşlar ve sevgililer ediniyorlardı. Fakat Itsuki, bölümde hep tek tabanca takılan o tipti. Derste olmadığı her an arka sıralardan birine tüner, laptopunun ekranına pürdikkat bakarak harıl harıl bir şeyler yazar, bazen kendi kendine sırıtır, bazen de acı çekiyormuş gibi yüzünü buruştururdu. Ders sırasında bilgisayarını kaldırırdı ama aldığı notların anlatılan konuyla pek bir alakası olmadığı ortadaydı; yüzünde sürekli bir duygu fırtınası kopar, gülümsemelerden derin bir konsantrasyona, bazen de tam bir keder haline bürünürdü. Ders biter bitmez de doğruca evine giderdi.
Arkadaşları onun arkasından tuhaf, ezik, yalnız gibi pek çok ağır laf ederek gülerlerdi ama Miyako’nun izlenimi farklıydı. Itsuki’nin onu harekete geçiren, üniversite derslerinden, arkadaşlarla eğlenmekten ya da aşık olmaktan çok daha hayati, gerçekten önemli bir şeye sahip olduğunu hissediyordu. Daha somut bir şey. Miyako ve arkadaşlarının sahip olmadığı, dönem ilerledikçe hayatın içinde oradan oraya amaçsızca sürüklenen insanların yoksun olduğu bir şey.
Bir süre sonra Miyako nihayet kararını verdi ve Itsuki Hashima denen bu çocuğun yanına gidip bütün gün o bilgisayarda ne yaptığını sordu. Itsuki, “Eeeh?” diye tepki verdi. “Ben... Şey... Ne demek istiyorsun?”
Genç kız, bu apaçık şüpheli tavır karşısında, “Hadi ama, kimseye söylemeyeceğim,” dedi. Üstelediğinin farkındaydı ama bir an sonra Itsuki nihayet gerçeği itiraf etti. “Roman mı? Yazar falan mı olmak istiyorsun Hashima?”
Sıkıntılı görünen Itsuki, “Şey, hayır, yani...” diye söze başladı. “...Sanırım zaten... biraz öyleyim.”
Gerçek ismini kullandığı için Miyako’nun kampüs kitabevine gidip Itsuki Hashima imzalı tek bir roman bulması uzun sürmedi. Kitabı alıp okudu ama dürüst olmak gerekirse pek bir şey anlamamıştı.
Ertesi gün derste yanına oturduğunda, “Romanını okumayı denedim ama bana pek bir anlam ifade etmedi,” dedi.
Itsuki, aksi bir çocuk gibi burnundan soluyarak karşılık verdi: “Hıh! O roman zaten senin gibi basit üniversiteli kızlar için yazılmadı!”
Bu değerlendirme, haklı olarak Miyako’yu incitmişti. Ortaokuldan beri insanlar sadece dış görünüşüne bakıp ona böyle yakıştırmalar yapmışlardı ama ilk kez biri bunu yüzüne karşı söylüyordu.
“Hey, ben basit falan değilim, seni pislik! Hem bana göre değilse kime göre? Ayrıca kız kardeşini öpmek başkahramana neden bütün o sihirli güçleri veriyor ki?!”
“Ha-ha-ha! Senin gibi basit bir yollu, kız kardeş bağı arkasındaki o derin ve kutsal mitolojiyi kavramakta zorlanır tabii!”
“Sana basit değilim dedim! Daha bir tane bile... Bak, konumuz bu değil! Senin hikayeni zaten kimse anlamaz!”
“Öyle mi düşünüyorsun? Vah vah, çok yazık! Yeni Dünyanın Yaradılış Kardeşleri’ni okudun, değil mi? O benim ikinci serim ve ilk cildi yüz binden fazla sattı!”
“Ne? Olamaz. Şöyle bir şey mi...?”
Bu ağızdan kaçıvermiş tepki Itsuki’yi tam damarından yakaladı. “Ne demek ‘şöyle bir şey’?” diye parladı. “‘Şöyle bir şey’ yüz bin sattı; bu da demek oluyor ki dışarıda senin anlayamadığın şeyi tam olarak anlayan en az yüz bin kişi var! Sen de gelmişsin herkesin içinde ‘Ayy, ne bileyim, ben anlamıyoruuun’ diye dolanıyorsun. Kendinden utanmıyor musun? Bu durum o kadar komik ki neredeyse üzücü! Yani aptal olmak utanılacak bir şey olmayabilir ama cehaletini böyle ulu orta sergilemen resmen suç sayılmalı! Senin gibi aptal bir yollu ne kadar geri zekalı olduğunu fark edip bir delikte falan yaşamalı!”
ŞRAK!
Hakaret yağmuru nihayet bardağı taşırmış, Miyako tokadı Itsuki’nin yanağına patlatmıştı.
“Ah... ne...?!”
Miyako, neye uğradığını şaşırmış Itsuki’ye dik dik baktı. Gözyaşları gözlerinden süzülmeye başladı.
“Bütün bunları söylemene gerek yoktu, seni aşağılık herif! Ühü...!”
“Öh, şey, bekle, ııı... Tamam. Belki, ihtimal ki, birazcık ileri gitmiş olabilirim, tamam mı? Geçen gün Amazon’da benim hakkımda böyle berbat bir yorum yapılmıştı da, ona çok sinirlenmiştim, o yüzden... Şey... Yani, özür d... Özür dilerim. Bak, artık ağlama olur mu, basit yollu?!”
“Allah aşkına, basit değilim diyorum! Ayrıca ağlamıyorum!”
“Hayır, bal gibi de ağlıyorsun.”
“Ağlamıyorum, basit de değilim!”
“T-tamam, tamam... Pekala... Ağlamıyorsun ve basit de değilsin...”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.