Bütün bunlardan biraz öncesi.
Misuzu Misaka veri merkezi binasındaydı.
Ana bina, yaklaşık elli metre çapında bir kubbe şeklindeydi ve etrafında kare şeklinde inşa edilmiş birkaç küçük bina daha vardı. Misuzu ilk başta araştırmasını yapmak için kubbenin içindeki bilgisayarları kullanmıştı ancak daha sonra bitişikteki binalardan birine geçmişti.
Bir acil durum yaşanmıştı.
Önce kulakları tırmalayan bir patlama sesi duyulmuş, ardından tesisteki tüm ışıklar sönmüştü. Sadece simülatörler çalışmaya devam ediyordu; bunun sebebi muhtemelen verileri korumak için tasarlanmış yedek güç kaynaklarıydı.
Ne, ne oluyor? Bu da ne böyle?
Kubbeye bitişik binalardan birinde, yaklaşık üç okul sınıfı büyüklüğündeki bir alanda nefesini tutan Misuzu’nun sinirleri altüst olmuştu.
Alkolün etkisiyle gelen o çakırkeyif, neşeli hâli sanki bir anda uçup gitmişti.
Patlamayla aynı anda büyük alevler yükselmiş gibi görünse de yangın zaten söndürülmüş gibiydi. Bu duvarın hemen arkasındaki ana kubbe binasında bir aşağı bir yukarı koşturan insanlar için bile durum beklenmedik görünüyordu. Hazırlıksız yakalandıkları, birbirlerine seslenişlerinden belli oluyordu:
“Ne oluyor lan?! Güvenliği devre dışı bırakmayı kim unuttu?! Bok herifler, tek bir saldırıda işi bitirip buradan hemen tüyecektik güya!!”
“Ne kadar vaktimiz var?! Otomatik ihbar gittiyse beş dakika bile sürmez gelmeleri!”
“Normal güvenliği kestik zaten. Sadece simülatörleri korumak için ayrılmış olan alarmlar devreye girdi.”
“Yani sadece yangın alarmı mı? Her halükarda çok vaktimiz yok… Tamam, şu kadını bulun.”
Ses tonlarından ortaokul veya lise çağında, genç erkekler oldukları anlaşılıyordu. On yirmi kişi kadar olmalılar diye düşündü. Ellerinde ne tuttuklarını kestiremiyordu ama gelen o metalik tıkırtılar bile içinin ürpermesine yetiyordu. Az önceki patlamaya bakılırsa ellerinde ateşli silahlar ve patlayıcılar olabilirdi.
Kadın. Şu kadını bulun mu dediler? Burada benden başka biri daha mı var?
Bu saatte tesisi kullanan tek kişi kendisiydi, güvenlik görevlilerinin hepsi de erkekti. En azından o öyle sanıyordu. Konuşmalarına bakılırsa hedefleri sadece hırsızlık ya da sabotaj değildi; doğrudan o kadını arıyorlardı.
Hayır. Burada sadece ben varım. Bu binadaki tek kadın benim! Neler dönüyor burada?!
Misuzu duvara yaslanıp yavaşça yere çöktü.
Burası daha az öneme sahip işlemcilerin saklandığı oda gibi görünüyordu. Metal raflar bir kütüphane gibi yan yana dizilmişti. Tek fark, raflarda kalın kitaplar yerine şeffaf kutuların içine yerleştirilmiş büyük anakartların bulunmasıydı. İşlemcileri soğutmak için fan motoru yerine sıvı soğutma kullanıldığından oda sessizdi. Motor gürültüsü yerine, kan damarları gibi her yöne uzanan sayısız boru vardı.
Florasan lambalar söndüğü için odayı aydınlatan tek şey, kırmızı ve yeşil renkte yanıp sönen küçük erişim ışıklarıydı.
Bir çıkış yolu bulmalıyım. Bir acil durum çıkışı…
Etrafına bakındı ama öyle bir kapı göremedi.
Kaçamazdı. Onu buldukları an her şey biterdi. Bunu kabullendiğinde, nedense içinde hafif bir heyecan dalgası uyandı. Belki de alkol zihnini garip bir şekilde etkiliyordu; kendini çok tuhaf hissediyordu. Sanki bir maratona başlamadan hemen önceki o an gibi, tuhaf bir enerjiyle dolmuştu. Az önce sarhoşluğunun tamamen geçtiğini hissetmişti ama aslında etkisi hâlâ tam olarak geçmemişti. Durumun ciddiyeti düşünüldüğünde tamamen ayılmayı dilerdi fakat görünüşe göre o kadar kolay ayılamayacaktı.
Neler oluyor böyle…?
Misuzu cebinden telefonunu çıkardı.
Arama geçmişinin en başında üç haneli bir numara duruyordu. Bu şehirde asayişi sağlayan acil durum teşkilatı olan Anti-Skill’in numarasıydı. Alkolün etkisi altındaki zihnine rağmen bunu hatırlıyordu. Evet, saldırı başlar başlamaz onları aramıştı ve telefona son derece kibar sesli bir adam çıkmıştı. Ana kubbede gezinen o gençler otomatik ihbarların gitmesinden korkuyordu ama Misuzu zaten çoktan aramayı yapmıştı. Üzerinden birkaç dakika geçmişti, yani Anti-Skill’in şimdiye çoktan yola çıkmış olması gerekiyordu.
Fakat nedense hâlâ hiç kimse gelmemişti.
…Ama neden?
Misuzu şüphe dolu gözlerle arama geçmişine baka kaldı.
Ekrandaki numara kesinlikle doğruydu. Bir Anti-Skill karakoluyla bağlantı kurmuştu. Ama kimse gelmiyordu. İçini derin bir endişe kapladı. Gerçekten aradığı yer Anti-Skill miydi? O garip şekilde kibar konuşan adam aslında kimdi?
Neden? Neden gelmiyorlar?! Aradığıma eminim. Hiçbir hata yapmadım! Neden kurban giden ben olmak zorundayım?!
Misuzu’nun parmak uçları daha da şiddetle titremeye başladı.
Alkolün etkisiyle başta dağılan o korku, sonunda zihnine geri sızdı.
En ufak bir ses çıkarmak ölüm fermanı olacaktı ama yine de her şeyi unutup avazı çıktığı kadar çığlık atmak istiyordu.
Bunu tek başıma atlatamam. Tek başıma yapamam. Beni burada kıstıracaklar. Biriyle konuşmam gerek, herhangi biriyle… İçimdeki bu baskı beni patlatmadan önce bunu birine anlatmalıyım.
Misuzu telefonunun rehberini açtı.
Nedense bu durumda aklına ilk gelen kişi kocası olmadı. Akademi Şehri dışından birine ulaşıp durumu polise bildirmesini isteyebilirdi ancak buranın asayişi tamamen kendi iç mekanizmalarına bağlıydı ve şehir dışındaki polis teşkilatlarının buraya müdahale etmesine izin verilmezdi. Genel kanı, buradaki kuralların bağımsız yasalar değil sadece basit yönetmelikler olduğu yönündeydi ki bu da Japonya’nın ulusal gururunu korumak için uydurulmuş bir kılıftan ibaretti. Bu yüzden dışarıdan birini arayacak olsa bile, o kişinin kesinlikle şehir içinden biri olması gerekiyordu.
Ancak kendi kızını aramaya eli varmıyordu. Bunu yaparsa annelik gururu tamamen yerle bir olurdu. Eğer bu durumda zayıflık gösterip ona sığınırsa, bir daha kendine asla ebeveyn diyemezdi.
Akademi Şehri’nde olan ve hemen ulaşabileceği biri olmalıydı.
Kendi kızı dışındaki biri.
Bu tanıma uyan tek bir kişi vardı.
Ha-ha…
Misuzu başparmağıyla telefonun tuşlarına bastı.
Üzerindeki o ezici baskıyı azıcık da olsa hafifletebilmek için, o çocuğu aradı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.