"Madem öyle, kendi yemeğini kendin yapmayı öğren o zaman."
Nayuta, yine o üstten bakan tavrına bürünen Itsuki’nin gözlerinin içine dik dik baktı.
"Sanki sen bir şey pişirmeyi biliyorsun da..."
"Ah, orası öyle..."
Itsuki, hayatının geri kalanında erkek kardeşine bel bağlama fikrinden biraz rahatsız oldu. Aslında mutfağın ucundan kıyısından tutmak istiyordu; gerçi bunu asla yapmayacaktı ama niyet her şeyden önemliydi.
"Bak şimdi, eğer elimde Haganai’deki Kobato ya da Oregairu’daki Komachi gibi tanrı seviyesinde bir kız kardeş olsaydı, yemin ederim sırf onun için yemek yapmayı öğrenirdim, tamam mı?"
"Hâlâ şu kız kardeş meselesine takıntılısın, değil mi? Peki ya Oreimo’daki Kirino gibi biraz daha emrivaki biri olsa?"
"Ona da tamam. Önüne bir sofra donatmayı çok isterdim ama yapmazdım. Onun yerine bana parmak sallayıp 'Daha yemek bile yapamıyor musun? Cidden bir işe yaramazın tekisin!' diye bağırmasını tercih ederdim."
Nayuta, bu anlık ve tereddütsüz cevap karşısında etkilenmiş bir ifadeyle Itsuki’yi süzdü.
"Sen cidden hastasın, biliyorsun değil mi?"
"Bana bu hastalığı bulaştıracak bir kız kardeşten daha iyisini isteyemezdim! Ama şaka bir yana, evdeki kız kardeş eksikliği benim yemek yapamamamın ya da temizlikten anlamamamın temel sebebi. Eğer bir tane olsaydı, hayat günün yirmi dört saati muhteşem olurdu. Nerede hata yaptım acaba?"
"Eee, gidip annene babana bir iki ricada bulunman gerekecek herhalde."
Nayuta’ya göre en gerçekçi seçenek buydu. Bu sözler, normalde ağzı hiç durmayan Itsuki’nin bir anda huzursuzca susmasına sebep oldu.
"Bu konu... biraz fazla gerçeğe kaçmaya başladı, sence de öyle değil mi? Başka bir yere mi kıvırsak konuyu?"
Babası ve Chihiro’nun annesi evleneli üç yıl olmuştu. Araları da oldukça iyiydi; kadın henüz otuzlarının baharındaydı ve biyolojik olarak yeni bir erkek ya da kız çocuk sahibi olmaları gayet mümkündü. Peki ya gerçekten böyle bir şey olursa? Itsuki nasıl tepki vermeliydi? Emin değildi.
Nayuta, "Bazen tam bir baş belası olabiliyorsun," diyerek hafifçe başını sallayıp nazikçe gülümsedi. "Yeni serinin çalışmaları nasıl gidiyor? Hani şu başrol kadın karakterin alışılagelmiş kız kardeş tiplemesi olmadığı hikaye?"
Itsuki, Nayuta’dan Kızıl İblis Avcısı (final ismi henüz kesinleşmemişti) adlı eserinin ilk bölümünü okumasını istemişti. Nayuta hikayeye bayılmış, yazdıkça devamını görmeyi dilemişti. Ancak Itsuki’nin yüzü asıldı.
"Hıh... Onu çöpe attım," dedi Itsuki huysuzca.
Nayuta’nın yüzü şaşkınlıktan kızardı. "Çöpe mi attın? Neden?"
"İkinci bölümü bitirmiştim ki o herif, editörüm olacak adam, yeniden yazmam için ısrar etti. Zaten en başından beri pek hevesli değildim. Eğer kurguyu ilerletmek için onun emirlerini yerine getirmem gerekecekse, en başa dönmek daha mantıklı geldi."
"Yazık olmuş. Bence gayet güzeldi."
Nayuta gerçekten hayal kırıklığına uğramış görünüyordu. Bu durum Itsuki’yi biraz suçlu hissettirdi.
"Ama başka bir açıdan bakarsak, o taslağı editörün dışında okuyan tek kişi bendim, değil mi? Bu kendimi senin için çok özel biriymişim gibi hissettiriyor."
"Yok canım, Miyako ve Haruto’ya da okutmuştum."
İkisi de ortak tanıdıklarıydı.
"Demek o taslak başkalarıyla da oynaştı ha? Seni sürtük taslak."
Nayuta kendi kendine somurtarak kızarmış pilavıyla uğraşma görevine geri döndü.
Son treni (bilerek) kaçıracak kadar uzun süre boş boş takıldıktan sonra, Nayuta geceyi Itsuki’nin apartman dairesi içinde geçirmeye karar verdi.
Itsuki’yi ne kadar çok sevdiğime inanamıyorum. Tanrım, onunla yatağa girmeyi o kadar çok istiyorum ki. Sadece...
Sıcak bir duş alırken, başarılı bir yazar olmanın getirdiği o muazzam hayal gücünü serbest bıraktı; basılmayacak (hatta sesli söylenmeyecek) kadar erotik sahneler canlandırdı. Yüzü mutluluktan erirken ağzından hafif iniltiler dökülüyordu. Bu, asla başkasına göstermeye cesaret edemeyeceği bir ifadeydi.
Nayuta, Itsuki’ye ilk kez on beş yaşında, liseye başladığında vurulmuştu. Okulda maruz kaldığı ağır zorbalıklar yüzünden uzun süre derslere gidememişti. İşte o dönemlerde, tesadüfen Itsuki’nin ilk kitabını eline almıştı. Hikaye tam bir karmaşaydı; alelacele karalanmış, daldan dala atlayan bir yığındı ama içinde yadsınamaz bir enerji barındırıyordu. Kitabın her sayfasında, yazarın karakterlerini gerçekten sevdiğini, kurgusuna inandığını ve yazarken (hatta yaşarken) ne kadar eğlendiğini hissedebiliyordunuz.
Yazarın hâlâ lisede olduğunun sonsöz kısmında belirtilmesi, Nayuta için büyük bir şok olmuştu. Özellikle bir cümle zihnine kazınmıştı: Ne fiziksel olarak ne de derslerde pek yetenekliyim, pek arkadaşım da yok; ama derslerde sürekli hayal kurma alışkanlığım var ve sonunda bu beni bir roman yazmaya itti. Bugün olsa Itsuki’nin asla yazmayacağı kadar masum ve sanatsız bir itiraftı bu; ama ilk eserine dürüstlük ve tevazu katmıştı.
Itsuki Hashima, kendine has tarzıyla Nayuta’ya okulda kendine ait bir yer bulamasa bile dışarıda onun için koca bir dünya olduğunu öğretmişti. Bu, "Acaba ben de onun gibi olabilir miyim?" diye düşünmesine sebep olmuştu ve eğer olabiliyorsa, bunu tüm kalbiyle istiyordu. Böylece, henüz tanışmadan, birbirlerinin yüzünü bile görmeden ona abayı yakmıştı.
Ardından ilk romanını yazdı, tıpkı Itsuki gibi bir yarışmaya gönderdi ve tıpkı onun gibi ödül kazandı. Bu, zaten uzun zamandır gitmediği liseyi bırakması için ihtiyacı olan tek motivasyondu. Kazandığı ödül parasını ve ardından sel gibi akan telif gelirlerini, onlara yaşattığı tüm sıkıntılar için bir teşekkür nişanesi olarak anne ve babasına verdi. Şu anki hit serileri ve aylık kazancı akıl almaz rakamlara ulaşmış olsa da, mali işlerini hâlâ anne ve babası yönetiyordu. Para Nayuta’nın umurunda değildi; Itsuki ile beraber olmak onu sevinç ile dolduran tek şeydi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.