Kuzeyle Güneyi buluşturan o meşhur sigara böreklerinin icat edilmesinin üzerinden bir hafta geçmişti. Takvimler 14 Şubat’ı, yani Sevgililer Günü’nü gösteriyordu. Karizmatik yazar Haruto Fuwa, Itsuki’nin kapısında bitivermişti.
“Selam. Çikolata getirdim.”
“...Neden senin elinden çikolata alıyorum ki ben?”
Haruto, suratı asık Itsuki’nin yanından süzülüp içeri girdi. Buzdolabını açıp içine koyu renkli birkaç şişe bira yerleştirdi.
“Yine mi Belçika birası?”
“Yok, bunlar yerli.”
“Vay canına... Senin için nadir bir durum.”
Haruto normalde ithal biradan, özellikle de Belçika birasından şaşmazdı; yerli bir seçim yaptığı pek görülmüş şey değildi.
“Sevgililer Günü birası gibi bir şey bu, anlarsın ya? Japonya’da Sevgililer Günü’nde çikolata vermek büyük bir gelenek, bu bira fabrikası da şansını birayla denemeye karar vermiş herhalde.”
“Hmm,” dedi Itsuki ve merakla şişelerden birini eline aldı. Tokyo’nun güneybatısındaki Sankt Gallen bira fabrikasından çıkan Imperial Chocolate Stout’tu bu.
“...İçinde harbi çikolata mı var?”
“Hayır, kavrulmuş malt var, o da çikolatamsı bir tat veriyor,” diye açıkladı Haruto. “Koyu renkli bir biradır ve sadece yılın bu zamanlarında üretilir. Tadı efsanedir. İster misin?”
“İ-isterim,” dedi Itsuki beklentiyle yutkunarak. Haruto ona sadistçe bir gülümseme fırlattı.
“Heh heh heh... Birileri bugün amma açgözlüymüş, ha?”
“Öğğ, saçmalama be! Değilim...”
“Öyle mi? O zaman neden şişeye öyle sıkı sıkı yapıştın?”
“...! Ah, aman be, ver de içeyim işte!”
“Oha, yavaş ol bakalım. Kibarca istemen gerekmiyor mu? Hadi. Yalvar biraz.”
“Bunun için sana neden yalvaracakmışım...?”
“Hadi ama, gizlemeyi bırak. Şu an bunu canın deli gibi çekiyor, değil mi? Şu koca siyah şişeyi... İçindeki o koyu, kıvamlı sıvının ağzını doldurması için sabırsızlanıyorsun, haksız mıyım?”
“Ben... Hayır, ben...!”
“...Siz ne yapıyorsunuz?”
İkisi de buz kesti ve arkalarına döndü. Nayuta dış kapının orada dikiliyordu.
“Sadistlik pratiği yapıyorum,” diye neşeyle açıkladı Haruto. “Kızların böyle karakterlerden hoşlanacağını düşündüm de.”
“Harbi mi...?” dedi Itsuki şaşkınlıkla. Hiç haberi yoktu.
“...Şu Çapkın Prens bozuntusunun ne tür bir oyun çevirdiği zerre umurumda değil ama Itsuki’nin senin önünde böyle pısmasını izlemek keyifliydi... Belki ben de ona karşı biraz daha saldırgan davranmalıyım.”
“Bak, sakın saçma sapan fikirler üretmeye başlama Kanikou...”
Nayuta, Itsuki’nin bariz telaşını görmezden gelerek gayet huzurlu bir ifadeyle içeri girdi. Bir an sonra üçü de kotatsu etrafına dizilmişti. Haruto bir şişeyi patlatıp Itsuki ve kendisi için bardaklara doldurdu. Çikolata kahverengisi sıvı, bardağın üzerinde iştah açıcı bir köpük oluştururken havaya davetkar kokular yayıldı.
“Hey, çok güzel kokuyor. Ben de biraz tadabilseydim keşke.”
“Sen kök birası içebilirsin.”
“Öyle yapacağım zaten,” diye ters bir cevap verdi Nayuta. Sırt çantasından tam da dediği şeyi, bir kutu kök birası çıkarıp bardağına boşalttı. İlk bakışta çikolata birasına benziyordu ama bardağa dökülür dökülmez yayılan o kendine has ilaç kokusu, Haruto ve Itsuki’nin yüzünü buruşturmasına yetti.
“Lanet olsun, bildiğin ıslak bez gibi kokuyor...”
“...Harbi harbi yanında bunu mu taşıyorsun?” diye sordu Itsuki.
“Hı-hı. Amazon’dan koca bir koli aldım.”
Gerçek bitki ve baharat karışımlarıyla doğal olarak karbonize edilen bu kök birası, yerel bir zincir olan A&W sayesinde Okinawa’da sevilse de Japonya’nın geri kalanında pek rastlanan bir şey değildi. O kendine has tadı ve kokusu yüzünden ya nefret eder ya da bayılırdınız; hatta bazıları onu içilebilir mentollü ağrı bandına benzetirdi. Miyako, A&W’de içeceğinin ancak yarısını bitirebilmiş, sanki bir kutu ağrı bandının üzerine akçaağaç şurubu dökülmüş gibi bir tadı olduğunu söylemişti. Itsuki ise sonuna kadar içmiş ve “İçine bir sürü ilaç atılmış Dr Pepper gibi bir şey; pek dert etmiyorum ama Dr Pepper içmeyi tercih ederdim,” demişti. Nayuta ise dört kez bedava dolum hakkını kullanmış, “Bu neymiş böyle? Efsane bir şey!” diye sayıklarken midesini mahvetmişti.
“Oha, içmeden önce bir fotoğraf çekeyim.”
Haruto, kendi bardağı ile Itsuki’ninkini yan yana getirdi, bira şişesini de arkadaşının önüne koydu. Sağ eliyle barış işareti yapıp kadrajı Itsuki’nin yüzü görünmeyecek şekilde ayarladı. Sonra da altına “Sevgililer Günü, bu yüzden Itsuki ile çikolata birasının tadını çıkarıyoruz! (^_^)” yorumunu ekleyerek tweet attı.
“...Hâlâ şu eşcinsel rolüne devam ediyorsun, ha?” diye sordu Itsuki afallamış bir halde.
“Evet, beklediğimden çok daha fazla işe yarıyor. Animenin ilk sezonu bitene kadar buna devam etmeyi düşünüyorum. Bak, şimdiden yorumlar gelmeye başladı bile.”
Akıllı telefonunun ekranı “Siz harbi aşıksınız, değil mi?”, “İyi eğlenceler!” ve bu bağlamda “SİZZZZZ GAYYYY MİSİNİZZZZZ” anlamına gelen bir Japon emojisiyle dolup taşmaya başlamıştı.
“...Şu Çapkın Prens’in kendi çıkarları için LGBT rolü yapması gerçekten de umurumda değil ama ben ve Itsuki evlendiğimizde bu hayranlar Itsuki’ye dünyayı dar etmeyecek mi?”
“Aman canım, bir şey olmaz. Bu insanların hepsi bunun sadece eğlenceli küçük bir oyun olduğunu biliyordur herhalde.”
Haruto, Nayuta’nın endişelerini yatıştırırken, Itsuki “Öyle bir şeyin olmasına gerek kalmayacak zaten,” diye inledi ve birasından bir yudum alırken gözlerini kıstı.
“Ooo...?”
Etiketinde “çikolata” yazmasına rağmen hiç de tatlı değildi. Ağzına yayılan o keskin acılık kakaoyu anımsatıyordu. Bu onu şaşırtmıştı.
“Bu... Bence yanına tatlı bir şeyler çok iyi giderdi.”
“Haklısın. Bana biraz kahve tadını anımsattı, o yüzden bence de uyar,” dedi Haruto kendi birasından bir fırt çektikten sonra.
“Hokkaido’dan aldığım çikolata trüfleri vardı. Onları getireyim,” diyerek ayağa kalkan Itsuki’yi Nayuta durdurdu.
“B-bir dakika Itsuki! Böyle bir günde neden kendi kendine çikolata aldın ki?”
“...Ne var bunda? Evde çikolata olması kötü bir şey değil ki.”
Roman yazmak müthiş bir zihinsel çaba gerektiriyordu. Beyindeki glikoz seviyesini korumak hayati önem taşıyordu ve odaklanma söz konusu olduğunda boş bir mide en sinsi düşmandı. Çikolata, bu her iki derdin de mükemmel ilacıydı. Itsuki evde her zaman bir miktar bulundururdu.
“Ona getirmedin mi Nayu?”
“Tabii ki getirdim... Sadece sunmak için doğru anı bekliyordum. Planım suya düştü,” diye burnunu çekti Nayuta.
“Tamam o zaman. Itsuki, sen onunkileri ye, trüfleri de ben alayım.”
“...Kanikou’nun çikolatası mı...?” Itsuki’nin yüzünde samimi bir endişe belirdi. “Umarım içine bir şeyler katmamışsındır.”
“Mağazadan aldım be!” diye terslendi Nayuta. Sırt çantasından hediye paketi yapılmış iki kutu çıkarıp Itsuki’ye uzattı.
“...İki tane mi?”
“Myaa da incelik olsun diye sana aldı.”
“Oh.”
“...Aslında kendim yapıp içine aşk nektarımdan katmak istemiştim ama Myaa bunun kötü bir fikir olduğunu söyledi, ben de hazır aldım.”
“...Çok iyi yapmışsın Miyako.” Itsuki ona kalbinin derinliklerinden teşekkür etti.
İki paket de Godiva’dandı; Nayuta’nınki kalp şeklinde bir kutuda özel Sevgililer Günü serisi, Miyako’nunki ise bildiğimiz sıradan bir tabletti. Itsuki, çikolata birasından bir yudum daha aldıktan sonra ağzına bir parça attı. Dilindeki o kalıcı acılığın üzerinde hoş bir tatlılık yükseldi. Biranın o kendine has lezzetini bastırmak yerine, aksine onu daha da derinleştirdi. Kusursuz bir ikili olmuşlardı. Haruto da aynısını yaptı, tabii önce “Itsuki’den çikolata aldım >///>” yazılı bir fotoğraf paylaşmayı ihmal etmedi.
İlk şişe çabuk bitti. İkincisi yine bir Sankt Gallen özel yapımı olan Sweet Vanilla Stout’tu. Vanilya bunu belirgin şekilde daha tatlı kılıyordu ama çikolatayla yine de harika gidiyordu. Itsuki ve Haruto şişeleri bitirirken üçü birlikte bir tur Dominion kart oyunu oynadılar; ardından ilham almak için Godiva’nın memleketi Belçika’ya, Gouden Carolus Christmas ve Winterkoninkske gibi iki çok tatlı biraya yöneldiler. Böylece içme seansı resmen ve ciddiyetle başlamış oldu.
Akşam yemeği vakti gelmişti. Menüde Chihiro’nun dün yaptığı fırın makarna ve etli yahni vardı. Yahninin içindeki etler bir gün beklediği için iyice yumuşamış, derin ve kremamsı bir tat kazanmıştı.
“Oha! Kardeşin yemek konusunda aşmış kendini, değil mi? Cidden restoran işletse yeridir.” Haruto’nun övgüsü yüzde yüz samimiydi.
“Hff... Bayıldım,” diye ekledi Nayuta çorbasına üflerken. “Müstakbel kayınbiraderimden de bu beklenirdi zaten.”
Itsuki, Nayuta’nın bu hayal dünyasını görmezden geldi. “...Biliyor musun, bence içine çeşni niyetine biraz çikolata kattı. Polifenollerin etin tadını etkilediğiyle ilgili bir şeyler geveliyordu sanki.”
“Ve eminim bugün kızlardan kucak dolusu çikolata alıyordur,” diye ekledi içinden sessizce.
Yemek yedikleri sırada kapı çalındı. Itsuki huysuzca kalkıp dikiz deliğinden baktı. Dışarıdaki editörü Kenjiro Toki’ydi.
“Eyvah! Editör geldi! Kaçın!” diye bağırdı omuzunun üzerinden.
Haruto hiç oralı olmayıp birasını içmeye devam etti. Nayuta ise anında masanın altına daldı. Itsuki tam kapıyı kilitlemek için elini uzatmıştı ki kapı açıldı.
“...Vay vay. Bakıyorum birileri çok eğleniyor.”
Toki’nin yüzü ifadesizdi, yanakları çökmüştü. Gözlerinin altındaki morluklar o kadar derindi ki, o her zamanki sert adam imajından eser kalmamıştı.
“N-ne istemiştiniz...? Henüz yeni bir taslağım yok,” diye söze girdi Itsuki çekinerek.
Toki yorgun bir iç çekti. “...Gecenin geri kalanında iş konuşmak istemiyorum.”
“...Öyle mi? O zaman neden geldin?”
“Sevgililer Günü çikolatanızı getirdim. Twitter’da Haruto’nun yanında olduğunu görünce onunkini de buraya bırakayım dedim.”
“Ooo! İşte bunu bekliyordum!” Itsuki’nin yüzü bir anda aydınlandı.
“...İşte buradayım,” diyerek içeri adım attı Toki.
“Sizi görmek ne güzel efendim!” dedi Haruto gülümseyerek.
“Evet, sağ ol... Senin de burada olduğunu biliyorum Nayuta, kapıdaki ayakkabılarını gördüm.”
“Yanlış kişiye bakıyorsunuz herhalde,” dedi Nayuta kotatsunun altından sürünerek çıkarken. “Benim adım Kanikou Hashima. Itsuki’nin karısıyım. Kocama her zaman iyi baktığınız için teşekkür ederim.”
Toki gözlerini devirdi. “Seni şikayet edecek değilim. Senin editörün bile değilim zaten.”
“Ooo, süper! Her zamanki gibi çok anlayışlısınız!” Nayuta, Haruto’nun az önce boşalttığı bardağı kapıp içine bira doldurdu ve Toki’ye uzattı. “Buyurun!”
“...Pekâlâ. Sadece bir bardak ama.”
Toki elindeki birayı sanki bir kutu meyve suyuymuş gibi bir dikişte midesine indirdi.
“Puaaah!”
“...O bira hiç de ucuza gelmemişti...” diye mırıldandı Haruto, Toki’nin duyamayacağı kadar kısık bir sesle.
“Tamamdır. Bunlar senin çikolataların. Bu da Haruto’nunki.”
Kağıda sarılmış iki kutuyu onlara uzattı. Itsuki’nin elindeki kutu, arkadaşınınkine kıyasla çok daha büyük ve ağırdı.
“Çok teşekkür ederim!”
“Heh heh heh... Hayranlarımdan yine bir sürü hediye gelmiş, ha?”
İkisi de kutuları açıp içindekileri masanın üzerine yaydı. Haruto’ya yaklaşık on farklı paket gelmişti ama Itsuki’ye gelenler o kadar çoktu ki küçük masaya sığmıyorlardı bile.
“Hah hah hah! Görüyor musun Haruto? İşte bu benim gerçek gücümün kanıtı! O kadar popülerim ki şu an dünyayı bile kurtarabilirmişim gibi hissediyorum! Heh heh heh... Ahh ha ha ha ha, öhö, öhö!”
Itsuki kendi kahkahasıyla boğulurken, Haruto yüzündeki o her zamanki gülümsemeyi korumaya çalıştı. Biraz hayal kırıklığına uğramış bir edayla yorum yaptı: “...Aslında bunlar tam olarak sana gelmiş sayılmaz. Eserlerindeki karakterlere gönderilen çikolatalar bunlar.”
“Aynen öyle! Senin kendi başına popüler olduğun falan yok Itsuki. Seni gerçekten seven tek kişi benim.”
“Hah hah hah! İstediğinizi deyin ulan ezikler! Nasıl bir duyguymuş ha?! ‘Kalp Hırsızı Romancı’nın benim gibi birine bu kadar feci yenilmesi nasıl hissettiriyor?!”
“Öğğ,” diye karşılık verdi Haruto; artık bu duruma iyiden iyiye gıcık olmaya başlamıştı.
Her yıl Sevgililer Günü civarında, okurlar yayınofisine dağ gibi çikolata ve atıştırmalık gönderirdi. Bunların bir kısmı, aslında çok az bir kısmı doğrudan yazarların şahsına gelirdi; ancak paketlerin üzerindeki etiketlerde çoğunlukla kurgusal karakterlerin isimleri yazılı olurdu.
Şaşırtıcı bir şekilde, satış rakamları arasındaki farka rağmen Itsuki’nin yarattığı karakterler, Nayuta veya Haruto’nunkilerden her zaman çok daha fazla ısmarlama alıyordu. Haruto’nun durumunda bu anlaşılabilirdi; Mutlak Dünyanın Şövalyesi’nin okur kitlesinin yüzde doksan beşi erkekti. Nayuta’nın Manzara serisi ise birbirleriyle ilişki yaşayan, kusurlarıyla gerçekçi bir sürü genç kadın ve erkek karakter barındırıyordu. Nayuta’nın kendisi de kadın olduğu için çok sayıda kadın hayranı vardı. Ancak eserleri, insanların en sevdiği karakterlere gerçek hayatta çikolata göndermesini sağlayacak türden bir etki yaratmıyordu.
Buna karşılık Itsuki, son zamanlarda küçük kız kardeş takıntısıyla akıl sağlığının sınırlarını zorlasa da, romanlarını dolduran gerçeklikten uzak, yakışıklı erkek karakterler sayesinde hâlâ sağlam bir kadın kitlesine sahipti. İkinci eseri olan Yeni Dünyanın Genesis Kız Kardeşleri’nde kız kardeş sevdasına biraz gem vurmuş olması da işe yaramıştı; o zamanlar Itsuki, editörünün dediklerini az çok dinliyordu. Bu denge, Puriketsu’nun çizimleriyle kusursuz bir uyum yakalamıştı; meğer adam küçük kızları ve kalçalarını çizmekte ne kadar ustaysa, kaslı erkek karakterler konusunda da o kadar uzmanmış. Seri bitmiş olabilirdi ama karakterlerin hâlâ kemikleşmiş bir hayran kitlesi vardı.
Tüm bunlar şu anlama geliyordu: Itsuki, yakışıklı Haruto ve her konuda mükemmel olan Chihiro’ya karşı sık sık aşağılık kompleksi beslese de, Sevgililer Günü, yılın onlara karşı galibiyetini doyasıya ilan edebildiği yegane günüydü.
“Heh heh heh... Milyonlarca hayranımın sunduğu bu adakları mideye indirme vakti!”
Üstten bakan tavrına rağmen, her kutuyu özenle açıp her birinden birer parça tatmaya dikkat ediyordu. Belli ki bu çikolatalardan, Nayuta ve Miyako’nun getirdiği yüksek kaliteli paketlerden daha çok keyif alıyordu. O çikolataları yerken, Nayuta da bakışlarıyla onu öldürmeye yeltendi.
Bir süre sonra Toki iyice sarhoş oldu; “sadece bir bardak” sözünü tamamen unutup Haruto ve Nayuta’ya sarmaya başladı.
“Harutooo, nasıl oluyor da işlerinde her zaman bu kadar pürüzsüzsüüün, haaa? Nasıl hep vaktindeyeee yetişiyorsun?”
“Şey, evet, yani... Teşekkür ederim.”
“Keşke bizim o diğer pislik yazar ve çizerler de senden biraz ders alsa!”
“Şey, o biraz...”
“Nayudaaaa!!”
“E-efendim?”
“Bizim için biraz çalışman lazım hanımefendi! Teslim tarihlerine uyman lazım! Çünkü sen bizim en gözde yazarlarımızdan birisin! Sen ve Puriketsu... Nasıl oluyor da ne kadar yaratıcıysanız o kadar az çalışıyorsunuz?!”
Nayuta ifadesiz bir yüzle, “Bunu kesinlikle düşüneceğim,” dedi. “Ve verdiğiniz geri bildirimler doğrultusunda neler yapıp yapamayacağımı değerlendirmeye alacağım.”
“Evet, biz artık eve gitsek iyi olur Itsuki...”
“...Haklısın. Kolay gelsin patron.”
“Oha, bekleyin! Beni burada tek başıma bırakmayın!”
Nayuta ve Haruto gidince, Toki’nin sızlanmalarına maruz kalan tek kişi Itsuki oldu.
Bir hafta önce Toki, Setsuna “Puriketsu” Ena’nın Hokkaido’da olduğunu nihayet öğrendiğinde, yanına bilgisayar ve tabletini alıp bizzat oraya gitmişti. Kar Festivali’nin ortasında adamı kıstırmayı başarmış ve çizimleri bitirene kadar onu Sapporo’da bir otel odasına kilitlemişti. Tokyo’ya ancak bu sabah dönebilmişti; hem bedenen hem de ruhen çökmüş görünüyordu.
“Görüyor musun halimi? Ta Hokkaido’ya kadar gidiyorum ve tüm zamanımı lanet olası bir otelde tıkılı kalarak geçiriyorum. Gezmek tozmak yok, güzel yemekler yok, eğlence mekanlarına gitmek yok... Hiçbir şey yok! Yani... Sıçayım böyle işe...”
“...Evet, bayağı zor geçmiş anlaşılan. Bak ne diyeceğim, bende tam da o meşhur Royce çikolatalarından var. İster misin?”
“Ooo... Teşekkürler... Bu çok, çok iyi geldi... Mm, çikolata...”
Toki çikolatanın tadını çıkarırken ağladı, sonra olduğu yere devrilip horlayarak sızıp kaldı. Ertesi sabah zonklayan bir baş ağrısı ile ofise doğru yola koyulana kadar yerinden kıpırdamadı. Patronu bu durumu pek dert etmedi. Editörlerin başına böyle şeyler her zaman gelirdi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.